“Bir davası vardır Hakan’ın. Uğruna ölünecek, öldürülecek, kutsal ve nihayetinde cehennemi yaşayan dünyada cenneti inşa edecek bir dava: ‘Bir dava vardı. Baştan aşağı tarumar edilmiş bir coğrafyanın gözü yaşlı çocuklarının hıçkırıkları uğuldardı kulaklarımızda.” Dava, zulümlerin yaşandığı coğrafyanın genişliğinden ve ideallerin büyülüğünden dolayı bu dava mensuplarına devasa bir ağırlık da yüklerdi: ‘Yükünü omuzlarımızda duyardık. Omuzlarım gene böyle küçüktü. Hiçbir hesabımız yoktu. Fütursuzduk. Hani ağabeyler bıraksa, şehre kabus olurduk. Meşale gibi tutuştururduk. Devrim isterdik. Kim olduğumuzu bilirdik. Öyle haklıydık ki hem. Herkesin nasıl olup da yanımızda olmadığına şaşardık. Gökten bir emanet bırakılmıştı üstümüze ki, insan aynalara bakmaya kıyamaz” (s. 79) Roman’da dava uğruna verilen bu mücadele tecrübesi, başkarakterin yaşadığı ‘sarsıntı” sonrasında bir sorgulamanın ve soruşturmanın spot ışıkları altındaki nesnesi haline geliyor. Hakan’ın küçük omuzlarını ezen bu dava, bu ağır yük, bugün birçok kişinin omzunu ezip onları ve başkalarını toprağa gömüyor —özellikle Suriye’de. Bu sebeple Hakan, geçmişte dahil olduğu İslami hareketlerin radikalliği ve şiddete meyilli yapısına dair derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır: ‘Yaşadığım hayal kırıklığının çapını tahmin edebiliyor musunuz abi? Okuduklarım ve bildiklerim ile gördüklerim arasındaki uçurumun mesafesi kadar” (1)
1-) Öncelikle sizi kitap yazmaya iten saiklerden bahsederek başlayalım mı?
Bu yazının devamı
185. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın
olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken
gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz.
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz.
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar.
Özellikle ebeveynin, çocuğun dünyasına girmekten ziyade çocuğu, cep telefonunun, televizyonun terk etiğini görmek bizi üzüyor. Büyükler çocuklara bir şeyler öğretme telaşındalarsa alsında onların dünyalarına kendilerini bıraksalar, onlardan öğrenecek o kadar çok şeyleri var ki…
Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi.
“Sarsıntı” Adlı Romanı Üzerine
Söyleşi: Haluk Polat
“Bir davası vardır Hakan’ın. Uğruna ölünecek, öldürülecek, kutsal ve nihayetinde cehennemi yaşayan dünyada cenneti inşa edecek bir dava: ‘Bir dava vardı. Baştan aşağı tarumar edilmiş bir coğrafyanın gözü yaşlı çocuklarının hıçkırıkları uğuldardı kulaklarımızda.” Dava, zulümlerin yaşandığı coğrafyanın genişliğinden ve ideallerin büyülüğünden dolayı bu dava mensuplarına devasa bir ağırlık da yüklerdi: ‘Yükünü omuzlarımızda duyardık. Omuzlarım gene böyle küçüktü. Hiçbir hesabımız yoktu. Fütursuzduk. Hani ağabeyler bıraksa, şehre kabus olurduk. Meşale gibi tutuştururduk. Devrim isterdik. Kim olduğumuzu bilirdik. Öyle haklıydık ki hem. Herkesin nasıl olup da yanımızda olmadığına şaşardık. Gökten bir emanet bırakılmıştı üstümüze ki, insan aynalara bakmaya kıyamaz” (s. 79) Roman’da dava uğruna verilen bu mücadele tecrübesi, başkarakterin yaşadığı ‘sarsıntı” sonrasında bir sorgulamanın ve soruşturmanın spot ışıkları altındaki nesnesi haline geliyor. Hakan’ın küçük omuzlarını ezen bu dava, bu ağır yük, bugün birçok kişinin omzunu ezip onları ve başkalarını toprağa gömüyor —özellikle Suriye’de. Bu sebeple Hakan, geçmişte dahil olduğu İslami hareketlerin radikalliği ve şiddete meyilli yapısına dair derin bir hayal kırıklığı yaşamaktadır: ‘Yaşadığım hayal kırıklığının çapını tahmin edebiliyor musunuz abi? Okuduklarım ve bildiklerim ile gördüklerim arasındaki uçurumun mesafesi kadar” (1)
1-) Öncelikle sizi kitap yazmaya iten saiklerden bahsederek başlayalım mı?
Bu yazının devamı 185. sayıda.
Devamını okumak için hesabınıza giriş yapın
Dijital içeriklere erişebilmek için kullanıcı hesabınızın olması gerekir. Satın alma işlemini hesabınız açıkken gerçekleştirdiğinizde içerikler hesabınıza tanımlanır.
İlgili Yazılar
“Nim” Romanı Üzerine
Henüz dünyaya gözlerimizi açar açmaz kendimizi, masallar, hikâyeler ve kıssalarla örülü bir coğrafyada buluyoruz. ‘Hikâyemiz’in farkına henüz varmamış olmak bu gerçeği etkilemiyor. Ancak hikâyemizin ve bizden bağımsız gelişen hikâyelerin farkına varmaya başlayınca kendimizi bambaşka bir evrende buluyoruz.
“Acar Süvari Tutuk Arbalet” Üzerine
Şiir ve hikaye, her ikisi de sanat ve edebiyat ırmağını asırlardır sürükleyen iki büyük dalga. Gerek ‘şiirin saçağı’nın gerekse de ‘hikayenin saçağı’nın altına baktığımızda büyük isimleri, büyük özlemleri, büyük dramları, büyük kavgaları vs. görüyoruz.
“Çocuklarla İletişim Kurmanın Yolları” Üzerine
Pandemi sürecinin başladığı ilk dönemlerde, evlere kapandığımız sırada, ebeveynler panik halinde çocuklarını meşgul etmek adına, belki de okulda gün boyu yaptıkları etkinliklerden daha fazlasını evde gerçekleştirmeye çalıştılar.
“Çocukları Keşfetmek” Üzerine
Özellikle ebeveynin, çocuğun dünyasına girmekten ziyade çocuğu, cep telefonunun, televizyonun terk etiğini görmek bizi üzüyor. Büyükler çocuklara bir şeyler öğretme telaşındalarsa alsında onların dünyalarına kendilerini bıraksalar, onlardan öğrenecek o kadar çok şeyleri var ki…
“Taşranın Direnci, Şehrin Bilinci ” Metin Önal Mengüşoğlu Kitabı Üzerine
Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi.
Alışverişe devam et
Nida Dergisi Destek
Size nasıl yardımcı olabiliriz?
Merhaba. Yardım almak istediğiniz konuyu aşağıdan seçebilirsiniz.
Hangi konuda yardımcı olabiliriz?
Bize mesaj bırakın
İletişim bilgileriniz yalnızca talebinize dönüş yapmak amacıyla kullanılır.