Taşradan Şehre, Bilinçten Dirence Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi. Mengüşoğlu’nun ilk okuduğum kitabından söz ediyorum. Zedelenen sadece beraberliklerimiz değildi elbette. Gönlümüz, yüreğimiz, zihnimiz, aklımız, kalbimiz… Daha doğru bir ifadeyle akleden kalbimiz. Bu yüzden , Metin Önal Mengüşoğlu’nun eserleri için akleden kalbe ulaşmak ve oradaki tortulları, ayıklanması gereken otları temizleme çabasıdır desem; herhalde isabetli bir cümle kurmuş olurum. Yazarı yakından tanıyan Ferhat Çiftçi, büyük özveri ve geniş zamana yayılan çabaların neticesinde kıymetli bir eseri okuyucuya emanet ediyor: ‘ Taşranın Direnci Şehrin Bilinci’
Bu sayıda Ferhat Çiftçi ile, az evvel ismini andığımız kitabı, dolayısıyla da Metin Önal Mengüşoğlu’nu konuştuk.
Metin Önal Mengüşoğlu ismiyle tanışmanız hangi döneme denk düşüyor ve biyografi yazma fikrini neler besledi?
Hatırladığım kadarıyla Metin Önal Mengüşoğlu ismine ilk olarak Yolcu edebiyat dergisinde rastladım. 2001 veya 2002 yılıydı. Bu dergiye bir röportaj vermişti. Dergide yer alan Return adlı şiiri dikkatimi çekmişti. İlk okuduğum kitabı ise Vahiy ve Sanat oldu. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okuyup birlikte değerlendirmiştik. Zamanla bende bir Mengüşoğlu ilgisi ve takibinin oluştuğunu söyleyebilirim. Daha sonraları kendisiyle yazışmalarım oldu ve tanışma fırsatı buldum. Bu okumalar ve tanışıklığın biriken notlarını birkaç sempozyumda bildiri olarak sundum ve bunlar kendisi hakkında bir biyografi yazma fikrimin ilk adımlarını oluşturdu.
Kitabınızın ismi ‘Taşranın Direnci Şehrin Bilinci: Metin Önal Mengüşoğlu’. Taşra ve Şehir denklemi açısından ele alırsak, Mengüşoğlu nerede duruyor?
Kitabın adı, içeriğinde yer alan bir başlıktan geliyor. Mengüşoğlu şiirini bütüncül olarak değerlendirmek istediğimde taşra ve şehir ikilisinin belirgin bir yere sahip olduğunu gördüm. İlk dönemki şiir kitapları hem bu iki unsuru hem de bir geçiş dönemini barındırıyor. Coşkun ve aynı zamanda bilinç aşılayan bir dil var bu şiirlerde. Bu nedenle “taşranın direnci şehrin bilinci” bu dönemki şiirler için bana kapsayıcı ve yerinde geldi. Diğer başlıklar ise onun şiir serüvenini görmek ve şiirlerindeki dokuyu kavramak bakımından “yüreğin hançeri halkın hançeresi” ve “düşüncenin ufku zamanın mührü” şeklinde sıralandı. Şehir üzerine vermiş olduğu diğer eserleri de düşündüğümüzde taşrayı ve şehri mütemmim cüzler olarak okumanın doğru olduğuna kanaat getirdim. Bu açıdan Mengüşoğlu’nda taşralılıkta direncin, şehirde ise bilincin hem estetik hem de fikrî bir mahiyete sahip olduğunu söyleyebilirim. Mengüşoğlu bahsinde ikisinden de vazgeçmek mümkün değil; bugün kentlere sıkışmış yaşamlarımızda da taşra arzusunu pratik ediyoruz ama taşralılık bir açıdan sürdürülebilir değil ve şehir bir çekim gücüne sahip. Ben bu adlandırmayla bu gerilimi de hissettirmek istedim.
Malatya yıllarından önce Harput-Maden-Diyarbakır’da geçen çocukluk yılları Metin Önal Mengüşoğlu üzerinde nasıl bir tesir bırakmıştır, sanatını ne şekilde etkilemiştir?
Mengüşoğlu’nun düşünce ve sanat dünyasını, eserde; hayatı, sanat ve düşünce anlayışı ve bunun kökleri, öncüleri, ilkeleri ve eserlerinden örneklerle anlamaya çalıştım. Kitapta bu başlıklar altında zaman zaman kesişen ve ayrışan değerlendirmelerde bulundum. Tabiî ki hayatına baktığımızda pek çok yazarın ve şairin bahsedeceği üzere Mengüşoğlu’nun da çocukluğunun kendisi için çok önemli bir besin ve esin kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Çocukluk yıllarının geçtiği Harput-Maden-Diyarbakır’ın hem taşralı hem de şehirli yüzü, babasının mesleğinden ötürü farklı deneyimler yaşadığı tren istasyonları ve en nihayetinde bu döneme ait pek çok gözlemin ve anının kendisinde derin izler bıraktığını söyleyebilirim. Harput Şehrengizi, Yerler Mühürlendi gibi eserlerinde bu izleri daha yoğun bir şekilde görmek mümkün. Eserlerindeki fikrî çerçevenin de yaşantıya denk düşen unsurlarla kendini daha bir sahici kıldığı söylenebilir. Bunda çocukluğunun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum.
Sonra Malatya yılları… Hayatının dönüm noktalarından birisi olduğunu söylediği Said Çekmegil’le tanışması. Ve haliyle 60’lı yıllar, Necip Fazıl ile tanışıklık ve Sezai Karakoç ile yazışmalar… Biraz bu dönemi ve tanışıklıkları konuşalım isterseniz.
Malatya yılları, Mengüşoğlu’nun duygu ve düşünce dünyasının ehlîleştiği bir zaman olarak görülebilir. Çocukluk yıllarındaki deneyimler ve gözlemler, artık bir düşünce mektebinin ciddiyetiyle yoğrulmaktadır. Said Çekmegil’in terzihanesi, ailesinin ve çevresinin uyarıları ve çekincelerine rağmen kendisini bulduğu bir mekân halini almıştır. Buradan edindiği tartışma yöntemi, kritik etme yetisi ile bir özgüvene sahip olmuştur. Eserlerinde ve konuşmalarında pek çok defa Çekmegil’i ve Malatya Fikir Kulübü’nü anmakta ve hayırla yâd etmektedir. Necip Fazıl’ın ise memlekette daha bir ün sahibi olduğu ve o dönemde pek çok kişi üzerinde bir etkisinin bulunduğu malûmdur. Aynı etkileri daha sonraları Sezai Karakoç için de söylemek mümkün. Mengüşoğlu, her üçüyle de tanışmış, birlikte bulunmuş ve üçünden de çeşitli yönleriyle etkilenmiştir. Bunu, üçüne yönelik yazdığı bağımsız eserler de açıklıyor zaten. Bu kitaplar, bir biyografi olmanın ötesinde, yaşantıların yer aldığı, duygusal yönü ağır basan ama aynı zamanda eleştirel boyutu da bulunan eserlerdir.
Sonraki duraklar sırasıyla İstanbul ve Bursa. Bu yıllarda çokça karşımıza çıkan Marmara Kıraathanesi, MTTB, Kelime Yayınları… Bu duraklara dair neler dersiniz?
İstanbul, üniversite yıllarının mekânıdır. Hukuk fakültesini kazanan Mengüşoğlu, artık farklı bir dünyanın kapısını aralamıştır. Malatya’da edindiği fikirleri İstanbul’a taşımak ve burada bir etki oluşturmak amacındadır. Bu nedenle çeşitli tanışıklıklar yaşamış ve üniversiteli olmaktan ziyade doğrudan bir mücadele verme gayreti içine girmiştir. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un oturumlar düzenlediği Marmara Kıraathanesi uğradığı yerlerdendir. MTTB ise kaldığı fakat tam olarak benimsemediği bir adrestir. O, daha çok Malatya’dan edindiği fikirlerin etkisiyle arayışını sürdürmektedir. Bu açıdan 1973 yılında Kelime yayınlarını kurar ve ilk eseri olan Gâvur Kayırıcılar adlı öykü kitabını yayımlar fakat resmî evrakların eksikliği nedeniyle şikâyet edilerek yayın evi kapatılır ve kitabına da el konur. Dolayısıyla Kelime yayınları, bir nevi başlamadan biter. Bu yayınevi ile amaçlananları, daha sonraki yıllarda Kelime dergisinin üstlenmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bursa ise Mengüşoğlu’nun İstanbul’dan sonra yerleştiği ve ticaretle, çeşitli kültürel faaliyetlerle uğraştığı bir mekândır.
Mengüşoğlu, içinde yaşadığı coğrafyaya, kendisine tevarüs eden birikime neler katmıştır?
Yaşadığımız coğrafya bir yenilgiler coğrafyası. Bunun zamana yayılarak ve pek çok gerekçeye bağlı olarak vuku bulduğu söz konusu edilebilir. Yenilgi de şüphesiz devralınan bir durum. Böyle olduğu kabul edilemese bile ruha ve fikriyata yansıdığı bir gerçek.
Ama bunun ciddi bir muhasebesinin yapılıp yapılmadığı konusunda kolaycı bir karşıtlığın işe yaramayacağı ve eleştirel bir çerçevenin gerekli olduğunu söylemek mümkün. Bu açıdan Mengüşoğlu, şüphesiz kendisinden önceki İslami şahsiyetlerin bıraktığı yerden halkaya katılmakta ve mücadelesini vermekte. Fakat fikir ve mücadele adamlarının benzeşen ve ayrışan yönlerinin iyice gözler önüne serilmesi lazım. Tam bu noktada onun içe dönük eleştirel tutumunun son derece yerinde olduğu söylenebilir. Eserlerinde yaptığı analizlerin çoğu defa sorun teşkil eden hususların kaynağının kendimizde olduğuna işaret etmesi de bu yüzden. Dolayısıyla onun vahyi dayanak alması ve hem fikri hem de sanatsal faaliyetlerde bunu gözetmeye çalışmasının kıymetli ve yerinde olduğu söylenebilir. Özellikle kültürel tezahürlerin meşruiyet durumunu sorgulaması ve kalıplaşmış, geleneksel yaklaşımlardansa vahyi ölçüt almak konusundaki gayreti son derece önemli. Çünkü bu düşünme ameliyesinin bir ürünü olarak karşılaşılan durumlar veya sorunlar hakkında kişilere bir alan açmakta ve böylece kişileri çözüme yaklaştırmaktadır. Öte yandan sanata bakış açısında karşılaşılan arızaları gidermek ve estetiğin doğallığına, dolayısıyla meşruiyetine yönelik yoklamaları da önem taşımakta. Son yıllarda düşünmenin kalp ile ilişkisine odaklandığı “akleden kalp” okumaları da yerleşik algıları zorlamak, değiştirmek açısından önemli. Yine milliyetçi ve muhafazakâr yaklaşımlardan ayrılan düşüncelerinin yanında ötekine bakış ve birlikte yaşama pratiğinde ortaya koymaya çalıştığı vahyi gerekçeler de kıymetli. Harput’tan bahsederken bir güzelleme veya hamasetle yetinmeyip gerçeklere dokunabiliyor mesela; tarihe, doğaya, insana dair resmin tamamıyla karşılaşıyorsunuz. Bunu sağlayan şey çok kültürlülük değil; vahyin işaret ettiği tabiî ayetlerdeki çoğulluk. Onun eserlerinde kültür sizi sarıp sarmalar ama mutlaka vahyin uyarıları ve idrak edici etkisinin olması şartıyla. Özetle Mengüşoğlu’nun elli yılı aşkın bir fikir ve mücadele dünyasından ve bu çerçevede şekillenen önemli bir müktesebattan bahsedilebilir.
Dergilerden söz edelim biraz da. Özellikle Mengüşoğlu’nun ‘ilk göz ağrım’ dediği Kelime dergisi edebiyat ve fikir planında nasıl bir yerde durmaktadır?
Kelime dergisi, 1986 yılında yayım hayatına başlar. Ancak bir buçuk yıllık bir zaman diliminden sonra sonlanır. On altı sayı vermiştir. Mengüşoğlu ve arkadaşları tarafından çıkarılan dergide Müslümanların kendi gündemlerini oluşturmaları, “bilinç ve cesaret aşısı”na kavuşmaları amaçlanmıştır. Bu çerçevede yerli ve yabancı Müslüman şahsiyetlerin yazılarına yer verilir. Murat Kapkıner, Hikmet Zeyveli, Cahit Koytak dergide dikkat çeken isimlerdir. Derginin önemli bir özelliği de Muhammed Esed’in ilk olarak Türkçede bu dergiyle görülmesidir. Mengüşoğlu, Hikmet Zeyveli’nin yazılarının da önemli bir etkiye sahip olduğunu dile getirmektedir. Kelime dergisi, sadece edebi bir dergi olmak yerine İslam düşüncesi ekseninde daha kapsayıcı bir dil yakalamaya çalışmıştır fakat kısa süren dergi serüveninin Mengüşoğlu ve amaçladığı düşünce dünyası için sınırlayıcı bir etki gösterdiği söylenebilir.
Mengüşoğlu’nun sanat ve düşünce dünyasındaki ilkelerden söz ediyorsunuz. Bu ilkelerden özellikle öne çıkanları hangileridir?
İlkeler, eserde Mengüşoğlu’nun sıklıkla üzerinde durduğu hususların kavramsallaştırılması ile somut bir yapı gösterdi. Mengüşoğlu’na dair bütüncül bir okuma neticesinde bu ilkelerin fark edileceğini düşünüyorum. Bu çerçevede benim göremediğim çeşitli özellikleri de söz konusu edilebilir veya bazı ilkelerde benzerliklerden ötürü sınırlamaya gidilebilir. Eğer ilkeler hakkında ön plana çıktığını düşündüklerimi sıralayacak olursam; “önce içe sonra dışa dönük eleştiri”, “vahye müstenit tevhide ram olmak”, “sanat, düşünce ve eylem birliği”, “akleden kalp”, “düşünmek farzdır”, “örfün ihyası”, “estetik doz, aşk değil muhabbet ve meveddet”, “resmin tamamı: bir arada yaşama kültürü”nü örnek olarak verebilirim.
Şairler, bilhassa da Müslüman şairler, Şuara suresine çok atıfta bulunurlar. Mengüşoğlu şiirini bu bağlamı da düşünerek ele alırsak neler diyebiliriz?
Şuara suresi, şüphesiz Müslüman şairler için oldukça açık bir ikazda bulunmakta ama bir istisna durumundan da haber vermekte. Zaten bu ikisi arasında meşruiyet durumu ve sakınma hususu gözetildiğinde şiir veya daha genelde sanat işleri bir anlam kazanmakta.
Kimileri için şiir veya sanat sınırsızlık algılarıyla oldukça yüceltilmekte ve şair bunun üzerinden bir nevi dokunulmazlık elde etmektedir. Şüphesiz şiir basit bir iş değildir ve söz konusu bağlayıcılığın şiiri indirgeyen bir etkisi bulunmamaktadır. Eğer sözün biçimsel ve anlamsal olarak ince dokunuşlarla estetik bir form kazanması şiirle ilgiliyse veya şiiri var ediyorsa bunun niyet ve amaçlar çerçevesinde de düşünülmesi icap etmez mi? Vahyin tarih boyunca bir iddia taşıyarak muhataplarına seslendiği ve insan ve toplumlara birçok açıdan etkide bulunduğu bir gerçektir. Bunun içinde kültür, dil, anlayışlar ve estetik teamüller de vardır. Dolayısıyla şiirin sesten farklı bileşenlerine kadar pek çok bağlamı vardır ve bu, İslami, İslami olduğu için de insani ilkelerle çelişkili bir yapı göstermez. Mengüşoğlu’nun eserlerinde Şuara suresinin ilgili ayetlerine göndermelerde bulunduğu bilinmektedir. İkaz ve istisnai olma arasındaki konumu, çok erken yaşlarda kendine problem edindiğini söyleyebiliriz. Mengüşoğlu’nun kendisine öncü olarak seçtiği Mehmed Akif’i “müstesna şair” olarak adlandırması da bu yüzden. Bu eserinde Mehmed Akif’in birçok davranışını, tercihlerini ve tabiî ki şiirini bu istisnai olma vasfıyla kavramaya çalışmaktadır.
Medeniyet kavramı Mengüşoğlu’nun çokça ele aldığı kavramlardan. Bu kavrama nasıl yaklaşıyor?
Şehirlilik aynı zamanda medeniyetle ilgilidir. “Şehrin bilinci”ne dair söyleyebileceğimiz hemen hemen her şeyin medeniyet algısıyla ilişkilendirilmesi mümkündür. Mengüşoğlu’nun hem şehre dair hem de diğer eserlerinde bu hususun çokça ön plana çıkarıldığı görülür. O, medeniyet olarak algılanan ve gayriinsani yöntem ve tutumlarla meydana gelmiş yapıları asla tasvip etmez. Hem kadim hem de modern zamanlarda insanı sömüren, toplum hilafına vücut bulan ve doğayı tahrip eden anlayışları ve tezahürleri medeniyet kavramıyla bağdaştırmaz. Bu nedenle “insan için medeniyet” ilkesine sahip bir yaklaşım sergileme gayretindedir. Bunu yalnızca İslami ilkelerle sağlamak bağlamında ortaya koyduğu söylemle Seyyid Kutub’u; ortaya konan bozuma işaret etmesiyle uygarlığa mesafesi bilinen Aliya İzzetbegoviç’i andırdığı söylenebilir. Yine medeniyet kavramına Doğu-Batı ayrımında yaklaşmaktansa vahyi çerçevede bir anlam yüklemeye çalıştığı görülür.
Üzerinde konuştuğumuz ismin hezarfen bir kişiliği var. Edebiyatın pek çok alanında (şiir, öykü, deneme, mektup…) eser verdiği gibi, kendisinden ayıramadığımız mütefekkir kimliğiyle de çokça eser verdiğine tanıklık ediyoruz. Mesela benim aklıma ilk gelenlerden birisi ‘Düşünmek Farzdır’ kitabı oluyor. İlgi alanının bu kadar geniş olması bir zaruret mi yoksa bir tercih mi sizce?
Mengüşoğlu, oldukça üretkendir. Bu üretkenliğini sadece yazdıklarıyla görmüyorsunuz, yurdun pek çok bölgesinde verdiği konferanslar da bunun bir ürünü. Erken dönemlerinden bu yana farklı türlerde eserler vermiştir. Aslında türsel sınırlamayı da pek anlamlı bulmamaktadır. Zaten bu tercih eserlerindeki üslubuna da yansır. Kurgusal ve düşünsel pasajların eserlerinde zaman zaman iç içe geçtiğine tanıklık edersiniz. Ama bu, deneysel bir mahiyette değildir ve tamamen yaşantının söylemine aksetmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Yine bunun bir ürünü olarak kendisini mektepli bir yazar olarak görmez. Bunun bir zorunluluk veya tercih olarak belirdiğini söylemek konusunda ise daha çok tercih olduğu kanaatindeyim ama eğer sanat-düşünce ve eylem birliği, çoklu okuma biçimi, yerellik ve evrensellik, edebi türlerin birliği gibi ilkelerden bahsedilirse bu tercihin çok da keyfi olmadığını ve aslında eleştirel tutumundan kaynaklandığını söyleyebilirim.
Yüksek lisans teziniz Cahit Koytak üzerine. Mengüşoğlu ve Koytak arasında uzun yıllara dayanan bir dostluk var. Bu dostluk birbirini nasıl beslemiştir?
Her ikisini de tanıyanlar, aralarındaki dostluğu daha yakından bilirler. Mengüşoğlu, eserlerinde biyografik aktarımlarda bulunduğu için bu dostluğun erken dönemlere uzandığı görülür. Mengüşoğlu’nun İstanbul Hikâyeleri adlı öykü kitabı kurgusal anlamda bu dostluğa dayalıdır. Okunduğunda kurguyu aşan bir yaşantının, dostluğun ve fikir yoldaşlığının olduğu anlaşılır. Diğer eserlerinde de Cahit Koytak ve şiirine dair birçok değerlendirmeye ve anıya rastlamak mümkündür. Cahit Koytak’ın ise bazı şiirlerinde dostlarına hitap ettiği ve yaşantıyı, ilişkileri şiirleştirdiği bilinmektedir. Mengüşoğlu’na yönelik böyle şiirleri söz konusudur ve aralarındaki ilişki bunlar üzerinden okunabilir. Koytak’ın Alçak Sesle ve Divanece adlı şiir kitabını Mengüşoğlu’na ithaf ettiğini de burada hatırlamakta yarar var. Bu şiir kitabının gönülden bir yakarışın kitabı olduğunu söyleyebilirim. İlahi tını çok özel bir şekilde kendini gösterir bu eserde. Bunun üzerine kaleme aldığım bir yazımda “Koytak şiirinin irtifası” şeklinde bir nitelemede bulunmuştum. Mengüşoğlu’nun evvelden beri Koytak şiirine yönelik beğenilerini ve ilgisini dile getirdiği ve bu şiiri evrensel ölçekte bir şiir olarak vasıflandırdığını görüyoruz. Dolayısıyla ikisi arasında karşılıklı bir muhabbet ve etkileşimden bahsetmek doğal olarak mümkündür.
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
ENTELEKTÜEL; “DOĞRU’YU SÖYLEMEK” Abdurrahman Arslan: Konuşmamız entelektüel üzerine olduğuna göre belki de en iyisi onun biraz kökeni üzerinde durmalıyız. Antik dönemi hariç tutarsak Hristiyanlık sonrasının Batı’sında nevzuhur bir hususiyete sahiptir. Bunun yanında da daha sonra da İslam’daki ilim ehli ile entelektüel dediğimiz aktör arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini; İslam’da entelektüelden ziyade ilim ehlinin …
“Taşranın Direnci, Şehrin Bilinci ” Metin Önal Mengüşoğlu Kitabı Üzerine
Taşradan Şehre, Bilinçten Dirence
Beraberlikerimizi zedeleyen bencilliklerimizdir, cümlesinin altını ısrarla çizmiştim. Kitabın ismi Ağabeyime Mektuplar’dı. Ancak mektuplara muhattap olmak için illa ağabey olmaya gerek yoktu. Bahsedilenler çoğumuzun ahvaliydi. Mengüşoğlu’nun ilk okuduğum kitabından söz ediyorum. Zedelenen sadece beraberliklerimiz değildi elbette. Gönlümüz, yüreğimiz, zihnimiz, aklımız, kalbimiz… Daha doğru bir ifadeyle akleden kalbimiz. Bu yüzden , Metin Önal Mengüşoğlu’nun eserleri için akleden kalbe ulaşmak ve oradaki tortulları, ayıklanması gereken otları temizleme çabasıdır desem; herhalde isabetli bir cümle kurmuş olurum. Yazarı yakından tanıyan Ferhat Çiftçi, büyük özveri ve geniş zamana yayılan çabaların neticesinde kıymetli bir eseri okuyucuya emanet ediyor: ‘ Taşranın Direnci Şehrin Bilinci’
Bu sayıda Ferhat Çiftçi ile, az evvel ismini andığımız kitabı, dolayısıyla da Metin Önal Mengüşoğlu’nu konuştuk.
Metin Önal Mengüşoğlu ismiyle tanışmanız hangi döneme denk düşüyor ve biyografi yazma fikrini neler besledi?
Hatırladığım kadarıyla Metin Önal Mengüşoğlu ismine ilk olarak Yolcu edebiyat dergisinde rastladım. 2001 veya 2002 yılıydı. Bu dergiye bir röportaj vermişti. Dergide yer alan Return adlı şiiri dikkatimi çekmişti. İlk okuduğum kitabı ise Vahiy ve Sanat oldu. Bir arkadaşımın tavsiyesi ile okuyup birlikte değerlendirmiştik. Zamanla bende bir Mengüşoğlu ilgisi ve takibinin oluştuğunu söyleyebilirim. Daha sonraları kendisiyle yazışmalarım oldu ve tanışma fırsatı buldum. Bu okumalar ve tanışıklığın biriken notlarını birkaç sempozyumda bildiri olarak sundum ve bunlar kendisi hakkında bir biyografi yazma fikrimin ilk adımlarını oluşturdu.
Kitabınızın ismi ‘Taşranın Direnci Şehrin Bilinci: Metin Önal Mengüşoğlu’. Taşra ve Şehir denklemi açısından ele alırsak, Mengüşoğlu nerede duruyor?
Kitabın adı, içeriğinde yer alan bir başlıktan geliyor. Mengüşoğlu şiirini bütüncül olarak değerlendirmek istediğimde taşra ve şehir ikilisinin belirgin bir yere sahip olduğunu gördüm. İlk dönemki şiir kitapları hem bu iki unsuru hem de bir geçiş dönemini barındırıyor. Coşkun ve aynı zamanda bilinç aşılayan bir dil var bu şiirlerde. Bu nedenle “taşranın direnci şehrin bilinci” bu dönemki şiirler için bana kapsayıcı ve yerinde geldi. Diğer başlıklar ise onun şiir serüvenini görmek ve şiirlerindeki dokuyu kavramak bakımından “yüreğin hançeri halkın hançeresi” ve “düşüncenin ufku zamanın mührü” şeklinde sıralandı. Şehir üzerine vermiş olduğu diğer eserleri de düşündüğümüzde taşrayı ve şehri mütemmim cüzler olarak okumanın doğru olduğuna kanaat getirdim. Bu açıdan Mengüşoğlu’nda taşralılıkta direncin, şehirde ise bilincin hem estetik hem de fikrî bir mahiyete sahip olduğunu söyleyebilirim. Mengüşoğlu bahsinde ikisinden de vazgeçmek mümkün değil; bugün kentlere sıkışmış yaşamlarımızda da taşra arzusunu pratik ediyoruz ama taşralılık bir açıdan sürdürülebilir değil ve şehir bir çekim gücüne sahip. Ben bu adlandırmayla bu gerilimi de hissettirmek istedim.
Malatya yıllarından önce Harput-Maden-Diyarbakır’da geçen çocukluk yılları Metin Önal Mengüşoğlu üzerinde nasıl bir tesir bırakmıştır, sanatını ne şekilde etkilemiştir?
Mengüşoğlu’nun düşünce ve sanat dünyasını, eserde; hayatı, sanat ve düşünce anlayışı ve bunun kökleri, öncüleri, ilkeleri ve eserlerinden örneklerle anlamaya çalıştım. Kitapta bu başlıklar altında zaman zaman kesişen ve ayrışan değerlendirmelerde bulundum. Tabiî ki hayatına baktığımızda pek çok yazarın ve şairin bahsedeceği üzere Mengüşoğlu’nun da çocukluğunun kendisi için çok önemli bir besin ve esin kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Çocukluk yıllarının geçtiği Harput-Maden-Diyarbakır’ın hem taşralı hem de şehirli yüzü, babasının mesleğinden ötürü farklı deneyimler yaşadığı tren istasyonları ve en nihayetinde bu döneme ait pek çok gözlemin ve anının kendisinde derin izler bıraktığını söyleyebilirim. Harput Şehrengizi, Yerler Mühürlendi gibi eserlerinde bu izleri daha yoğun bir şekilde görmek mümkün. Eserlerindeki fikrî çerçevenin de yaşantıya denk düşen unsurlarla kendini daha bir sahici kıldığı söylenebilir. Bunda çocukluğunun büyük bir payı olduğunu düşünüyorum.
Sonra Malatya yılları… Hayatının dönüm noktalarından birisi olduğunu söylediği Said Çekmegil’le tanışması. Ve haliyle 60’lı yıllar, Necip Fazıl ile tanışıklık ve Sezai Karakoç ile yazışmalar… Biraz bu dönemi ve tanışıklıkları konuşalım isterseniz.
Malatya yılları, Mengüşoğlu’nun duygu ve düşünce dünyasının ehlîleştiği bir zaman olarak görülebilir. Çocukluk yıllarındaki deneyimler ve gözlemler, artık bir düşünce mektebinin ciddiyetiyle yoğrulmaktadır. Said Çekmegil’in terzihanesi, ailesinin ve çevresinin uyarıları ve çekincelerine rağmen kendisini bulduğu bir mekân halini almıştır. Buradan edindiği tartışma yöntemi, kritik etme yetisi ile bir özgüvene sahip olmuştur. Eserlerinde ve konuşmalarında pek çok defa Çekmegil’i ve Malatya Fikir Kulübü’nü anmakta ve hayırla yâd etmektedir. Necip Fazıl’ın ise memlekette daha bir ün sahibi olduğu ve o dönemde pek çok kişi üzerinde bir etkisinin bulunduğu malûmdur. Aynı etkileri daha sonraları Sezai Karakoç için de söylemek mümkün. Mengüşoğlu, her üçüyle de tanışmış, birlikte bulunmuş ve üçünden de çeşitli yönleriyle etkilenmiştir. Bunu, üçüne yönelik yazdığı bağımsız eserler de açıklıyor zaten. Bu kitaplar, bir biyografi olmanın ötesinde, yaşantıların yer aldığı, duygusal yönü ağır basan ama aynı zamanda eleştirel boyutu da bulunan eserlerdir.
Sonraki duraklar sırasıyla İstanbul ve Bursa. Bu yıllarda çokça karşımıza çıkan Marmara Kıraathanesi, MTTB, Kelime Yayınları… Bu duraklara dair neler dersiniz?
İstanbul, üniversite yıllarının mekânıdır. Hukuk fakültesini kazanan Mengüşoğlu, artık farklı bir dünyanın kapısını aralamıştır. Malatya’da edindiği fikirleri İstanbul’a taşımak ve burada bir etki oluşturmak amacındadır. Bu nedenle çeşitli tanışıklıklar yaşamış ve üniversiteli olmaktan ziyade doğrudan bir mücadele verme gayreti içine girmiştir. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un oturumlar düzenlediği Marmara Kıraathanesi uğradığı yerlerdendir. MTTB ise kaldığı fakat tam olarak benimsemediği bir adrestir. O, daha çok Malatya’dan edindiği fikirlerin etkisiyle arayışını sürdürmektedir. Bu açıdan 1973 yılında Kelime yayınlarını kurar ve ilk eseri olan Gâvur Kayırıcılar adlı öykü kitabını yayımlar fakat resmî evrakların eksikliği nedeniyle şikâyet edilerek yayın evi kapatılır ve kitabına da el konur. Dolayısıyla Kelime yayınları, bir nevi başlamadan biter. Bu yayınevi ile amaçlananları, daha sonraki yıllarda Kelime dergisinin üstlenmeye çalıştığını söyleyebiliriz. Bursa ise Mengüşoğlu’nun İstanbul’dan sonra yerleştiği ve ticaretle, çeşitli kültürel faaliyetlerle uğraştığı bir mekândır.
Mengüşoğlu, içinde yaşadığı coğrafyaya, kendisine tevarüs eden birikime neler katmıştır?
Ama bunun ciddi bir muhasebesinin yapılıp yapılmadığı konusunda kolaycı bir karşıtlığın işe yaramayacağı ve eleştirel bir çerçevenin gerekli olduğunu söylemek mümkün. Bu açıdan Mengüşoğlu, şüphesiz kendisinden önceki İslami şahsiyetlerin bıraktığı yerden halkaya katılmakta ve mücadelesini vermekte. Fakat fikir ve mücadele adamlarının benzeşen ve ayrışan yönlerinin iyice gözler önüne serilmesi lazım. Tam bu noktada onun içe dönük eleştirel tutumunun son derece yerinde olduğu söylenebilir. Eserlerinde yaptığı analizlerin çoğu defa sorun teşkil eden hususların kaynağının kendimizde olduğuna işaret etmesi de bu yüzden. Dolayısıyla onun vahyi dayanak alması ve hem fikri hem de sanatsal faaliyetlerde bunu gözetmeye çalışmasının kıymetli ve yerinde olduğu söylenebilir. Özellikle kültürel tezahürlerin meşruiyet durumunu sorgulaması ve kalıplaşmış, geleneksel yaklaşımlardansa vahyi ölçüt almak konusundaki gayreti son derece önemli. Çünkü bu düşünme ameliyesinin bir ürünü olarak karşılaşılan durumlar veya sorunlar hakkında kişilere bir alan açmakta ve böylece kişileri çözüme yaklaştırmaktadır. Öte yandan sanata bakış açısında karşılaşılan arızaları gidermek ve estetiğin doğallığına, dolayısıyla meşruiyetine yönelik yoklamaları da önem taşımakta. Son yıllarda düşünmenin kalp ile ilişkisine odaklandığı “akleden kalp” okumaları da yerleşik algıları zorlamak, değiştirmek açısından önemli. Yine milliyetçi ve muhafazakâr yaklaşımlardan ayrılan düşüncelerinin yanında ötekine bakış ve birlikte yaşama pratiğinde ortaya koymaya çalıştığı vahyi gerekçeler de kıymetli. Harput’tan bahsederken bir güzelleme veya hamasetle yetinmeyip gerçeklere dokunabiliyor mesela; tarihe, doğaya, insana dair resmin tamamıyla karşılaşıyorsunuz. Bunu sağlayan şey çok kültürlülük değil; vahyin işaret ettiği tabiî ayetlerdeki çoğulluk. Onun eserlerinde kültür sizi sarıp sarmalar ama mutlaka vahyin uyarıları ve idrak edici etkisinin olması şartıyla. Özetle Mengüşoğlu’nun elli yılı aşkın bir fikir ve mücadele dünyasından ve bu çerçevede şekillenen önemli bir müktesebattan bahsedilebilir.
Dergilerden söz edelim biraz da. Özellikle Mengüşoğlu’nun ‘ilk göz ağrım’ dediği Kelime dergisi edebiyat ve fikir planında nasıl bir yerde durmaktadır?
Kelime dergisi, 1986 yılında yayım hayatına başlar. Ancak bir buçuk yıllık bir zaman diliminden sonra sonlanır. On altı sayı vermiştir. Mengüşoğlu ve arkadaşları tarafından çıkarılan dergide Müslümanların kendi gündemlerini oluşturmaları, “bilinç ve cesaret aşısı”na kavuşmaları amaçlanmıştır. Bu çerçevede yerli ve yabancı Müslüman şahsiyetlerin yazılarına yer verilir. Murat Kapkıner, Hikmet Zeyveli, Cahit Koytak dergide dikkat çeken isimlerdir. Derginin önemli bir özelliği de Muhammed Esed’in ilk olarak Türkçede bu dergiyle görülmesidir. Mengüşoğlu, Hikmet Zeyveli’nin yazılarının da önemli bir etkiye sahip olduğunu dile getirmektedir. Kelime dergisi, sadece edebi bir dergi olmak yerine İslam düşüncesi ekseninde daha kapsayıcı bir dil yakalamaya çalışmıştır fakat kısa süren dergi serüveninin Mengüşoğlu ve amaçladığı düşünce dünyası için sınırlayıcı bir etki gösterdiği söylenebilir.
Mengüşoğlu’nun sanat ve düşünce dünyasındaki ilkelerden söz ediyorsunuz. Bu ilkelerden özellikle öne çıkanları hangileridir?
İlkeler, eserde Mengüşoğlu’nun sıklıkla üzerinde durduğu hususların kavramsallaştırılması ile somut bir yapı gösterdi. Mengüşoğlu’na dair bütüncül bir okuma neticesinde bu ilkelerin fark edileceğini düşünüyorum. Bu çerçevede benim göremediğim çeşitli özellikleri de söz konusu edilebilir veya bazı ilkelerde benzerliklerden ötürü sınırlamaya gidilebilir. Eğer ilkeler hakkında ön plana çıktığını düşündüklerimi sıralayacak olursam; “önce içe sonra dışa dönük eleştiri”, “vahye müstenit tevhide ram olmak”, “sanat, düşünce ve eylem birliği”, “akleden kalp”, “düşünmek farzdır”, “örfün ihyası”, “estetik doz, aşk değil muhabbet ve meveddet”, “resmin tamamı: bir arada yaşama kültürü”nü örnek olarak verebilirim.
Şairler, bilhassa da Müslüman şairler, Şuara suresine çok atıfta bulunurlar. Mengüşoğlu şiirini bu bağlamı da düşünerek ele alırsak neler diyebiliriz?
Kimileri için şiir veya sanat sınırsızlık algılarıyla oldukça yüceltilmekte ve şair bunun üzerinden bir nevi dokunulmazlık elde etmektedir. Şüphesiz şiir basit bir iş değildir ve söz konusu bağlayıcılığın şiiri indirgeyen bir etkisi bulunmamaktadır. Eğer sözün biçimsel ve anlamsal olarak ince dokunuşlarla estetik bir form kazanması şiirle ilgiliyse veya şiiri var ediyorsa bunun niyet ve amaçlar çerçevesinde de düşünülmesi icap etmez mi? Vahyin tarih boyunca bir iddia taşıyarak muhataplarına seslendiği ve insan ve toplumlara birçok açıdan etkide bulunduğu bir gerçektir. Bunun içinde kültür, dil, anlayışlar ve estetik teamüller de vardır. Dolayısıyla şiirin sesten farklı bileşenlerine kadar pek çok bağlamı vardır ve bu, İslami, İslami olduğu için de insani ilkelerle çelişkili bir yapı göstermez. Mengüşoğlu’nun eserlerinde Şuara suresinin ilgili ayetlerine göndermelerde bulunduğu bilinmektedir. İkaz ve istisnai olma arasındaki konumu, çok erken yaşlarda kendine problem edindiğini söyleyebiliriz. Mengüşoğlu’nun kendisine öncü olarak seçtiği Mehmed Akif’i “müstesna şair” olarak adlandırması da bu yüzden. Bu eserinde Mehmed Akif’in birçok davranışını, tercihlerini ve tabiî ki şiirini bu istisnai olma vasfıyla kavramaya çalışmaktadır.
Medeniyet kavramı Mengüşoğlu’nun çokça ele aldığı kavramlardan. Bu kavrama nasıl yaklaşıyor?
Şehirlilik aynı zamanda medeniyetle ilgilidir. “Şehrin bilinci”ne dair söyleyebileceğimiz hemen hemen her şeyin medeniyet algısıyla ilişkilendirilmesi mümkündür. Mengüşoğlu’nun hem şehre dair hem de diğer eserlerinde bu hususun çokça ön plana çıkarıldığı görülür. O, medeniyet olarak algılanan ve gayriinsani yöntem ve tutumlarla meydana gelmiş yapıları asla tasvip etmez. Hem kadim hem de modern zamanlarda insanı sömüren, toplum hilafına vücut bulan ve doğayı tahrip eden anlayışları ve tezahürleri medeniyet kavramıyla bağdaştırmaz. Bu nedenle “insan için medeniyet” ilkesine sahip bir yaklaşım sergileme gayretindedir. Bunu yalnızca İslami ilkelerle sağlamak bağlamında ortaya koyduğu söylemle Seyyid Kutub’u; ortaya konan bozuma işaret etmesiyle uygarlığa mesafesi bilinen Aliya İzzetbegoviç’i andırdığı söylenebilir. Yine medeniyet kavramına Doğu-Batı ayrımında yaklaşmaktansa vahyi çerçevede bir anlam yüklemeye çalıştığı görülür.
Üzerinde konuştuğumuz ismin hezarfen bir kişiliği var. Edebiyatın pek çok alanında (şiir, öykü, deneme, mektup…) eser verdiği gibi, kendisinden ayıramadığımız mütefekkir kimliğiyle de çokça eser verdiğine tanıklık ediyoruz. Mesela benim aklıma ilk gelenlerden birisi ‘Düşünmek Farzdır’ kitabı oluyor. İlgi alanının bu kadar geniş olması bir zaruret mi yoksa bir tercih mi sizce?
Mengüşoğlu, oldukça üretkendir. Bu üretkenliğini sadece yazdıklarıyla görmüyorsunuz, yurdun pek çok bölgesinde verdiği konferanslar da bunun bir ürünü. Erken dönemlerinden bu yana farklı türlerde eserler vermiştir. Aslında türsel sınırlamayı da pek anlamlı bulmamaktadır. Zaten bu tercih eserlerindeki üslubuna da yansır. Kurgusal ve düşünsel pasajların eserlerinde zaman zaman iç içe geçtiğine tanıklık edersiniz. Ama bu, deneysel bir mahiyette değildir ve tamamen yaşantının söylemine aksetmesi şeklinde anlaşılmalıdır. Yine bunun bir ürünü olarak kendisini mektepli bir yazar olarak görmez. Bunun bir zorunluluk veya tercih olarak belirdiğini söylemek konusunda ise daha çok tercih olduğu kanaatindeyim ama eğer sanat-düşünce ve eylem birliği, çoklu okuma biçimi, yerellik ve evrensellik, edebi türlerin birliği gibi ilkelerden bahsedilirse bu tercihin çok da keyfi olmadığını ve aslında eleştirel tutumundan kaynaklandığını söyleyebilirim.
Yüksek lisans teziniz Cahit Koytak üzerine. Mengüşoğlu ve Koytak arasında uzun yıllara dayanan bir dostluk var. Bu dostluk birbirini nasıl beslemiştir?
Her ikisini de tanıyanlar, aralarındaki dostluğu daha yakından bilirler. Mengüşoğlu, eserlerinde biyografik aktarımlarda bulunduğu için bu dostluğun erken dönemlere uzandığı görülür. Mengüşoğlu’nun İstanbul Hikâyeleri adlı öykü kitabı kurgusal anlamda bu dostluğa dayalıdır. Okunduğunda kurguyu aşan bir yaşantının, dostluğun ve fikir yoldaşlığının olduğu anlaşılır. Diğer eserlerinde de Cahit Koytak ve şiirine dair birçok değerlendirmeye ve anıya rastlamak mümkündür. Cahit Koytak’ın ise bazı şiirlerinde dostlarına hitap ettiği ve yaşantıyı, ilişkileri şiirleştirdiği bilinmektedir. Mengüşoğlu’na yönelik böyle şiirleri söz konusudur ve aralarındaki ilişki bunlar üzerinden okunabilir. Koytak’ın Alçak Sesle ve Divanece adlı şiir kitabını Mengüşoğlu’na ithaf ettiğini de burada hatırlamakta yarar var. Bu şiir kitabının gönülden bir yakarışın kitabı olduğunu söyleyebilirim. İlahi tını çok özel bir şekilde kendini gösterir bu eserde. Bunun üzerine kaleme aldığım bir yazımda “Koytak şiirinin irtifası” şeklinde bir nitelemede bulunmuştum. Mengüşoğlu’nun evvelden beri Koytak şiirine yönelik beğenilerini ve ilgisini dile getirdiği ve bu şiiri evrensel ölçekte bir şiir olarak vasıflandırdığını görüyoruz. Dolayısıyla ikisi arasında karşılıklı bir muhabbet ve etkileşimden bahsetmek doğal olarak mümkündür.
Değerli katkılarınız için teşekkür ederim.
İlginiz için ben teşekkür ederim.
Yazar
1982 yılında Bingöl’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini aynı şehirde tamamladı. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği Bölümü’nden 2002 yılında mezun oldu. Bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı.
2014 yılında Atatürk Üniversitesi Türkçe Eğitimi alanında “Cahit Koytak’ın Şiirlerinde Yüceltilmiş İnsana Özgü Değerler” başlıklı yüksek lisans tezini; 2020 yılında ise “Mültecilik Temalı Çocuk Edebiyatı Ürünlerinin 7. Sınıf Türkçe Derslerinde Öğrencilerin Mültecilere Yönelik Tutumlarına Etkisi” başlıklı doktora tezini tamamladı.
Akademik çalışmalarının yanı sıra yazı ve şiirleri; Umran, Bilge Adamlar, Nida, Temmuz, Muhayyel, Tasfiye ve Hecedergilerinde yayımlandı.
Yayımlanmış eserleri arasında; Pepuk Kuşu Hikâyesi / Bir Hidayet Uyarlaması (şiir, 2018), Taşranın Direnci Şehrin Bilinci / Metin Önal Mengüşoğlu (inceleme, 2020) ve Apaçık (şiir, 2021) bulunmaktadır.
Hâlen Muş Alparslan Üniversitesi’nde görev yapmakta olup evli ve iki çocuk babasıdır.
İlgili Yazılar
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Faysal Soysal ile Şiir ve Edebiyatın İzinde Sinemayı Anlamak
Bir yönetmeni tanımak için onun ilk dönem çalışmalarını incelemek gerekebilir. Her ne kadar ilk dönemler bir yönetmeni tanımak için güç ya da erken olsa da bu safha yönetmeni tanımak için bir önsözü andırır. Yasak Rüya (2005), Mizansen (2006), Saat Kaç (2006), Kayıp Zaman Düşleri (2007) ve İstanbul (2007) yönetmenin ilk yaptığı kısa filmler. Bu filmlerle birlikte o yönetmenin sinemasına dahil olur, anlamaya başlar ve bazı tahminler yürütürüz. Hele ki bu kişinin şiire ve edebiyata aşina biri olduğunu bildiğimizde, dahası onun “şiirsel sinema”yı andıran sinematografisini temaşa eylediğimizde bambaşka pencereler açılır önümüze.
Farid Esack ile Güney Afrikalı Nazarında İsrail Apartheidi
Sen onları ahlaklı olarak tanımlıyorsun ve ben de ama aynı zamanda ahlaklılığın doğasını da merak ediyorum. Ahlak, tarafsızlık, ılımlılık, her iki taraf… Bunların bağlamları yok mu? Açık adaletsizlik konusunda ılımlı olmak gerçekten bir erdem midir?
Atasoy Müftüoğlu ile İslamcılık ve Müslümanlar Üzerine
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
İktidarın Soykütükleri
ENTELEKTÜEL; “DOĞRU’YU SÖYLEMEK” Abdurrahman Arslan: Konuşmamız entelektüel üzerine olduğuna göre belki de en iyisi onun biraz kökeni üzerinde durmalıyız. Antik dönemi hariç tutarsak Hristiyanlık sonrasının Batı’sında nevzuhur bir hususiyete sahiptir. Bunun yanında da daha sonra da İslam’daki ilim ehli ile entelektüel dediğimiz aktör arasında bir ayrım yapmamız gerektiğini; İslam’da entelektüelden ziyade ilim ehlinin …