“Meşrutiyet’i ilan ettik, olmadı. ‘Cumhuriyet’i getirdik, gene olmadı. Bir de ‘ciddiyet’i denemeye ne dersin?” Sakallı Celal
Amacım bu yazıda gençliğin sözcülüğünü yapmak veya deizm üzerine felsefi tartışmalara girmek değil. Bir genç olarak söz konusu problemin muhataplığı mesabesince kendi adıma bir cevap vermektir. Bu yazı, Müslümanlar olarak sürekli yapay, asli ve elzem olmayan gündemlere icbar edilmek suretiyle meşgul edilirken esas gündemlere kavuşmanın imkânı üzerine naçizane bir deneme çabası olması arzusu ile yazılmıştır.
Öncelikle Müslümanlar olarak gençlikten beklentilerimiz hususunda ciddi sıkıntılarımız var. Bir önceki neslin hal-i pürmelâli; tek adama/düşünceye bağlılık, maslahatgüzarlık, sorumsuzluk, ciddiyetsizlik, zulme kayıtsızlık, zalime dilsizlik, hamaset, benmerkezcilik gibi sorunlar ile yüz yüze, koyun koyuna iken; kendini aklayıp gençlikten yana dert yanması, nerden bakarsanız bakın büyük bir yanılgı olacaktır. Öncelikle gençlere eleştiri yönelten tecrübeliler aynaya/bugünlerine ve geçmişlerine bakarak konuşmalıdırlar. Fakat sorun burada da bitmiyor. Kendi sorunlarını doğru tespit edemedikleri gibi gençliği de bir sanrı ve zan üzerinden yorumlamaya çalışıyorlar. Sanki gençlik şimdiye kadar İslam’ın neferiymiş ve din, iman hassasiyetini de son kerteye kadar korumuş da ansızın bir gece baskınıyla dinden kopartılmış gibi bir algı var ortada. Sanki babası işçisinin emeğini alın teri soğumadan vermiş ve şimdiye kadar bütün İslami hayatını cemaatinin kuralları dâhilinde değil de sadece Allah rızası için yaşamış da evlat da son gece baskınına kadar babasının çizgisini korumuş gibi bir yanılgı var. Önceki nesil asrısaadet havasında yaşadı da sonraki nesil mi bunu terk etti sizce. İki nesli de değerlendirirken hamaset ve gerçek dışılıktan kurtulmalıyız. Doğruluğu bir kez olsun kontrol edilmemiş ideallerin gerçek dünya veya reel şartlarda yaşadığı yenilgiyi görmezden gelerek yaşayamayız. Gençlik için deizm tehlikesi değil İslam’dan bihaber yetişme tehlikesi var demek daha doğru olacaktır. İslam’dan diyorum çünkü İslam diye öğrendikleri veya zannettikleri şey gerçekten Kur’an ve sünneti seniye ile ilişkisini kurmakta zorlanacağımız bir din. Evet, din diyorum, ortada rahatsız da etse tam anlamıyla bir din var. Ve bu dini ayakta tutan birçok etmen varlığını sürdürüyor. Kalabalık fetişi olan, bir gelişmişini/üst modelini taklit eden, tek tipçi ve gençliği anlamayan cemaatlerin yetiştirdiği ciddi bir kitle var. Bu vasatta gençlik için deizmin birincil tehlike olması söz konusu bile olamaz. Televizyonun, bilgisayarın, yetenek yarışmalarının, Milli Eğitim müfredatının, gençlik kulüplerinin, sosyal medya bağımlılığının, video paylaşım sitelerinin dipsiz kuyusunun yetiştirdiği gençler için deizmden yana korkmaya o kadar da gerek yok. Hatta deizm, hakkı verilirse derin felsefi sorgulamaları sayesinde kişi için bir kademe ve aşama ifade edecektir ki bu kişinin zihni kapasitesine önemli bir katkı yapacaktır ve bu da belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri. Ancak ortada felsefi bir deizmden bahsedecek hiçbir delil yok. Yediden yetmişe rızamız dışında yönlendirildiğimiz ve gösteri sahnesinin kuklaları olduğumuz bu hayatta deizmden çok daha öncelikli çözmemiz gereken problemler olduğunu düşünüyorum. Hoş, her zamanki gibi deizm de yanlış tespitlerin ve yanlış teşhislerin yanlış çözümü ile düşman koltuğuna oturtulanlardan olmuş durumda. Belki sahici tespitler ile deizmin yayılmasının sebepleri araştırılsa çok daha farklı sonuçlar ve faydalar da elde edilebilir. Bana kalırsa deizm de bir zamanların modası ateizm gibi kaçak dövüşenlerin popüler zırhı/bahanesi oluyor gibi. Zira yıllarca ateizmle mücadele edildi lakin ne ülke komple irtidad etti ne de ateistler İslam’a döndüler. Tıpkı bir zamanlar İran olmadığımız gibi sonrasında da Japonya olmadık. İslam diye dayatılan ve öyle olmasını istedikleri dine İslam’mış gibi savaş açanlar da hiçbir şey elde edemedi sadece kendisi gibileri Müslüman görenler de hiçbir şey kazanmadı. Herkes mevzisini korudu son tahlilde. Herkes doğru bildiğinin tek hakikat olduğuna daha kuvvetli iman edip başkalarını da yanına çekmeye devam etti. Ama kimse gençler ne istiyor, ne yapıyor veya ne yapamıyor diye sormadı. Kimse derdini sormadı gençliğin, kimse empati kurmadı gençlikle sadece çözümü söyledi konuşanlar belki de. Sorun umursanmadı bile. Belki de en çok da bu bezdirdi gençliği. Gençliğin inanması istenilen din ile gençliğin gerçekliği uyuşmadı ve buna, ister ateizme, ister agnostisizme, isterse deizme kayış deyin ama ortada bilinçli bir tercihin olamadığını düşünüyorum. Aslında sorun gençliğin veya belirli bir neslin sorunu değil, nesillerdir devam eden sorunlar silsilesinin yeni bir yüzü. Gençler için ise ancak aksine bir kaçış, bir boş veriş ve bir kurtuluş olarak görülüyor bu furyalar. Yani, istediği her şeyi özgürce/kendince yapmasına engel olan, düzenli yerine getirilmesi gereken ritüelleri olan, eğlenceli ve cazip olmayan bir dine bağlılık duymak istemeyenler irtidad etmiyorlar, dinlerinden ve dindar çevrelerinden de kopmuyorlar. İhtiyaçlarını karşılayacak revizyonlar ile kendilerine uydurdukları bir din var ve o dini sahiplenmekten de çekinmiyorlar ayrıca. Bazılarının tıpkı ramazanda içki içmeme klişesi gibi, yaşlanınca hacca gidip tövbe etme klişesi gibi, yeni bir klişe üretiliyor hâlihazırda. Sorumluluk almaktan kaçınan, ciddi hiçbir işe gelemeyen, zoru görünce kaçan, maymun iştahlı ve girdiği hiçbir işte devamlı olamayan bir kitlenin, değil deizme veya herhangi bir şeye girmesi veya çıkması, kendi nefsinin istemediği hiçbir şeye meyletme ve herhangi bir işte sebat gösterme ihtimali yok diyebiliriz. En basitinden beş vakit namazı terk eden birçok gencin namazı neden bıraktığını araştırmadan önce daha önce kıldığı namazın ne kadar farkında olduğunu ve neden namaz kıldığını düşünmemiz gerekiyor. Burada problem gerçekten namazı bırakması değil başlaması olabilir. Ayrıca deizm veya ateizm yerine nihilizmin Müslümanlar ve tüm gençler adına daha gerçekçi bir problem olması daha muhtemel. Modernleşmenin sancıları ve özellikle kapitalizm ile gerçek anlamda tanışmanın nevrotik travmaları gençlik üzerinde konuşulması gereken daha ciddi sorunlar yaratıyor. Özellikle gençlerin kırılmaları çok yaşadıkları bir sonraki aşamalarda; özellikle üniversiteye başlama, ailen ayrılma, büyük bir şehirde yaşamaya başlama ve işe girme gibi aşamalarda yaşadıkları problemlere dikkatle eğilmemiz gerekiyor. Sanırım bu problemin yalnızca ülkemize veya Müslümanlara has bir problem olmadığını söylemeye gerek yok. Sekülerleşme yalnız ülkemizde ivme kazanmıyor ve modernitenin kutsal olanda yaptığı tahribatın post-modern dönemde yok edici bir hal almış olması küresel ölçekte gerçekleşiyor. Bu vasatta dinini kendine uyduranlar ateizmi veya deizmi kendine uydurmazlar mı sizce? Bu pekâlâ mümkün. Şimdiye kadar hep olan da bu değil miydi? Tek partili dönemde ne kadar cumhuriyetçi olabildiysek şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. 70’ler de ne kadar komünist olduysak şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. 2000’ler de ne kadar İslamcı olduysak şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. Nasıl Türk solu, Türk sağı, Kürt solu, Türk muhafazakârlığı gibi her şeyin bizcesini ürettiysek Türkiye tipi deizm de mümkündür. Hiçbir şey olmayan ve hiçbir şey olunamayan bir ferdanın bekçileri gibi beklemekte değil miyiz onlarca yıldır bu ülkede. Öz güvenini kaybetmiş, geçmişiyle bağlantısı kopmuş, gelecek tasavvuru olamayan, devamlılık duygusunu yitirmiş olan bir neslin devamı olmanın sorunları o kadar da basit çözülecek cinsten olmasa gerek. İşin bir ilgi çekici yanı ise seküler bilinen cenahın aksine muhafazakâr/mütedeyyin kesimdeki değişim. Bu durumda sanırım seküler kabul edilen aileler ile muhafazakâr/mütedeyyin kabul edilen aileler arasında yadsınmaması gereken ortak bir nokta var. Deizmin yayılmasında ortak neden olarak kabul edilen, dindar bilinen insanların eylemsel tutarsızlığı her ne kadar doğru bir tespit olsa da bence mesele bundan ibaret değil. Teşhirin, hakikatin belirleyeni olduğu bu çağda sadece görülmesi istenenin gösterildiğini de unutmayalım. Dindarların dinden soğuttuğu bahanesi ateistlik savunusu olmanın da ötesinde çok daha genel bir bahane olmuş görünüyor. Bu bahane ile zırhlanan her kimsenin dindarlık iddiasında bulunan herkesin melek misali hatasız olması gerektiğini ve her an olası bir hataya karşı gözlem altında tutulması gerektiğine inanması ise tarifi imkânsız bir garabet. Öyle bir garabet ki din ile husumetinden menkul her türlü günaha ruhsatının olduğunu dahi düşünenler hiç de azınlıkta değil.
İslam dünyası tarihte birçok sadme ile karşı karşıya geldi, yunan tercümeleri, Helenistik etkiler, aydınlanma, coğrafi keşifler, modernizm, postmodernizm vs. gibi ve bunlara ekonomik, politik ve ideolojik olarak güçlü olduğu sürece karşılık verebildi. Fakat bir süre sonra Müslümanlar olarak hakikatimiz bize yetmez oldu ve sorunu artık imanımızda değil inancımızda görür olduk. Benzer sadmeler fert fert her Müslüman için geçerli olmuştur. Özellikle ideolojik olarak güçlü olanlar bu sadmeleri savuşturabilmiştir. Bugün gençliğin en başta ideolojik olarak güçlü olmadığı için savrulduğunu, kendine ve inancına güveni olmadığı için eziklik yaşayıp özenme yollarına girdiğini görüyoruz. Bir şey olmamış/olamamışken başka şeyler olamamaya doğru sürüklenip gidiyoruz. Hâsılı kelam her zaman bu sadmeler devam etti ve edecek lakin öncelikle yaşadığımız çağı doğru anlamadan teşhis ve tedaviye girişmemeliyiz. Onlarca yıldır dünyayı edilgen bir tavırla uyumcul bir şekilde kabul etmişken… Her esen rüzgâr rotamızı yeniden tayin etmeye icbar etmişken… En azından esen rüzgârın hakkını vermek için birazcık ciddiyet nasıl olurdu? Müesses nizama alternatif üretmekten azade iken en azından verili alternatifleri hakkıyla değerlendirmek gerekmez mi? Sorun dâvada veya ilkelerde değil; belki de zora gelmeyen ve ciddiyetsiz dâva adamlarında. Komünizm çare değil diyen ne kadar tanıyor komünizmi? Muhafazakârlık kötü diyen ne biliyor muhafazakârlık hakkında? İslam her türlü musibetin sebebi diyen İslam’ı ne kadar tanıyor? Kategorik retler ve/veya kabuller ile yaşarken bir inancı veya ideolojiyi savunmak ancak aptallık derecesinde haklılıklar kazandırır. Değişen zaman, mekân, fizik, hukuk, siyaset vs. her şeyin karşısında durağan ve tepkisiz kalmış bir millet/ümmet olarak dışarıdan gelen darbelere karşı en azından bu defa Sakallı Celal’in teklifine kulak versek nasıl olur, azıcık ciddiyet desek nasıl olur. En azından yanlış da olsa ne yaptığını bilmiş olma avantajına sahip oluruz. En azından tutarlılığımız ve azmimiz yaşar, batarsak da İsmet Özel’in dediği gibi güneşler olarak batarız…
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
İki Divan Arasında Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, …
İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardımetme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormayaitmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanınneticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzuifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü …
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!
Gençlik, Deizm Ve Ciddiyet Üzerine Mülahazalar
“Meşrutiyet’i ilan ettik, olmadı. ‘Cumhuriyet’i getirdik, gene olmadı. Bir de ‘ciddiyet’i denemeye ne dersin?” Sakallı Celal
Amacım bu yazıda gençliğin sözcülüğünü yapmak veya deizm üzerine felsefi tartışmalara girmek değil. Bir genç olarak söz konusu problemin muhataplığı mesabesince kendi adıma bir cevap vermektir. Bu yazı, Müslümanlar olarak sürekli yapay, asli ve elzem olmayan gündemlere icbar edilmek suretiyle meşgul edilirken esas gündemlere kavuşmanın imkânı üzerine naçizane bir deneme çabası olması arzusu ile yazılmıştır.
Öncelikle Müslümanlar olarak gençlikten beklentilerimiz hususunda ciddi sıkıntılarımız var. Bir önceki neslin hal-i pürmelâli; tek adama/düşünceye bağlılık, maslahatgüzarlık, sorumsuzluk, ciddiyetsizlik, zulme kayıtsızlık, zalime dilsizlik, hamaset, benmerkezcilik gibi sorunlar ile yüz yüze, koyun koyuna iken; kendini aklayıp gençlikten yana dert yanması, nerden bakarsanız bakın büyük bir yanılgı olacaktır. Öncelikle gençlere eleştiri yönelten tecrübeliler aynaya/bugünlerine ve geçmişlerine bakarak konuşmalıdırlar. Fakat sorun burada da bitmiyor. Kendi sorunlarını doğru tespit edemedikleri gibi gençliği de bir sanrı ve zan üzerinden yorumlamaya çalışıyorlar. Sanki gençlik şimdiye kadar İslam’ın neferiymiş ve din, iman hassasiyetini de son kerteye kadar korumuş da ansızın bir gece baskınıyla dinden kopartılmış gibi bir algı var ortada. Sanki babası işçisinin emeğini alın teri soğumadan vermiş ve şimdiye kadar bütün İslami hayatını cemaatinin kuralları dâhilinde değil de sadece Allah rızası için yaşamış da evlat da son gece baskınına kadar babasının çizgisini korumuş gibi bir yanılgı var. Önceki nesil asrısaadet havasında yaşadı da sonraki nesil mi bunu terk etti sizce. İki nesli de değerlendirirken hamaset ve gerçek dışılıktan kurtulmalıyız. Doğruluğu bir kez olsun kontrol edilmemiş ideallerin gerçek dünya veya reel şartlarda yaşadığı yenilgiyi görmezden gelerek yaşayamayız. Gençlik için deizm tehlikesi değil İslam’dan bihaber yetişme tehlikesi var demek daha doğru olacaktır. İslam’dan diyorum çünkü İslam diye öğrendikleri veya zannettikleri şey gerçekten Kur’an ve sünneti seniye ile ilişkisini kurmakta zorlanacağımız bir din. Evet, din diyorum, ortada rahatsız da etse tam anlamıyla bir din var. Ve bu dini ayakta tutan birçok etmen varlığını sürdürüyor. Kalabalık fetişi olan, bir gelişmişini/üst modelini taklit eden, tek tipçi ve gençliği anlamayan cemaatlerin yetiştirdiği ciddi bir kitle var. Bu vasatta gençlik için deizmin birincil tehlike olması söz konusu bile olamaz. Televizyonun, bilgisayarın, yetenek yarışmalarının, Milli Eğitim müfredatının, gençlik kulüplerinin, sosyal medya bağımlılığının, video paylaşım sitelerinin dipsiz kuyusunun yetiştirdiği gençler için deizmden yana korkmaya o kadar da gerek yok. Hatta deizm, hakkı verilirse derin felsefi sorgulamaları sayesinde kişi için bir kademe ve aşama ifade edecektir ki bu kişinin zihni kapasitesine önemli bir katkı yapacaktır ve bu da belki de en çok ihtiyacımız olan şeylerden biri. Ancak ortada felsefi bir deizmden bahsedecek hiçbir delil yok. Yediden yetmişe rızamız dışında yönlendirildiğimiz ve gösteri sahnesinin kuklaları olduğumuz bu hayatta deizmden çok daha öncelikli çözmemiz gereken problemler olduğunu düşünüyorum. Hoş, her zamanki gibi deizm de yanlış tespitlerin ve yanlış teşhislerin yanlış çözümü ile düşman koltuğuna oturtulanlardan olmuş durumda. Belki sahici tespitler ile deizmin yayılmasının sebepleri araştırılsa çok daha farklı sonuçlar ve faydalar da elde edilebilir. Bana kalırsa deizm de bir zamanların modası ateizm gibi kaçak dövüşenlerin popüler zırhı/bahanesi oluyor gibi. Zira yıllarca ateizmle mücadele edildi lakin ne ülke komple irtidad etti ne de ateistler İslam’a döndüler. Tıpkı bir zamanlar İran olmadığımız gibi sonrasında da Japonya olmadık. İslam diye dayatılan ve öyle olmasını istedikleri dine İslam’mış gibi savaş açanlar da hiçbir şey elde edemedi sadece kendisi gibileri Müslüman görenler de hiçbir şey kazanmadı. Herkes mevzisini korudu son tahlilde. Herkes doğru bildiğinin tek hakikat olduğuna daha kuvvetli iman edip başkalarını da yanına çekmeye devam etti. Ama kimse gençler ne istiyor, ne yapıyor veya ne yapamıyor diye sormadı. Kimse derdini sormadı gençliğin, kimse empati kurmadı gençlikle sadece çözümü söyledi konuşanlar belki de. Sorun umursanmadı bile. Belki de en çok da bu bezdirdi gençliği. Gençliğin inanması istenilen din ile gençliğin gerçekliği uyuşmadı ve buna, ister ateizme, ister agnostisizme, isterse deizme kayış deyin ama ortada bilinçli bir tercihin olamadığını düşünüyorum. Aslında sorun gençliğin veya belirli bir neslin sorunu değil, nesillerdir devam eden sorunlar silsilesinin yeni bir yüzü. Gençler için ise ancak aksine bir kaçış, bir boş veriş ve bir kurtuluş olarak görülüyor bu furyalar. Yani, istediği her şeyi özgürce/kendince yapmasına engel olan, düzenli yerine getirilmesi gereken ritüelleri olan, eğlenceli ve cazip olmayan bir dine bağlılık duymak istemeyenler irtidad etmiyorlar, dinlerinden ve dindar çevrelerinden de kopmuyorlar. İhtiyaçlarını karşılayacak revizyonlar ile kendilerine uydurdukları bir din var ve o dini sahiplenmekten de çekinmiyorlar ayrıca. Bazılarının tıpkı ramazanda içki içmeme klişesi gibi, yaşlanınca hacca gidip tövbe etme klişesi gibi, yeni bir klişe üretiliyor hâlihazırda. Sorumluluk almaktan kaçınan, ciddi hiçbir işe gelemeyen, zoru görünce kaçan, maymun iştahlı ve girdiği hiçbir işte devamlı olamayan bir kitlenin, değil deizme veya herhangi bir şeye girmesi veya çıkması, kendi nefsinin istemediği hiçbir şeye meyletme ve herhangi bir işte sebat gösterme ihtimali yok diyebiliriz. En basitinden beş vakit namazı terk eden birçok gencin namazı neden bıraktığını araştırmadan önce daha önce kıldığı namazın ne kadar farkında olduğunu ve neden namaz kıldığını düşünmemiz gerekiyor. Burada problem gerçekten namazı bırakması değil başlaması olabilir. Ayrıca deizm veya ateizm yerine nihilizmin Müslümanlar ve tüm gençler adına daha gerçekçi bir problem olması daha muhtemel. Modernleşmenin sancıları ve özellikle kapitalizm ile gerçek anlamda tanışmanın nevrotik travmaları gençlik üzerinde konuşulması gereken daha ciddi sorunlar yaratıyor. Özellikle gençlerin kırılmaları çok yaşadıkları bir sonraki aşamalarda; özellikle üniversiteye başlama, ailen ayrılma, büyük bir şehirde yaşamaya başlama ve işe girme gibi aşamalarda yaşadıkları problemlere dikkatle eğilmemiz gerekiyor. Sanırım bu problemin yalnızca ülkemize veya Müslümanlara has bir problem olmadığını söylemeye gerek yok. Sekülerleşme yalnız ülkemizde ivme kazanmıyor ve modernitenin kutsal olanda yaptığı tahribatın post-modern dönemde yok edici bir hal almış olması küresel ölçekte gerçekleşiyor. Bu vasatta dinini kendine uyduranlar ateizmi veya deizmi kendine uydurmazlar mı sizce? Bu pekâlâ mümkün. Şimdiye kadar hep olan da bu değil miydi? Tek partili dönemde ne kadar cumhuriyetçi olabildiysek şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. 70’ler de ne kadar komünist olduysak şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. 2000’ler de ne kadar İslamcı olduysak şimdi de en fazla o kadar deist olabiliriz. Nasıl Türk solu, Türk sağı, Kürt solu, Türk muhafazakârlığı gibi her şeyin bizcesini ürettiysek Türkiye tipi deizm de mümkündür. Hiçbir şey olmayan ve hiçbir şey olunamayan bir ferdanın bekçileri gibi beklemekte değil miyiz onlarca yıldır bu ülkede. Öz güvenini kaybetmiş, geçmişiyle bağlantısı kopmuş, gelecek tasavvuru olamayan, devamlılık duygusunu yitirmiş olan bir neslin devamı olmanın sorunları o kadar da basit çözülecek cinsten olmasa gerek. İşin bir ilgi çekici yanı ise seküler bilinen cenahın aksine muhafazakâr/mütedeyyin kesimdeki değişim. Bu durumda sanırım seküler kabul edilen aileler ile muhafazakâr/mütedeyyin kabul edilen aileler arasında yadsınmaması gereken ortak bir nokta var. Deizmin yayılmasında ortak neden olarak kabul edilen, dindar bilinen insanların eylemsel tutarsızlığı her ne kadar doğru bir tespit olsa da bence mesele bundan ibaret değil. Teşhirin, hakikatin belirleyeni olduğu bu çağda sadece görülmesi istenenin gösterildiğini de unutmayalım. Dindarların dinden soğuttuğu bahanesi ateistlik savunusu olmanın da ötesinde çok daha genel bir bahane olmuş görünüyor. Bu bahane ile zırhlanan her kimsenin dindarlık iddiasında bulunan herkesin melek misali hatasız olması gerektiğini ve her an olası bir hataya karşı gözlem altında tutulması gerektiğine inanması ise tarifi imkânsız bir garabet. Öyle bir garabet ki din ile husumetinden menkul her türlü günaha ruhsatının olduğunu dahi düşünenler hiç de azınlıkta değil.
İslam dünyası tarihte birçok sadme ile karşı karşıya geldi, yunan tercümeleri, Helenistik etkiler, aydınlanma, coğrafi keşifler, modernizm, postmodernizm vs. gibi ve bunlara ekonomik, politik ve ideolojik olarak güçlü olduğu sürece karşılık verebildi. Fakat bir süre sonra Müslümanlar olarak hakikatimiz bize yetmez oldu ve sorunu artık imanımızda değil inancımızda görür olduk. Benzer sadmeler fert fert her Müslüman için geçerli olmuştur. Özellikle ideolojik olarak güçlü olanlar bu sadmeleri savuşturabilmiştir. Bugün gençliğin en başta ideolojik olarak güçlü olmadığı için savrulduğunu, kendine ve inancına güveni olmadığı için eziklik yaşayıp özenme yollarına girdiğini görüyoruz. Bir şey olmamış/olamamışken başka şeyler olamamaya doğru sürüklenip gidiyoruz. Hâsılı kelam her zaman bu sadmeler devam etti ve edecek lakin öncelikle yaşadığımız çağı doğru anlamadan teşhis ve tedaviye girişmemeliyiz. Onlarca yıldır dünyayı edilgen bir tavırla uyumcul bir şekilde kabul etmişken… Her esen rüzgâr rotamızı yeniden tayin etmeye icbar etmişken… En azından esen rüzgârın hakkını vermek için birazcık ciddiyet nasıl olurdu? Müesses nizama alternatif üretmekten azade iken en azından verili alternatifleri hakkıyla değerlendirmek gerekmez mi? Sorun dâvada veya ilkelerde değil; belki de zora gelmeyen ve ciddiyetsiz dâva adamlarında. Komünizm çare değil diyen ne kadar tanıyor komünizmi? Muhafazakârlık kötü diyen ne biliyor muhafazakârlık hakkında? İslam her türlü musibetin sebebi diyen İslam’ı ne kadar tanıyor? Kategorik retler ve/veya kabuller ile yaşarken bir inancı veya ideolojiyi savunmak ancak aptallık derecesinde haklılıklar kazandırır. Değişen zaman, mekân, fizik, hukuk, siyaset vs. her şeyin karşısında durağan ve tepkisiz kalmış bir millet/ümmet olarak dışarıdan gelen darbelere karşı en azından bu defa Sakallı Celal’in teklifine kulak versek nasıl olur, azıcık ciddiyet desek nasıl olur. En azından yanlış da olsa ne yaptığını bilmiş olma avantajına sahip oluruz. En azından tutarlılığımız ve azmimiz yaşar, batarsak da İsmet Özel’in dediği gibi güneşler olarak batarız…
İlgili Yazılar
Yabancılarla Dolu Bir Dünyada Zenofobi ve Birlikte Yaşamının İmkânı Üzerine
Yabancı ile olan ilişkilerin pamuk ipliğine bağlı doğası onun aidiyetsizliğinden gelir. Aidiyetsizlik vurgusu yabancının kökeninedir. Yabancının kökleri, yerlinin mekânsal sınırları dışında olduğundan doğası gereği belirsiz ve öngörülemezdir. Bu nedenle yabancı, bireysel olarak değil belli bir tipte yabancı olarak algılanır.
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Dijital Divan: Çağdaş Oblomovculuğun Ekran Başındaki Dönüşümü
İki Divan Arasında Gonçarov’un Oblomov’u 1859’da yayımlandığında Rus edebiyatının en tuhaf kahramanlarından birini dünya edebiyatına armağan etmişti. Oblomov öyle bir adamdı ki romanın neredeyse yarısı boyunca yatağından kalkamıyordu. Kalkması gerekiyordu, bunu biliyordu, köyündeki işler onu bekliyordu ama yapamıyordu. O divan, o sabah cüppesi, o yarı uykulu hal Rus aristokrasisinin çürümüşlüğünün simgesiydi kuşkusuz ama bunun ötesinde, …
Neden Yardım Ederiz
İnsanın erken yaşlardan itibaren yardım etme davranışını sergilediği gözlemlenmiştir. İnsanlardaki yardımetme davranışı, insan davranışlarını inceleyen bilim dalı olan psikolojiyi “neden” sorusunu sormayaitmiştir. Doktor Michael Tomasello “Why We Cooperate” kitabında, 18 aylık bebeklerle yaptığı çalışmanınneticesinde, yardım etme duygusunu sonradan öğrendiğimizi değil; bu duyguyla birlikte doğduğumuzuifade ediyor ve bunu “doğal içgüdü” olarak adlandırıyor. Batı dünyasının doğal içgüdü …
Bağlı Kalın! Yeni Sürüm Yükleniyor… – Şiddetin Öğretilen Yüzü –
Ekranlarla duvarları örülen bu alanlarda, hepimiz farklılıklar içinde yaşıyoruz. Farklı ilişkiler, farklı tanımlar üzerinden farklı kişiliklerle gerçekleşiyor. El telefonları farklı olay mahallerini yanımızda dolaştırırken, “zeka pırıltısıyla” parlayan gözlerine hayran olduğumuz yapay zekaya bağlılığımız artıyor, insana olan hayranlığımız ise gitgide azalıyor. Ekranların sağlığı tehdit eden etkileriyle beraber içerisinde barındırdığı bu yeni dünya, kendi başına en şiddetli eylemi sergiliyor: Değersizleşiyoruz!