Hayatın bir bütün olarak kavranıp yaşanması İslâm’ın en temel öğretileri arasında yer alır. Dini yalnızca belli yerlere, belli zamanlara ve bireysel duygulara indirgeyen modern dünya görüşünün aksine, İslâm kendini, kuşatıcı bir dünya görüşü ve hayat biçimi olarak gösterir. Bu nedenle gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Rasulullah’ın sünnetinde, evrenin yaratılışından gündelik hayatın en basit olaylarına kadar her konuya değinilmiştir. Bundan amaç, bir tarafta yaratılışın anlamını açıklamak, diğer tarafta bunu somut örneklerle ortaya koymaktır. İslâm Medeniyeti’nin ve sanatlarının evrensel niteliği, İslâm’ın söz konusu kuşatıcı ve bütüncül dünya görüşünün bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
İslâm’ın kuşatıcı ve bütüncül bakış açısının belki de en önemli sonucu, estetik duyarlılık ve gündelik hayat arasındaki bütünlük ilişkisidir. Estetik duyarlılık, güzel olan ne varsa tamamına gösterilen duyarlılıktır. Evrendeki düzen ve ahengin algılanması ve insanın varlık bilincinin idrakine varması estetik bir bakış ve algılayış içinde gerçekleşebilir ancak. Bu da hakikate erme noktasında akıl ile kalbin buluşturulmasını gerektirir. Hakikati diri tutmak İslâm estetiğinin önemli amaçlarından biridir. O takdirde ancak insan kendi bedenî varlığı içinde parçalanmayı önleyerek bütünlüğünü korumuş olur.
Bu anlamda estetik duyarlılık, evrendeki yaratılış harikalarını görmek anlamına gelebileceği gibi insanların ortaya koydukları sanat eserlerinin takdir edilmesini de ifade eder. Estetik duyarlılığın sistematik bir şekilde ortaya konmuş şekli sanat olarak adlandırılır. Sanatın özelliklerinden biri eşyanın özündeki güzelliği yakalamak ve göz önüne sermektir. Allah’ın isimlerinden olan es-Sâni’, yapıp eden, şekil veren, ortaya çıkaran anlamlarına sahiptir. Sanat eyleminin kökeninde, Allah’ın evreni yaratırken sergilediği sanatkarlık sıfatı vardır. Evrendeki mükemmel denge, ahenk ve düzen O’nun güzelliğidir kuşkusuz. O’nun eseri olan her şey aslî bir güzelliğe sahiptir. Bu nedenle yalnızca evrendeki yaratılanlar değil, Kur’ân da, Rasulullah da birer güzellik abidesidir. Estetik duyarlılık dinin merkezinde yer alır. Bunu görebilmek için Kur’ân’ın diline ve Rasulullah’ın ahlâkına bakmak dahi yeterlidir.
Günlük yaşantının alışılmışlığı ve rehavet perdesi yırtıldığı oranda evrenin esrarlı güzelliği insanı hayret ve hayranlık derinliklerine çeker. Yeter ki ön yargısız bir yaklaşımla, gönül saflığıyla bakılabilsin. O takdirde cemâlî ve celâlî güzelliklerin derûnundan koparılan çiçeklerle süslenecektir hayat. Evrende tecelli eden estetiğe kayıtsız kalan insan hakiki güzelliği görememiştir. Her estetik, aşkın olana çağrıdır. Hayat karşısında estetik tavrı olabilen insan aşkın olan’a yaklaştığı oranda kendi özgürlüğünü de koruyabilecektir. Özgürlüğü koruyabilen kimse duyarlılıklarını güzel davranışlara, sözlere, yazılara, şekillere dönüştürebilir.
İnsan ilişkilerinin de bir estetik boyutunun olması gerek; insanla insanın, insanla fiziksel çevrenin, insanla zaman kavramının ve insanla insanüstünün. İslâm, bütün hayat alanlarını kuşatırken aslında insanı kuşatmak iddiasındadır. İslâm, insanı güzelliğin muhatabı, üreticisi, sürdürücüsü ve yayıcısı olarak görür. Böylece de her insanı sanatçı, her etkinliği bir sanat olarak görmek ister. Güzelin zıddı çirkin değil, zulümdür. Evrende yaratılan hiçbir şey çirkin değildir. Evrenin her bir cüz’ünde mükemmel ince bir estetik görülmektedir; bakmasını bilenler için.
Bir Müslüman Allah’ın güzel olarak yarattığı varlıklara başkalarından daha farklı bakar. O, güzeli gören gözlere, güzeli idrak eden basirete, güzelden zevk alan bir ruha sahiptir çünkü. O, güzeli inancından aldığı bilinçle çevresinde arar, bulur.
İslâm düşünce geleneğinde güzellik hep hakikat ve erdemle birlikte aranmıştır. Bir şeyin güzelliği onun hakikati ile doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki güzellik kavramına ontolojik bir boyut katar. Güzel olan ne varsa tamamı yaratılış eylemindeki güzelliğe geri döner. Aslına dönen her şey gibi güzellik de varlığını es-Sâni’ adıyla mutlak sanatkâr olan Yaratıcı’dan alır. Estetik duyuş, varlıkların özünde bulunan varoluşsal güzelliği idrak etmek demektir.
Güzel olan her şey mutlaka bir hakikatten, ahlâkî bir safilikten ve estetik bir zevkten dolayı güzel görünür. Elhamra Sarayı’nın insanı cezbeden güzelliği, Selimiye Camii’nin heybeti, Taç Mahal’in ahengi ve kubbesi… Zaman ve mekan tasavvurunun boyut kazanmış yüksek sanat örneklerinden bazılarıdır bunlar.
Güzellik, İslâm’ın en fazla önemsediği özelliklerden biridir. Bu, tevhid hakikatinden kaynaklanır. Çünkü tevhid adalet, birlik, kerem ve denge demektir. Tüm bunlar ise güzelliğin temelini oluşturur. İnsandaki iç güzellikle dış güzelliğin davranışlara yansıyan uyumu ve bunlar arasındaki bağ İslâm’ın önemsediği güzelliğin bir göstergesidir.
İslâm, yalnızca kurallar koymakla yetinmemiş, Müslüman hayatının estetik bir çerçeve içerisinde olmasına da özen göstermiştir. İbadet edilen yerlerin sade ve temiz tutulması, namazda huşû ve sükûnete özen gösterilmesi, Kur’ân’ın ve ezanın güzel ve ahenkli bir şekilde okunması gibi hemen her uygulama Müslümanların hayatının nasıl estetik bir temele sahip olduğunu göstermesi bakımından akla ilk gelen örneklerdir. Allah ile irtibata geçmenin en somut biçimini temsil eden ibadetler bir estetik çerçeve içerisinde, yani güzel bir şekilde yapıldığı vakit asıl anlamını bulur. Bu nedenle zaten ibadetlerin ruhumuz üzerinde dönüştürücü, istikamete yönlendirici bir etkiye sahip olması için söz konusu ibadetlerin Kur’ân’ın ve sünnetin belirlediği şekilde yapılması gerekir. Belirlenen şekil belli bir estetiği içinde barındırmaktadır çünkü.
Tüm güzelliklerin kaynağı, mutlak güzel olan Allah’tır. İbadetlerin estetik çerçeve içerisinde yer almasının arkasında metafizik bir ilkenin yatmaması mümkün mü? İslâm estetiği, metafizik ile ilgisini canlı tuttuğu gibi şekil-mânâ uyumunu da önceler. Evrende iyilik ve güzellik adına izlenen ne varsa her şey Allah’ın cemâl (güzellik) sıfatlarının yansımasından ibarettir. İnsanın güzel olan her şeye meyil duyması insana Allah tarafından bağışlanan fıtrî bir özelliktir. İlahî güzelliği ve estetiği yansıtan ne varsa, tamamı Allah’ı hatırlatır. Bu nedenle İslâm Medeniyeti içinde Allah’ı hatırlatan her şey özel bir yere sahiptir. Güzel olan ile ilahî olan arasındaki irtibatı Müslümanlar Rasulullah’ın bizzat uygulamalarında görmüşler, yüzyıllar boyunca muhteşem sanat eserleri ortaya koymuşlar; camilerden köprülere, sokaklardan evlere kadar hayatın her alanını sanatla buluşturmuşlardır. Rasulullah’ın “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” hadisi, İslâm estetiğinin ve sanatının temel kuralı olduğu kadar en veciz anlatımıdır aynı zamanda.
İslâm hayatın tamamının güzelleştirilmesini ister. Öyle ki gündelik hayatın da tıpkı ibadetler gibi estetik bir forma sahip olmasını, güzellik ve ahenk kavramları etrafında şekillenmesini hedefler.
Birçok İslâm şehrinin bir cami etrafında halkalanıp gelişmiş olması hayatın kendisinin de güzellik ve ahenk kavramları etrafında şekillenmesine bir örnektir. İslâm, Müslümanların ruh bütünlüğünü sağlamaya çalıştığı için hayatın her alanının estetik bir inceliğe ve zarafete sahip olmasını önemser. Nasıl bir caminin güzelliği namaza farklı bir boyut katıyorsa aynı ruh halinin her yerde devam etmesi beklenir. Ebrudan ev mimarisine, halıdan kitap cildine kadar tüm eserlerin gündelik hayatın içinde somut ve önemli bir yeri vardır. Çünkü İslâm Medeniyeti’nde sanat ve estetik duyarlılık yalnızca belli alanları değil hayatın her alanını kuşatır. Geleneksel İslâm şehirlerine bakıldığında yalnızca camileri ya da şadırvanları değil sokakları, çarşıları, hastaneleri, evleri de güzeldir. İslâm sanat ve estetiğinin örnek şehirleri Semerkand, Bağdat, İsfahan, Buhara, İstanbul, Şiraz, Kurtuba, Granada yüzyıllar sonra bile hafızalardan silinmemektedir.
Bu eserler ile hem insan hem de insanın yaşadığı doğal çevre güzelleşmekte ve böylece İslâm’ın hedeflediği akıl ve ruh bütünlüğüne sahip insan ve toplumların yaşayabileceği ortam hazırlanmaktadır. Batı’nın tersine, İslâm Medeniyeti’nde sanatlar asıl kaynağından, yani ilahî kaynaktan soyutlanmadığı gibi gerçek hayattan ve toplumdan da soyutlanmamış; aksine estetik, istikamet kazandıran önemli bir alan olmuştur. İslâm sanat ve estetiğinde insan, sanat, varlık bilinci ve hakikat anlayışının bütünsel olarak ele alındığını görmek mümkündür.
Sanat ile gerçek hayat arasındaki bu yakın irtibatın önemli sonuçlarından birisi sanat-zanaat ayrımının ortaya çıkmamış olmasıdır. Bugün sanat denilince genellikle resim, mimarî, heykeltıraşlık gibi bazı sanat türleri anlaşılır. Bunun karşısına ise zanaat denen oymacılık, halı dokuma, kumaş boyama gibi uğraşlar konur. Bu ayrım, Batı dünyasından bize aktarılıp kabul gören bir ayrımdır maalesef. Çünkü Batı sanat tarihinde, güzel sanatlar ve küçük sanatlar şeklinde yapılan ayrım İslâm sanat anlayışında yapılmaz ve bu ayrımın İslâm sanat açısından bir anlamı da yoktur. Aslına bakılırsa, sanat ile zanaat arasında yapılan ayrım, sanatın da tıpkı diğer her şeyde olduğu gibi modern dönemde yabancılaştığını ve yozlaştığını göstermektedir.
Batı’da sanat ilahî kaynağa ve topluma yabancılaşmıştır. Sanatçının kişisel egosunu tatmine yönelik modern sanat ürünlerini müzelerden başka bir yerde görmek mümkün değildir. Modern sanat ürünlerinin esin kaynağı sanatçının bireysel duyguları, kinleri, ihtirasları veya eğilimleridir. Varlık, metafizik âlemden koparıldığı için ortaya çıkan her ürün son derece bireysel ve ruhsuzdur. Sanatçının kişiliğinin, yapmış olduğu esere yansıması bir başarı kabul edilir. Bu durum, sanatı hayatın içinden çıkarıp sanatçının kişisel dünyasına hapsetmekten başka bir şey değildir. Batı sanatının en gözde eserlerinin dahi küçük bir azınlığa hitap ediyor olması, kuşkusuz sanatı hayattan koparmanın ve yabancılaşmanın bir sonucudur.
Varlığı ve varoluşu açıklamaya çalışan tüm oluşumlar, onlara getirilen eleştiriler, olaylar ve değerlerin rotasını belirlemeye yönelik önermeler belli bir dünya görüşünün veya bir doktrinin uzantısı olarak var olurlar. Örneğin, “Sanat sanat içindir.” anlayışı Fransız Devrimi sonrasında burjuva sınıfına bir karşı çıkışı ifade ediyordu. Her şeyin satın alınabilir meta haline geldiği bir dünyada, sanatçının meta üretmemek şeklindeki tutumudur bu karşı çıkış.
İnsanî bir eylem biçimini ifade eden sanatın, İslâmî açıdan bakıldığında, vahyî sınırlar içerisinde kalması beklenir. Vahyî sınırlar içerisinde kalmak, öncelikle hem form hem de içerik olarak İslâmî ilke ve hedefleri esas almak demektir. Vahiy, insandaki kabalığı, hamlığı, korkuyu, vicdansızlığı, riyâyı, hayvanîliği güzele dönüştürme niteliği taşımaktadır. İnsandaki güzele dönüşme olgusu, vahye kulak veren insanın gösterdiği çabayla orantılıdır.
Hangi formda olursa olsun, sanat bir içeriğe sahiptir ve belli bir konuya dayanır. Sanatın gerçek bir sanat kimliğini kazanması, hakikate dayanması ve vahyin ilke ve hedeflerini gözetmesiyle mümkün olabilir. Vahyin ortaya koyduğu duyarlılıkları önemsemeyen çabaların bir Müslüman için sanatsal hiçbir değeri olamaz. Müslüman olmak zaten vahyî sınırlar içerisinde kalmayı ve teslim olmayı gerektirir. Dolayısıyla, gerek estetik kaygılar, gerekse orijinallik adına olsun, vahye aykırı düşen bir faaliyeti gerçekleştirmeye çalışmak bir Müslüman için kabul edilemez. Örneğin, insanın fıtratına ters düşen, onu evrenle uyumsuzlaştıran, cinselliği teşhire dayanan, kapitalist yaşam biçimini özendiren bir sanat formunun İslâmî olmadığı açıktır. Bu nedenle Müslüman sanatçının herhangi bir sanat formunu seçtiği zaman bu hususa dikkat etmesi beklenir. Çünkü insan, hayatın tamamından hesaba çekilecektir.
Sanatı diğer eylemlerden ayıran şey, onun yalnızca belli bir form ve içeriğe sahip olması değil, aynı zamanda estetik bir eylem biçimi olmasıdır. Sanatın içeriğini belirleyen en önemli boyut güzel olmasıdır. Güzel olmayan, belli bir estetiğe sahip bulunmayan herhangi bir eylemden sanat olarak söz edilmesi mümkün değildir. Aksi halde sanattan beklenen şeylerin ortaya çıkması söz konusu olmayacaktır. İslâm sanatının ve estetiğinin özü, yaratılan her şeyi Allah’ın güzelce yaratışının bir delili olarak görmek ve güzellikler karşısında yaşanan heyecanı, hazzı, haşyeti sanatın imkânları içinde, tevhidî algıya uygun olarak ifade etmektir.
“Güzel olan hiç bir şeyin özeti yoktur.” diyor Valery. Hayat, estetikten nasibini aldıkça güzelleşecek, aksi halde çürüme ve küflenmenin önü açılacaktır. Dirilerin gözünü rahatsız eden bir kabri düzeltmek ne kadar güzel bir eylem ise güzel söz söylemek, bir şiir okumak, bir öykü yazmak da o kadar güzeldir.
“O ki, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.” (Secde, 7)
Her ilahî isim yüce bir estetiğe sahiptir. Güzellik, Allah’ın bütün isimlerine sirayet eden bir ruh gibidir. Allah bu güzel isimlerle müsemmadır elbet. Allah’ın güzel isimleri evrende tecelli eden isimlerdir. Kuşkusuz bu güzel isimlerin yansımaları da güzeldir. Yani, yaratılan her şey güzeldir.
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır…” (A’râf, 180)
“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 4)
Tüm güzellikler O’ndan olduğuna göre, ahlâkî estetik de O’nun güzelliğinin yansımasıdır. Rasulullah, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini beyan ederken estetiğin ahlâkî boyutuna dikkat çekmektedir. Bir toplumun yaşanabilir bir toplum olması için insanların böyle bir ahlâk estetiğine sahip olması gerekir.
Kur’ân, güzele somut bir tanım getirmekle kalmamış, onun içeriği ve işlevine ilişkin ipuçları da vermiştir. Şöyle ki; pek çok yerde güzeli iyi, yararlı ve salih olanla aynı anlama gelecek şekilde kullanan Kur’ân, güzele farklı fonksiyonlar yüklemektedir. Evrendeki bütün güzelliklerin aslî kaynağı Allah’tır. Allah, göğü bakanlar için süslediğini ve onda bir uygunluk ve mükemmelliğin bulunduğunu vahyetmektedir. Yine, insanlar için süs ve ziynet olmak üzere inciler, mercanlar, atlar ve daha pek çok şey güzel nimet olarak yaratılmıştır. Yaratılan bunca güzellikler birer imtihan vesilesidir aynı zamanda. Dünyadaki güzel olan şeyler geçicidir; asıl güzellikler ahirettedir. Allah’ın hoşnutluğunu kazananlar o güzelliklerden yararlanacaktır. En güzel olan Allah’ın iradesi ve O’nun sözüdür. Bu nedenle insanların vahyi hesaba katmadan sergiledikleri ürünler gerçek anlamda sanat değildir ve bunlara itibar edilmemesi gerekir.
“Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, konuşsalar sözlerini dinlersin, onlar dayatılmış odunlar gibidirler. Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin, nasıl da döndürülüyorlar.” (Münafikûn, 4)
Kur’ân güzeli ve güzelliği, insanları Allah’a ulaştırmak, onlara yaratılışın gayesini hatırlatmak için bir vesile olarak göstermektedir.
“Üstlerindeki göğe bakmadılar mı? Onu nasıl yaptık, süsledik, hiçbir çatlağı yoktur. Arzı nasıl yaydık? Ona sağlam bağlar attık, onda her güzel çifti bitirdik.” (Kâf, 6-7)
“Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara, nasıl dikildi? Yere, nasıl yayılıp döşendi.” (Ğaşiye, 17-20)
“Yaratılışın gayesine aykırı düşen sanat ürünleriyle hedeflenen yalnızca sanatçının egosunun tatmini midir? Başka hedefler gözetilmiyor mu? Estetik algılar insana ve topluma içkin midir? Hâkim söylem ile estetik arasında bir ilişkinin varlığından söz edilebilir mi?” gibi sorular akla gelmiyor değil.
Her toplumsal yapıda hayatı estetize etmeye yönelik çabaların olması; Platon’dan Kant’a, Nietzsche’den Hegel’e pek çok düşünürün ilgi alanına sanatı ve estetiği çekmiştir. Sanatın belirli kesimlerin hedef ve amaçlarını gerçekleştirmede önemli bir rol oynadığı kuşkusuzdur. Egemen güçler kendi düşüncelerini ve hayat tarzlarını toplumlara kabul ettirebilmek için şiirden, müzikten, resimden ve sair sanatın her türlüsünden yararlanmaktadır. Hele de tüketimi özendirmek uğruna harcanmadık bir şey kalmadı neredeyse.
Günümüz tüketim kültürü insana tükettiği ölçüde değer verdiği için estetik duyarlılık zayıflamıştır. İnsanlar büyük ölçüde, gerçek güzelliklere değil, oluşturulan sözde sanat eserlerine yer veren kültürlere kucak açmaktadır.
Medeniyetlerin, çağların zihinlerdeki imajları, onlar hakkındaki çağrışımlar, genellikle estetik kaygıların ürünü olan sanat eserleri ya da somut yaşama ait materyallerdir. İnsanlık tarihindeki dönemler ve uygarlıklar hakkındaki imgeler hep estetik algılar üzerine yoğunlaşır. Eski Yunan tapınaklarıyla, Eski Mısır piramitleriyle hatırlanır çoğunlukla.
İnsan, gerçekliği dönüştürmenin, sınırları aşmanın yolunu estetikte bulmaktadır çoğu zaman. Estetik, yaşanılan dönemi anlamada her bakımdan ipuçları verebilir. Estetik ideoloji, tüketim toplumunun argümanları arasında önemli bir yer işgal etmektedir. Her medeniyet belli eserlerle hatırlanmaktadır. İçinde yaşanılan bu yüzyıl ise muhtemelen büyük alışveriş merkezleri, bankalar ve süpermarketlerle hatırlanacaktır. Yani, tüketim toplumunun modern tapınaklarıyla… “Düşünüyorum, öyle ise varım.” anlayışından “Tüketiyorum, öyle ise varım.” anlayışına evrilmek… Birbirinden kopuk, birbirini tanımayan insan yığınları arasında parmakla gösterilebilmek uğruna herkesten daha iyi bir tüketici olmak… Herkesin tükettiğinden daha farklısını tüketmek… Bulunulan konuma uygun mallarda öne çıkarıcı özellikleri olanları tercih etmek… Her an değişen zevkler, medyadan akıp gelen imaj ve enformasyon seli insanları tüketime zorlamaktadır. Hâl böyle olunca kirlenen dünyada estetik de gerçek anlamından uzaklaşmıştır.
Estetik, tüketim toplumunda da vazgeçilmezlik özelliğine sahiptir ama estetik ile tüketim arasında bir ilişkilendirme yapılarak; estetik, tüketim toplumunun çarklarının işlemesinde öncü rol oynayan bir özellik haline getirilmiştir. Tüketime yapıştırılan estetik düşüncesi, aslında tüketimin estetize edilmesinden ziyade estetiğin tüketilmesi anlamına gelmektedir. Sonuçta ortaya paradoksal bir durum çıkmakta, özgürleşmenin yolu olarak sunulan estetize etme çabaları özgürlüğü kısıtlayıcı bir hal almaktadır.
Tüketimin devamlılığının sağlanması için ürünlere atfedilen güzellik nosyonu, özellikle kitle iletişim araçlarıyla zihinlere nakşedilmektedir. Güzel olana dair tüm yaklaşımlar sistemin bütünlüğü içerisinde, bu bütünlüğün yeniden üretilmesine hizmet edici bir biçimde tanımlanmaktadır. Köksüz bir estetik anlayışı… Tüketim uğruna kaygıların sömürülmesi…
Müslümanların büyük bir kısmı da tüketim kültürünün etkisi altında sanatı, estetiği değerlendirdikleri için bu yönleriyle başkalarından farklı değillerdir. Bu nedenle, her alanda olduğu gibi, sanat alanındaki İslâmî mücadelede de edilgen tavırlar dikkatten kaçmamaktadır. Her şeyden önce, Müslümanlar sanat yoluyla mesajlarını kitlelere sunamamaktadır. Asıl sorun, bir İslâmî kimliğin inşa edilememiş olmasıdır. Müslüman sanatçılara duyulan ihtiyaç giderek daha da önemli hale gelmektedir. Zulme karşı adalet, köleliğe karşı özgürlük için yanlışları erken gören, doğruları erken gösteren, güzeli ve zulmü çarpıtmadan anlatan Müslüman sanatçılara ihtiyaç var. Gerçek sanatçı, güzeli ve güzelliği korkmadan, usanmadan insanların önüne serebilen insandır.
İslâmî mücadelede sanat, içerisinde yaşanılan dönemin olumsuzluklarını göstereceği gibi bu olumsuzlukları değiştirip dönüştürmenin bir aracı da olacaktır. Böylece hayatı dönüştürmeye ve ıslah etmeye adanmış bir sanattan, sanatçıdan söz edilebilecektir. Evrensel ilkelerle olan bütünleşme ne kadar mükemmel ise ortaya konan sanat eseri de o kadar mükemmel olacaktır. Sanatçının kişisel egosu İslâm sanat eserlerinde öne çıkmaz. İslâm sanat eserlerinde asıl olan, insanlara ilahî ve evrensel güzelliğin sürekliliğini hatırlatmaktır.
Batı sanat eserine bakan kişi o eseri yapan sanatçının kişisel dünyasını izlerken; İslâm sanat eserine bakan kişi kendi içine dönerek ruhundaki güzelliği aramaya yönelir. Mimar Sinan’ın eserleri sanatın kapsamına girdiği gibi dokunan bir kilim de sanatın kapsamı içinde yer alır. İslâm Medeniyeti hayatın her alanının güzelliklerle bezendiği bir dünya kurmuştur. Modern dünyaya bakıldığında güzel bir şeyler görebilmek için müzelere, sergilere gidilmesi gerek. Geleneksel sanatları yok edip sanatı asıl kaynağından koparıp gündelik hayatın parçası olan sanat ürünlerini, icat ettiği müzelerin camlarının arkasına koyan modern dünya, estetik ve güzelliği bir ihtiyaç değil, bir lüks olarak görmektedir. Bunun ise insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisi oldukça büyüktür. Oysa İslâm, sanat ile hayatın bütünlüğü ilkesine büyük önem verir. Müslüman’ın hayatı bir sanat eseri gibi olmak durumundadır. O, her işini adeta bir kilim dokur gibi yapmak zorundadır. Yaratıcılık kisvesiyle, kibirle değil… Bir kul edasıyla, tevazu ile, aczini bilerek… Edeple… O zaman ancak bambaşka bir hayat tarzı ve bu hayat tarzından kaynaklanan lezzet ortaya çıkacaktır.
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Son dönemlerde üzerinde araştırmaların ve yeni kitapların yoğunlaştığı konulardan birisi de çağdaş İslâm düşüncesidir. Düşünce hayatımız açısından da önem taşıyan ve gerek üniversite gerekse üniversite dışında sürdürülen çalışmalar, İslam düşüncesinin var olup olmadığından başlayarak, adı ve içeriği konusunda çeşitli tartışmaların sürüp gittiğinin de göstergesidir. (Uyanık, 2005:454–459, Stepaniants, 2005:459–464, Karadaş, 2008) Hemen belirteyim ki, ben burada …
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …
Estetik Duyarlılık ve Hayat
Hayatın bir bütün olarak kavranıp yaşanması İslâm’ın en temel öğretileri arasında yer alır. Dini yalnızca belli yerlere, belli zamanlara ve bireysel duygulara indirgeyen modern dünya görüşünün aksine, İslâm kendini, kuşatıcı bir dünya görüşü ve hayat biçimi olarak gösterir. Bu nedenle gerek Kur’ân-ı Kerim’de gerekse Rasulullah’ın sünnetinde, evrenin yaratılışından gündelik hayatın en basit olaylarına kadar her konuya değinilmiştir. Bundan amaç, bir tarafta yaratılışın anlamını açıklamak, diğer tarafta bunu somut örneklerle ortaya koymaktır. İslâm Medeniyeti’nin ve sanatlarının evrensel niteliği, İslâm’ın söz konusu kuşatıcı ve bütüncül dünya görüşünün bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
İslâm’ın kuşatıcı ve bütüncül bakış açısının belki de en önemli sonucu, estetik duyarlılık ve gündelik hayat arasındaki bütünlük ilişkisidir. Estetik duyarlılık, güzel olan ne varsa tamamına gösterilen duyarlılıktır. Evrendeki düzen ve ahengin algılanması ve insanın varlık bilincinin idrakine varması estetik bir bakış ve algılayış içinde gerçekleşebilir ancak. Bu da hakikate erme noktasında akıl ile kalbin buluşturulmasını gerektirir. Hakikati diri tutmak İslâm estetiğinin önemli amaçlarından biridir. O takdirde ancak insan kendi bedenî varlığı içinde parçalanmayı önleyerek bütünlüğünü korumuş olur.
Bu anlamda estetik duyarlılık, evrendeki yaratılış harikalarını görmek anlamına gelebileceği gibi insanların ortaya koydukları sanat eserlerinin takdir edilmesini de ifade eder. Estetik duyarlılığın sistematik bir şekilde ortaya konmuş şekli sanat olarak adlandırılır. Sanatın özelliklerinden biri eşyanın özündeki güzelliği yakalamak ve göz önüne sermektir. Allah’ın isimlerinden olan es-Sâni’, yapıp eden, şekil veren, ortaya çıkaran anlamlarına sahiptir. Sanat eyleminin kökeninde, Allah’ın evreni yaratırken sergilediği sanatkarlık sıfatı vardır. Evrendeki mükemmel denge, ahenk ve düzen O’nun güzelliğidir kuşkusuz. O’nun eseri olan her şey aslî bir güzelliğe sahiptir. Bu nedenle yalnızca evrendeki yaratılanlar değil, Kur’ân da, Rasulullah da birer güzellik abidesidir. Estetik duyarlılık dinin merkezinde yer alır. Bunu görebilmek için Kur’ân’ın diline ve Rasulullah’ın ahlâkına bakmak dahi yeterlidir.
Günlük yaşantının alışılmışlığı ve rehavet perdesi yırtıldığı oranda evrenin esrarlı güzelliği insanı hayret ve hayranlık derinliklerine çeker. Yeter ki ön yargısız bir yaklaşımla, gönül saflığıyla bakılabilsin. O takdirde cemâlî ve celâlî güzelliklerin derûnundan koparılan çiçeklerle süslenecektir hayat. Evrende tecelli eden estetiğe kayıtsız kalan insan hakiki güzelliği görememiştir. Her estetik, aşkın olana çağrıdır. Hayat karşısında estetik tavrı olabilen insan aşkın olan’a yaklaştığı oranda kendi özgürlüğünü de koruyabilecektir. Özgürlüğü koruyabilen kimse duyarlılıklarını güzel davranışlara, sözlere, yazılara, şekillere dönüştürebilir.
İnsan ilişkilerinin de bir estetik boyutunun olması gerek; insanla insanın, insanla fiziksel çevrenin, insanla zaman kavramının ve insanla insanüstünün. İslâm, bütün hayat alanlarını kuşatırken aslında insanı kuşatmak iddiasındadır. İslâm, insanı güzelliğin muhatabı, üreticisi, sürdürücüsü ve yayıcısı olarak görür. Böylece de her insanı sanatçı, her etkinliği bir sanat olarak görmek ister. Güzelin zıddı çirkin değil, zulümdür. Evrende yaratılan hiçbir şey çirkin değildir. Evrenin her bir cüz’ünde mükemmel ince bir estetik görülmektedir; bakmasını bilenler için.
Bir Müslüman Allah’ın güzel olarak yarattığı varlıklara başkalarından daha farklı bakar. O, güzeli gören gözlere, güzeli idrak eden basirete, güzelden zevk alan bir ruha sahiptir çünkü. O, güzeli inancından aldığı bilinçle çevresinde arar, bulur.
İslâm düşünce geleneğinde güzellik hep hakikat ve erdemle birlikte aranmıştır. Bir şeyin güzelliği onun hakikati ile doğrudan ilişkilidir. Bu ilişki güzellik kavramına ontolojik bir boyut katar. Güzel olan ne varsa tamamı yaratılış eylemindeki güzelliğe geri döner. Aslına dönen her şey gibi güzellik de varlığını es-Sâni’ adıyla mutlak sanatkâr olan Yaratıcı’dan alır. Estetik duyuş, varlıkların özünde bulunan varoluşsal güzelliği idrak etmek demektir.
Güzel olan her şey mutlaka bir hakikatten, ahlâkî bir safilikten ve estetik bir zevkten dolayı güzel görünür. Elhamra Sarayı’nın insanı cezbeden güzelliği, Selimiye Camii’nin heybeti, Taç Mahal’in ahengi ve kubbesi… Zaman ve mekan tasavvurunun boyut kazanmış yüksek sanat örneklerinden bazılarıdır bunlar.
Güzellik, İslâm’ın en fazla önemsediği özelliklerden biridir. Bu, tevhid hakikatinden kaynaklanır. Çünkü tevhid adalet, birlik, kerem ve denge demektir. Tüm bunlar ise güzelliğin temelini oluşturur. İnsandaki iç güzellikle dış güzelliğin davranışlara yansıyan uyumu ve bunlar arasındaki bağ İslâm’ın önemsediği güzelliğin bir göstergesidir.
İslâm, yalnızca kurallar koymakla yetinmemiş, Müslüman hayatının estetik bir çerçeve içerisinde olmasına da özen göstermiştir. İbadet edilen yerlerin sade ve temiz tutulması, namazda huşû ve sükûnete özen gösterilmesi, Kur’ân’ın ve ezanın güzel ve ahenkli bir şekilde okunması gibi hemen her uygulama Müslümanların hayatının nasıl estetik bir temele sahip olduğunu göstermesi bakımından akla ilk gelen örneklerdir. Allah ile irtibata geçmenin en somut biçimini temsil eden ibadetler bir estetik çerçeve içerisinde, yani güzel bir şekilde yapıldığı vakit asıl anlamını bulur. Bu nedenle zaten ibadetlerin ruhumuz üzerinde dönüştürücü, istikamete yönlendirici bir etkiye sahip olması için söz konusu ibadetlerin Kur’ân’ın ve sünnetin belirlediği şekilde yapılması gerekir. Belirlenen şekil belli bir estetiği içinde barındırmaktadır çünkü.
Tüm güzelliklerin kaynağı, mutlak güzel olan Allah’tır. İbadetlerin estetik çerçeve içerisinde yer almasının arkasında metafizik bir ilkenin yatmaması mümkün mü? İslâm estetiği, metafizik ile ilgisini canlı tuttuğu gibi şekil-mânâ uyumunu da önceler. Evrende iyilik ve güzellik adına izlenen ne varsa her şey Allah’ın cemâl (güzellik) sıfatlarının yansımasından ibarettir. İnsanın güzel olan her şeye meyil duyması insana Allah tarafından bağışlanan fıtrî bir özelliktir. İlahî güzelliği ve estetiği yansıtan ne varsa, tamamı Allah’ı hatırlatır. Bu nedenle İslâm Medeniyeti içinde Allah’ı hatırlatan her şey özel bir yere sahiptir. Güzel olan ile ilahî olan arasındaki irtibatı Müslümanlar Rasulullah’ın bizzat uygulamalarında görmüşler, yüzyıllar boyunca muhteşem sanat eserleri ortaya koymuşlar; camilerden köprülere, sokaklardan evlere kadar hayatın her alanını sanatla buluşturmuşlardır. Rasulullah’ın “Allah güzeldir, güzel olanı sever.” hadisi, İslâm estetiğinin ve sanatının temel kuralı olduğu kadar en veciz anlatımıdır aynı zamanda.
Birçok İslâm şehrinin bir cami etrafında halkalanıp gelişmiş olması hayatın kendisinin de güzellik ve ahenk kavramları etrafında şekillenmesine bir örnektir. İslâm, Müslümanların ruh bütünlüğünü sağlamaya çalıştığı için hayatın her alanının estetik bir inceliğe ve zarafete sahip olmasını önemser. Nasıl bir caminin güzelliği namaza farklı bir boyut katıyorsa aynı ruh halinin her yerde devam etmesi beklenir. Ebrudan ev mimarisine, halıdan kitap cildine kadar tüm eserlerin gündelik hayatın içinde somut ve önemli bir yeri vardır. Çünkü İslâm Medeniyeti’nde sanat ve estetik duyarlılık yalnızca belli alanları değil hayatın her alanını kuşatır. Geleneksel İslâm şehirlerine bakıldığında yalnızca camileri ya da şadırvanları değil sokakları, çarşıları, hastaneleri, evleri de güzeldir. İslâm sanat ve estetiğinin örnek şehirleri Semerkand, Bağdat, İsfahan, Buhara, İstanbul, Şiraz, Kurtuba, Granada yüzyıllar sonra bile hafızalardan silinmemektedir.
Bu eserler ile hem insan hem de insanın yaşadığı doğal çevre güzelleşmekte ve böylece İslâm’ın hedeflediği akıl ve ruh bütünlüğüne sahip insan ve toplumların yaşayabileceği ortam hazırlanmaktadır. Batı’nın tersine, İslâm Medeniyeti’nde sanatlar asıl kaynağından, yani ilahî kaynaktan soyutlanmadığı gibi gerçek hayattan ve toplumdan da soyutlanmamış; aksine estetik, istikamet kazandıran önemli bir alan olmuştur. İslâm sanat ve estetiğinde insan, sanat, varlık bilinci ve hakikat anlayışının bütünsel olarak ele alındığını görmek mümkündür.
Sanat ile gerçek hayat arasındaki bu yakın irtibatın önemli sonuçlarından birisi sanat-zanaat ayrımının ortaya çıkmamış olmasıdır. Bugün sanat denilince genellikle resim, mimarî, heykeltıraşlık gibi bazı sanat türleri anlaşılır. Bunun karşısına ise zanaat denen oymacılık, halı dokuma, kumaş boyama gibi uğraşlar konur. Bu ayrım, Batı dünyasından bize aktarılıp kabul gören bir ayrımdır maalesef. Çünkü Batı sanat tarihinde, güzel sanatlar ve küçük sanatlar şeklinde yapılan ayrım İslâm sanat anlayışında yapılmaz ve bu ayrımın İslâm sanat açısından bir anlamı da yoktur. Aslına bakılırsa, sanat ile zanaat arasında yapılan ayrım, sanatın da tıpkı diğer her şeyde olduğu gibi modern dönemde yabancılaştığını ve yozlaştığını göstermektedir.
Batı’da sanat ilahî kaynağa ve topluma yabancılaşmıştır. Sanatçının kişisel egosunu tatmine yönelik modern sanat ürünlerini müzelerden başka bir yerde görmek mümkün değildir. Modern sanat ürünlerinin esin kaynağı sanatçının bireysel duyguları, kinleri, ihtirasları veya eğilimleridir. Varlık, metafizik âlemden koparıldığı için ortaya çıkan her ürün son derece bireysel ve ruhsuzdur. Sanatçının kişiliğinin, yapmış olduğu esere yansıması bir başarı kabul edilir. Bu durum, sanatı hayatın içinden çıkarıp sanatçının kişisel dünyasına hapsetmekten başka bir şey değildir. Batı sanatının en gözde eserlerinin dahi küçük bir azınlığa hitap ediyor olması, kuşkusuz sanatı hayattan koparmanın ve yabancılaşmanın bir sonucudur.
Varlığı ve varoluşu açıklamaya çalışan tüm oluşumlar, onlara getirilen eleştiriler, olaylar ve değerlerin rotasını belirlemeye yönelik önermeler belli bir dünya görüşünün veya bir doktrinin uzantısı olarak var olurlar. Örneğin, “Sanat sanat içindir.” anlayışı Fransız Devrimi sonrasında burjuva sınıfına bir karşı çıkışı ifade ediyordu. Her şeyin satın alınabilir meta haline geldiği bir dünyada, sanatçının meta üretmemek şeklindeki tutumudur bu karşı çıkış.
İnsanî bir eylem biçimini ifade eden sanatın, İslâmî açıdan bakıldığında, vahyî sınırlar içerisinde kalması beklenir. Vahyî sınırlar içerisinde kalmak, öncelikle hem form hem de içerik olarak İslâmî ilke ve hedefleri esas almak demektir. Vahiy, insandaki kabalığı, hamlığı, korkuyu, vicdansızlığı, riyâyı, hayvanîliği güzele dönüştürme niteliği taşımaktadır. İnsandaki güzele dönüşme olgusu, vahye kulak veren insanın gösterdiği çabayla orantılıdır.
Hangi formda olursa olsun, sanat bir içeriğe sahiptir ve belli bir konuya dayanır. Sanatın gerçek bir sanat kimliğini kazanması, hakikate dayanması ve vahyin ilke ve hedeflerini gözetmesiyle mümkün olabilir. Vahyin ortaya koyduğu duyarlılıkları önemsemeyen çabaların bir Müslüman için sanatsal hiçbir değeri olamaz. Müslüman olmak zaten vahyî sınırlar içerisinde kalmayı ve teslim olmayı gerektirir. Dolayısıyla, gerek estetik kaygılar, gerekse orijinallik adına olsun, vahye aykırı düşen bir faaliyeti gerçekleştirmeye çalışmak bir Müslüman için kabul edilemez. Örneğin, insanın fıtratına ters düşen, onu evrenle uyumsuzlaştıran, cinselliği teşhire dayanan, kapitalist yaşam biçimini özendiren bir sanat formunun İslâmî olmadığı açıktır. Bu nedenle Müslüman sanatçının herhangi bir sanat formunu seçtiği zaman bu hususa dikkat etmesi beklenir. Çünkü insan, hayatın tamamından hesaba çekilecektir.
Sanatı diğer eylemlerden ayıran şey, onun yalnızca belli bir form ve içeriğe sahip olması değil, aynı zamanda estetik bir eylem biçimi olmasıdır. Sanatın içeriğini belirleyen en önemli boyut güzel olmasıdır. Güzel olmayan, belli bir estetiğe sahip bulunmayan herhangi bir eylemden sanat olarak söz edilmesi mümkün değildir. Aksi halde sanattan beklenen şeylerin ortaya çıkması söz konusu olmayacaktır. İslâm sanatının ve estetiğinin özü, yaratılan her şeyi Allah’ın güzelce yaratışının bir delili olarak görmek ve güzellikler karşısında yaşanan heyecanı, hazzı, haşyeti sanatın imkânları içinde, tevhidî algıya uygun olarak ifade etmektir.
“Güzel olan hiç bir şeyin özeti yoktur.” diyor Valery. Hayat, estetikten nasibini aldıkça güzelleşecek, aksi halde çürüme ve küflenmenin önü açılacaktır. Dirilerin gözünü rahatsız eden bir kabri düzeltmek ne kadar güzel bir eylem ise güzel söz söylemek, bir şiir okumak, bir öykü yazmak da o kadar güzeldir.
“O ki, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır.” (Secde, 7)
Her ilahî isim yüce bir estetiğe sahiptir. Güzellik, Allah’ın bütün isimlerine sirayet eden bir ruh gibidir. Allah bu güzel isimlerle müsemmadır elbet. Allah’ın güzel isimleri evrende tecelli eden isimlerdir. Kuşkusuz bu güzel isimlerin yansımaları da güzeldir. Yani, yaratılan her şey güzeldir.
“İsimlerin en güzeli Allah’ındır…” (A’râf, 180)
“Doğrusu, biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn, 4)
Tüm güzellikler O’ndan olduğuna göre, ahlâkî estetik de O’nun güzelliğinin yansımasıdır. Rasulullah, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini beyan ederken estetiğin ahlâkî boyutuna dikkat çekmektedir. Bir toplumun yaşanabilir bir toplum olması için insanların böyle bir ahlâk estetiğine sahip olması gerekir.
Kur’ân, güzele somut bir tanım getirmekle kalmamış, onun içeriği ve işlevine ilişkin ipuçları da vermiştir. Şöyle ki; pek çok yerde güzeli iyi, yararlı ve salih olanla aynı anlama gelecek şekilde kullanan Kur’ân, güzele farklı fonksiyonlar yüklemektedir. Evrendeki bütün güzelliklerin aslî kaynağı Allah’tır. Allah, göğü bakanlar için süslediğini ve onda bir uygunluk ve mükemmelliğin bulunduğunu vahyetmektedir. Yine, insanlar için süs ve ziynet olmak üzere inciler, mercanlar, atlar ve daha pek çok şey güzel nimet olarak yaratılmıştır. Yaratılan bunca güzellikler birer imtihan vesilesidir aynı zamanda. Dünyadaki güzel olan şeyler geçicidir; asıl güzellikler ahirettedir. Allah’ın hoşnutluğunu kazananlar o güzelliklerden yararlanacaktır. En güzel olan Allah’ın iradesi ve O’nun sözüdür. Bu nedenle insanların vahyi hesaba katmadan sergiledikleri ürünler gerçek anlamda sanat değildir ve bunlara itibar edilmemesi gerekir.
“Onları gördüğün zaman cisimleri hoşuna gider, konuşsalar sözlerini dinlersin, onlar dayatılmış odunlar gibidirler. Her bağırtıyı kendi aleyhlerine sanırlar. Onlar düşmandır, onlardan sakın! Allah onları kahretsin, nasıl da döndürülüyorlar.” (Münafikûn, 4)
Kur’ân güzeli ve güzelliği, insanları Allah’a ulaştırmak, onlara yaratılışın gayesini hatırlatmak için bir vesile olarak göstermektedir.
“Üstlerindeki göğe bakmadılar mı? Onu nasıl yaptık, süsledik, hiçbir çatlağı yoktur. Arzı nasıl yaydık? Ona sağlam bağlar attık, onda her güzel çifti bitirdik.” (Kâf, 6-7)
“Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara, nasıl dikildi? Yere, nasıl yayılıp döşendi.” (Ğaşiye, 17-20)
“Yaratılışın gayesine aykırı düşen sanat ürünleriyle hedeflenen yalnızca sanatçının egosunun tatmini midir? Başka hedefler gözetilmiyor mu? Estetik algılar insana ve topluma içkin midir? Hâkim söylem ile estetik arasında bir ilişkinin varlığından söz edilebilir mi?” gibi sorular akla gelmiyor değil.
Her toplumsal yapıda hayatı estetize etmeye yönelik çabaların olması; Platon’dan Kant’a, Nietzsche’den Hegel’e pek çok düşünürün ilgi alanına sanatı ve estetiği çekmiştir. Sanatın belirli kesimlerin hedef ve amaçlarını gerçekleştirmede önemli bir rol oynadığı kuşkusuzdur. Egemen güçler kendi düşüncelerini ve hayat tarzlarını toplumlara kabul ettirebilmek için şiirden, müzikten, resimden ve sair sanatın her türlüsünden yararlanmaktadır. Hele de tüketimi özendirmek uğruna harcanmadık bir şey kalmadı neredeyse.
Medeniyetlerin, çağların zihinlerdeki imajları, onlar hakkındaki çağrışımlar, genellikle estetik kaygıların ürünü olan sanat eserleri ya da somut yaşama ait materyallerdir. İnsanlık tarihindeki dönemler ve uygarlıklar hakkındaki imgeler hep estetik algılar üzerine yoğunlaşır. Eski Yunan tapınaklarıyla, Eski Mısır piramitleriyle hatırlanır çoğunlukla.
İnsan, gerçekliği dönüştürmenin, sınırları aşmanın yolunu estetikte bulmaktadır çoğu zaman. Estetik, yaşanılan dönemi anlamada her bakımdan ipuçları verebilir. Estetik ideoloji, tüketim toplumunun argümanları arasında önemli bir yer işgal etmektedir. Her medeniyet belli eserlerle hatırlanmaktadır. İçinde yaşanılan bu yüzyıl ise muhtemelen büyük alışveriş merkezleri, bankalar ve süpermarketlerle hatırlanacaktır. Yani, tüketim toplumunun modern tapınaklarıyla… “Düşünüyorum, öyle ise varım.” anlayışından “Tüketiyorum, öyle ise varım.” anlayışına evrilmek… Birbirinden kopuk, birbirini tanımayan insan yığınları arasında parmakla gösterilebilmek uğruna herkesten daha iyi bir tüketici olmak… Herkesin tükettiğinden daha farklısını tüketmek… Bulunulan konuma uygun mallarda öne çıkarıcı özellikleri olanları tercih etmek… Her an değişen zevkler, medyadan akıp gelen imaj ve enformasyon seli insanları tüketime zorlamaktadır. Hâl böyle olunca kirlenen dünyada estetik de gerçek anlamından uzaklaşmıştır.
Estetik, tüketim toplumunda da vazgeçilmezlik özelliğine sahiptir ama estetik ile tüketim arasında bir ilişkilendirme yapılarak; estetik, tüketim toplumunun çarklarının işlemesinde öncü rol oynayan bir özellik haline getirilmiştir. Tüketime yapıştırılan estetik düşüncesi, aslında tüketimin estetize edilmesinden ziyade estetiğin tüketilmesi anlamına gelmektedir. Sonuçta ortaya paradoksal bir durum çıkmakta, özgürleşmenin yolu olarak sunulan estetize etme çabaları özgürlüğü kısıtlayıcı bir hal almaktadır.
Tüketimin devamlılığının sağlanması için ürünlere atfedilen güzellik nosyonu, özellikle kitle iletişim araçlarıyla zihinlere nakşedilmektedir. Güzel olana dair tüm yaklaşımlar sistemin bütünlüğü içerisinde, bu bütünlüğün yeniden üretilmesine hizmet edici bir biçimde tanımlanmaktadır. Köksüz bir estetik anlayışı… Tüketim uğruna kaygıların sömürülmesi…
Müslümanların büyük bir kısmı da tüketim kültürünün etkisi altında sanatı, estetiği değerlendirdikleri için bu yönleriyle başkalarından farklı değillerdir. Bu nedenle, her alanda olduğu gibi, sanat alanındaki İslâmî mücadelede de edilgen tavırlar dikkatten kaçmamaktadır. Her şeyden önce, Müslümanlar sanat yoluyla mesajlarını kitlelere sunamamaktadır. Asıl sorun, bir İslâmî kimliğin inşa edilememiş olmasıdır. Müslüman sanatçılara duyulan ihtiyaç giderek daha da önemli hale gelmektedir. Zulme karşı adalet, köleliğe karşı özgürlük için yanlışları erken gören, doğruları erken gösteren, güzeli ve zulmü çarpıtmadan anlatan Müslüman sanatçılara ihtiyaç var. Gerçek sanatçı, güzeli ve güzelliği korkmadan, usanmadan insanların önüne serebilen insandır.
İslâmî mücadelede sanat, içerisinde yaşanılan dönemin olumsuzluklarını göstereceği gibi bu olumsuzlukları değiştirip dönüştürmenin bir aracı da olacaktır. Böylece hayatı dönüştürmeye ve ıslah etmeye adanmış bir sanattan, sanatçıdan söz edilebilecektir. Evrensel ilkelerle olan bütünleşme ne kadar mükemmel ise ortaya konan sanat eseri de o kadar mükemmel olacaktır. Sanatçının kişisel egosu İslâm sanat eserlerinde öne çıkmaz. İslâm sanat eserlerinde asıl olan, insanlara ilahî ve evrensel güzelliğin sürekliliğini hatırlatmaktır.
Batı sanat eserine bakan kişi o eseri yapan sanatçının kişisel dünyasını izlerken; İslâm sanat eserine bakan kişi kendi içine dönerek ruhundaki güzelliği aramaya yönelir. Mimar Sinan’ın eserleri sanatın kapsamına girdiği gibi dokunan bir kilim de sanatın kapsamı içinde yer alır. İslâm Medeniyeti hayatın her alanının güzelliklerle bezendiği bir dünya kurmuştur. Modern dünyaya bakıldığında güzel bir şeyler görebilmek için müzelere, sergilere gidilmesi gerek. Geleneksel sanatları yok edip sanatı asıl kaynağından koparıp gündelik hayatın parçası olan sanat ürünlerini, icat ettiği müzelerin camlarının arkasına koyan modern dünya, estetik ve güzelliği bir ihtiyaç değil, bir lüks olarak görmektedir. Bunun ise insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisi oldukça büyüktür. Oysa İslâm, sanat ile hayatın bütünlüğü ilkesine büyük önem verir. Müslüman’ın hayatı bir sanat eseri gibi olmak durumundadır. O, her işini adeta bir kilim dokur gibi yapmak zorundadır. Yaratıcılık kisvesiyle, kibirle değil… Bir kul edasıyla, tevazu ile, aczini bilerek… Edeple… O zaman ancak bambaşka bir hayat tarzı ve bu hayat tarzından kaynaklanan lezzet ortaya çıkacaktır.
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Yemekteyiz: Kendi(liği)mizi Yiyoruz
İnsan ne yiyorsa odur. Alman Atasözü Ne yersen osun. Çin Atasözü Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim. Türk Atasözü Kavramların Kokusu/Tadı Latince “cultura” sözcüğünden gelen kültür, genel olarak işleme veya toprağı işleme anlamındadır. Etimolojik olarak “tarım” anlamını taşıyan kültür, daha sonra Batı dillerinde “culture” olarak kullanılmıştır. Fonetik bir benzerlikle Türkçeye “kültür” alarak yansımıştır. …
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Kamusal ve Özel Alana Dair Düşünceler
Eski ateşi gözden kayboldu Doğu hayatının
Nefesi durakladı ve ruhu terketti vücudunu
Bir resim gibi zincirsizdir nefesi
Ve bilmez hayatın nedir tadı.
Kalbi kaybetti arzuyu ve hasret çekmeyi,
Flütü bıraktı çıkarmayı notanın sesini.
Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutup’a İsmet Özel’in Yaklaşımları
Son dönemlerde üzerinde araştırmaların ve yeni kitapların yoğunlaştığı konulardan birisi de çağdaş İslâm düşüncesidir. Düşünce hayatımız açısından da önem taşıyan ve gerek üniversite gerekse üniversite dışında sürdürülen çalışmalar, İslam düşüncesinin var olup olmadığından başlayarak, adı ve içeriği konusunda çeşitli tartışmaların sürüp gittiğinin de göstergesidir. (Uyanık, 2005:454–459, Stepaniants, 2005:459–464, Karadaş, 2008) Hemen belirteyim ki, ben burada …
Zaafiyetleri “Muhafaza” Etmek
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak …