Yaşlı bir adam… Beli iki büklüm… Bastonunun elini tutmuş, ayaklarını sürükleyerek ağır ağır ilerliyor sokakta. Yaramaz bir çocuk yaklaşıyor yanına. Takılıyor yaşlı adama:
— Dede, yerlere eğilmiş ne arıyorsun böyle, diye soruyor.
Yaşlı adam duruyor. Anlamlı anlamlı çocuğun gözlerine bakıyor:
Bana sorsalar; teknik çok ilerledi. Yaşama şartları kolaylaştı. Sosyal hayat seviyesi yükseldi. Ekonomi, eskiye göre çok daha iyileşti… Bu hayattan memnun musun? Yoksa çocukluk günlerini mi istiyorsun, deseler.
O güzel, hayat dolu günleri hatırlar, önce hasretle derin bir “Aaah!” çekerim. Sonra da çocukluk günlerime geri dönmek istediğimi söylerim.
Dünya değişti, çok değişti…
Belki: “Dünya, aynı dünya. İnsanlar değişti.” diye itiraz edebilirsiniz.
Her neyse… Dünya… İnsanlar veya yaşama koşulları diyelim. Fark etmez. Yavanlaştı, tatsızlaştı, iğretileşti, sun’ileşti hayat. Doğallığını yitirdi. Canlılığını yitirdi. Soldu bütün hayat. Hayat, hayatiyetini yitirdi.
Eskiden böyle miydi?
O gün insanlar, böyle cep telefonlarıyla, giydikleriyle, yedikleriyle, arabalarıyla, evleriyle, ev eşyalarıyla övünmezlerdi. “Bakın, biz şunları yiyip içeceğiz.” diyerek resimlerini paylaşmazlardı. Yiyecek ve içeceklerini paylaşırlardı komşularıyla. Nankörlük etmezlerdi. Nimetin asıl sahibine şükreder, ikram edene de teşekkür ederlerdi. Onlar da komşularının kabını boş vermez, ne varsa evlerinde ondan kor, verirlerdi.
Koca mahallemizde bir at arabası, bir fayton vardı. Üç tane de eşeği olan ev… Kimin ihtiyacı olsa, gider, o eşeklerden birini ister, yükünü taşırdı. Eşyası biraz fazlaysa; Ali Seydi dayının at arabasıyla taşırdı. Çoğu kez yaya yürüyerek giderlerdi gidecekleri yere. Gerektiğinde; faytona binerlerdi. Sonra minibüs ve belediye otobüsü çalışmaya başladı ana caddede.
Sitelere, apartmanların önüne arabalar sığmıyor şimdi. Çoğu kimse, toplu taşıtlara binmeye utanıyor, her yere özel arabasını kullanıyor. Durmadan yeni yollar yapılmasına rağmen şehirler bunca taşıtı taşımıyor. Şehirlerin trafiği altüst olmuş.
Teknik ilerledi, insanlar rahatladılar fakat huzur kalmadı, sağlık kalmadı. İnsanlar temiz, bol oksijenli hava yerine, tozlu ve egzoz dumanlı kirli havayı gönderiyorlar ciğerlerine. Sinir, stres, tansiyon, kalp, şeker, kanser hastalıkları önü alınmaz hal aldı. Çağın bu hastalıkları, yemekten, içmekten ve rahatlıktan dolayı arttı. Tekniğin ürünü olan trafik kazalarında; atılan kurşunlardan, bombalardan, füzelerden ölüyor insanlar daha çok. Birbirinin kurdu olan insanlar. Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden insanları imha etmek; evleri, şehirleri yıkmak, yakmak için silah yarışına girmişler.
Eskiden böyle değildi. İnsana saygı vardı, sevgi vardı. Büyük, büyüklüğünü bilirdi; küçük de, küçüklüğünü… Nezaketle, şefkatle, merhametle yaklaşırdı herkes birbirine. İyilikte, güzellikte, yardımlaşmada yarışırlardı. Hayvanlara, bitkilere, bütün doğaya bile merhametle, sevgiyle yaklaşırlardı.
Böyle kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmamışlardı. Yükseldikçe yükselen binalar, birbirine tepeden bakmak için yarışmazlardı. Evler, kerpiçtendi. Tek katlı veya iki katlıydı. Çoğu çatısızdı. Evlerin arkasında, arktan temiz su akan bir avlu bulunurdu. Avluda küçüklü büyüklü yan yana dizilmiş; odun, çalı, çırpı yanan ocaklarda pişerdi aşlar. Avludan sonra da içinde çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bir bahçe vardı. Sokaklar ve evlerin bahçeleri bizim oyun parkımızdı. Sokağımızın kenarında bahçeleri sulayan bir arktan akan temiz su hiç eksilmezdi.
Birçok evlerin, az uzakta beş, on veya yirmi dönümlük bahçeleri bulunurdu. Bu bahçelerin genelde orta kısmına ekin ekilirdi. Döğene binerdik. Harman savururlardı babalarımız.
Bahçelerin etrafında ise kayısı, dut, erik, şeftali, elma, armut gibi meyve ağaçları, kışın dallarını örten kar altında uykuya yatar; baharda çiçeklenir, yeşillenir, süslenir; yazın da meyvesini sunmak için sabırsızlanırlardı. O güzelim bağların, bahçelerin yerini şimdi beton yığını apartmanlar aldı hep. Arklarımız kayboldu. Oyun oynadığımız sokaklar, taşıtlarla doldu.
Her evin birer ineği, keçisi veya koyunu olurdu. Tavuklarımız, organik yumurta verir, horozlarımız etlenir, irileşirdi. Hele o gurka yatan tavukların, civcivleri yumurtayı kırıp da dünyaya göz açanda ne fedakârlıkla onları büyüttükleri görmeye değerdi.
Kışın da sebzelerin ve meyvelerin kuruları yenirdi. Hoşaflar pişirilir, soğutulurdu, kayısı ve kabak tatlıları yapılırdı. Ceviz, kayısı çekirdeği, kuru üzüm, kesmece, dut ve üzüm pestilleri çerezimizdi. Gazlı içecekler yoktu. Süt ve ayran içerdik. Kızılcık, vişne ve erik şurupları yapardı analarımız. Yoğurt, çökelek, tereyağı, dut ve üzüm pekmezi sofraların vazgeçilmeziydi. Market nedir, bilmezdik. Mahalle dükkânlarında çok zaruri olan şeyler alınırdı. Ben meyve ve sebzelerin dükkânda satıldığını görmedim. Olanlar, olmayan komşularını unutmazlardı. Ayıp sayarlardı satmayı.
Ekranlarda bas bas bağırıyor uzmanlar: “Marketlerden hazır yiyecekler almayınız.” diye. Yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz hep doğaldı eskiden. O zaman öyle zirai ilaçlar, hormonlu, renklendirici, tatlandırıcı… kanser riski taşıyan yiyecek ve içecekler yoktu.
Giydiklerimiz, ya yüzde yüz hakiki yünden örülmüş veya pamuktan dokunmuş şeylerdi. Benim çoraplarımı, eldivenlerimi ve kazaklarımı anam yünü eğirir, ip yaparak örerdi.
Yazın bağ bahçe işleri çok olduğundan herkes birbirine yardım ederdi. Güze doğru imece usulü kışlık tandır ve yufka ekmekleri pişirilirdi. Bütün mahalleyi mis gibi ekmek kokusu sarardı. Kurutmalıklar güneşin çatına asılırdı. Kavurmalık hayvanlar kesilir, etleri kızartılır, konu komşu harman üstü yemeğe çağrılırdı. Yemeğin üzerine mutlaka karpuzlar kesilir ve üzümler yenirdi. Kışın okuldan koşa koşa eve gelip de; “Ana çok acıktım.” deyince; hemen bir tava kavurma kızartır, üzerine de iki tane yumurta kırar, ıslanmış tandır veya yufka ekmeğiyle önüme kordu.
Öyle bir hafta önceden misafire neler ikram edeceğim deyip yiyecek telaşına düşmezlerdi. Kışın çat kapı bir eve girilir, sobanın etrafında toplanır, yanan odun ve çırpıların çıtırtılarını dinleyerek sohbet ederlerdi. Evde hazır bulunan kışlık doğal yiyecekler ikram edilirdi. O gün dinlediğim masalların çoğu hâlâ aklımdadır. Hz. Ali cenkleri, Kesikbaş, siyer ve diğer tarih kitapları okunurdu. Helalden, haramdan, günahtan, kul haklarından, yardımlaşmadan bahsederlerdi.
Komşudan da öte; bir mahalle, bir aile gibiydik. Bitişiğimizde bulunan beş- altı mahallenin de hepsi birbirini tanırdı. Düğününe, taziyesine gider, hastalarını sorar, sıkıntısı varsa yardımcı olurlardı.
Özür dilerim; teknik araçlar iletişimi daha da kolaylaştırdı. Gerçekten dünya küçüldü. Fakat teknik (internet, telefon, bilgisayar, radyo, televizyon ve diğer) araçlar, açtıkları kapılarla sınırladılar iletişimi. Doğal kapıları kapadılar. Değil mahalle; aynı evin içinde oturanlar arasında bile iletişim kalmadı. Birinin elinde telefon, diğeri bilgisayarın başında, bir diğeri televizyonun karşısında. Ev sakinleri küsmüş sanki birbirine. Hiçbiri diğeri ile konuşmuyor. Hatta birçoğu ayrı odalarda oturuyorlar. Evler kaloriferli oldu. Bütün odalar yaz gibi sıcak. Bir odada soba yanmıyor ki; herkes sobanın başına toplansın. İnsanlar birbirlerine yabancılaştılar. Aile mefhumu çöktü. İnternet arkadaşlığı ve internetten evlenmeler çoğaldı. Ama birçoğunun sonu hüsranla ve pişmanlıkla bitiyor.
Teknik ilerlemeye karşı değiliz elbet. İlim ve teknik yitik malıdır Müslüman’ın. Ancak teknik gelişmelere o denli kaptırdık ki kendimizi; gözümüz ondan başka bir şeyi görmez oldu. Hani âşık, sevdiğinden başkasını görmezmiş ya! Yitirdiğimiz birçok şeyin farkında bile olmadık. Âşık olduk tekniğe…
O güzel, sağlıklı giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi, içeceklerimizi, evlerimizi, mahallelerimizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, şırıl şırıl sular akan arklarımızı yitirdik.
Bir ekmeği olsa; paylaşmak şurada kalsın; yemez, başkasına yedirirdi o gün insanlar. İsar sahibiydiler. Ya bugün? Menfaati yoksa selamı, hal hatır sormayı bile kesti çoğu insanlar. Menfaati olana da dalkavukluk etmeye başladılar. Bencilleştiler. Birbirlerine dua etmenin yerini; riyakârca çalınan, sahte, iğreti alkışlar aldı. Samimi saygıyı, sevgiyi, sadakati yitirdiler. Merhameti yitirdiler… Acımasızlaştılar… Vicdansızlaştılar… Duyarsızlaştılar… Danışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı yitirdiler. Güveni yitirdiler… İnsanlığını yitirdi çoğu insanlar.
Sorsalar bana:
Dünyaya yeniden gelseydin ve her istediğin olsaydı… Ne isterdin?
Bana çocukluk günlerimi geri verin, derdim. Bir ömür boyu hep o günleri yaşamak isterdim.
“Senin asrında yaşamadığım için üzgünüm ey Muhammed! Öğreteni ve neşredeni olduğun bu kitap, senin sözlerin değildir. Bunun Allah’tan geldiğini inkâr etmek, mevcut ilimlerin yanlışlığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için insanlık, senin gibi seçilmiş bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben huzuru muhabbetinde kemal-i hürmetle eğilirim.” Otto Von Bismarck.
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Bana Çocukluk Günlerimi Geri Verin
Yaşlı bir adam… Beli iki büklüm… Bastonunun elini tutmuş, ayaklarını sürükleyerek ağır ağır ilerliyor sokakta. Yaramaz bir çocuk yaklaşıyor yanına. Takılıyor yaşlı adama:
— Dede, yerlere eğilmiş ne arıyorsun böyle, diye soruyor.
Yaşlı adam duruyor. Anlamlı anlamlı çocuğun gözlerine bakıyor:
— Gençliğimi arıyorum evlat, gençliğimi arıyorum, diyor.
Bana sorsalar; teknik çok ilerledi. Yaşama şartları kolaylaştı. Sosyal hayat seviyesi yükseldi. Ekonomi, eskiye göre çok daha iyileşti… Bu hayattan memnun musun? Yoksa çocukluk günlerini mi istiyorsun, deseler.
O güzel, hayat dolu günleri hatırlar, önce hasretle derin bir “Aaah!” çekerim. Sonra da çocukluk günlerime geri dönmek istediğimi söylerim.
Dünya değişti, çok değişti…
Belki: “Dünya, aynı dünya. İnsanlar değişti.” diye itiraz edebilirsiniz.
Her neyse… Dünya… İnsanlar veya yaşama koşulları diyelim. Fark etmez. Yavanlaştı, tatsızlaştı, iğretileşti, sun’ileşti hayat. Doğallığını yitirdi. Canlılığını yitirdi. Soldu bütün hayat. Hayat, hayatiyetini yitirdi.
Eskiden böyle miydi?
O gün insanlar, böyle cep telefonlarıyla, giydikleriyle, yedikleriyle, arabalarıyla, evleriyle, ev eşyalarıyla övünmezlerdi. “Bakın, biz şunları yiyip içeceğiz.” diyerek resimlerini paylaşmazlardı. Yiyecek ve içeceklerini paylaşırlardı komşularıyla. Nankörlük etmezlerdi. Nimetin asıl sahibine şükreder, ikram edene de teşekkür ederlerdi. Onlar da komşularının kabını boş vermez, ne varsa evlerinde ondan kor, verirlerdi.
Koca mahallemizde bir at arabası, bir fayton vardı. Üç tane de eşeği olan ev… Kimin ihtiyacı olsa, gider, o eşeklerden birini ister, yükünü taşırdı. Eşyası biraz fazlaysa; Ali Seydi dayının at arabasıyla taşırdı. Çoğu kez yaya yürüyerek giderlerdi gidecekleri yere. Gerektiğinde; faytona binerlerdi. Sonra minibüs ve belediye otobüsü çalışmaya başladı ana caddede.
Sitelere, apartmanların önüne arabalar sığmıyor şimdi. Çoğu kimse, toplu taşıtlara binmeye utanıyor, her yere özel arabasını kullanıyor. Durmadan yeni yollar yapılmasına rağmen şehirler bunca taşıtı taşımıyor. Şehirlerin trafiği altüst olmuş.
Teknik ilerledi, insanlar rahatladılar fakat huzur kalmadı, sağlık kalmadı. İnsanlar temiz, bol oksijenli hava yerine, tozlu ve egzoz dumanlı kirli havayı gönderiyorlar ciğerlerine. Sinir, stres, tansiyon, kalp, şeker, kanser hastalıkları önü alınmaz hal aldı. Çağın bu hastalıkları, yemekten, içmekten ve rahatlıktan dolayı arttı. Tekniğin ürünü olan trafik kazalarında; atılan kurşunlardan, bombalardan, füzelerden ölüyor insanlar daha çok. Birbirinin kurdu olan insanlar. Çocuk, kadın, yaşlı, genç demeden insanları imha etmek; evleri, şehirleri yıkmak, yakmak için silah yarışına girmişler.
Eskiden böyle değildi. İnsana saygı vardı, sevgi vardı. Büyük, büyüklüğünü bilirdi; küçük de, küçüklüğünü… Nezaketle, şefkatle, merhametle yaklaşırdı herkes birbirine. İyilikte, güzellikte, yardımlaşmada yarışırlardı. Hayvanlara, bitkilere, bütün doğaya bile merhametle, sevgiyle yaklaşırlardı.
Böyle kalabalıklar içerisinde yalnızlaşmamışlardı. Yükseldikçe yükselen binalar, birbirine tepeden bakmak için yarışmazlardı. Evler, kerpiçtendi. Tek katlı veya iki katlıydı. Çoğu çatısızdı. Evlerin arkasında, arktan temiz su akan bir avlu bulunurdu. Avluda küçüklü büyüklü yan yana dizilmiş; odun, çalı, çırpı yanan ocaklarda pişerdi aşlar. Avludan sonra da içinde çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bir bahçe vardı. Sokaklar ve evlerin bahçeleri bizim oyun parkımızdı. Sokağımızın kenarında bahçeleri sulayan bir arktan akan temiz su hiç eksilmezdi.
Bahçelerin etrafında ise kayısı, dut, erik, şeftali, elma, armut gibi meyve ağaçları, kışın dallarını örten kar altında uykuya yatar; baharda çiçeklenir, yeşillenir, süslenir; yazın da meyvesini sunmak için sabırsızlanırlardı. O güzelim bağların, bahçelerin yerini şimdi beton yığını apartmanlar aldı hep. Arklarımız kayboldu. Oyun oynadığımız sokaklar, taşıtlarla doldu.
Her evin birer ineği, keçisi veya koyunu olurdu. Tavuklarımız, organik yumurta verir, horozlarımız etlenir, irileşirdi. Hele o gurka yatan tavukların, civcivleri yumurtayı kırıp da dünyaya göz açanda ne fedakârlıkla onları büyüttükleri görmeye değerdi.
Kışın da sebzelerin ve meyvelerin kuruları yenirdi. Hoşaflar pişirilir, soğutulurdu, kayısı ve kabak tatlıları yapılırdı. Ceviz, kayısı çekirdeği, kuru üzüm, kesmece, dut ve üzüm pestilleri çerezimizdi. Gazlı içecekler yoktu. Süt ve ayran içerdik. Kızılcık, vişne ve erik şurupları yapardı analarımız. Yoğurt, çökelek, tereyağı, dut ve üzüm pekmezi sofraların vazgeçilmeziydi. Market nedir, bilmezdik. Mahalle dükkânlarında çok zaruri olan şeyler alınırdı. Ben meyve ve sebzelerin dükkânda satıldığını görmedim. Olanlar, olmayan komşularını unutmazlardı. Ayıp sayarlardı satmayı.
Ekranlarda bas bas bağırıyor uzmanlar: “Marketlerden hazır yiyecekler almayınız.” diye. Yiyeceklerimiz ve içeceklerimiz hep doğaldı eskiden. O zaman öyle zirai ilaçlar, hormonlu, renklendirici, tatlandırıcı… kanser riski taşıyan yiyecek ve içecekler yoktu.
Giydiklerimiz, ya yüzde yüz hakiki yünden örülmüş veya pamuktan dokunmuş şeylerdi. Benim çoraplarımı, eldivenlerimi ve kazaklarımı anam yünü eğirir, ip yaparak örerdi.
Yazın bağ bahçe işleri çok olduğundan herkes birbirine yardım ederdi. Güze doğru imece usulü kışlık tandır ve yufka ekmekleri pişirilirdi. Bütün mahalleyi mis gibi ekmek kokusu sarardı. Kurutmalıklar güneşin çatına asılırdı. Kavurmalık hayvanlar kesilir, etleri kızartılır, konu komşu harman üstü yemeğe çağrılırdı. Yemeğin üzerine mutlaka karpuzlar kesilir ve üzümler yenirdi. Kışın okuldan koşa koşa eve gelip de; “Ana çok acıktım.” deyince; hemen bir tava kavurma kızartır, üzerine de iki tane yumurta kırar, ıslanmış tandır veya yufka ekmeğiyle önüme kordu.
Öyle bir hafta önceden misafire neler ikram edeceğim deyip yiyecek telaşına düşmezlerdi. Kışın çat kapı bir eve girilir, sobanın etrafında toplanır, yanan odun ve çırpıların çıtırtılarını dinleyerek sohbet ederlerdi. Evde hazır bulunan kışlık doğal yiyecekler ikram edilirdi. O gün dinlediğim masalların çoğu hâlâ aklımdadır. Hz. Ali cenkleri, Kesikbaş, siyer ve diğer tarih kitapları okunurdu. Helalden, haramdan, günahtan, kul haklarından, yardımlaşmadan bahsederlerdi.
Komşudan da öte; bir mahalle, bir aile gibiydik. Bitişiğimizde bulunan beş- altı mahallenin de hepsi birbirini tanırdı. Düğününe, taziyesine gider, hastalarını sorar, sıkıntısı varsa yardımcı olurlardı.
Nesini seveceğim bu zamanın? Samimiyet bitti. Akrabalık, komşuluk, ahbaplık, arkadaşlık bitti. Güven, itimat bitti. İletişim bitti…
Özür dilerim; teknik araçlar iletişimi daha da kolaylaştırdı. Gerçekten dünya küçüldü. Fakat teknik (internet, telefon, bilgisayar, radyo, televizyon ve diğer) araçlar, açtıkları kapılarla sınırladılar iletişimi. Doğal kapıları kapadılar. Değil mahalle; aynı evin içinde oturanlar arasında bile iletişim kalmadı. Birinin elinde telefon, diğeri bilgisayarın başında, bir diğeri televizyonun karşısında. Ev sakinleri küsmüş sanki birbirine. Hiçbiri diğeri ile konuşmuyor. Hatta birçoğu ayrı odalarda oturuyorlar. Evler kaloriferli oldu. Bütün odalar yaz gibi sıcak. Bir odada soba yanmıyor ki; herkes sobanın başına toplansın. İnsanlar birbirlerine yabancılaştılar. Aile mefhumu çöktü. İnternet arkadaşlığı ve internetten evlenmeler çoğaldı. Ama birçoğunun sonu hüsranla ve pişmanlıkla bitiyor.
Teknik ilerlemeye karşı değiliz elbet. İlim ve teknik yitik malıdır Müslüman’ın. Ancak teknik gelişmelere o denli kaptırdık ki kendimizi; gözümüz ondan başka bir şeyi görmez oldu. Hani âşık, sevdiğinden başkasını görmezmiş ya! Yitirdiğimiz birçok şeyin farkında bile olmadık. Âşık olduk tekniğe…
O güzel, sağlıklı giyeceklerimizi, yiyeceklerimizi, içeceklerimizi, evlerimizi, mahallelerimizi, bağlarımızı, bahçelerimizi, şırıl şırıl sular akan arklarımızı yitirdik.
Bir ekmeği olsa; paylaşmak şurada kalsın; yemez, başkasına yedirirdi o gün insanlar. İsar sahibiydiler. Ya bugün? Menfaati yoksa selamı, hal hatır sormayı bile kesti çoğu insanlar. Menfaati olana da dalkavukluk etmeye başladılar. Bencilleştiler. Birbirlerine dua etmenin yerini; riyakârca çalınan, sahte, iğreti alkışlar aldı. Samimi saygıyı, sevgiyi, sadakati yitirdiler. Merhameti yitirdiler… Acımasızlaştılar… Vicdansızlaştılar… Duyarsızlaştılar… Danışmayı, dayanışmayı, yardımlaşmayı, paylaşmayı yitirdiler. Güveni yitirdiler… İnsanlığını yitirdi çoğu insanlar.
Sorsalar bana:
Dünyaya yeniden gelseydin ve her istediğin olsaydı… Ne isterdin?
Bana çocukluk günlerimi geri verin, derdim. Bir ömür boyu hep o günleri yaşamak isterdim.
İlgili Yazılar
“Çün Okudun Bilmezsin Ha Bir Kuru Emektir”
“Senin asrında yaşamadığım için üzgünüm ey Muhammed! Öğreteni ve neşredeni olduğun bu kitap, senin sözlerin değildir. Bunun Allah’tan geldiğini inkâr etmek, mevcut ilimlerin yanlışlığını ileri sürmek kadar gülünçtür. Bunun için insanlık, senin gibi seçilmiş bir kudreti bir defa görmüş, bundan sonra göremeyecektir. Ben huzuru muhabbetinde kemal-i hürmetle eğilirim.” Otto Von Bismarck.
Anlamlar Büyük Karakterler Küçük
İrade etmek tercih etmektir. Her tercih de bir vazgeçiş ve bir kabule yaslanır. Ancak yapılan tercihler sağlam değerler düzeni üzerinde temelleniyorsa bir anlam ifade ederler. İrade dediğimiz öyle güçlü bir mekanizmadır ki insan varlığını en zirveye çıkaran bir güç… Aynı zamanda kullanılmadığında ya da yanlış kullanıldığında insanı en ilkel ve canlıların en şerlisi haline dönüştüren bir güç…
Müslüman Yılmaz!
Sebat, ağlayanı bir gün güldürür.
Sabredip azmeden menzile yürür.
İnsanı öldürmez hapis, işkence;
Öldürürse, ümitsizlik öldürür!
Septik Bir Müslümanın Yolculuğu
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor.
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…