Hayat büyük bir devinim ve hareket üzerine kurulmuştur. Dünyadaki her şeyin bir amacı olduğu gibi bir hareket ve ivmesi de vardır. Tabiatta hiçbir şey atıl durmaz ve duramaz. Durduğu an zaten bozulma ve yıkım başlar. Çünkü yaratılışın doğasında gayret, hareket ve üretkenlik vardır. Ne zaman ki bu hareket ve üretkenlik sekteye uğrar, insanlığın yıkımı da o gün başlar.
İnsan kendi doğasının dışına çıkıp atalete boyun eğdi mi; hem fiziksel hem de zihinsel olarak sorunlar yaşamaya başlıyor. Kendini korunaklı gördüğü konfor kafesine koyup oradan da kendine yettiği düşüncesiyle hayatını idame etmeye başlayınca; hayatın zorluklarıyla temas etmediği için daha mutlu olacağı zehabına kapılıyor. Ama dünya hayatı ve insanın doğası maalesef bu halde ne mutluluğu ne de huzuru buluyor. Çünkü “Hayat konforun bittiği yerde başlar.” denilir. Ve bugünün insanı bunu fevkalade tecrübe ediyor.
Belki birkaç asır önce kralların saraylarında olmayan kolaylık ve rahatlığı yaşıyoruz. Ama yine de çoğunluk hâlâ bu kolay ve rahat hayatın içinde tabiri caizse “mesut ve bahtiyar” olamıyor. Çünkü gayret ve çabanın azaldığı bir yaşam ancak fiziksel ve ruhsal hasarlar oluşturuyor.
Ulaşım kolay, iletişim kolay, yemek ve gıdaya ulaşım kolay vb. hayatın birçok alanında kolaylıklar yaşıyoruz. Peki, bu kolaylıklar içinde insan nereye doğru evriliyor? Daha çok üreten bir varlığa mı yoksa kendi kendini tüketip bir konfor bağımlısına mı dönüştü? Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi artık insan iradesini kullanamayan, çıkan her yeni ürünle biraz daha tembelliğe yenik düşüp; içinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan uzaklaşıyor.
Ne hazindir ki bu rahat hayat onun kaygı ve korkularını arttırıp psikolojik olarak da direncini zayıflatıyor. “Hiçbir acı bana dokunmasın” derken daha büyük acıların bir parçası oluyor. Hayat sevincini, amacını ve neşvesini yitirmeye başlıyor. Çünkü keder ve hüznü yaşamak canlılığımızın bir parçasıdır. Bize olumsuz gibi gözükse de çoğu sevinçler onun ardında saklıdır. O hüznü yaşamadan o sevinci de yaşayamayız.
“Hareketsiz olanlar endişe ve korku duyarlar; hareketli olanlar cesaret ve özgüven. Eğer korkuyu yenmek istiyorsanız evde oturup düşüncelere dalmayın. Dışarı çıkın ve meşgul olun.” (Dale Carnegie)
“Bir işi bitirdiğin zaman başka bir işle uğraş” mesajını doğru anlamak gerekiyor. İnsan değerini, kendine olan özgüvenini yaptığı ve bitirdiği işler sayesinde kazanır. İnsanın kendine kıymet biçmesi yaptığı işler mesabesindedir. Nasıl ki aslan yattığı yerden bellidir, insan da yaptığı işlerden, aldığı sorumluluklardan bellidir. Onun içindir ki daha çocukluk çağında insanın sorumluluk alması, işe yarar olduğu hissini yaşaması insan hayatı için ciddi bir öğretidir.
Verilen sorumluluğu yerine getiren her çocuk artık bu yaşamın ve içinde olduğu ailenin bir parçası olduğu hissiyle; aidiyet duygusunu geliştirir. Ve aidiyet duygusu insanı bulunduğu yerde sorumluluk sahibi yapar.
Bugün toplumsal olarak sorumsuzluktan dem vuruluyorsa bir durup bakalım; yetişkin insan gerçekten yetişmekte olan genç bedenlere yeterince güvenip sorumluluk verebiliyor mu? Yoksa zaten yapamaz, anlamaz kabilinden sözlerle çocukların iştiyakını ve yeteneklerini görmezden gelip onların mutlu ve üretken olma haklarını ellerinden mi alıyor?
“Bir mekanik çocuğum ben
Bir mekanik oyuncak çocukken
Ne emredilirse öyle eylerim, sormam neden
Hiç yaşamadım ki ölemem o yüzden…”
Şu hayat hikâyemizi yaşarken en çok çalıştırmamız gereken melekelerimizden biri de akıl melekesi. Tabiî ki bütün uzuvlarımız birbirinden kıymetli ve bir o kadar değerli. Ve kullanılmayan her şey küçülmeye, bozulmaya, atalete doğru geriler. Hâlbuki hayat her gün yenilenmesi gereken ve iki günün aynı olmaması için çalışılan bir diyardır. Bu diyara sadece eğlence, tembellik ve hazlarını gerçekleştirme amacını koyanlar kendi elleriyle kendilerini ve etrafındakileri tahrip ve tahrif ederler…
Atalet en büyük felakettir. İnsanı yoran çalışması değil; çoğu zaman ya çalışmaması ya da A. Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi: “Fakat insan beyhude çalışırsa çabuk yorulur. Bakın hepimiz yorgunuz.” şeklindeki tespittir. Çalışmak insana izzet verir, tembellik zillet… Çalışmak ümit etmektir, tembellik ‘ümidim yok’ demektir. Çalışmak, elindeki tohumun ve ellerinin gücünü bilmektir. Elinden geleni yapmaktır. Tembellik, ne tohumun ne de ellerinin farkında olmaktır.
Tembellik, insan için gereksiz birçok düşünceye kapı aralar. Ve bir defa oraya bu vesveseli, kaygıyı tetikleyen düşünceler girdiyse; zihnin artık buradan çıkması o kadar kolay olmaz. Öyle ki bazen kişi tasvip etmediği hal ve davranışlar içine de girebilir. Maddi-manevi rızık peşinde olan bir insan ise bu tarz boşluklara hayatında yer bırakmadığı için; doğal olarak çağın depresif ve agresif hastalıklarından kendini korumuş olur.
İnsan çok yönlü bir varlıktır. Ve birçok yetenek barındırır içinde. Eğer bu yetenekleri gün yüzüne çıkaramazsa, gayretini, iştiyakını bu yönde kullanmazsa maalesef bedensel ve bilişsel olarak bir handikabın içerisine girer.
Oysa doğan güne selam verenler, erken kalkıp hayatın bereketini, hem bedenlerine hem ruhlarına, hem dünya hem ukbalarına iyi gelecek işler içinde olanlar sanki başka bir dünyada yaşıyorlar izlenimini verirler. Sanki onların yirmi dört saatleri değil kırk saatleri varmış gibi birçok gayretin içinde olabiliyorlar. İki ayrı bakış açısı, iki ayrı dünya inşa ediyor. Biri her günün bir değer ve kıymet olduğunun farkında olarak kendini değerli hissederken; öteki aynı günün tekrarı olan bir hissiyatla kendisine verilen kıymeti de anlayamadan zamanın helak ettikleri içinde yer almaya başlıyor…
“İnsan için ancak çalıştığı kadar vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir” (Necm, 39-41)
Sabırla çalışmak, aceleci olmamak, verilen her dakikanın mutlaka karşılığını alacağını bilmek, buradan emin olmak insanı asla tembelliğe itmez. “İlk adımınızı inançla atın. Tüm merdiveni görmek zorunda değilsiniz; yeter ki siz ilk adımı atın.” (Martin Luther)
“İşin küçüğü büyüğü olmaz” denilir. Hepsi değerlidir. Zaten küçükten başlamayan büyük işlere de talip olamaz. Her yaşın, her çağın sorumlulukları varsa herkesin de yapacağı işleri olması lazım. Kimine ‘küçüksün’ kimine ‘yaşlısın’ sınıflandırmasıyla haksızlık yapılmaması gerekiyor. Herkes bir şeyler üretecek yaştadır. Yeter ki insanların güç kaynakları, içsel motivasyonları zarar görmesin. Tembellik bir arıza halidir. Normalleştirilmemeli hatta yeri geldiğinde tepkisel yaklaşılmalı. “Kazanılmayan bir ekmek hem yüz karası hem düşmanın maskarası” düşüncesiyle yaklaşılmalıdır. “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Buhari)
Nerde hareket orada bir bereket ve rahmet saklıdır. Bu bereket ve rahmetin içinde olmak için yarın çok geç olabilir, bugün elimizden ne geliyorsa onu en güzel bir şekilde yapmaya çalışalım.
“Onlar, ne ticaret ne alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 37)
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır.
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Kuzum Ayıp mı Çalışmak Günah mı Yük Taşımak
Bütün günahlar boşlukları doldurma çabalarıdır.
Simone Weile
Hayat büyük bir devinim ve hareket üzerine kurulmuştur. Dünyadaki her şeyin bir amacı olduğu gibi bir hareket ve ivmesi de vardır. Tabiatta hiçbir şey atıl durmaz ve duramaz. Durduğu an zaten bozulma ve yıkım başlar. Çünkü yaratılışın doğasında gayret, hareket ve üretkenlik vardır. Ne zaman ki bu hareket ve üretkenlik sekteye uğrar, insanlığın yıkımı da o gün başlar.
İnsan kendi doğasının dışına çıkıp atalete boyun eğdi mi; hem fiziksel hem de zihinsel olarak sorunlar yaşamaya başlıyor. Kendini korunaklı gördüğü konfor kafesine koyup oradan da kendine yettiği düşüncesiyle hayatını idame etmeye başlayınca; hayatın zorluklarıyla temas etmediği için daha mutlu olacağı zehabına kapılıyor. Ama dünya hayatı ve insanın doğası maalesef bu halde ne mutluluğu ne de huzuru buluyor. Çünkü “Hayat konforun bittiği yerde başlar.” denilir. Ve bugünün insanı bunu fevkalade tecrübe ediyor.
Belki birkaç asır önce kralların saraylarında olmayan kolaylık ve rahatlığı yaşıyoruz. Ama yine de çoğunluk hâlâ bu kolay ve rahat hayatın içinde tabiri caizse “mesut ve bahtiyar” olamıyor. Çünkü gayret ve çabanın azaldığı bir yaşam ancak fiziksel ve ruhsal hasarlar oluşturuyor.
Ulaşım kolay, iletişim kolay, yemek ve gıdaya ulaşım kolay vb. hayatın birçok alanında kolaylıklar yaşıyoruz. Peki, bu kolaylıklar içinde insan nereye doğru evriliyor? Daha çok üreten bir varlığa mı yoksa kendi kendini tüketip bir konfor bağımlısına mı dönüştü? Tüm bağımlılıklarda olduğu gibi artık insan iradesini kullanamayan, çıkan her yeni ürünle biraz daha tembelliğe yenik düşüp; içinde bulunduğu hayatın bir parçası olmaktan uzaklaşıyor.
Ne hazindir ki bu rahat hayat onun kaygı ve korkularını arttırıp psikolojik olarak da direncini zayıflatıyor. “Hiçbir acı bana dokunmasın” derken daha büyük acıların bir parçası oluyor. Hayat sevincini, amacını ve neşvesini yitirmeye başlıyor. Çünkü keder ve hüznü yaşamak canlılığımızın bir parçasıdır. Bize olumsuz gibi gözükse de çoğu sevinçler onun ardında saklıdır. O hüznü yaşamadan o sevinci de yaşayamayız.
“Hareketsiz olanlar endişe ve korku duyarlar; hareketli olanlar cesaret ve özgüven. Eğer korkuyu yenmek istiyorsanız evde oturup düşüncelere dalmayın. Dışarı çıkın ve meşgul olun.” (Dale Carnegie)
“Bir işi bitirdiğin zaman başka bir işle uğraş” mesajını doğru anlamak gerekiyor. İnsan değerini, kendine olan özgüvenini yaptığı ve bitirdiği işler sayesinde kazanır. İnsanın kendine kıymet biçmesi yaptığı işler mesabesindedir. Nasıl ki aslan yattığı yerden bellidir, insan da yaptığı işlerden, aldığı sorumluluklardan bellidir. Onun içindir ki daha çocukluk çağında insanın sorumluluk alması, işe yarar olduğu hissini yaşaması insan hayatı için ciddi bir öğretidir.
Bugün toplumsal olarak sorumsuzluktan dem vuruluyorsa bir durup bakalım; yetişkin insan gerçekten yetişmekte olan genç bedenlere yeterince güvenip sorumluluk verebiliyor mu? Yoksa zaten yapamaz, anlamaz kabilinden sözlerle çocukların iştiyakını ve yeteneklerini görmezden gelip onların mutlu ve üretken olma haklarını ellerinden mi alıyor?
“Bir mekanik çocuğum ben
Bir mekanik oyuncak çocukken
Ne emredilirse öyle eylerim, sormam neden
Hiç yaşamadım ki ölemem o yüzden…”
Şu hayat hikâyemizi yaşarken en çok çalıştırmamız gereken melekelerimizden biri de akıl melekesi. Tabiî ki bütün uzuvlarımız birbirinden kıymetli ve bir o kadar değerli. Ve kullanılmayan her şey küçülmeye, bozulmaya, atalete doğru geriler. Hâlbuki hayat her gün yenilenmesi gereken ve iki günün aynı olmaması için çalışılan bir diyardır. Bu diyara sadece eğlence, tembellik ve hazlarını gerçekleştirme amacını koyanlar kendi elleriyle kendilerini ve etrafındakileri tahrip ve tahrif ederler…
Atalet en büyük felakettir. İnsanı yoran çalışması değil; çoğu zaman ya çalışmaması ya da A. Hamdi Tanpınar’ın belirttiği gibi: “Fakat insan beyhude çalışırsa çabuk yorulur. Bakın hepimiz yorgunuz.” şeklindeki tespittir. Çalışmak insana izzet verir, tembellik zillet… Çalışmak ümit etmektir, tembellik ‘ümidim yok’ demektir. Çalışmak, elindeki tohumun ve ellerinin gücünü bilmektir. Elinden geleni yapmaktır. Tembellik, ne tohumun ne de ellerinin farkında olmaktır.
Tembellik, insan için gereksiz birçok düşünceye kapı aralar. Ve bir defa oraya bu vesveseli, kaygıyı tetikleyen düşünceler girdiyse; zihnin artık buradan çıkması o kadar kolay olmaz. Öyle ki bazen kişi tasvip etmediği hal ve davranışlar içine de girebilir. Maddi-manevi rızık peşinde olan bir insan ise bu tarz boşluklara hayatında yer bırakmadığı için; doğal olarak çağın depresif ve agresif hastalıklarından kendini korumuş olur.
İnsan çok yönlü bir varlıktır. Ve birçok yetenek barındırır içinde. Eğer bu yetenekleri gün yüzüne çıkaramazsa, gayretini, iştiyakını bu yönde kullanmazsa maalesef bedensel ve bilişsel olarak bir handikabın içerisine girer.
Oysa doğan güne selam verenler, erken kalkıp hayatın bereketini, hem bedenlerine hem ruhlarına, hem dünya hem ukbalarına iyi gelecek işler içinde olanlar sanki başka bir dünyada yaşıyorlar izlenimini verirler. Sanki onların yirmi dört saatleri değil kırk saatleri varmış gibi birçok gayretin içinde olabiliyorlar. İki ayrı bakış açısı, iki ayrı dünya inşa ediyor. Biri her günün bir değer ve kıymet olduğunun farkında olarak kendini değerli hissederken; öteki aynı günün tekrarı olan bir hissiyatla kendisine verilen kıymeti de anlayamadan zamanın helak ettikleri içinde yer almaya başlıyor…
“İnsan için ancak çalıştığı kadar vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir” (Necm, 39-41)
Sabırla çalışmak, aceleci olmamak, verilen her dakikanın mutlaka karşılığını alacağını bilmek, buradan emin olmak insanı asla tembelliğe itmez. “İlk adımınızı inançla atın. Tüm merdiveni görmek zorunda değilsiniz; yeter ki siz ilk adımı atın.” (Martin Luther)
“İşin küçüğü büyüğü olmaz” denilir. Hepsi değerlidir. Zaten küçükten başlamayan büyük işlere de talip olamaz. Her yaşın, her çağın sorumlulukları varsa herkesin de yapacağı işleri olması lazım. Kimine ‘küçüksün’ kimine ‘yaşlısın’ sınıflandırmasıyla haksızlık yapılmaması gerekiyor. Herkes bir şeyler üretecek yaştadır. Yeter ki insanların güç kaynakları, içsel motivasyonları zarar görmesin. Tembellik bir arıza halidir. Normalleştirilmemeli hatta yeri geldiğinde tepkisel yaklaşılmalı. “Kazanılmayan bir ekmek hem yüz karası hem düşmanın maskarası” düşüncesiyle yaklaşılmalıdır. “Kesinlikle hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlı bir yemek yememiştir.” (Buhari)
Nerde hareket orada bir bereket ve rahmet saklıdır. Bu bereket ve rahmetin içinde olmak için yarın çok geç olabilir, bugün elimizden ne geliyorsa onu en güzel bir şekilde yapmaya çalışalım.
“Onlar, ne ticaret ne alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymadığı insanlardır. Onlar, gözlerin ve gönüllerin dehşetle sarsılacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 37)
İlgili Yazılar
İlkeler Üzerinden Konuşmak
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Çeşitli Vaadlere Özet Bakış
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Şiirin Burcunda Tanımsal Bir Gezinti
Çağımız yazarlarından birçoğunun kitaplarında yer verdikleri Yuhanna İncilinde geçen “Önce söz vardı,” ifadesi bu açıdan ele alınabilir. Bunun yanında Hindistanlı bir bilge, “Önce sükût vardı; kelam değil der.” Ve bundan hareketle Tanrı sükûttur der. Ben bu söze iki açıdan bakıyorum. Birincisi, Allah’ı sözle, şiirle anlatamayacağımız. Bununla beraber Allah’ı sadece kelâmla sınırlandıramayacağımız gerçeği. İkincisi ise, Kur’ân-ı Kerîm’de, İnsan sûresinin ilk âyetinde geçen “dehr” kelimesiyle, yani dünyanın yaratılışıyla insanın yaratılışı arasındaki vakte (insanın bir değer olarak hiç anılmadığı zamanlar) işaret edebileceğini düşünüyorum.
Geçimsiz Çöl Sessizliği
Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır.
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…