“Biz, kendi hayatımızı değerli kılacağız, her birimiz zihni kapasitelerimiz açısından, geliştirdiğimiz yeteneklerimiz bakımından birer hazine olmaya yöneleceğiz. Öyle ki, bir gün canımızı İslam uğruna vermemiz gerektiğinde Allah için hazineler feda edebilelim, ölmeyi göze alışımız basit hazlardan, basit tatmin vasıtalarından vazgeçmemiz anlamına gelmesin. Batarsak güneşler olarak batabilelim.”
İSMET ÖZEL
Öncelikle İslami hareket veya İslami dâvâcılık kavramlarının yetersizliği ve belirsizliği konusunda akla gelen itirazların haklı olduğunu itiraf etmeliyim. Fakat Müslüman her ferdin dinini öğrenmesi, tebliğ etmesi ve savunması adına yapılan ve çaba sarf edilen bütün organizasyon, topluluk, bireysel çalışma, niyet ve ülküyü ifade edebilmek için kullanılabilecek kavramların kısıtlılığı malumdur. Ve özellikle İslamcılık kavramını kullanmadık zira amacımız İslamcılığın neliği ve tanımı üzerinde bir tartışma yapmak/üretmek değil. Yazımızda bu iki kavramı kullanmaktaki amacımız Müslümanım diyen bütün kesimleri ve İslam’a taalluk eden bütün fraksiyonları kastettiğimiz bir çerçeve oluşturmaktır. Bu mülahazaların belirli bir grup veya akım üzerine yapılmadığını açıkça ifade etmiş olmak isteriz.
Kimileri zoru gördüğü zaman korkar ve kaçar. Kaçar zordan kolaya, kaçar yapması gerekenden. Kaçar ilkelerinden, ideallerinden ve hatta kendinden. Bu bir bertaraf olma durumudur zira kendisi olageldiği belki de uğruna yaşamayı hatta ölmeyi istediği ülküsünden bertaraf olmuştur. Bu durum başlı başına üzerine konuşulması gereken bir konudur ancak bizim üzerinde duracağımız mesele İslami hareketi terk etmek hatta sonrasında ona cephe alıp ihanet etmek vakıası üzerine durmak olacaktır. İslami dâvâ bilinci veya telkini ile büyümüş veya belli bir yaştan sonra İslami dâvâya gönül vermiş olması fark etmez, genellikle dâvâdan kopuşun benzer sebeplerden olduğunu düşünüyoruz. İşler belki gerçekten üstesinden gelinebilecek düzeyi aşmış veya kişinin kapasitesinin üstüne çıkmış olabilir. İslami hareket içerisinde olmak kişiye bir yük olmaya hatta engel olmaya başlamış da olabilir. Kişi kendince haklı sebepler ile de dâvâsını terk etmiş olabilir. Fakat bu bir dönem neferi olduğu ilkelerin haini olmayı kimse için gerektirmez kanısındayım. Bir zamanlar bende o mahalledendim dedikten sonra kendi geçmişinden öç alırcasına eski mahalleye saldırmak öyle göründüğü kadar olağan ve normal değil. Çünkü ortada açıklanması gereken nevzuhur bir hınç vardır artık.
Cumhuriyet dönemi ve ondan sonraki uzun yıllar boyunca halkın özlemini duyduğu İslami hareket; çok sınırlı, yüzeysel, geleneğin ötesine geçmeyen, tepkisellik ve apolojizmden müteşekkil olmuştur.
Uzun yıllar boyunca siyasi, askeri ve kültürel yenilgiler ile özgüveni kırıldıktan sonra yeni kurulan düzen de devamlı baskılanmış ve güdük kalmıştır. Zaten Osmanlı döneminde de halkın çok da ciddi bir İslami şuur taşıdığına dair pek de verinin olmadığını biliyoruz. (Bu konuda Prof. Hatice Kelpetin Arpaguş hocanın pek önemli “Osmanlı halkının geleneksel İslam anlayışı” kitabını inceleyebilirsiniz.) Doğrusu erken dönem olarak nitelendirebileceğimiz cumhuriyet sonrası dönemde din diye öğrenilen ve öğretilen şeyin de Kur’an ve sahih sünnetten bir hayli uzak olduğunu kabul etmeliyiz. Cumhuriyet döneminde uzun yıllar mütedeyyin-muhafazakâr kesimin İslami harekete olan açlığının da etkisiyle beraber erken dönemde İslami hareketin sahihliği tartışmaya açık olmaksızın o gün için sahiplenilmiştir. Daha sonrasında bu erken dönem hareketinin yetiştirdiği nesiller o zamana kadar uzak oldukları siyasi arenada boy göstermeye başlamıştır. O dönem ile ilgili İslami harekete gönül vermiş bütün dindarları eşitlemek değil amacımız fakat bir genelleme yapmamız gerekiyor. Zamanla İslami hareket içerisinden çıkan siyasetçiler ve iş adamları ile hareket ve hareketin üyeleri yeni bir sürece girdiler. Hatta bu süreç daha sonra ülkenin kaderini belirleyecek bir etkiye sahip olacaktı. Böylelikle radikal ve muhafazakâr olarak (dışarıdan) tanımlanan kesim yavaş yavaş liberalleşmeye, demokrasi ile barışmaya, siyasi çoğulculuğa sıcak bakmaya başladılar. Kapitalizmin nimetleri ile aniden tanıştıkça üzerlerinde ki değişim de ani ve rijit oldu. Baştan birçok sıkıntı ve eksikliği beraberinde getiren İslami hareket bu yanlışlar silsilesi ile yüzleşmeden son tahlilde yaşadığı dönüşüm ve kopuşu da doğru değerlendirememişti. Son tahlilde İslami hareket ile ilgili şu eleştiriler sıralanabilir: İktidarın dönüştürücü ve ifsad edici gücüne karşı uyanık olmamak, ‘zaferden’ değil ‘sefer’den sorumluyuz derken siyasi başarıyı ‘sefer’ sanmak, iktidarı ele geçirdikten sonra iktidarı kaybetmemek uğruna ilke ve ideallerden çeşitli bahaneler ile kurtulmak, devletle iş tutmanın veya kesin bir boyun eğişin sonucunda devletçileşmeye teşne olmak, kentselleşme karşından kırdan kontrolsüz ve hızlı kopuş/vazgeçiş, kapitalizmin nimetlerine aniden kavuşmanın etkisi ile yaşanan şehvetli dönüşüm, küresel neo-liberal politikaların yerelmişçesine rahatça kabullenilmesi, demokrasiye boyun eğmenin akabinde aniden tabiri caizse demokrasi havarisi kesilmek, siyasi arenada istenilen desteği göremeyince çoğulculuğu ilkelere tercih etmek, modern dünyaya bir cevap olarak post-modern çürüme ve yozlaşmaya sarılmak. Bu ve benzeri eleştirilerin, sıkıntıların veya zorlukların olması bir anlamıyla normaldir zira İsmet Özel’in dediği gibi dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır dolayısıyla dünyada bulunmak da hep bir saldırı ve zorluklarla mücadele anlamına gelmektedir. Eleştiri yapılan hususlar İslami hareket için hem bir zayıflığın hem de bir zorluğun göstergesidir. Burada, bu eleştirilerin haklılıklarına söyleyecek bir sözümüz de yok lakin şartlar zorlaştı diye veya dâvânın terki karşısında verilen nimetler tatlılaştı/bollaştı diye dâvâya ve harekete düşman olarak terk etmek itiraz etmemiz gereken önemli bir nokta olacaktır. Bu kopuş sonrası düşman olma muhtemelen dâvânın terkini kolaylaştırması ve sonrası için yaşanacak vicdan azabını azaltmak için de yapılan bir tepki olabilir. Fakat her ne kadar İslami hareket geçmişini hatalarını ve eksiklilerini ısrarla görmezden gelerek (hatta kimi zaman bu hataları bir marifetmiş gibi övmüştür) kabul etse de kendisini terk edenleri şeytanlaştırsa da İslami hareketi terk edenler her geçen gün artsa da bu hareket ve bu dâvâ meşruiyetini ve motivasyonunu korumaktadır kanaatimizce. Sonuçta her şeye rağmen bir dâvâ ve onu sahiplenen ciddi bir yekûn var hala. Bir dâvâya baş koymak, gönül vermek onun için zorluklara katlanmayı gerektiriyor. Bu tarih boyunca da böyle olmuştur. Hatta batıl ve haksız bir dâvâ bile olsa. Çünkü dâvâ sahibi olmak bunu gerektirir. Her ne şartta olursa olsun hiçbir dâvâ terk edilemez demiyorum lakin dâvâya gönül vermek de gönül koymak da belirli ilkeler dâhilinde olmalıdır. Sözgelimi sistem demokrasiye sıcak bakmayanları şeytanlaştırıyor diye Müslümanlar olarak demokrasinin en büyük kurtarıcı olduğunu savunmamız ve son dalmış gibi demokrasiye tutunmamız neresinden bakarsak bakalım sakat bir davranış olacaktır. Eğer bir gün demokrasi ile Müslümanların yolu kesişecekse bile bunun kararı Müslümanlar tarafından verilmediği sürece herhangi bir mutabakatı kabul etmenin yanlış olduğu düşüncesindeyim. Modern hayat (tıpkı tüm insanlıkta olduğu gibi) Müslümanları içerisinden çıkılmaz bir değişim girdabına sokuyor diye İslami harekete sırt çevirmemiz kabul edilemez.
Abdurrahman Arslan günümüz insanını nefsi kışkırtılmış insan olarak tanımlıyor fakat bu kışkırtma Müslümanları İslami dâvâdan alıkoymaya yetmemeliydi.
Alıkoysa bile Müslümanlara İslami hareketin bittiğini veya onun artık yanlış bir meyil olduğunu söyletmemelidir. Aksi halde esas kaybeden İslami hareket veya İslami dâvâ değil onu terk edenler olacaktır. Zira bu kedinin ulaşamadığı ciğere pis demesi minvalinden bir heves olarak İslami harekete gönül verenlerin de başaramadıkları bu işe çamur atmaları olacaktır. Her dönemde her dâvâya gönül verenler için zorluklar olmuştur tıpkı Müslümanlar ve onların İslami dâvâları arasında olduğu gibi. Makul olan bu zorluklara karşı mücadele etmektir, bu zorlukların büyüklüğünden şikâyetçi olup veya korkup kaçmak değildir. Bir heves olarak İslami harekete dâhil olanlar yine bir heva ve heves uğruna bu dâvâdan tövbe edeceklerdir. Sözgelimi İslam’ı tam olarak sindirmemiş biri yaşam koşulları değiştiğinde taviz vermesi gereken ilkeleri olduğunda tavizin İslami dâvâdan yana olmasına şaşırmamalı. Kendince bireysel dindarlığına veya ibadetine devam edebilir fakat artık İslami hareket onun için olmazsa olmaz değildir zaten artık İslami hareket de İslami hareket değildir onun gözünde. Onun için İslami hareket güncelliğini yitirmiş(ki bu aynı zamanda bir eksiklik olarak eleştirilmesi doğal bir şeydir) yaşadığı çağı ve hayatı takip edemeyen ıslah edilmekten daha çok terk edilmesi ve kendisinden temizlenilmesi gereken bir şeydir! Ve kendisi ise İslami hareketi terk ederek bir sonraki aşamaya, üst kademeye geçmiş ve zorunlu değişimi başarı ile tamamlamıştır! Kültürel veya çevresel olarak İslam’a dâhil olmuş veya bir dönem bir duyusal ihtiyacın açığını kapatmak için Müslümanlara yaklaşmış kişilerin dâvâyı terki bizim için ne İslam’ın zayıfladığının ne de bozulduğunun göstergesi olabilir. Bauman’dan mülhem bütün tanımların ve kavramların anlamını yitirdiği ve muğlâklaştığı, tekil bir tanımlamanın mümkün olmadığı hatta tekilliğin tamamen kaybolduğu, göreliliğin ve şeffaflığın toplumsal ve bireysel hayata hâkim olması tespitleri sadece Müslümanları ve İslami hareket müntesiplerini kapsamamaktadır. Bir ideoloji, dâvâ, paradigma hatta amaç sahibi olmanın bu denli zor olduğu ve daha da zorlaşacağı bir dönemde Müslümanlar olarak eksiklerimizi doğru ve reel dünya ile kopuk olmamasına özen göstererek tespit etmeliyiz. Müslümanım diyenlerin Allah’tan daha çok siyasi iktidara, piyasaya, küresel sisteme veya herhangi bir maddi güç temerküzüne inanması/güvenmesi gibi trajik bir sorun ile karşı karşıya gelmesi gayet normal olmaktadır. İslami hareket ve İslami dâvâ abad olacak ise ona sonuna kadar sadık, sabırlı, müteyakkız ve akıllı müntesipleri ile birlikte olacaktır.
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler. “Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü …
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.
Bir Heves Olarak İslami Hareket Veya İslami Dâvâcılık
“Biz, kendi hayatımızı değerli kılacağız, her birimiz zihni kapasitelerimiz açısından, geliştirdiğimiz yeteneklerimiz bakımından birer hazine olmaya yöneleceğiz. Öyle ki, bir gün canımızı İslam uğruna vermemiz gerektiğinde Allah için hazineler feda edebilelim, ölmeyi göze alışımız basit hazlardan, basit tatmin vasıtalarından vazgeçmemiz anlamına gelmesin. Batarsak güneşler olarak batabilelim.”
İSMET ÖZEL
Öncelikle İslami hareket veya İslami dâvâcılık kavramlarının yetersizliği ve belirsizliği konusunda akla gelen itirazların haklı olduğunu itiraf etmeliyim. Fakat Müslüman her ferdin dinini öğrenmesi, tebliğ etmesi ve savunması adına yapılan ve çaba sarf edilen bütün organizasyon, topluluk, bireysel çalışma, niyet ve ülküyü ifade edebilmek için kullanılabilecek kavramların kısıtlılığı malumdur. Ve özellikle İslamcılık kavramını kullanmadık zira amacımız İslamcılığın neliği ve tanımı üzerinde bir tartışma yapmak/üretmek değil. Yazımızda bu iki kavramı kullanmaktaki amacımız Müslümanım diyen bütün kesimleri ve İslam’a taalluk eden bütün fraksiyonları kastettiğimiz bir çerçeve oluşturmaktır. Bu mülahazaların belirli bir grup veya akım üzerine yapılmadığını açıkça ifade etmiş olmak isteriz.
Kimileri zoru gördüğü zaman korkar ve kaçar. Kaçar zordan kolaya, kaçar yapması gerekenden. Kaçar ilkelerinden, ideallerinden ve hatta kendinden. Bu bir bertaraf olma durumudur zira kendisi olageldiği belki de uğruna yaşamayı hatta ölmeyi istediği ülküsünden bertaraf olmuştur. Bu durum başlı başına üzerine konuşulması gereken bir konudur ancak bizim üzerinde duracağımız mesele İslami hareketi terk etmek hatta sonrasında ona cephe alıp ihanet etmek vakıası üzerine durmak olacaktır. İslami dâvâ bilinci veya telkini ile büyümüş veya belli bir yaştan sonra İslami dâvâya gönül vermiş olması fark etmez, genellikle dâvâdan kopuşun benzer sebeplerden olduğunu düşünüyoruz. İşler belki gerçekten üstesinden gelinebilecek düzeyi aşmış veya kişinin kapasitesinin üstüne çıkmış olabilir. İslami hareket içerisinde olmak kişiye bir yük olmaya hatta engel olmaya başlamış da olabilir. Kişi kendince haklı sebepler ile de dâvâsını terk etmiş olabilir. Fakat bu bir dönem neferi olduğu ilkelerin haini olmayı kimse için gerektirmez kanısındayım. Bir zamanlar bende o mahalledendim dedikten sonra kendi geçmişinden öç alırcasına eski mahalleye saldırmak öyle göründüğü kadar olağan ve normal değil. Çünkü ortada açıklanması gereken nevzuhur bir hınç vardır artık.
Uzun yıllar boyunca siyasi, askeri ve kültürel yenilgiler ile özgüveni kırıldıktan sonra yeni kurulan düzen de devamlı baskılanmış ve güdük kalmıştır. Zaten Osmanlı döneminde de halkın çok da ciddi bir İslami şuur taşıdığına dair pek de verinin olmadığını biliyoruz. (Bu konuda Prof. Hatice Kelpetin Arpaguş hocanın pek önemli “Osmanlı halkının geleneksel İslam anlayışı” kitabını inceleyebilirsiniz.) Doğrusu erken dönem olarak nitelendirebileceğimiz cumhuriyet sonrası dönemde din diye öğrenilen ve öğretilen şeyin de Kur’an ve sahih sünnetten bir hayli uzak olduğunu kabul etmeliyiz. Cumhuriyet döneminde uzun yıllar mütedeyyin-muhafazakâr kesimin İslami harekete olan açlığının da etkisiyle beraber erken dönemde İslami hareketin sahihliği tartışmaya açık olmaksızın o gün için sahiplenilmiştir. Daha sonrasında bu erken dönem hareketinin yetiştirdiği nesiller o zamana kadar uzak oldukları siyasi arenada boy göstermeye başlamıştır. O dönem ile ilgili İslami harekete gönül vermiş bütün dindarları eşitlemek değil amacımız fakat bir genelleme yapmamız gerekiyor. Zamanla İslami hareket içerisinden çıkan siyasetçiler ve iş adamları ile hareket ve hareketin üyeleri yeni bir sürece girdiler. Hatta bu süreç daha sonra ülkenin kaderini belirleyecek bir etkiye sahip olacaktı. Böylelikle radikal ve muhafazakâr olarak (dışarıdan) tanımlanan kesim yavaş yavaş liberalleşmeye, demokrasi ile barışmaya, siyasi çoğulculuğa sıcak bakmaya başladılar. Kapitalizmin nimetleri ile aniden tanıştıkça üzerlerinde ki değişim de ani ve rijit oldu. Baştan birçok sıkıntı ve eksikliği beraberinde getiren İslami hareket bu yanlışlar silsilesi ile yüzleşmeden son tahlilde yaşadığı dönüşüm ve kopuşu da doğru değerlendirememişti. Son tahlilde İslami hareket ile ilgili şu eleştiriler sıralanabilir: İktidarın dönüştürücü ve ifsad edici gücüne karşı uyanık olmamak, ‘zaferden’ değil ‘sefer’den sorumluyuz derken siyasi başarıyı ‘sefer’ sanmak, iktidarı ele geçirdikten sonra iktidarı kaybetmemek uğruna ilke ve ideallerden çeşitli bahaneler ile kurtulmak, devletle iş tutmanın veya kesin bir boyun eğişin sonucunda devletçileşmeye teşne olmak, kentselleşme karşından kırdan kontrolsüz ve hızlı kopuş/vazgeçiş, kapitalizmin nimetlerine aniden kavuşmanın etkisi ile yaşanan şehvetli dönüşüm, küresel neo-liberal politikaların yerelmişçesine rahatça kabullenilmesi, demokrasiye boyun eğmenin akabinde aniden tabiri caizse demokrasi havarisi kesilmek, siyasi arenada istenilen desteği göremeyince çoğulculuğu ilkelere tercih etmek, modern dünyaya bir cevap olarak post-modern çürüme ve yozlaşmaya sarılmak. Bu ve benzeri eleştirilerin, sıkıntıların veya zorlukların olması bir anlamıyla normaldir zira İsmet Özel’in dediği gibi dünyaya gelmek bir saldırıya uğramaktır dolayısıyla dünyada bulunmak da hep bir saldırı ve zorluklarla mücadele anlamına gelmektedir. Eleştiri yapılan hususlar İslami hareket için hem bir zayıflığın hem de bir zorluğun göstergesidir. Burada, bu eleştirilerin haklılıklarına söyleyecek bir sözümüz de yok lakin şartlar zorlaştı diye veya dâvânın terki karşısında verilen nimetler tatlılaştı/bollaştı diye dâvâya ve harekete düşman olarak terk etmek itiraz etmemiz gereken önemli bir nokta olacaktır. Bu kopuş sonrası düşman olma muhtemelen dâvânın terkini kolaylaştırması ve sonrası için yaşanacak vicdan azabını azaltmak için de yapılan bir tepki olabilir. Fakat her ne kadar İslami hareket geçmişini hatalarını ve eksiklilerini ısrarla görmezden gelerek (hatta kimi zaman bu hataları bir marifetmiş gibi övmüştür) kabul etse de kendisini terk edenleri şeytanlaştırsa da İslami hareketi terk edenler her geçen gün artsa da bu hareket ve bu dâvâ meşruiyetini ve motivasyonunu korumaktadır kanaatimizce. Sonuçta her şeye rağmen bir dâvâ ve onu sahiplenen ciddi bir yekûn var hala. Bir dâvâya baş koymak, gönül vermek onun için zorluklara katlanmayı gerektiriyor. Bu tarih boyunca da böyle olmuştur. Hatta batıl ve haksız bir dâvâ bile olsa. Çünkü dâvâ sahibi olmak bunu gerektirir. Her ne şartta olursa olsun hiçbir dâvâ terk edilemez demiyorum lakin dâvâya gönül vermek de gönül koymak da belirli ilkeler dâhilinde olmalıdır. Sözgelimi sistem demokrasiye sıcak bakmayanları şeytanlaştırıyor diye Müslümanlar olarak demokrasinin en büyük kurtarıcı olduğunu savunmamız ve son dalmış gibi demokrasiye tutunmamız neresinden bakarsak bakalım sakat bir davranış olacaktır. Eğer bir gün demokrasi ile Müslümanların yolu kesişecekse bile bunun kararı Müslümanlar tarafından verilmediği sürece herhangi bir mutabakatı kabul etmenin yanlış olduğu düşüncesindeyim. Modern hayat (tıpkı tüm insanlıkta olduğu gibi) Müslümanları içerisinden çıkılmaz bir değişim girdabına sokuyor diye İslami harekete sırt çevirmemiz kabul edilemez.
Alıkoysa bile Müslümanlara İslami hareketin bittiğini veya onun artık yanlış bir meyil olduğunu söyletmemelidir. Aksi halde esas kaybeden İslami hareket veya İslami dâvâ değil onu terk edenler olacaktır. Zira bu kedinin ulaşamadığı ciğere pis demesi minvalinden bir heves olarak İslami harekete gönül verenlerin de başaramadıkları bu işe çamur atmaları olacaktır. Her dönemde her dâvâya gönül verenler için zorluklar olmuştur tıpkı Müslümanlar ve onların İslami dâvâları arasında olduğu gibi. Makul olan bu zorluklara karşı mücadele etmektir, bu zorlukların büyüklüğünden şikâyetçi olup veya korkup kaçmak değildir. Bir heves olarak İslami harekete dâhil olanlar yine bir heva ve heves uğruna bu dâvâdan tövbe edeceklerdir. Sözgelimi İslam’ı tam olarak sindirmemiş biri yaşam koşulları değiştiğinde taviz vermesi gereken ilkeleri olduğunda tavizin İslami dâvâdan yana olmasına şaşırmamalı. Kendince bireysel dindarlığına veya ibadetine devam edebilir fakat artık İslami hareket onun için olmazsa olmaz değildir zaten artık İslami hareket de İslami hareket değildir onun gözünde. Onun için İslami hareket güncelliğini yitirmiş(ki bu aynı zamanda bir eksiklik olarak eleştirilmesi doğal bir şeydir) yaşadığı çağı ve hayatı takip edemeyen ıslah edilmekten daha çok terk edilmesi ve kendisinden temizlenilmesi gereken bir şeydir! Ve kendisi ise İslami hareketi terk ederek bir sonraki aşamaya, üst kademeye geçmiş ve zorunlu değişimi başarı ile tamamlamıştır! Kültürel veya çevresel olarak İslam’a dâhil olmuş veya bir dönem bir duyusal ihtiyacın açığını kapatmak için Müslümanlara yaklaşmış kişilerin dâvâyı terki bizim için ne İslam’ın zayıfladığının ne de bozulduğunun göstergesi olabilir. Bauman’dan mülhem bütün tanımların ve kavramların anlamını yitirdiği ve muğlâklaştığı, tekil bir tanımlamanın mümkün olmadığı hatta tekilliğin tamamen kaybolduğu, göreliliğin ve şeffaflığın toplumsal ve bireysel hayata hâkim olması tespitleri sadece Müslümanları ve İslami hareket müntesiplerini kapsamamaktadır. Bir ideoloji, dâvâ, paradigma hatta amaç sahibi olmanın bu denli zor olduğu ve daha da zorlaşacağı bir dönemde Müslümanlar olarak eksiklerimizi doğru ve reel dünya ile kopuk olmamasına özen göstererek tespit etmeliyiz. Müslümanım diyenlerin Allah’tan daha çok siyasi iktidara, piyasaya, küresel sisteme veya herhangi bir maddi güç temerküzüne inanması/güvenmesi gibi trajik bir sorun ile karşı karşıya gelmesi gayet normal olmaktadır. İslami hareket ve İslami dâvâ abad olacak ise ona sonuna kadar sadık, sabırlı, müteyakkız ve akıllı müntesipleri ile birlikte olacaktır.
İlgili Yazılar
Kişisel Tarihimizin Yol Dönümleri
Acı ya da tatlı, yaşadığımız her hikâye bize sabrı, aklı ve kalbi birlikte yoğurmayı, dua ve eylemi bir arada tutmayı, kendi hayat mücadelesinde bir başkasının da huzur bulmasını sağlamayı, birlikte direnmeyi, topluca değişmeyi, sevmeyi ve çok sevmeyi, kuşu, çiçeği, böceği dinlemeyi, hüznü, acıyı, kederi, umudu, ümidi, neşeyi hissedip hissettirebilmeyi, bizi biz yapan bütün zorlukların üstesinden gelebilmeyi, en önemlisi de her insanın sonunda bir hikâye olacağını, onun bunun değil kendi hikâyesini yazmanın ve yaşamanın bilincini, kadir ve kıymetini, bunun kahramanlığını öğretir.
Düşünmeyi Düşünmek
Farklı fikirlere tahammülü olmayan insanların fikirleri değil ön kabulleri vardır. Hangi konu olursa olsun kalıp çözümleri olan bu insanların, insanlığın yararına bir şey ortaya koymaları mümkün değildir. Aksine bu insanlar, en başta kendilerine ve içinde yaşadıkları topluma zarar verirler. “Hikmet” ise birçok kişinin emeğiyle yoğrularak günümüze ulaştığı için bir topluma ya da gruba özgü …
Mektup XII
Varlık gayemizin dışında yaşamak; iğne ile kesmeye, makas ile dikmeye çalışmak gibi. Bu nedenle, sorunun nedeni, sancının merkezi dile getirilirken konu burada kilitleniyor. Derdin devası, sorunun cevabı, problemlerin çözümü belli. Hükmün sahibi ne diyorsa o…
İlkeler Üzerinden Konuşmak
İslamcılığın ideolojik çöküşü Olivier Roy’un 1990’larda “Siyasal İslam’ın İflası” adlı kitabında dile getirilmişti. Roy’a göre, İslamcılık, başlangıçta gelenek karşıtı modern bir entelektüel akım iken uğradığı dönüşümle, marjinalize olmuş kentli gençler için ilgi çeken bir radikal protesto hareketi olmaktan öteye gidememişti. Yine, ona göre İslamcılık, batılılaşma ve karma eğitimin getirdiği ahlaki yozlaşmaya karşı çıkan ancak düşüncelerini …
Ölümün Anlamı – Anlamın Ölümü
Yaşam ve ölüm ikilisi hangi ikili kümesine dâhil edilebilir? Ölüm denen gerçeklik yaşamın olmaması hali midir; yoksa ölüm denen gerçeklik yaşam gerçekliğinin ikizi midir? İlki daha makul görünmektedir. Ezdad ikilisindendir yaşam ve ölüm kavramları. Bir olgunun iki ayrı olayı gibidir sanki.