Diyorum ki durdursam şu akın akın akan kalabalıkları…
Sorsam;
Nereye yetiştiriyor sizi bu ayaklarınız?
Nereye yetiştirecek sizi bu telaşınız?
Başınızı çevirip göğe bakacak,
Yağan yağmur damlasında ıslanacak hiç mi vaktiniz yok?..
Bir çocuk sakinliğinde bağlamak ayakkabı bağını…
Bu kadar mı fakiri oldunuz zamanın?
Bu kadar mı âcizi kaldınız hayatın?..
Düşünme yetisi ne büyük nimet… İnsanı ulvileştiren, değer katan ne büyük ülfet… İnsanı sevimli kılan, ona mânâ katan ne büyük rızık… Ne büyük imkân…
Fikretme, tefekkür etme, insanı kendine getiren, kendilik olma becerisini ortaya çıkaran büyük erdem. İnsanı, toplumu içerisinde ayırt ettiren, ona şuur katan, onda farkındalık yaratan büyük beceri…
Rabbin insana sunduğu, bahşettiği türlü türlü yetenekleri ortaya çıkaran gelişim ve değişim mekanizması… İnsan gördükleri karşısında şaşkınlık ve hayret duydukça, merak duygusu arttıkça öğrenme ve araştırma çabası içerisine girmeye başlar. Hayret akabinde gayreti getirendir. Yani diyalektik dediğimiz sorgulama yöntemiyle kendini geliştirir ve içinde bulunduğu çağın ve medeniyetin de ilerlemesine katkıda bulunur…
İlim ve bilim hep böyle ilerlemiştir. Süregelen hayatı ve içindeki sosyo-kültürel yaşamı sorgulamayan mukallit zihinler, ne kendilerine ne de içinde bulundukları topluma bir katkı veya fayda sağlayamamışlardır. Nasıl ki İbrahim Peygamber “neden bu putlara tapıyorsunuz” itirazını veya sorgulamasını o günün toplumuna yaptırdıysa; her çağın da sorgulanacak bir yanı; mutmain edilecek bir tarafı vardır.
Mukallit düşünce yani taklit üzere gördüğünü yaşama felsefesi, itirazcı olmayan, mevcut yaşam tarzını sorgulamayan, gördüğü resmin yanlışlarını düzeltmek yerine o resmin bir parçası olmayı yeğleyen düşünme biçimidir. Elbette ki mukallit düşünce değişimi çok benimsemez. Çünkü kendince korkuları vardır. İçsel olarak tasvip etmediği şeyleri bile dile getirmekten, düzeni bozmaktan çekinir. Çekingenliği yüzünden çoğu zaman hakikate de sırtını dönebilir.
Bazen bir çocuk kral çıplaktır diyebiliyorken; yetişkin olup da doğruyu yanlıştan ayıracak rüşdü yakalamış bireylerin bunu diyememeleri, düşünme becerilerine ket vurup gerek korkuları gerek ortama şirin görünme gayretleri, doğru ve erdemli insan olma vasfını kaybetmelerine sebebiyet verebiliyor…
Nasıl olur da bir toplum, sütünü sağdığı, etinden yediği bir hayvana tapabilir? Nasıl olur da kendisine ne bir zarar ne de fayda sağlayacak durumda olan bir kaya parçasından insan medet bekleyebilir? Nasıl olur da insan, kendisininki gibi bir beyni kutsal sayıp dokunulmazlığını savunur? Nasıl olur da bilim bu kadar kutsanır ve hakikatle olan ilgisinden koparılır? Ve daha birçok nasıllar ve sorular sorulabilir…
Çünkü insanlık doğru düşünme yöntemini, ölçüsünü kaybedince yanlış haritalarla, yanlış pusulalarla doğru yönü de bulamıyor.
“Nasıl da ölçtü biçti! Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti!..” (Müddessir, 18-19)
İnsan, ölçüp biçtiği bir bakış açısıyla bir değerler bütünüyle aslında kader elbisesini diker. Doğru ölçü almayınca nasıl ki bir elbise kişinin bedenine yakışmıyorsa; yanlış düşünce ve davranışlarla oluşan bir hayat da sahibini huzurlu ve mutlu etmeye yetmiyor.
Sindiremem diye, zarar verir diye kaçındıklarımız, yemediklerimiz için hassasiyet gösterirken; düşünce ve fikir dünyamızı zedeleyen, zihnimizi bulandıran yanlışlara neden bu kadar titiz ve tepkisiz kalabiliyoruz?
“Herkes böyle yapıyor!” bahanesi bunu yapmamızı kolaylaştırıyor olabilir. Hoşumuza gitmese de sessizce o fikirleri zihin altı edebiliyoruz. Bir tohum olarak atılan düşünce sonra başka bir düşünceyle onu sulayıp büyütüyor ve en sonunda düşünce harekete geçip meyvesini vermeye başlıyor. Ve biz ancak meyveler devşirilince fark ediyoruz işin yanlışlığını. İşte o zaman kimileri sağa sola koşturup ne yapacağının sancısını yaşarken; kimileri de “zaten olan olmuş” teslimiyeti içine girebiliyor.
Zihnimizdeki düşmanlarla mücadele edip onları yenilgiye uğratmadan gerçek sorunlarla da baş etmek imkânsızlaşıyor.
Hani İngiliz hükümeti bir zamanlar Gandi hakkında ne demişti: “Bu küçük ve sadece peştamal giyen adam ne yapabilir ki?” Oysaki sadece bir tek kişi, işte bu küçük adam, güçlü düşüncesiyle İngiliz İmparatorluğuna karşı büyük bir mücadele yürütmüş ve Hindistan’da büyük başarılar kazanmıştı.
Tarih bunun örnekleriyle, yaşanmışlıklarla doludur. Onun için tefekkür etmek insanlığının kurtuluşu için önemsenmiş ve itibar görmüştür. Körü körüne değil; bir basiret üzere hakka, hakikate çağrılan bir ümmetin mensupları olarak; hızımızı biraz düşürerek, yoğunluğumuzu biraz seyrelterek zihin ve beden dünyamızı tefekküre açalım. En büyük şükür, akıl melekesini doğru bir şekilde kullanma şükrü olsa gerek… Çünkü tefekkür en büyük şükürdür…
Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi.
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
“Biz, kendi hayatımızı değerli kılacağız, her birimiz zihni kapasitelerimiz açısından, geliştirdiğimiz yeteneklerimiz bakımından birer hazine olmaya yöneleceğiz. Öyle ki, bir gün canımızı İslam uğruna vermemiz gerektiğinde Allah için hazineler feda edebilelim, ölmeyi göze alışımız basit hazlardan, basit tatmin vasıtalarından vazgeçmemiz anlamına gelmesin. Batarsak güneşler olarak batabilelim.” İSMET ÖZEL Öncelikle İslami hareket veya İslami dâvâcılık kavramlarının …
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.
Tefekkür Teşekkürdür
*“Allah’ım suskunluğumu tefekkür eyle, baktığımda ibret alayım…”
Diyorum ki durdursam şu akın akın akan kalabalıkları…
Sorsam;
Nereye yetiştiriyor sizi bu ayaklarınız?
Nereye yetiştirecek sizi bu telaşınız?
Başınızı çevirip göğe bakacak,
Yağan yağmur damlasında ıslanacak hiç mi vaktiniz yok?..
Bir çocuk sakinliğinde bağlamak ayakkabı bağını…
Bu kadar mı fakiri oldunuz zamanın?
Bu kadar mı âcizi kaldınız hayatın?..
Düşünme yetisi ne büyük nimet… İnsanı ulvileştiren, değer katan ne büyük ülfet… İnsanı sevimli kılan, ona mânâ katan ne büyük rızık… Ne büyük imkân…
Fikretme, tefekkür etme, insanı kendine getiren, kendilik olma becerisini ortaya çıkaran büyük erdem. İnsanı, toplumu içerisinde ayırt ettiren, ona şuur katan, onda farkındalık yaratan büyük beceri…
Rabbin insana sunduğu, bahşettiği türlü türlü yetenekleri ortaya çıkaran gelişim ve değişim mekanizması… İnsan gördükleri karşısında şaşkınlık ve hayret duydukça, merak duygusu arttıkça öğrenme ve araştırma çabası içerisine girmeye başlar. Hayret akabinde gayreti getirendir. Yani diyalektik dediğimiz sorgulama yöntemiyle kendini geliştirir ve içinde bulunduğu çağın ve medeniyetin de ilerlemesine katkıda bulunur…
İlim ve bilim hep böyle ilerlemiştir. Süregelen hayatı ve içindeki sosyo-kültürel yaşamı sorgulamayan mukallit zihinler, ne kendilerine ne de içinde bulundukları topluma bir katkı veya fayda sağlayamamışlardır. Nasıl ki İbrahim Peygamber “neden bu putlara tapıyorsunuz” itirazını veya sorgulamasını o günün toplumuna yaptırdıysa; her çağın da sorgulanacak bir yanı; mutmain edilecek bir tarafı vardır.
Mukallit düşünce yani taklit üzere gördüğünü yaşama felsefesi, itirazcı olmayan, mevcut yaşam tarzını sorgulamayan, gördüğü resmin yanlışlarını düzeltmek yerine o resmin bir parçası olmayı yeğleyen düşünme biçimidir. Elbette ki mukallit düşünce değişimi çok benimsemez. Çünkü kendince korkuları vardır. İçsel olarak tasvip etmediği şeyleri bile dile getirmekten, düzeni bozmaktan çekinir. Çekingenliği yüzünden çoğu zaman hakikate de sırtını dönebilir.
Bazen bir çocuk kral çıplaktır diyebiliyorken; yetişkin olup da doğruyu yanlıştan ayıracak rüşdü yakalamış bireylerin bunu diyememeleri, düşünme becerilerine ket vurup gerek korkuları gerek ortama şirin görünme gayretleri, doğru ve erdemli insan olma vasfını kaybetmelerine sebebiyet verebiliyor…
Nasıl olur da bir toplum, sütünü sağdığı, etinden yediği bir hayvana tapabilir? Nasıl olur da kendisine ne bir zarar ne de fayda sağlayacak durumda olan bir kaya parçasından insan medet bekleyebilir? Nasıl olur da insan, kendisininki gibi bir beyni kutsal sayıp dokunulmazlığını savunur? Nasıl olur da bilim bu kadar kutsanır ve hakikatle olan ilgisinden koparılır? Ve daha birçok nasıllar ve sorular sorulabilir…
Çünkü insanlık doğru düşünme yöntemini, ölçüsünü kaybedince yanlış haritalarla, yanlış pusulalarla doğru yönü de bulamıyor.
“Nasıl da ölçtü biçti! Kahrolası, nasıl da ölçtü biçti!..” (Müddessir, 18-19)
İnsan, ölçüp biçtiği bir bakış açısıyla bir değerler bütünüyle aslında kader elbisesini diker. Doğru ölçü almayınca nasıl ki bir elbise kişinin bedenine yakışmıyorsa; yanlış düşünce ve davranışlarla oluşan bir hayat da sahibini huzurlu ve mutlu etmeye yetmiyor.
Sindiremem diye, zarar verir diye kaçındıklarımız, yemediklerimiz için hassasiyet gösterirken; düşünce ve fikir dünyamızı zedeleyen, zihnimizi bulandıran yanlışlara neden bu kadar titiz ve tepkisiz kalabiliyoruz?
“Herkes böyle yapıyor!” bahanesi bunu yapmamızı kolaylaştırıyor olabilir. Hoşumuza gitmese de sessizce o fikirleri zihin altı edebiliyoruz. Bir tohum olarak atılan düşünce sonra başka bir düşünceyle onu sulayıp büyütüyor ve en sonunda düşünce harekete geçip meyvesini vermeye başlıyor. Ve biz ancak meyveler devşirilince fark ediyoruz işin yanlışlığını. İşte o zaman kimileri sağa sola koşturup ne yapacağının sancısını yaşarken; kimileri de “zaten olan olmuş” teslimiyeti içine girebiliyor.
Zihnimizdeki düşmanlarla mücadele edip onları yenilgiye uğratmadan gerçek sorunlarla da baş etmek imkânsızlaşıyor.
Hani İngiliz hükümeti bir zamanlar Gandi hakkında ne demişti: “Bu küçük ve sadece peştamal giyen adam ne yapabilir ki?” Oysaki sadece bir tek kişi, işte bu küçük adam, güçlü düşüncesiyle İngiliz İmparatorluğuna karşı büyük bir mücadele yürütmüş ve Hindistan’da büyük başarılar kazanmıştı.
Tarih bunun örnekleriyle, yaşanmışlıklarla doludur. Onun için tefekkür etmek insanlığının kurtuluşu için önemsenmiş ve itibar görmüştür. Körü körüne değil; bir basiret üzere hakka, hakikate çağrılan bir ümmetin mensupları olarak; hızımızı biraz düşürerek, yoğunluğumuzu biraz seyrelterek zihin ve beden dünyamızı tefekküre açalım. En büyük şükür, akıl melekesini doğru bir şekilde kullanma şükrü olsa gerek… Çünkü tefekkür en büyük şükürdür…
İlgili Yazılar
Vatandan Uzakta
Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi.
Çeşitli Vaadlere Özet Bakış
Akıl, algıladığı görüntüleri, duygu ile vardığı şeyleri yorumlayıp bir tasnife, bir düzene koymak ister. Düşünen insan, nesnelerle de yetinmeyip fizikötesi alanlara uzar. Bir yorum getirip bir idrake varıncaya dek, itminan oluncaya dek uğraşır. Bir yoruma varmak tutkusu, normal işlevidir aklın. Adeta mecburdur bir analiz ve sentez yapmaya.
Bir Heves Olarak İslami Hareket Veya İslami Dâvâcılık
“Biz, kendi hayatımızı değerli kılacağız, her birimiz zihni kapasitelerimiz açısından, geliştirdiğimiz yeteneklerimiz bakımından birer hazine olmaya yöneleceğiz. Öyle ki, bir gün canımızı İslam uğruna vermemiz gerektiğinde Allah için hazineler feda edebilelim, ölmeyi göze alışımız basit hazlardan, basit tatmin vasıtalarından vazgeçmemiz anlamına gelmesin. Batarsak güneşler olarak batabilelim.” İSMET ÖZEL Öncelikle İslami hareket veya İslami dâvâcılık kavramlarının …
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Kadının Ayağı Gül Oldu
Daha birkaç saat önce toprağı terk eden çiçekler. Daha birkaç saat önce hayatın yabanıl yanında umut diye haykıran! Vurdumduymaz bir insanın elinde; bu uzun bardağın içinde, duyguları adına terkedilen çiçekler. Kimi bir kadının ruhuna ruh oluyor, kimi dinlediği müziği yaşıyordu. Kimisi de rüzgârın özlemiyle gözyaşı döküyordu.