Çocukların dünyasının yazmak yazım dünyasının belki de en zoru. Bütün türler için yazdığınız konu ve karakterlerin dünyasına sızmaya çalışırsınız. Çocuğun dünyasına öyle sızmadan daha fazlasına ihtiyacınız var demektir. Melih Tuğtağ’dan bunu anladık. Çünkü o çocukların dünyasında yaşıyor. Bir tahtaya baktığımızda tahtadaki 8 rakamını çocuk nasıl, ne olarak görüyor, senin dur dinle dediğin yer de o acaba kendi dünyasında kimlerle konuşuyor, sen nasihatler ederken o pervaneli bir ayakabının içinde hangi bulutun üzerinde dolaşıyor :). Çocuk hayal ediyor, oldukça da ciddi büyükler aklı bir karış havada diyor. Ne bir karışı karışlarca havada! Çocuklara hayatı bir de onların gözleriyle görebilmemiz için müsade edelim mi, ne dersiniz? Çünkü biz fazlasıyla kastık ve fazlasıyla yorduk; onları dinlediğimizde, onları ‘adam etmeyi’ bırakıp onlarla ‘adam olmayı’ denediğimizde belki de herşey daha başka olacak. Denemeye değmez mi?
Edebiyatınızda neyi, nasıl anlatıyorsunuz?
Anlatım açısından genelde teknik olarak örtük öğreti üzerine çalışıyorum. Yani vermek istediğim değeri mizah arkası aktarmaya çalışıyorum. Mizah yazarı olarak tanımlıyorlar beni.
Anlattığımı çocuklar anlamadan anlatmaya çalışıyorum. Bu işin bütün numarası bu. Benim anlattığımı onların anlamamasını istiyorum ve bekliyorum. Bir çocuk okuduğunda sadece ve sadece eğlenerek okumasını, eğlenmeyi amaçlayarak okumasını isterim. Her kitapta her metinde en temel, Allah’ın yaratıcılığından münezzihliğine kadar, oradan sosyal meselelere, infak kültürüne kadar, mucitliğe, dedektiflik ve ajan hikâyelerine ve bunların altında yine aile içi huzur ve şiddet, akran baskısı, “anneannemin köyü mü, tatil köyü mü” ayrımı, bu tip pek çok sosyal, dini ve ciddi meseleleri hiç kimse fark etmeden, onların isimlerini anmadan anlatıyorum.
Anlatma, göster. Aslında edebiyatın tüm mantığı budur. Bir değeri anlatacaksan niye roman veya öykü yazıyorsun ki? Makale yaz! Ama bunlardan birini yazıyorsan bana anlatma, göster. Anlat, hikâyenin içinde ben göreyim.
Az önce dini temalardan bahsettim ama ben dini kitap yazmıyorum. Daha doğrusu ben ne kadar dinle alakalı isem yazdığım şey de o kadar dinle alakalı. Bu sebeple infak gibi, sadaka gibi dini kavramları dini terminoloji kullanmadan anlattığımızda otomatik olarak bu çocukta bir karşılık olarak geri dönüyor. Bugün çocuklar ailelerinin tahakkümü altında, ben de bu durumda aileleri ile boğuşmak yerine böyle bir yol tercih ediyorum. Anlattığım şey aynı. Bir söz vardır, “Kendin için beğenmediğin bir şeyi kimseye sadaka ya da zekât veriyorum diye verme!” Mesela beğenmediğin ceketi, hiç giymeyeceğin bir markayı sadaka ya da zekât diye veremezsin. Ben bunu bu şekilde anlatsam sadece bir takım aileler tarafından onaylanacak, çocuğun aklında kalan bir şeyde olmayacak. Ben çaktırmadan bu işi yapıyorum. Böylelikle hem İzmir’deki, hem Bursa’daki, hem Konya’daki, hem Rize’deki hem Antalya’daki çocuk aynı derecede okuyabiliyor. Bunu sağlamanın yolu örtük öğretiydi, ben de bu şekilde yaptım.
Yani bunlar bizi subliminal ile zehirlediyse, biz de bunları subliminal ile hücremizden çıkaracağız demektir. Onların silahıyla silahlanmak yani, mü’minin işi bu.
Hikâyelerinizi yazarken ilham aldığınız kaynak nedir?
Ben kendi çocukluğumdan ilham alıyorum genelde. Çevremdeki çocuklardan da alıyorum ancak en temel kaynak benim kendi çocukluğum. Çocuğa çocuk gözüyle bakmak yanlış. Yani herkesin aklındaki o yaşı küçük olan ve kafası çok basmayan, aptal, hatta yaşı küçük şey tanımı mesela, ben yazdığım kitleyi o şekilde tanımlamadığım için meseleye de o şekilde bakmıyorum. Ben neye gülüyorsam onu yazıyorum. Benim kitaplarımı yetişkinler de okuduğunda eğlenirler. Ben kendi eğlendiğim şeyi yazıyorum. İlham kaynağım çocukluğum, bugünkü hayatım, bugünkü sosyal medya, bugünkü her şey. O yüzden hayatın veya benim dışımda bir şey değil. Çocuğa özel bir şey yazdığınızda, az önce bahsettiğim “aptal küçük şey” tanımındaki çocuğa göre yazılmış oluyor ki, nefis de ona doğru çekiyor. Onu yazmak daha kolay çünkü espri yapıp espriyi açıklarken zaten sayfa bitiyor. Ne yazan ne okuyan eğleniyor, maksat sayfayı doldurup kitap yazmış olmak. Biz kolayı değil daha zoru tercih ettik ve bu şekilde de yürüdü.
Çocukların dünyasına girebildiğinizi düşünüyor musunuz? Bunu nasıl yapıyorsunuz?
Hiç çıkmadığımı düşünüyorum. Yani ben çocukların dünyasından çok çıkmadım. Büyümedim. Allah büyüyene de rahmet eylesin. Çünkü çocukluk tanımı ile ilgili bir yanlışımız var. Çocukluk tanımı dediğimizde, Hz. Peygamber “iki ânı birbirine denk olan ziyandadır” diyor ya, hiç ziyana düşmeyen şey çocuktur. Yani gelişimini devam ettiren şey çocuktur. Çocuk sürekli gelişen bir şeydir. Mesela bir adam 23 yaşında ve şu cümleyi kurabiliyor, “Benim de huyum bu!” Hayır, o adam öldü. Ya da 40 yaşındaki adamın söylediği “Bizden geçti artık!” O adam öldü.
Büyümek kavramı bir yanıyla da olumsuz bir kavram aslında. Bizde yaşlanmak ve ihtiyarlamak arasında bir fark var. İhtiyarlamak şahane bir şey, ihtiyar çocuklar olmak mesela. Müthiş bir şey ihtiyar çocuklar olmak, ama yaşlanmak çok kötü. İhtiyarı olmayan bir yaşı büyük, dünyada geçirdiği vakit çok olan birine dönüşmek beni en çok korkutan şeylerden bir tanesidir. Allah bizi ihtiyarlatsın inşallah. İhtiyarlamak çocukluktan vazgeçmekte değil. Ziyana hiç düşmeyen, gelişimini sürekli devam ettiren ve dünyada yaşadığı süre fazla olan, tecrübesi fazla olan bir ihtiyar olmak, herhalde en ideal insan tanımlarından biridir. Böyle olunca da büyüyene Allah rahmet eylesin. Yetişmiş, Allah bereketini verir inşallah. Vermez ama verir inşallah diye dua edelim.
Sizin edebiyatınızı diğer çocuk edebiyatı kitaplarından farklı kılan nedir sizce?
Çocuk edebiyatında çığır açtık demiyoruz. Ama şu var, çocuk edebiyatının Türkiye açısından bir kırılma noktası vardı. Ben o kırılma noktasının başını yakaladım. Başlattım demeyeyim ama başını çekenlerden biri oldum. Kaliteli, enternasyonal mânâda bir değer ifade eden çocuk kitabı yazmak, bir Müslüman yayıncı ya da Müslüman yazar için uzak bir şeydi. Allah bize bunu nasip etti, biz de bunu yapmaya çalıştık ve başarılı olduk. Sadece fasid daire içinde kalmayan, yüzü dünyaya dönük. Çünkü Müslüman yaptığı işi en iyi yapandır. Yaptığı işi en iyi yapan kişi olarak hareket etmek isteğimizdi.
Müslüman sıkıcı olmaz, Hz Ali’den tut, Hz Ömer’e kadar herkes, Hz. Peygamber bile şaka yapardı. Biz çatık kaşlı, espri yapmayan, amiyane tabirle öküz Müslümanlar olduk. Somurtan, sürekli somurtan, mutsuz. Hayır, Müslüman muhabbetlidir. Bizim mayamız, bu toprakların mayası aşkla kaynadı. Bu maya mütebessim olmayı getirir. Hz. Peygamber her zaman mütebessimdi. Bizim gibi gevşek gevşek kahkaha atmazdı ama mütebessimdi. Biz bu noktada neşemizi kaybettik. Neşesini kaybeden Müslümanın neşesini arama arayışı, aslında bizim bugünkü yaptığımız çalışmaların tamamı.
Yani çocuk edebiyatını böyle mi tanımlıyorsunuz?
Tabiî ki. Bizim kitaplarımızı okuyarak büyüyen bir nesil, Allah’ın izniyle neşesini kaybetmeyecektir. Böyle ümit ediyorum, Allah’tan niyazım bu. İnşallah bizim kitaplarımız neşesini kaybeden Müslümana neşesini getirecek. Böyle bir nesil ortaya çıkartmak için mizah kitabı yazıyorum ben, müspet mizah. Bu kelime önemli benim için.
Genelde çocuğun aileyi örnek aldığı söylenir? Peki, ailelerin çocuktan öğreneceği şeyler var mıdır? Nedir?
Tuğba Akbey İnan’ın çok güzel bir kitabı var, adı “Çocuklar Annelerini Büyütür”. Ona inanırım, çünkü bugün bir şeyleri dünyada umursamak için hayatta önemsediğiniz ve size arkadan gelen bir şeyin olması lazım. Mesela bugünkü çoğu insanın dünyayı güzelleştirme çabası aslında çocuğuna daha iyi bir dünya bırakabilmenin çabasıdır. O yüzden çocuğu hakkında ne kadar ciddi düşünürse kendisi de hayata o kadar ciddi bir şekilde sarılır, bu da onun gelişimine sebep olur.
Çocuk dünyaya nasıl bakar, dünyayı nasıl yorumlar?
Hayret makamında bakar. Her şey çocuk için yeni. Az önce bahsettiğimiz çocuk, bir ânı bir ânına denk olmayan, sürekli gelişen… Gelişmesinin sebebi sürekli hayret içinde olması, sürekli yeni bir şey için heyecan duyuyor olması. Mesela bir kapı var ve kapı kapalı, çocuk o kapıyı açmak için heyecanlanır. Bu yaramazlıktan değildir. Bir şeyi merak ediyor, orada bir şey var ve hayret hissi sürekli onu harekete geçiren bir his. Sürekli hayret ediyor çocuk. Büyümek biraz hayretin kesilmesi denebilir. Artık hiçbir şeye şaşırmadığın zaman da artık yaşlandın, büyüdün, inşallah ihtiyarladın diyelim, öyle ümit edelim ama o hayret hissi, merak duygusu, her zaman çocuğun bakış açısını oluşturan şeydir. O kapalı kapıyı sürekli açmaya çalışan çocuk yaramaz değildir. O çocuk hayret içindedir. Hayret duymak istiyordur. Sürekli bir hayrete dair ümide teşneliği ve hevesi vardır. Onu kovalar. Çocuğun bakış açısı odur.
Kitabınızın ana karakteri Sessiz Sakin, hikâyelerine devam edecek mi? Bundan sonra düşündüğünüz yeni projeleriniz var mı?
Sessiz sakin devam eder mi bilmiyorum. Sözleşmemiz 10 kitaptı, şimdi onuncuyu tamamladık. Şimdi yeni bir şey yazmaya başlıyorum yavaş yavaş. Sessiz Sakin’in kardeşi Gizem’in hikâyelerini yazmaya başlıyorum. Gizem’e bir lakap arıyorum şu aralar. İnşallah dergideki röportaj çıkmadan bulmuş olurum. Lakabı bulsam yazmaya başlayacağım ancak şimdilik orada tıkandım. Bunun dışında da Cezve Çocuk’taki daha edebi olan çocuk edebiyatı eserleri var, onlar çıkmaya devam ediyor. Sessiz Sakin konusunda bir piyasa temayülü olursa yazmaya devam edilebilir.
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır.
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler
Melih Tuğtağ ile… “Çocukların Dünyasından Hiçbir Zaman Çıkmadım”
Çocukların dünyasının yazmak yazım dünyasının belki de en zoru. Bütün türler için yazdığınız konu ve karakterlerin dünyasına sızmaya çalışırsınız. Çocuğun dünyasına öyle sızmadan daha fazlasına ihtiyacınız var demektir. Melih Tuğtağ’dan bunu anladık. Çünkü o çocukların dünyasında yaşıyor. Bir tahtaya baktığımızda tahtadaki 8 rakamını çocuk nasıl, ne olarak görüyor, senin dur dinle dediğin yer de o acaba kendi dünyasında kimlerle konuşuyor, sen nasihatler ederken o pervaneli bir ayakabının içinde hangi bulutun üzerinde dolaşıyor :). Çocuk hayal ediyor, oldukça da ciddi büyükler aklı bir karış havada diyor. Ne bir karışı karışlarca havada! Çocuklara hayatı bir de onların gözleriyle görebilmemiz için müsade edelim mi, ne dersiniz? Çünkü biz fazlasıyla kastık ve fazlasıyla yorduk; onları dinlediğimizde, onları ‘adam etmeyi’ bırakıp onlarla ‘adam olmayı’ denediğimizde belki de herşey daha başka olacak. Denemeye değmez mi?
Edebiyatınızda neyi, nasıl anlatıyorsunuz?
Anlatım açısından genelde teknik olarak örtük öğreti üzerine çalışıyorum. Yani vermek istediğim değeri mizah arkası aktarmaya çalışıyorum. Mizah yazarı olarak tanımlıyorlar beni.
Anlattığımı çocuklar anlamadan anlatmaya çalışıyorum. Bu işin bütün numarası bu. Benim anlattığımı onların anlamamasını istiyorum ve bekliyorum. Bir çocuk okuduğunda sadece ve sadece eğlenerek okumasını, eğlenmeyi amaçlayarak okumasını isterim. Her kitapta her metinde en temel, Allah’ın yaratıcılığından münezzihliğine kadar, oradan sosyal meselelere, infak kültürüne kadar, mucitliğe, dedektiflik ve ajan hikâyelerine ve bunların altında yine aile içi huzur ve şiddet, akran baskısı, “anneannemin köyü mü, tatil köyü mü” ayrımı, bu tip pek çok sosyal, dini ve ciddi meseleleri hiç kimse fark etmeden, onların isimlerini anmadan anlatıyorum.
Mesela sadakadan, infak kültüründen bahsediyorsam, infak, sadaka, zekât kelimelerini kullanmadan, mültecileri anlatıyorsam, mülteci kelimesini kullanmadan anlatmayı tercih ediyorum. Çocuklar okuduğunda eğlensin istiyorum.
Anlatma, göster. Aslında edebiyatın tüm mantığı budur. Bir değeri anlatacaksan niye roman veya öykü yazıyorsun ki? Makale yaz! Ama bunlardan birini yazıyorsan bana anlatma, göster. Anlat, hikâyenin içinde ben göreyim.
Az önce dini temalardan bahsettim ama ben dini kitap yazmıyorum. Daha doğrusu ben ne kadar dinle alakalı isem yazdığım şey de o kadar dinle alakalı. Bu sebeple infak gibi, sadaka gibi dini kavramları dini terminoloji kullanmadan anlattığımızda otomatik olarak bu çocukta bir karşılık olarak geri dönüyor. Bugün çocuklar ailelerinin tahakkümü altında, ben de bu durumda aileleri ile boğuşmak yerine böyle bir yol tercih ediyorum. Anlattığım şey aynı. Bir söz vardır, “Kendin için beğenmediğin bir şeyi kimseye sadaka ya da zekât veriyorum diye verme!” Mesela beğenmediğin ceketi, hiç giymeyeceğin bir markayı sadaka ya da zekât diye veremezsin. Ben bunu bu şekilde anlatsam sadece bir takım aileler tarafından onaylanacak, çocuğun aklında kalan bir şeyde olmayacak. Ben çaktırmadan bu işi yapıyorum. Böylelikle hem İzmir’deki, hem Bursa’daki, hem Konya’daki, hem Rize’deki hem Antalya’daki çocuk aynı derecede okuyabiliyor. Bunu sağlamanın yolu örtük öğretiydi, ben de bu şekilde yaptım.
Yani bunlar bizi subliminal ile zehirlediyse, biz de bunları subliminal ile hücremizden çıkaracağız demektir. Onların silahıyla silahlanmak yani, mü’minin işi bu.
Hikâyelerinizi yazarken ilham aldığınız kaynak nedir?
Ben kendi çocukluğumdan ilham alıyorum genelde. Çevremdeki çocuklardan da alıyorum ancak en temel kaynak benim kendi çocukluğum. Çocuğa çocuk gözüyle bakmak yanlış. Yani herkesin aklındaki o yaşı küçük olan ve kafası çok basmayan, aptal, hatta yaşı küçük şey tanımı mesela, ben yazdığım kitleyi o şekilde tanımlamadığım için meseleye de o şekilde bakmıyorum. Ben neye gülüyorsam onu yazıyorum. Benim kitaplarımı yetişkinler de okuduğunda eğlenirler. Ben kendi eğlendiğim şeyi yazıyorum. İlham kaynağım çocukluğum, bugünkü hayatım, bugünkü sosyal medya, bugünkü her şey. O yüzden hayatın veya benim dışımda bir şey değil. Çocuğa özel bir şey yazdığınızda, az önce bahsettiğim “aptal küçük şey” tanımındaki çocuğa göre yazılmış oluyor ki, nefis de ona doğru çekiyor. Onu yazmak daha kolay çünkü espri yapıp espriyi açıklarken zaten sayfa bitiyor. Ne yazan ne okuyan eğleniyor, maksat sayfayı doldurup kitap yazmış olmak. Biz kolayı değil daha zoru tercih ettik ve bu şekilde de yürüdü.
Çocukların dünyasına girebildiğinizi düşünüyor musunuz? Bunu nasıl yapıyorsunuz?
Hiç çıkmadığımı düşünüyorum. Yani ben çocukların dünyasından çok çıkmadım. Büyümedim. Allah büyüyene de rahmet eylesin. Çünkü çocukluk tanımı ile ilgili bir yanlışımız var. Çocukluk tanımı dediğimizde, Hz. Peygamber “iki ânı birbirine denk olan ziyandadır” diyor ya, hiç ziyana düşmeyen şey çocuktur. Yani gelişimini devam ettiren şey çocuktur. Çocuk sürekli gelişen bir şeydir. Mesela bir adam 23 yaşında ve şu cümleyi kurabiliyor, “Benim de huyum bu!” Hayır, o adam öldü. Ya da 40 yaşındaki adamın söylediği “Bizden geçti artık!” O adam öldü.
Büyümek kavramı bir yanıyla da olumsuz bir kavram aslında. Bizde yaşlanmak ve ihtiyarlamak arasında bir fark var. İhtiyarlamak şahane bir şey, ihtiyar çocuklar olmak mesela. Müthiş bir şey ihtiyar çocuklar olmak, ama yaşlanmak çok kötü. İhtiyarı olmayan bir yaşı büyük, dünyada geçirdiği vakit çok olan birine dönüşmek beni en çok korkutan şeylerden bir tanesidir. Allah bizi ihtiyarlatsın inşallah. İhtiyarlamak çocukluktan vazgeçmekte değil. Ziyana hiç düşmeyen, gelişimini sürekli devam ettiren ve dünyada yaşadığı süre fazla olan, tecrübesi fazla olan bir ihtiyar olmak, herhalde en ideal insan tanımlarından biridir. Böyle olunca da büyüyene Allah rahmet eylesin. Yetişmiş, Allah bereketini verir inşallah. Vermez ama verir inşallah diye dua edelim.
Sizin edebiyatınızı diğer çocuk edebiyatı kitaplarından farklı kılan nedir sizce?
Çocuk edebiyatında çığır açtık demiyoruz. Ama şu var, çocuk edebiyatının Türkiye açısından bir kırılma noktası vardı. Ben o kırılma noktasının başını yakaladım. Başlattım demeyeyim ama başını çekenlerden biri oldum. Kaliteli, enternasyonal mânâda bir değer ifade eden çocuk kitabı yazmak, bir Müslüman yayıncı ya da Müslüman yazar için uzak bir şeydi. Allah bize bunu nasip etti, biz de bunu yapmaya çalıştık ve başarılı olduk. Sadece fasid daire içinde kalmayan, yüzü dünyaya dönük. Çünkü Müslüman yaptığı işi en iyi yapandır. Yaptığı işi en iyi yapan kişi olarak hareket etmek isteğimizdi.
Müslüman sıkıcı olmaz, Hz Ali’den tut, Hz Ömer’e kadar herkes, Hz. Peygamber bile şaka yapardı. Biz çatık kaşlı, espri yapmayan, amiyane tabirle öküz Müslümanlar olduk. Somurtan, sürekli somurtan, mutsuz. Hayır, Müslüman muhabbetlidir. Bizim mayamız, bu toprakların mayası aşkla kaynadı. Bu maya mütebessim olmayı getirir. Hz. Peygamber her zaman mütebessimdi. Bizim gibi gevşek gevşek kahkaha atmazdı ama mütebessimdi. Biz bu noktada neşemizi kaybettik. Neşesini kaybeden Müslümanın neşesini arama arayışı, aslında bizim bugünkü yaptığımız çalışmaların tamamı.
Yani çocuk edebiyatını böyle mi tanımlıyorsunuz?
Tabiî ki. Bizim kitaplarımızı okuyarak büyüyen bir nesil, Allah’ın izniyle neşesini kaybetmeyecektir. Böyle ümit ediyorum, Allah’tan niyazım bu. İnşallah bizim kitaplarımız neşesini kaybeden Müslümana neşesini getirecek. Böyle bir nesil ortaya çıkartmak için mizah kitabı yazıyorum ben, müspet mizah. Bu kelime önemli benim için.
Genelde çocuğun aileyi örnek aldığı söylenir? Peki, ailelerin çocuktan öğreneceği şeyler var mıdır? Nedir?
Tuğba Akbey İnan’ın çok güzel bir kitabı var, adı “Çocuklar Annelerini Büyütür”. Ona inanırım, çünkü bugün bir şeyleri dünyada umursamak için hayatta önemsediğiniz ve size arkadan gelen bir şeyin olması lazım. Mesela bugünkü çoğu insanın dünyayı güzelleştirme çabası aslında çocuğuna daha iyi bir dünya bırakabilmenin çabasıdır. O yüzden çocuğu hakkında ne kadar ciddi düşünürse kendisi de hayata o kadar ciddi bir şekilde sarılır, bu da onun gelişimine sebep olur.
Çocuk dünyaya nasıl bakar, dünyayı nasıl yorumlar?
Hayret makamında bakar. Her şey çocuk için yeni. Az önce bahsettiğimiz çocuk, bir ânı bir ânına denk olmayan, sürekli gelişen… Gelişmesinin sebebi sürekli hayret içinde olması, sürekli yeni bir şey için heyecan duyuyor olması. Mesela bir kapı var ve kapı kapalı, çocuk o kapıyı açmak için heyecanlanır. Bu yaramazlıktan değildir. Bir şeyi merak ediyor, orada bir şey var ve hayret hissi sürekli onu harekete geçiren bir his. Sürekli hayret ediyor çocuk. Büyümek biraz hayretin kesilmesi denebilir. Artık hiçbir şeye şaşırmadığın zaman da artık yaşlandın, büyüdün, inşallah ihtiyarladın diyelim, öyle ümit edelim ama o hayret hissi, merak duygusu, her zaman çocuğun bakış açısını oluşturan şeydir. O kapalı kapıyı sürekli açmaya çalışan çocuk yaramaz değildir. O çocuk hayret içindedir. Hayret duymak istiyordur. Sürekli bir hayrete dair ümide teşneliği ve hevesi vardır. Onu kovalar. Çocuğun bakış açısı odur.
Kitabınızın ana karakteri Sessiz Sakin, hikâyelerine devam edecek mi? Bundan sonra düşündüğünüz yeni projeleriniz var mı?
Sessiz sakin devam eder mi bilmiyorum. Sözleşmemiz 10 kitaptı, şimdi onuncuyu tamamladık. Şimdi yeni bir şey yazmaya başlıyorum yavaş yavaş. Sessiz Sakin’in kardeşi Gizem’in hikâyelerini yazmaya başlıyorum. Gizem’e bir lakap arıyorum şu aralar. İnşallah dergideki röportaj çıkmadan bulmuş olurum. Lakabı bulsam yazmaya başlayacağım ancak şimdilik orada tıkandım. Bunun dışında da Cezve Çocuk’taki daha edebi olan çocuk edebiyatı eserleri var, onlar çıkmaya devam ediyor. Sessiz Sakin konusunda bir piyasa temayülü olursa yazmaya devam edilebilir.
İlgili Yazılar
Atasoy Müftüoğlu ile İslamcılık ve Müslümanlar Üzerine
İslamcılık bitti, İslamcılık zaten tarihin en büyük felaketi, din elden gitti, din iyi ki elden gitti, din elden gitmeli, İslam diye bir şey kalmadı vs… Bu ve benzeri söylemlerle çokça karşılaştığımız bu günlerde aklımıza ‘Din’e karşı ciddi bir yorgunluk mu oluştu? Müslümanlar bir yılgınlık mı yaşıyor? Bu ve benzeri söylemlerin asıl sebebi nedir? İslam, tarihte ve bugün ne gibi sorunlarla karşılaştı ve Müslümanlar bu sorunlarla ne kadar baş edebildi? İslam tarihi boyunca ve bugün yanlış giden ne idi ki bu söylemler normalleşti? Müslümanların sorumlulukları nelerdi ve bugün ne?
M. Burak Çelik İle “Halkın Mutsuzluk Lekeleri” Kitabı Üzerinden Şiiri Ve Şairi Konuştuk
İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu adlı eserinde “Şiiri de şiirsel olanı da doğrudan doğruya şiirin içinde aramalıyız.” der. Bu edebi türün en önemli özelliğini, insanoğluna ait olan yapıp etmelerin sınırında yer alan bir etkinlik olması dolayısıyla kazandığına dikkat çeker. Şaire göre “şiirin nesneler dünyasındaki çok renkli, çok biçimli yüzünün merkezinde “beşerî olan” bulunmaktadır.
Sezai Ozan Zeybek ile “Eğitim Ve Görme Biçimleri” Üzerine…
Okullar açılsın mı, açılmasın mı, uzaktan mı, yüz yüze mi, hibrit mi derken belirsizliklerle dolu yolun yarısını geçtik sanırım. Bu belirsizliklerle beraber yaşamaya çalışırken her durumda farklı zorluklarla mücadele etme ve farklı uyum becerilerine de sahip olmamız gerektiğini daha iyi anlıyoruz hep birlikte. Yüz yüze eğitime uzun süre ara verilmesi, eğitime dâhil olan herkesi endişeye düşürerek yeni oluşan duruma uyum sürecinde pek çok karmaşaya neden oldu.
Prof. Dr. İbrahim Tüzer İle “Kelimelerimiz, Kavramlarımız ve Zihin Dünyamız Üzerine…”
“insanlığı kurtarma isteği duyan herkes günümüzde öncelikle sözü kurtarmalıdır” der Jasques Ellul “Sözün Düşüşü” kitabında. İmajların istila ettiği çağımızda, sözü ayağa kaldırmak, ona hak ettiği değeri vermek gerekmektedir. Bu sebeple bu sayıda Nida Dergisi olarak kavramlarımız üzerinden dil sorunlarını konuşmak, eleştiriye açmak istedik. Dilin medya yoluyla tahrifi ve iletişim araçlarının düşünmeyi teşvik etmekten çok zihni şaşkına çevirdiği günümüzde “söz ” yeniden anlam bulmalıdır. Hak ettiği değeri almalıdır. Kelimelerimiz neden bu kadar anlamsızlaştı? Dil probleminin günümüzdeki boyutları nelerdir? İmajların cazibesine kapılan modern insan sözü ayağa kaldırarak yeniden anlam bulabilir mi ? Sözün peşine düştük ve tüm bu soruların cevaplarını Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Tüzer hocamızla konuştuk. Siz değerli okuyucularımızın istifadesine sunarız.
Mehmet Çelenk İle Filistin Üzerine; Ameli Boyutu Olmayan Siyaset
Cabbar ve kahhar olan bir ülkenin, zalim bir topluluğun ürünlerini, siyasetini boykot etmek bence insani olarak da İslami olarak da son derece erdemli ve değerli bir tutum. Ama burada boykotun düzeyinin böyle Starbucks kahve zinciri veya başka bir market üzerinden sürdürülmesi çok yüzeysel ve basit kalıyor. Cenab Şahabettin’in Tiryaki Sözleri’nde kullandığı bir ifade var; Derken avam her şeyin gürültülüsünü sever düğünün de ibadetin de yani hemen yanı başımızdaki bir mağazaya saldırarak, sadece onun ürünlerini boykot ederek gerçek anlamda global Yahudi şerrine mâni olabilir misiniz? Yani ortalama bir vatandaş Starbucks’tan kahve içmeyerek bu eylemi yürütebilir barışçıl bir şekilde. Ama öte yandan İsrail’le fiilen ticaret yapan, dünya kadar para kazanan hatta belki tek işi bu olan insanlarla hiçbir şekilde temasa geçilmeden, onlar ikna edilmeden, onlar bu sürece dâhil edilmeden, ortalama bir insanın psikolojisi üzerinden boykot yürütmeyi ben çok makûl görmüyorum. Bu da iç siyasete, vitrinlere oynamak gibi geliyor. Hani kaba bir tabir kullanılır; Starbucks mücahitleri şeklinde. Bu arada İslâm ülkeleri bu konuda samimi iseler Starbucks dışında kendi ülkelerinin İsrail’le, Yahudilerle iş yapan firmalarını teker teker ifşa etsinler ve o ürünler konusunda aynı duyarlılığı göstersinler