Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi. Yoksa onca kıssayı ya da masalı sadece eğlence olsun diye anlatmıyorlardı herhalde.
Masalların içinde korkunç kötüler vardı, birde iyiler… İyilik yapanlar hep mutlu sona ulaşırdı. Sevinirdik… Korkunç kötüler de zalimlikleriyle bize rüyalarımızda bile uğrarlardı…
Mesleği ticaret olan kardeşim anlatıyor; “Borç verdiğim birkaç kişi, ödeme vakti geçtiği halde borçlarını ödemiyorlar, istemeye de gönlüm razı değil. Ben de çok sıkışık durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum.”
Sabah namazıydı, namazdan sonra dua ettim Rabbime: “Allah’ım, şu bana borcu olanlara lütfet de ödemelerini yapsınlar.” diye. Duadan sonra yola koyuldum, otobüse bindim. Biraz sonra bir adam yanıma yaklaştı, adamı tanımıyorum. ‘Abi!’ dedi ‘Benim sana borcum vardı. Onu vereyim diye kaç gündür otobüste rastlamayı bekliyordum.’ Şaşırmıştım, ‘Ne borcu?’ diye sordum. ‘Geçen gün bozuk param yoktu da otobüs paramı sen verdin, üstümde kalmasın, al 2 liranı!’ deyince içimden: ‘Allah’ım, duamın kabulünü bu şekilde beklemiyordum.’ diye geçirdim…”
Haydi buyurun… Bu gülümseten olay içinde neleri barındırır, tefekküre değmez mi? Asr suresi kadar kısa olan bu kıssadan hisse çıkarmaya kalksak neler çıkar? Fakat biz kıssayı anlıyoruz da çoğu zaman hisse kısmı sanki uçuyor gibi; “Aa… Bak gördün mü ne insanlar varmış!..” mealinde anlamsız bir cümle ile yetiniyoruz.
Yani bizim “hisse” diye bildiğimiz “pay” daha çok paradan, arsadan, evden, dükkandan bize düşen kısım gibi algılandığından, kıssadaki hisse yaşanan olaylardan birer anekdot gibi geliyor.
Her türlü örneğin peşine düşen biz insanlar, güzel özelliklere sahip olan insanları örneklemek çabasına girmiyoruz. Güzel bir model araba gördüğümüzde aynı örnekten istiyoruz.
Ev gereçlerinden tutun da her tür dizaynı örnekliyoruz. Başkalarında olan her maddi güzelliği kendimiz için de olsun diye bir ömür çabalıyoruz ama ne gaflet ki Allah’ın sınırladığı istikamet üzere yaşamaya çalışan, güzel mizaçlı, iyi huylu, başarılı kişileri örneklemekten geri duruyoruz.
Kişisel gelişimle ilgili kitaplardan birinde yazar; motivasyon olsun diye şunu öneriyordu: “Yapmak istediğiniz bir işi yapmakta zorlanıyorsanız, o işi yapan birini taklit edin yani bir anlık kendinizi onun yerine koyun, o işi nasıl yapıyorsa siz de ona benzeyerek yapın, bir zaman sonra alışacaksınız.” Yani taklit yoluyla yaptırım. Bu da bir tez… Hâlbuki bizim imanımızda olması gereken Allah Resulu örneği var, ne yazık ki ondan da alacağımız; abdest, namaz, hac, oruç, zekât ritüellerinden öteye gitmemiş. “Sünnete” en çok meraklılar, Allah Resulünün kıyafeti, evlilikleri, saçı, sakalı gibi mevzuları ön plana almakla birlikte “çok iyi ve örnek bir insandı” kısmında sadece övgü mesabesinden öteye gitmiyorlar.
Övgü… Bu övgü neyin nesi, kime ne yararı var çözemedim!
Allah Resulünü övmenin faziletleri hakkında bir yığın söz üretilmiş, canımızı kurban etmişiz yoluna, günahlardan azad olup binlerce sevap kazanmanın yolu olarak salavat okumakla övgü bir ibadet aracına döndürülmüş (sanki Resulün övülmeye ihtiyacı varmış gibi). İnsan sevdiğini över, övdüğüne de benzemek ister kabilinden bir doğru vardır. Söz yığınının sevgili taliplileri; gösterin salatınızı da insanlık ihya olsun.
“Falan adam ne kadar iyiydi, herkes onu çok severdi, ben de onu çok severdim, kimseyi kırmazdı. Çok vefalı, sadık, cömert, mütevazıydi. Kendinden önce başkalarını düşünürdü, Allah’ın rızasını gözetirdi, anne-babasına, eşine, çocuklarına karşı merhametli, kibar davranışlı; kin tutmayan, çok okuyan, güzel konuşan, bulunduğu yere sevgi ve neşe katan bir insandı… Allah rahmet eylesin.” Öve öve bitiremiyoruz… Ona yaptığımız duayı kendimize yapalım asıl. Allah bize de rahmet eylesin. Kendimiz için faydayı başkasına övgüler dizmekten değil; onun güzel hasletlerinden hissedar olarak sağlamalıydık.
Görüldüğü gibi Allah’a yalvaran adamla borcuna sadık kalan adam kıssasında bir eylem vardı; sağlıklı insan ilişkisi, iyi niyet, Allah’ın rızası, Allah’ın takdiri, cömertlik, mütevazılık, yardım severlik, belki de daha fazlası. Düşünen için…
Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Sezai Karakoç’tan bahseden/alıntı yapan insanları üç kategoriye ayırıyorum:
1- Sezai Karakoç’u ciddiyetle okuyanlar
2- Sezai Karakoç’u okuyan ama duruşuna sırt çevirenler
3- Sezai Karakoç’u isim olarak duymuş ama eserlerinin içeriğinden habersiz olanlar
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Övdüklerimizden Ne Kaldı?
Biz eskiden…
Eskiden…
Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi. Yoksa onca kıssayı ya da masalı sadece eğlence olsun diye anlatmıyorlardı herhalde.
Masalların içinde korkunç kötüler vardı, birde iyiler… İyilik yapanlar hep mutlu sona ulaşırdı. Sevinirdik… Korkunç kötüler de zalimlikleriyle bize rüyalarımızda bile uğrarlardı…
Mesleği ticaret olan kardeşim anlatıyor; “Borç verdiğim birkaç kişi, ödeme vakti geçtiği halde borçlarını ödemiyorlar, istemeye de gönlüm razı değil. Ben de çok sıkışık durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum.”
Sabah namazıydı, namazdan sonra dua ettim Rabbime: “Allah’ım, şu bana borcu olanlara lütfet de ödemelerini yapsınlar.” diye. Duadan sonra yola koyuldum, otobüse bindim. Biraz sonra bir adam yanıma yaklaştı, adamı tanımıyorum. ‘Abi!’ dedi ‘Benim sana borcum vardı. Onu vereyim diye kaç gündür otobüste rastlamayı bekliyordum.’ Şaşırmıştım, ‘Ne borcu?’ diye sordum. ‘Geçen gün bozuk param yoktu da otobüs paramı sen verdin, üstümde kalmasın, al 2 liranı!’ deyince içimden: ‘Allah’ım, duamın kabulünü bu şekilde beklemiyordum.’ diye geçirdim…”
Haydi buyurun… Bu gülümseten olay içinde neleri barındırır, tefekküre değmez mi? Asr suresi kadar kısa olan bu kıssadan hisse çıkarmaya kalksak neler çıkar? Fakat biz kıssayı anlıyoruz da çoğu zaman hisse kısmı sanki uçuyor gibi; “Aa… Bak gördün mü ne insanlar varmış!..” mealinde anlamsız bir cümle ile yetiniyoruz.
Yani bizim “hisse” diye bildiğimiz “pay” daha çok paradan, arsadan, evden, dükkandan bize düşen kısım gibi algılandığından, kıssadaki hisse yaşanan olaylardan birer anekdot gibi geliyor.
Ev gereçlerinden tutun da her tür dizaynı örnekliyoruz. Başkalarında olan her maddi güzelliği kendimiz için de olsun diye bir ömür çabalıyoruz ama ne gaflet ki Allah’ın sınırladığı istikamet üzere yaşamaya çalışan, güzel mizaçlı, iyi huylu, başarılı kişileri örneklemekten geri duruyoruz.
Kişisel gelişimle ilgili kitaplardan birinde yazar; motivasyon olsun diye şunu öneriyordu: “Yapmak istediğiniz bir işi yapmakta zorlanıyorsanız, o işi yapan birini taklit edin yani bir anlık kendinizi onun yerine koyun, o işi nasıl yapıyorsa siz de ona benzeyerek yapın, bir zaman sonra alışacaksınız.” Yani taklit yoluyla yaptırım. Bu da bir tez… Hâlbuki bizim imanımızda olması gereken Allah Resulu örneği var, ne yazık ki ondan da alacağımız; abdest, namaz, hac, oruç, zekât ritüellerinden öteye gitmemiş. “Sünnete” en çok meraklılar, Allah Resulünün kıyafeti, evlilikleri, saçı, sakalı gibi mevzuları ön plana almakla birlikte “çok iyi ve örnek bir insandı” kısmında sadece övgü mesabesinden öteye gitmiyorlar.
Övgü… Bu övgü neyin nesi, kime ne yararı var çözemedim!
Allah Resulünü övmenin faziletleri hakkında bir yığın söz üretilmiş, canımızı kurban etmişiz yoluna, günahlardan azad olup binlerce sevap kazanmanın yolu olarak salavat okumakla övgü bir ibadet aracına döndürülmüş (sanki Resulün övülmeye ihtiyacı varmış gibi). İnsan sevdiğini över, övdüğüne de benzemek ister kabilinden bir doğru vardır. Söz yığınının sevgili taliplileri; gösterin salatınızı da insanlık ihya olsun.
“Falan adam ne kadar iyiydi, herkes onu çok severdi, ben de onu çok severdim, kimseyi kırmazdı. Çok vefalı, sadık, cömert, mütevazıydi. Kendinden önce başkalarını düşünürdü, Allah’ın rızasını gözetirdi, anne-babasına, eşine, çocuklarına karşı merhametli, kibar davranışlı; kin tutmayan, çok okuyan, güzel konuşan, bulunduğu yere sevgi ve neşe katan bir insandı… Allah rahmet eylesin.” Öve öve bitiremiyoruz… Ona yaptığımız duayı kendimize yapalım asıl. Allah bize de rahmet eylesin. Kendimiz için faydayı başkasına övgüler dizmekten değil; onun güzel hasletlerinden hissedar olarak sağlamalıydık.
Görüldüğü gibi Allah’a yalvaran adamla borcuna sadık kalan adam kıssasında bir eylem vardı; sağlıklı insan ilişkisi, iyi niyet, Allah’ın rızası, Allah’ın takdiri, cömertlik, mütevazılık, yardım severlik, belki de daha fazlası. Düşünen için…
İlgili Yazılar
Şiire Dair
Şiirlerde aradığımız nedir? Acının, sevincin, yalnızlığın, hasretin, aydınlığın, hakikatin mısra mısra dile gelişi. Ruhun seyahati engin denizlerde. Dokunulan, duyulan bir iç yangını. Çekilen sızının siyah-beyaz fotoğrafı. Şu dünya yolculuğunda sesimize bir ses veren var mı? Başkasının şiirlerini okurken kendimizi de okuruz. Şiirlerde tanımak insanı, şiirlerde derinliğine…
Kaydıraç
Gazze’de … kişi daha öldürüldü. Bir hastane ve iki okul bombalandı. Güvenli bölgeye geçmeye çalışan sivillere ateş açıldı. Geçtiğimiz Ekim ayından bu yana katledilen kişilerin sayısı … oldu.
Kaydıramadı.
Eli, parmakları uyuşmuştu sanki. Sustu, içinden sustu ve telefonu aldığı yere koydu.
Entelektüel Bir Haslet Olarak Eleştirellik
“Çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi daha çok bilir?” diye meşhur bir söz vardır. Doğrusu ben bu sözü çok gerekli bir söz olarak görmüyorum. Çünkü ‘bilmek’ tek başına bir anlam ifade etmeye yetmez. Zira aslolan bilmek değil, anlamaktır. Dolayısıyla âlemin bilmek üzerine değil, anlamak üzerine inşâ edildiğini düşünüyorum. Anlamak, zihnin bilgi üzerinde arayış hamlesiyle takla atmasıdır.
Popüler Sezai Karakoç Versus Gerçek Sezai Karakoç
Sezai Karakoç’tan bahseden/alıntı yapan insanları üç kategoriye ayırıyorum:
1- Sezai Karakoç’u ciddiyetle okuyanlar
2- Sezai Karakoç’u okuyan ama duruşuna sırt çevirenler
3- Sezai Karakoç’u isim olarak duymuş ama eserlerinin içeriğinden habersiz olanlar
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.