Daha iyisi için değişiyordu her şey. Daha yenisi, büyüğü, güzeli için… Ya da daha küçüğü, daha az yer kaplayanı, daha az renklisi için. Evlerimiz hızlanıyordu günden güne. Çocuk, evini seçemiyordu, arkadaşına tarif etmek için. Öyle günlerdi. Kuşatılmıştı renkler. Kuş sesleri, telefon oyunlarından bile kesilmişti. Babasının en çok neye güldüğünü unutan çocuklar, sabahtan akşama kadar şıkları işaretliyordu. Hatırlamadık, duvarda nakışlı, ütülü zarf gibi dikilmiş Mushaf kabı asılırdı, ekseri yeşil ve beyaz renkli. Kapılar kilitlenmez, bir tül eserdi, eşiği temiz. Girişte kolonya ve mendil… Unuttuk. Avlumuz kesildi. Batıya döndü aynası konsolun.
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Ellerinizi kaldırın ve değiştirdiğiniz tüm düzeni, tekrar kurmayı hayal edene kadar yıkayın. Ellerinizi yıkamadan, sakın ola yüzünüzü saklamaya çalışmayın. Zira ellerinizle değiştirdiğiniz ne varsa gözlerinizden içinize sızmak için pusuda bekliyor.
Bozulan ve değişen ne varsa vücudumuza saldırmak için bekleyen bir virüse mi döndü Allah’ım?
-Evet, almamalıydım o son lacivert pardösüyü.
-Ellerinizi yıkamadan yüzünüze sürmeyin.
Evler… Hatırlayabilseydik, avludaki kolonyayı. Mutlu, ışıklı, pencereli, fısıltılı o dönülesi evleri… Sahi, şimdi kendimizi korumaya alabileceğimiz kaç evimiz var? Benim üç evim var! Birincisi özel bir ev; ailemle yaşadığım evim. Beş odalı… Sofada ben dururum. Üç küçük odayı anlatayım, gerisini siz anlayın. Kuş yuvasına benzer üçü de. Biri dağınık ama sapasağlam. Nerden bulur bunca farklı otu çöpü bilmem. Kararsız bir kuşa benzer. Diğer odam, çamuru jilet gibi sıvanmış, duvarları yüksek, tek hamlede örülmüş tertemiz bir yuva. Üçüncü ve en küçük odam ise iki dal yeter diyen, yuvasında bekleyen bir yavru kuş yuvasıdır sanki. Aile evinde kalp atışları hep farklıdır, odalara ulaşmak için çıkarsınız, inersiniz, dönersiniz… Aile evinin eşyaları ezbere de değildir; hatta ‘Bu odaya niye gelmiştim?’ diye düşünüp kalakalırsınız olduğunuz yerde. Hızınız dengelenir.
Diğer evim ‘zihin evim’dir. Basık değil, tıkış tıkış değil… Tokmağından anlarsınız içerdekilerin hallerini.
Üçüncü evim ise yaşadığım ev. Adresim aynı. Orta katlarda. Parka bakan kocaman bir balkon.
Bu kadar ev olur mu? Aklımın ucuna bile gelmezdi elbette. Yüksek mühendis-mimar, ozan, yazar Cengiz Bektaş’ın onlarca yıldır yaptığı Anadolu gezileri ve mavi yolculuklarda biriktirdiği söylence ve oyunları, çocuklarımızla paylaştığı ‘Ebemevi’ kitabının ilk hikâyesini dinleyene kadar… Hikâye şöyle:
“Yapılarla kuşların ne ilgileri var, demeyin! Öyle ilgileri var ki… Bakın anlatayım:
-Benim bir işim de mimarlık. Geçen yıl, Eyüp Usta ile birlikte ufacık bir ev onardık. Eyüp Usta, yetmişin üstünde ama sağlıklı, sapasağlam. Kişi onu görünce, “İşleyen demir ışıldar” sözüne inanıyor. Evin yıkanma yerini yapıyorduk. Eyüp Usta dedi ki:
-Gel oğul şu karşı duvara da küçük bir pencere açalım.
Bence ikinci bir pencereye gerek yoktu. Ama elceğiz bir pencere için Eyüp Usta’yı mı kıracağım? Besbelli yıkanma yeri daha iyi havalansın diye düşünüyordu.
-Açalım Eyüp Usta, dedim.
O da tavana yakın, ulaşabileceğim bir yere bir pencerecik açtı. Pencerecik diyorum; çünkü eni boyu bir karışı ancak aşıyor. Güzel oldu. Güle oynaya çalışarak günler geçti, ev bitti, içine taşındım. Evimi öyle seviyordum ki… Bana göre küçük, şipşirin bir evdi. Herkes de sevsin istiyordum. Bir sabah, yıkanma yerinde elimi yüzümü yıkarken, bir ses duydum:
-Guguk guk…
Başımı kaldırdım. O da ne? Eyüp Usta’nın yaptığı küçücük pencerenin içine bir kumru yerleşmemiş mi? Nasıl da görmemiştim daha önce? Yuvasını bile yapmış. Belki yumurtaları da vardı. Korkar, kaçar diye uzanıp da bakamadım. Öyle sevindim ki sormayın:
-Demek kuşlar da evi sevdiler, diye düşündüm.”
Yazar anlatmaya devam ediyor:
“Kuşlar öyle her yapıya konarlar mı? Öyle her yere yuva yapar mı sanıyorsunuz? Kuşlar bile seçerler yapılarını. Öyle çirkin yapılar vardır ki üzerine kuşlar konmazlar. Atalarımız da, yapılarına kuşlar konsun istemişlerdir hep. İstanbul’da yaşayanlarımızın gözüne çarpmıştır; birçok eski yapının bir yanına, köşesine taştan oyulmuş kuş evleri oturtulmuştur. Bu kuş evleri öyle güzel ki… Hem oyuncaktan daha oyuncak hem de gerçek bir ev, bir saray gibiler; ama kuşların boyuna göre, küçücük. Kuşlar yapıyı sevsinler de, gelip konsunlar istemiş yapanlar. Bilmem anlatabildim mi, kuşlarla yapılar arasındaki ilgiyi?
İşte böyle, kuşlar bile ilgilidirler yapılarla. Bence sizler de ilgili olmalısınız. Çevrenizdeki çirkin yapının çirkinliğini yapanlara, yaptıranlara söylemelisiniz. Kimsenin sizi çirkin, korkulu yapılarda, o çirkin beton kovuklarda yaşatmaya hakkı yok, hele çevrelerinde bir tek ağaç bırakılmamış alanlarda… Üzerine kuşlar bile konmayan saygısız yapılar dikerek, size bir karış oyun yeri bırakmayanlara, gerekeni söylemelisiniz bence. ‘‘Biz nereden anlayalım güzelini, çirkinini, saygılısını, saygısızını?‘‘ demeyin! En iyi sizler anlarsınız, inanın.
İnsanlar büyüdükçe böyle şeylerden anlamaz oluyorlar. Ben bir okul yaptım. Çocuklar, içinde öğretmenden hiç korkmadılar. Çünkü yapı onları hiç ezmedi, evlerinde gibiydiler. Sevmişlerdi onu. Bir büyüğü çağırsam, önce: “Orası burası doğru olmuş mu, kurallara uygun mu?” diye bakardı. Oysa sizler, “Sevgisi var mı, sevgiyle yapılmış mı, sevilebiliyor mu?” diye bakıyorsunuz her zaman. Sizler anlıyorsunuz. İnanın, asıl sizler anlıyorsunuz.”
Hikâyenin yazarı, ne yaparsanız ‘sevgiyle yapın’ diyerek, güzel pencereler açarak geçmiştir bu dünyadan. Aslında tüm şairler, aynı mısraı tekrarlıyordu bize her defasında: ‘Eve dönün!’
“Evde kalın!” çağrılarının yapıldığı günlerdi. Eve döndü herkes. Ama bazı kimseler, otobüsleri özledi. Vapurları, trenleri, uçakları… Her gün ayakta içtikleri kahve için uğradıkları yerleri… İşlerini… Vasıflarını… Eve dönmek o kadar da kolay mıydı sanki? Evleri kırmıştık bir kere. İncitmiştik, ışığı…
Evlere hürmet ettikçe mahremiyetinin artacağını söyleyen güzel evlerin mimarı Cengiz Bektaş, ‘güzel’i de çocuklara emanet ediyor hikâyesinde. Çünkü güzel olan ne varsa sevgiyle ortaya çıkmıştır ve sevilerek korunmuştur ona göre. Sevgisizlikten ve sevgisiz yapılardan rahatsız olmayanların sadece yetişkinler olduğunu söyleyen şair, Kuşla Kuş adlı şiir kitabında ise çocuklara şöyle fısıldıyor:
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi.
Sevgiyle Yap
“Ak duvarlarınız olacak dal gölgeli
Ak tutun yüreğinizi
Gül yastığı sol yanı boş komayın”
Cengiz Bektaş
Daha iyisi için değişiyordu her şey. Daha yenisi, büyüğü, güzeli için… Ya da daha küçüğü, daha az yer kaplayanı, daha az renklisi için. Evlerimiz hızlanıyordu günden güne. Çocuk, evini seçemiyordu, arkadaşına tarif etmek için. Öyle günlerdi. Kuşatılmıştı renkler. Kuş sesleri, telefon oyunlarından bile kesilmişti. Babasının en çok neye güldüğünü unutan çocuklar, sabahtan akşama kadar şıkları işaretliyordu. Hatırlamadık, duvarda nakışlı, ütülü zarf gibi dikilmiş Mushaf kabı asılırdı, ekseri yeşil ve beyaz renkli. Kapılar kilitlenmez, bir tül eserdi, eşiği temiz. Girişte kolonya ve mendil… Unuttuk. Avlumuz kesildi. Batıya döndü aynası konsolun.
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
Bozulan ve değişen ne varsa vücudumuza saldırmak için bekleyen bir virüse mi döndü Allah’ım?
-Evet, almamalıydım o son lacivert pardösüyü.
-Ellerinizi yıkamadan yüzünüze sürmeyin.
Evler… Hatırlayabilseydik, avludaki kolonyayı. Mutlu, ışıklı, pencereli, fısıltılı o dönülesi evleri… Sahi, şimdi kendimizi korumaya alabileceğimiz kaç evimiz var? Benim üç evim var! Birincisi özel bir ev; ailemle yaşadığım evim. Beş odalı… Sofada ben dururum. Üç küçük odayı anlatayım, gerisini siz anlayın. Kuş yuvasına benzer üçü de. Biri dağınık ama sapasağlam. Nerden bulur bunca farklı otu çöpü bilmem. Kararsız bir kuşa benzer. Diğer odam, çamuru jilet gibi sıvanmış, duvarları yüksek, tek hamlede örülmüş tertemiz bir yuva. Üçüncü ve en küçük odam ise iki dal yeter diyen, yuvasında bekleyen bir yavru kuş yuvasıdır sanki. Aile evinde kalp atışları hep farklıdır, odalara ulaşmak için çıkarsınız, inersiniz, dönersiniz… Aile evinin eşyaları ezbere de değildir; hatta ‘Bu odaya niye gelmiştim?’ diye düşünüp kalakalırsınız olduğunuz yerde. Hızınız dengelenir.
Diğer evim ‘zihin evim’dir. Basık değil, tıkış tıkış değil… Tokmağından anlarsınız içerdekilerin hallerini.
Üçüncü evim ise yaşadığım ev. Adresim aynı. Orta katlarda. Parka bakan kocaman bir balkon.
Bu kadar ev olur mu? Aklımın ucuna bile gelmezdi elbette. Yüksek mühendis-mimar, ozan, yazar Cengiz Bektaş’ın onlarca yıldır yaptığı Anadolu gezileri ve mavi yolculuklarda biriktirdiği söylence ve oyunları, çocuklarımızla paylaştığı ‘Ebemevi’ kitabının ilk hikâyesini dinleyene kadar… Hikâye şöyle:
“Yapılarla kuşların ne ilgileri var, demeyin! Öyle ilgileri var ki… Bakın anlatayım:
-Benim bir işim de mimarlık. Geçen yıl, Eyüp Usta ile birlikte ufacık bir ev onardık. Eyüp Usta, yetmişin üstünde ama sağlıklı, sapasağlam. Kişi onu görünce, “İşleyen demir ışıldar” sözüne inanıyor. Evin yıkanma yerini yapıyorduk. Eyüp Usta dedi ki:
-Gel oğul şu karşı duvara da küçük bir pencere açalım.
Bence ikinci bir pencereye gerek yoktu. Ama elceğiz bir pencere için Eyüp Usta’yı mı kıracağım? Besbelli yıkanma yeri daha iyi havalansın diye düşünüyordu.
-Açalım Eyüp Usta, dedim.
O da tavana yakın, ulaşabileceğim bir yere bir pencerecik açtı. Pencerecik diyorum; çünkü eni boyu bir karışı ancak aşıyor. Güzel oldu. Güle oynaya çalışarak günler geçti, ev bitti, içine taşındım. Evimi öyle seviyordum ki… Bana göre küçük, şipşirin bir evdi. Herkes de sevsin istiyordum. Bir sabah, yıkanma yerinde elimi yüzümü yıkarken, bir ses duydum:
-Guguk guk…
Başımı kaldırdım. O da ne? Eyüp Usta’nın yaptığı küçücük pencerenin içine bir kumru yerleşmemiş mi? Nasıl da görmemiştim daha önce? Yuvasını bile yapmış. Belki yumurtaları da vardı. Korkar, kaçar diye uzanıp da bakamadım. Öyle sevindim ki sormayın:
-Demek kuşlar da evi sevdiler, diye düşündüm.”
Yazar anlatmaya devam ediyor:
“Kuşlar öyle her yapıya konarlar mı? Öyle her yere yuva yapar mı sanıyorsunuz? Kuşlar bile seçerler yapılarını. Öyle çirkin yapılar vardır ki üzerine kuşlar konmazlar. Atalarımız da, yapılarına kuşlar konsun istemişlerdir hep. İstanbul’da yaşayanlarımızın gözüne çarpmıştır; birçok eski yapının bir yanına, köşesine taştan oyulmuş kuş evleri oturtulmuştur. Bu kuş evleri öyle güzel ki… Hem oyuncaktan daha oyuncak hem de gerçek bir ev, bir saray gibiler; ama kuşların boyuna göre, küçücük. Kuşlar yapıyı sevsinler de, gelip konsunlar istemiş yapanlar. Bilmem anlatabildim mi, kuşlarla yapılar arasındaki ilgiyi?
İşte böyle, kuşlar bile ilgilidirler yapılarla. Bence sizler de ilgili olmalısınız. Çevrenizdeki çirkin yapının çirkinliğini yapanlara, yaptıranlara söylemelisiniz. Kimsenin sizi çirkin, korkulu yapılarda, o çirkin beton kovuklarda yaşatmaya hakkı yok, hele çevrelerinde bir tek ağaç bırakılmamış alanlarda… Üzerine kuşlar bile konmayan saygısız yapılar dikerek, size bir karış oyun yeri bırakmayanlara, gerekeni söylemelisiniz bence. ‘‘Biz nereden anlayalım güzelini, çirkinini, saygılısını, saygısızını?‘‘ demeyin! En iyi sizler anlarsınız, inanın.
İnsanlar büyüdükçe böyle şeylerden anlamaz oluyorlar. Ben bir okul yaptım. Çocuklar, içinde öğretmenden hiç korkmadılar. Çünkü yapı onları hiç ezmedi, evlerinde gibiydiler. Sevmişlerdi onu. Bir büyüğü çağırsam, önce: “Orası burası doğru olmuş mu, kurallara uygun mu?” diye bakardı. Oysa sizler, “Sevgisi var mı, sevgiyle yapılmış mı, sevilebiliyor mu?” diye bakıyorsunuz her zaman. Sizler anlıyorsunuz. İnanın, asıl sizler anlıyorsunuz.”
Hikâyenin yazarı, ne yaparsanız ‘sevgiyle yapın’ diyerek, güzel pencereler açarak geçmiştir bu dünyadan. Aslında tüm şairler, aynı mısraı tekrarlıyordu bize her defasında: ‘Eve dönün!’
“Evde kalın!” çağrılarının yapıldığı günlerdi. Eve döndü herkes. Ama bazı kimseler, otobüsleri özledi. Vapurları, trenleri, uçakları… Her gün ayakta içtikleri kahve için uğradıkları yerleri… İşlerini… Vasıflarını… Eve dönmek o kadar da kolay mıydı sanki? Evleri kırmıştık bir kere. İncitmiştik, ışığı…
Evlere hürmet ettikçe mahremiyetinin artacağını söyleyen güzel evlerin mimarı Cengiz Bektaş, ‘güzel’i de çocuklara emanet ediyor hikâyesinde. Çünkü güzel olan ne varsa sevgiyle ortaya çıkmıştır ve sevilerek korunmuştur ona göre. Sevgisizlikten ve sevgisiz yapılardan rahatsız olmayanların sadece yetişkinler olduğunu söyleyen şair, Kuşla Kuş adlı şiir kitabında ise çocuklara şöyle fısıldıyor:
Odanı sen kur
Ele bırakma
Sokağını sonra
Kentini
Haydi
Ve tüm insanlara sesleniyor:
Bakacak arkamdan mutfak penceremiz,
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla,
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım,
Bilemediğiniz kadar,
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize…
Yazar
İlgili Yazılar
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Mustafa Ökkeş Evren Kitabı: Düne Düşen Yazılar
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
Çocukluğun Kokusu…
İnsanın üzerine sinen en güzel koku çocukluk kokusudur. Üzerinize sinen o kokuyu bir ömür yanınızda taşırsınız ya da taşımak istersiniz. Çünkü bu koku ötelerin cennetin kokusudur. Uçsuz bucaksız hayal dünyasında, ayakları yere basmadan diyarlar aşan çocukluktur. Dinlediği her masal sonrası kendi masalını yazmak, yaşamak isteyen çocukluk…
Hiç Haksız Olur Mu Çocuklar?
Haktan yana bir şair Mustafa Ökkeş Evren. Çocuk haklarını şiirlemiş. ‘Çocuk haktır. Çocuğun her çığlığı hakikattir’ diyor. Son şiir kitabında ”hiç haksız olur mu çocuklar?” diye soruyor bize. Her çocuğun hakları ile var olması gerektiğini hatırlatırken, tertemiz bir dünyanın da kapılarından geçiriyor teker teker. Her şiirinde ‘çocuk’ sesi duyuyoruz. Tertemiz, sade ve masum bir dünya …
Vatandan Uzakta
Bir gün dalıp gitsem diyorum henüz erişemediğim topraklarıma. Belli belirsiz düşler içinde hep o aynı başlangıca. Öze. Hakikatin sıradanlığına. Her zaman yaptığım gibi huzursuz bir anımda anneme söylendim uzun uzun ve dediğim dedik bir dik kafalılıkla. Hadi anne gidelim, gidelim dedim feveran ederek. Topraktan kopmuş ne kadar yer varsa terk edelim ve bir kurtuluş meşalesinin öncüsü olalım bu diyarlarda. Bu düşünüş her vakit içimdeki acıyı kılcal damarlarımdan ağır ağır türlü yerlerime yayıp durur ve acının türlü şekillerini keşfettirirdi.