“Dinin onayı olmadan ahlâki karakterin oluşması pek mümkün değildir. Herkesin zamanla psikolojik yapısından da destek alarak dayanılmaz baskılara bile karşı koyabilmesi, kendisine hâkim olması mümkündür. Mümkün olduğuna göre bu iş önemi itibarıyla hayatımızın öncelikli meselesi olmalı. İçsel dürtülerimizi canlandırmaya neden olacak heyecanları, zevkleri, fikirleri hatta duyguları sınırlamak zorundayız çünkü mutluluğumuz irademize hâkim olmaktan geçiyor. Mutluluk yoğun şekilde dikkatimizi irademiz üzerinde tutmamıza bağlı. Sadece mutluluğumuz değil zihinsel açıdan gelişimimiz de irade terbiyesinden geçiyor. İşin püf noktası büyük sabır göstermekte saklı. Sanıldığının aksine bilimsel, büyük edebi eserler olağanüstü beyinler sayesinde değil, başarılı bir otokontrol ve kendine hâkim olma neticesinde doğar.’’
Jules Payot’un 19. yüzyılda yazmış olduğu kitap, başarı ve mutluluğun en temel faktörü olarak irade terbiyesini konu ediniyor. Bu doğrultuda geniş bir çerçevede insanın ruhsal ve anatomik yapısıyla ilgili analizler yaptıktan sonra irade terbiyesini gerçekleştirebilme yönünde çeşitli çözümlemeler ve önerilerde bulunuyor. Israrlı bir biçimde insan hayatı için çalışmanın önemine değinen yazar, kişinin bunu hayatının temel noktasına yerleştirebilmesi için birçok noktada önemli tespitlerde bulunuyor. Zamanın insan hayatı için oldukça önemli olduğu göz önünde bulundurulunca, bunun disipline edilmesinin ne derece ehemmiyetli olduğu aşikâr. Hayatın disipline edilmesinde irade terbiyesinin önemini fark edebilmek açısından kitap dikkate değer bir eser. Kitabın bizce dikkat çeken diğer bir yönü ise, Cemil Meriç’in bu kitap için “Kaderimi tayin eden bir başka kitap!”, Ali Fuat Başgil’in ise “Kendi kendime, ah bu kitap on sekiz yirmi yaşlarımdayken elime geçmeliydi!” demiş olmalarıdır.
İSLAM’DA ‘TASVİR SORUNU’ VAR MI?
SİLVİA NAEF / AYRINTI YAYINLARI
“Bamyan’daki Buda heykelleriyle ve Hz. Muhammed’in karikatürleriyle ilgili yakın zamanda yaşanan krizler, ayrıca tabii bunları izleyen acı olaylar o zamana kadar tartışmalara yansımayan ikona düşmanı savları canlandırdı. Hiç kuşku yok ki, Müslüman reformcuların 19. yüzyıldan beri farklı derecelerde ama tek bir ağızdan salık verdikleri İslam’ın köklerine, dindar ataların inanışına dönüş böyle bir konumlanmayı teşvik ediyor. Fakat öte yandan tasvir -aynı peçe gibi- bir Müslüman’ın gerçek ya da varsayımsal alâmetifarikası haline gelmiş bulunuyor. İkona sever bir Batı’nın karşısına, kanunları gereği ikonlara düşman bir İslam konuyor. Her biri kendi mutlakları içinde birbirinden yanlış iki önerme. Eğer İslam’da tasvir meselesinin hortladığına dair bir görüntü varsa ki biz bunun geleneksel İslam düşüncesi içinde merkezi bir yeri olmadığını gösterdik, bunun her farklılığın hızla bir casus haline geldiği yeni ulusal ve uluslararası gerilim bağlamında anlaşılması gerekir.’’
2001 yılında Taliban lideri Molla Ömer’in emriyle Bamyan’daki Buda heykellerinin yıkılmasıyla beraber, İslam’da tasvir sorunu var mı sorusu ciddi bir tartışma konusu haline geliyor. Yazar, Müslüman kaynakları üzerinden ve Müslümanların tarihi süreç içinde ortaya koydukları tecrübeleri göz önünde bulundurarak bu soruyu tartışıyor kitabında. Yazarın kitapta, bir hakikati ortaya koyma veya tespit etme çabasından daha çok tasvir sorununun olmadığıyla ilgili görüşü ispat etme gayretinin olduğu hissediliyor. Özellikle, tasvir konusuyla Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerin herhangi bir kritiğine girişmeden topyekûn tüm hadisleri zan altında bırakacak şekilde değerlendirilmesi bu tespitimizi onaylar nitelikte. Diğer bir konu ise Müslümanların tarihsel süreçte ortaya koymuş oldukları bir takım sanatsal pratikleri ‘İslam sanatı’ diye adlandırmak doğru bir yaklaşım mı? Ve neden böyle bir konuyu tartışma gereksinimi hissediliyor, tasvirin İslam’da farklı, özgün işlevleri olduğunu düşünmek daha doğru olmaz mı?
PORNOKRASİ YA DA MODERN ZAMANLARDA KADINLAR
PİERRE-JOSEPH PROUDHON / HERETİK YAYINLARI
“Biri gücü diğeri ise güzelliği baskın biçimde temsil eden erkek ve kadın, içsel yargılamaya dayalı vicdan yapısı bakımından eşdeğer iken siz onları dışarıya tabi vicdan yapısı bakımından eşit ilan ediyorsunuz ve bunun sonucunda da kadınlar için görev, iş, endüstri ve yetki benzerliği talep ediyorsunuz. Bu apaçık bir karmaşa, fakat kendi içinde tutarlı ve ayrıca gerekli de. Aile yadsınmış, erkeğin tacı elinden alınmış, kadın cariye düzeyine düşmüş, evlilik sekse indirgenmiş, çocukların eğitimi kamu otoritesinin himayesine girmiş ve dolayısıyla da özel hayat bir hiçe dönmüş vaziyetteyken, kadının da kamu görevlisi olması gerekir elbette, bir hiç olmanın hemen öncesinde. Bu durumda da, doğaya ve sağduyuya rağmen, kadına cinsiyetinin dışında nitelikler aramak ve kadın için daha büyük kaslar, daha büyük bir beyin, daha güçlü sinirler yaratmak adına kendinizi zorluyorsunuz; onu erkekleştiriyorsunuz, onun tabiatını değiştiriyorsunuz, onu çirkinleştiriyorsunuz, kısacası, onu bağımsızlaştırıyorsunuz: Bunun kendi içinde tutarlı olduğunu yineliyorum; sonuna kadar karmaşa.’’
Proudhon’un Modern zamanlarda kadın üzerine yapmış olduğu çalışmalar, dönemin kadın polemikçileri tarafından sert eleştirilere maruz kalır. Bu kitap da Proudhon’un, kendisine bu eleştirileri yöneltenlere karşı bir cevap olma niteliğini taşıyor. Proudhon, kadın ve erkek ilişkilerini, eşitlik değil adalet temeli üzerinden oturtmaya çalışır. Bir yanda erkek ve güç kavramını özdeşleştirirken, diğer yanda kadın ve güzellik kavramını özdeşleştirip bunu birtakım argümanlarla destekliyor. Adalet ekseninde oluşturulan kadın erkek ilişkilerinin, toplumun salahı için elzem olduğunu vurguluyor. Proudhon’a göre cinsiyet ikiliği yoksa evlilik yoktur; evlilik yoksa aile de yoktur; aile yok olduğunda ise tüm toplum yok olur. “Ev ve aile olmazsa adalet olmaz, toplum olmaz: salt bencillik, iç savaş ve eşkıyalık ortaya çıkar.” Bunun yanında kitap, son zamanlarda ciddi bir şekilde tartışılan toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna bir buçuk asır önce verilmiş nitelikli bir cevap konumunda.
BEDENİ KURGULAMAK -İslami Romanlarda Beden ve Kimlik-
HÜSEYİN ÇİL / ÇİZGİ KİTABEVİ
“…’Ne zaman kimlikten söz etsek’ diye belirtir Bauman, ‘aklımızın bir köşesinde, silik de olsa hep bir uyum, mantık ve bütünlük imgesi bulunur.’ Akışkan hayatlarımızda bunlar elimizde bulunmayan ya da kaybettiğimiz şeylerdir. İslami kimlik için bedenler böyle bir noktada tebarüz etmekteydi. Akışkan hayatı katılaştırıp ona ‘doğru modeli’ verebilme özelliği olan bir malzemeden dökülmüş bir kalıptı bedenler. Akışkan olan onun içine döküldüğünde kalıbın şeklini alabilecek, böylece akışın istenmeyen yöndeki hareketi önlenebilecektir. Zira bu kalıp, doğru modele göre çıkarılmış bir kalıptır. Fakat hayatın akışı bu kalıbın bizatihi kendisini de esnetip akışkanlaştırabilmektedir. İslamcıların 1970’lerde müstakil bir hareket olarak ortaya çıkarken beden ve benliğin sıkı ilişkiyle oluşturduğu bu kalıp, bu iki bileşenin birbirinden uzaklaşmaya meyletmesi sonucu özelliğini kaybetmeye yüz tutabilmektedir. Fakat kalıbın sağlamlığından hiç kimsenin bir şüphesinin olmaması, sorunun kalıpta değil kalıba dökülenlerde aranmasına sebep olmaktadır. Bu da bu çalışmada gözler önüne serilmeye çalışılanların gözden kaçmasına sebep olabilmektedir.’’
Türkiye’de İslamcılıkla ilgili yapılan tartışmalar ve ortaya konan eserler ciddi bir külliyat oluşturacak nitelikte. Kitapta 1970’lerden günümüze İslamcıların üretmiş olduğu romanlar ve bunlarda kurgulanmış bedenler üzerinden sosyolojik bir okuma yapılmaya çalışılmaktadır. İslamcılığın süreç içinde geçirdiği evreler, düşünsel farklılaşmalar, değişen öncelikleri gibi durumları romanlar üzerinden okumak farklı bir bakış açısı sunuyor. Yazar, Bourdieu’nun ortaya atmış olduğu ‘habitus’ kavramı üzerinden, sosyolojideki beden tartışmalarını geniş bir malûmat çerçevesinde sunduktan sonra, İslamcıların ortaya koymuş oldukları romanları bu malûmatlarla analize tâbi tutmaktadır. Türkiye’deki İslamcılığın seyir sürecinde yaşadığı evreler ve geçirdiği değişimler, ortaya konulmuş olan romanlardaki karakter kurgularıyla izlenebilir bir niteliğe dönüşüyor. İslamcılık ve beden sosyolojisi okumalarına nitelikli bir katkı olması açısından kitabın önemli bir çalışma olduğu kanaatindeyiz.
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Nida Dergisi 190. Sayı Kitap Seçkisi
İRADE TERBİYESİ
“Dinin onayı olmadan ahlâki karakterin oluşması pek mümkün değildir. Herkesin zamanla psikolojik yapısından da destek alarak dayanılmaz baskılara bile karşı koyabilmesi, kendisine hâkim olması mümkündür. Mümkün olduğuna göre bu iş önemi itibarıyla hayatımızın öncelikli meselesi olmalı. İçsel dürtülerimizi canlandırmaya neden olacak heyecanları, zevkleri, fikirleri hatta duyguları sınırlamak zorundayız çünkü mutluluğumuz irademize hâkim olmaktan geçiyor. Mutluluk yoğun şekilde dikkatimizi irademiz üzerinde tutmamıza bağlı. Sadece mutluluğumuz değil zihinsel açıdan gelişimimiz de irade terbiyesinden geçiyor. İşin püf noktası büyük sabır göstermekte saklı. Sanıldığının aksine bilimsel, büyük edebi eserler olağanüstü beyinler sayesinde değil, başarılı bir otokontrol ve kendine hâkim olma neticesinde doğar.’’
Jules Payot’un 19. yüzyılda yazmış olduğu kitap, başarı ve mutluluğun en temel faktörü olarak irade terbiyesini konu ediniyor. Bu doğrultuda geniş bir çerçevede insanın ruhsal ve anatomik yapısıyla ilgili analizler yaptıktan sonra irade terbiyesini gerçekleştirebilme yönünde çeşitli çözümlemeler ve önerilerde bulunuyor. Israrlı bir biçimde insan hayatı için çalışmanın önemine değinen yazar, kişinin bunu hayatının temel noktasına yerleştirebilmesi için birçok noktada önemli tespitlerde bulunuyor. Zamanın insan hayatı için oldukça önemli olduğu göz önünde bulundurulunca, bunun disipline edilmesinin ne derece ehemmiyetli olduğu aşikâr. Hayatın disipline edilmesinde irade terbiyesinin önemini fark edebilmek açısından kitap dikkate değer bir eser. Kitabın bizce dikkat çeken diğer bir yönü ise, Cemil Meriç’in bu kitap için “Kaderimi tayin eden bir başka kitap!”, Ali Fuat Başgil’in ise “Kendi kendime, ah bu kitap on sekiz yirmi yaşlarımdayken elime geçmeliydi!” demiş olmalarıdır.
İSLAM’DA ‘TASVİR SORUNU’ VAR MI?
“Bamyan’daki Buda heykelleriyle ve Hz. Muhammed’in karikatürleriyle ilgili yakın zamanda yaşanan krizler, ayrıca tabii bunları izleyen acı olaylar o zamana kadar tartışmalara yansımayan ikona düşmanı savları canlandırdı. Hiç kuşku yok ki, Müslüman reformcuların 19. yüzyıldan beri farklı derecelerde ama tek bir ağızdan salık verdikleri İslam’ın köklerine, dindar ataların inanışına dönüş böyle bir konumlanmayı teşvik ediyor. Fakat öte yandan tasvir -aynı peçe gibi- bir Müslüman’ın gerçek ya da varsayımsal alâmetifarikası haline gelmiş bulunuyor. İkona sever bir Batı’nın karşısına, kanunları gereği ikonlara düşman bir İslam konuyor. Her biri kendi mutlakları içinde birbirinden yanlış iki önerme. Eğer İslam’da tasvir meselesinin hortladığına dair bir görüntü varsa ki biz bunun geleneksel İslam düşüncesi içinde merkezi bir yeri olmadığını gösterdik, bunun her farklılığın hızla bir casus haline geldiği yeni ulusal ve uluslararası gerilim bağlamında anlaşılması gerekir.’’
2001 yılında Taliban lideri Molla Ömer’in emriyle Bamyan’daki Buda heykellerinin yıkılmasıyla beraber, İslam’da tasvir sorunu var mı sorusu ciddi bir tartışma konusu haline geliyor. Yazar, Müslüman kaynakları üzerinden ve Müslümanların tarihi süreç içinde ortaya koydukları tecrübeleri göz önünde bulundurarak bu soruyu tartışıyor kitabında. Yazarın kitapta, bir hakikati ortaya koyma veya tespit etme çabasından daha çok tasvir sorununun olmadığıyla ilgili görüşü ispat etme gayretinin olduğu hissediliyor. Özellikle, tasvir konusuyla Hz. Peygamber’den rivayet edilen hadislerin herhangi bir kritiğine girişmeden topyekûn tüm hadisleri zan altında bırakacak şekilde değerlendirilmesi bu tespitimizi onaylar nitelikte. Diğer bir konu ise Müslümanların tarihsel süreçte ortaya koymuş oldukları bir takım sanatsal pratikleri ‘İslam sanatı’ diye adlandırmak doğru bir yaklaşım mı? Ve neden böyle bir konuyu tartışma gereksinimi hissediliyor, tasvirin İslam’da farklı, özgün işlevleri olduğunu düşünmek daha doğru olmaz mı?
PORNOKRASİ YA DA MODERN ZAMANLARDA KADINLAR
“Biri gücü diğeri ise güzelliği baskın biçimde temsil eden erkek ve kadın, içsel yargılamaya dayalı vicdan yapısı bakımından eşdeğer iken siz onları dışarıya tabi vicdan yapısı bakımından eşit ilan ediyorsunuz ve bunun sonucunda da kadınlar için görev, iş, endüstri ve yetki benzerliği talep ediyorsunuz. Bu apaçık bir karmaşa, fakat kendi içinde tutarlı ve ayrıca gerekli de. Aile yadsınmış, erkeğin tacı elinden alınmış, kadın cariye düzeyine düşmüş, evlilik sekse indirgenmiş, çocukların eğitimi kamu otoritesinin himayesine girmiş ve dolayısıyla da özel hayat bir hiçe dönmüş vaziyetteyken, kadının da kamu görevlisi olması gerekir elbette, bir hiç olmanın hemen öncesinde. Bu durumda da, doğaya ve sağduyuya rağmen, kadına cinsiyetinin dışında nitelikler aramak ve kadın için daha büyük kaslar, daha büyük bir beyin, daha güçlü sinirler yaratmak adına kendinizi zorluyorsunuz; onu erkekleştiriyorsunuz, onun tabiatını değiştiriyorsunuz, onu çirkinleştiriyorsunuz, kısacası, onu bağımsızlaştırıyorsunuz: Bunun kendi içinde tutarlı olduğunu yineliyorum; sonuna kadar karmaşa.’’
Proudhon’un Modern zamanlarda kadın üzerine yapmış olduğu çalışmalar, dönemin kadın polemikçileri tarafından sert eleştirilere maruz kalır. Bu kitap da Proudhon’un, kendisine bu eleştirileri yöneltenlere karşı bir cevap olma niteliğini taşıyor. Proudhon, kadın ve erkek ilişkilerini, eşitlik değil adalet temeli üzerinden oturtmaya çalışır. Bir yanda erkek ve güç kavramını özdeşleştirirken, diğer yanda kadın ve güzellik kavramını özdeşleştirip bunu birtakım argümanlarla destekliyor. Adalet ekseninde oluşturulan kadın erkek ilişkilerinin, toplumun salahı için elzem olduğunu vurguluyor. Proudhon’a göre cinsiyet ikiliği yoksa evlilik yoktur; evlilik yoksa aile de yoktur; aile yok olduğunda ise tüm toplum yok olur. “Ev ve aile olmazsa adalet olmaz, toplum olmaz: salt bencillik, iç savaş ve eşkıyalık ortaya çıkar.” Bunun yanında kitap, son zamanlarda ciddi bir şekilde tartışılan toplumsal cinsiyet eşitliği konusuna bir buçuk asır önce verilmiş nitelikli bir cevap konumunda.
BEDENİ KURGULAMAK -İslami Romanlarda Beden ve Kimlik-
“…’Ne zaman kimlikten söz etsek’ diye belirtir Bauman, ‘aklımızın bir köşesinde, silik de olsa hep bir uyum, mantık ve bütünlük imgesi bulunur.’ Akışkan hayatlarımızda bunlar elimizde bulunmayan ya da kaybettiğimiz şeylerdir. İslami kimlik için bedenler böyle bir noktada tebarüz etmekteydi. Akışkan hayatı katılaştırıp ona ‘doğru modeli’ verebilme özelliği olan bir malzemeden dökülmüş bir kalıptı bedenler. Akışkan olan onun içine döküldüğünde kalıbın şeklini alabilecek, böylece akışın istenmeyen yöndeki hareketi önlenebilecektir. Zira bu kalıp, doğru modele göre çıkarılmış bir kalıptır. Fakat hayatın akışı bu kalıbın bizatihi kendisini de esnetip akışkanlaştırabilmektedir. İslamcıların 1970’lerde müstakil bir hareket olarak ortaya çıkarken beden ve benliğin sıkı ilişkiyle oluşturduğu bu kalıp, bu iki bileşenin birbirinden uzaklaşmaya meyletmesi sonucu özelliğini kaybetmeye yüz tutabilmektedir. Fakat kalıbın sağlamlığından hiç kimsenin bir şüphesinin olmaması, sorunun kalıpta değil kalıba dökülenlerde aranmasına sebep olmaktadır. Bu da bu çalışmada gözler önüne serilmeye çalışılanların gözden kaçmasına sebep olabilmektedir.’’
Türkiye’de İslamcılıkla ilgili yapılan tartışmalar ve ortaya konan eserler ciddi bir külliyat oluşturacak nitelikte. Kitapta 1970’lerden günümüze İslamcıların üretmiş olduğu romanlar ve bunlarda kurgulanmış bedenler üzerinden sosyolojik bir okuma yapılmaya çalışılmaktadır. İslamcılığın süreç içinde geçirdiği evreler, düşünsel farklılaşmalar, değişen öncelikleri gibi durumları romanlar üzerinden okumak farklı bir bakış açısı sunuyor. Yazar, Bourdieu’nun ortaya atmış olduğu ‘habitus’ kavramı üzerinden, sosyolojideki beden tartışmalarını geniş bir malûmat çerçevesinde sunduktan sonra, İslamcıların ortaya koymuş oldukları romanları bu malûmatlarla analize tâbi tutmaktadır. Türkiye’deki İslamcılığın seyir sürecinde yaşadığı evreler ve geçirdiği değişimler, ortaya konulmuş olan romanlardaki karakter kurgularıyla izlenebilir bir niteliğe dönüşüyor. İslamcılık ve beden sosyolojisi okumalarına nitelikli bir katkı olması açısından kitabın önemli bir çalışma olduğu kanaatindeyiz.
Yazar
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
Özgürlük ve zorunluluk meselesi tüm insanlar için önemlidir ve herkesi ilgilendirir fakat ben (Müslüman Dünya da dâhil olmak üzere) Üçüncü Dünya için daha önemli ve ilgili olduğunu iddia ediyorum. Bizler (aşağı yukarı Chaucer ve eseri Frankleyn gibi) modernitenin eşiğinde beklediğimizden, onu belli tarafsızlıkla değerlendirebiliriz. Biz yalnızca sekülerleşmenin silsilesini değil aynı zamanda sonuçlarını da izliyoruz (yani yabancılaşmayı, emperyalizmi, ekonomik buhranı ve şeyleşmeyi). Bizler, seküler modernite projesine görkemli bir masumiyet ve soylu bir naiflikle girişen Rönesans’ın ve Aydınlanma’nın öncü sekülerleştiricileri gibi sevinçli olamayız. Onların zamanında araçsal rasyonalite veya yapısökümcülük yoktu, T.S Eliot’ın hayal kırıklıklarıyla dolu ‘Çorak Ülke’ şiirini ya da Beckett’in absürt komedisi Godot’yu Beklerken’i okumamışlardı; henüz Nietzsche bir daha hiç çıkmamak üzere nihilizmi hayatımıza sokmamıştı; Derrida’nın aslında hiçbir şeyi göstermeyen akışkan gösterenler dünyasını tanımamışlardı. Onlar dünyanın emperyalist yağmasını, Holokost’u ya da Çernobil’i tecrübe etmemişlerdi.”
Kitap Seçkisi
Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal …
Kitap Seçkisi
Ben Merkezci İnsan Ve Kaybolan Gerçeklik Oktay Taftalı, Mühür Kitaplığı “Dijital dünya devrimi/dijital kapitalizm sayesinde, artık toplumlarda gerçeklik algısı yitirilmiştir. 20. yüzyıldan 21’e girildiğinde, gerçeklik bütünüyle metalaşmış veya içinde yaşadığımız nesneler dünyası salt ‘meta’ya indirgenmiştir. Kapitalist medeniyetin impresyonist yaşama kültürü, burada gerçekliğe bir kez daha takla attırır. Ve ürünü, ürünün taklidine, görüntüsüne indirgeyerek, bir yandan …
Kitap Seçkisi
Hakikat, Postmodern Çağda Bilgelik Arayışı John D. Caputo / Kapı Yayınları “Orta Çağda biri ‘kilise şunu öğretiyor…’ demişse, bu söz odadaki herkesin sesini keserdi. Fakat günümüzde bir Büyük Hakikat adayı varsa, o da bilimdir. Bilim bizim gorilimizdir. Biri ‘bilim diyor ki…’ dediğinde, sohbetin bittiğini düşünürüz. Yani biz postmodernist hermönetler, gözü kara olmalıyız; hem piskoposların, hem …
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”