Uzun zaman oldu. Aslında sana yazma düşüncesi aklımda yoktu. Fakat çoğu zaman öylesine yalnız hissediyorum ki… Zihnimin biriktirdiklerini paylaşamamak yoruyor beni
Anlaşılmamanın ne demek olduğunu sen de iyi biliyorsun. İnsanların beni artık anlamadıklarını düşünüyorum. Ya da kabullenmekte zorlansam da, galiba onları artık ben anlamıyorum. Nasıl bir dönemde, hangi kuşağın içinde yaşıyorum, inan ki bilmiyorum. Çoğu kez bana bir hamam böceği gibi baktıklarını, bir hastalıktan kaçar gibi uzaklaştıklarını hissedebiliyorum.
Geçenlerde bir kafede oturmuştum. Bir şeyler yazmak istedim birden. Bilirsin beni. Bazen gece yarısı uykudan uyanıp bir kaleme sarılarak kana kana yazdıklarıma şahit olmuşsundur. Genelde kurşun kalem kullanırım. O gün yanıma almayı unutmuş, tükenmez kalem ile yazmak zorunda kalmıştım. Bir düşünsene… Müthiş bir duygu yoğunluğu yakalamış, kendimi ortamdan soyutlamışken mürekkep bitmeye başladı. O an yazdığım her kelimede konuştum kalem ile. Bitmesin diye. Maalesef yazacaklarım bitmeden yazıtım tükendi. Kızdım. Homurdandım. Söylendim. Sinirli bir şekilde etrafıma baktığımda utancımdan kıpkırmızı kesildim. Birkaç farklı masada, bir deliye bakar gibi bana bakan insanlar vardı. İnanabiliyor musun? Kalem ile konuşmam öylesine tuhaf görünmüştü ki onlara!
İlk başta utancımdan ne yapmam gerektiğini pek bilemedim. Gitmeyi düşündüm. Ayaklarımın bağı çözülmüş gibiydi. Hareket edemedim. Neyse ki birkaç saniye sonra hepsi az önce gördüklerini tamamen unutmuş gibi görünmeye başladı. Akıllı telefonlarına gömülmüştü çoğu.
Tamam tamam biliyorum. Bu söylediklerimin çoğuna yabancısın. Hepsini açıklamam lazım sana. Yokluğuna öylesine alıştım ki… Özür dilerim.
Sen göçtüğünden beri çok şey değişti, dostum. Hayat artık çok hızlı. İnsanlar senin bıraktığın gibi değil. Çok az kişinin konuştuğu, değer verdiği bir eşyası var. Biz çoktan bir eşyanın da ruhu olabileceğini unuttuk. Onlarla bağ kurmak yerine eskidiklerini düşündüğümüz an değiştirdik, kırıp attık, yaktık. Çünkü eşyanın değerini onlara ihtiyaç duyduğumuz kadar bildik. Bakma sen ihtiyaç dediğime! O da artık senin bildiğin kavram değil. Şimdilerde ihtiyaç anlık haz tattıran bir şey olarak algılanır oldu. Örneğin, bir ayakkabı görünce mutlu oldun ya, ona hemen sahip olmalısın. Çünkü hazzını duydukça mutlu oluyorsun, mutlu oldukça ihtiyaç olarak görüyorsun. Dostum, maalesef yeni dünya adanışı bunu gerektiriyor. Yanlış duymadın. Yeni dünyanın sürekli değişen emeksiz, zahmetsiz adanışları…
Dostum,
Ayaktaysan oturmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Seni tanıyorum. Daha şimdiden duygu durum bozuklukları yaşamaya başlamışsındır. Bunları hazmetmek uzun zamanını alabilir. Duygularını yaşamaktan utanmazsın sen çünkü. Ama biliyor musun, burada durum artık böyle değil! İnsanlar duygularını yaşamıyor. Bu iş için genellikle emojileri kullanıyorlar.(“O da ne?” dediğini tahmin edebiliyorum. Yeni bir dil gibi düşün bunu. Harflerin olmadığı bir dil… Seslerin mutlak sükûtu seçtiği bir dil…) Gülmek istiyorsan çene kaslarını kasmana gerek yok. Telefonunun mesaj bölümünde tek tuş ile yapabiliyorsun bunu. Bu da şimdilerde moda olan bu yeni adanışın bir parçası. Kulağa çok korkunç geliyor değil mi? Bir dâvân yok. Sürekli yeni bir hazzın peşindesin. Yaptıklarını “mış gibi” yapıyorsun. Emek yok, popülerlik çok! Evet galiba kullanmak gereken kelime tam olarak bu: “popüler”.
Öyle tuhaf olduk ki popüler olmak adına ne gerekiyorsa yapıyoruz. Birkaç zaman önce dünyanın başka bir ülkesinde bir genç, pahalı bir telefonu almak için bir böbreğini sattı! Bunu duydun mu dostum! Birinin hayatını kurtarmak için değil; alacağı hazza odaklandığı ve kendini popüler olmaya adadığı için… Dostum, işin kötüsü insanlar artık bu tarz haberlere şaşırmıyor. Hayret etmeyi unuttular. Hızlı yaşamak öylesine kör etti ki bizi; “ne kadar hızlı yaşar ve ne denli çok tüketirsen o kadar popüler oluyorsun” düşüncesi ilmek ilmek işlendi bilinçaltımıza. Bak şimdi, hızlı yaşayıp popüler oluyorsun. Fakat bunları yaparken düşünmüyor, mantık yürütmüyorsun. Sana bu tüketimi sunanlar bunu da senin yerine hallediyor çünkü! “Düşünüyorum, öyleyse varım” demek yerine, “Harcıyorum, öyleyse varım” demen yetiyor.
Ah Dostum!
Şu an sesin kulaklarımda yankılanıyor gibi. Haklısın. Tüm bu olanları gören, yanlışlıkları bilen, bizim gibi olan birçok kişi var. Ama sesimiz kısık, etkimiz az. Korkularımız fazla… Öylesine hızlı yayılıyor ki bu durum, bazen aynı gün içinde birkaç farklı çağ atlıyormuş gibi zorlanıyorum. Ayak uyduramıyorum. Yavaş kalıyorum. Çoğu kez ayak bağı oluyorum. Hızlanmak, durmamak, duraklamamak çok korkutuyor beni. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışma düşüncesi kemiriyor beni. Yoruluyorum.
Dostum,
Seni çok özlüyorum. Tüm bunları görmediğin için çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Sen yavaş yaşardın. “Düşünmek için durmak gerek” derdin. Eşyanın kıymetini bilirdin. Yaşlanmaktan korkmaz, bunu bir lütuf olarak görürdün
İyi ki göçtün. Şimdi burası sana zûl olurdu. İyi ki gittin.
Dostum,
Yaşlanmak, yavaşlamak ve sana kavuşmak istiyorum. Beklemek fikrinin ‘sıkılmak’ olarak algılandığı bu döneme inat…
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.
Ahvalimiz; karanlıkta can havliyle girdiği eczaneden el yordamıyla ilaçlar toparlayıp içen ve bundan da şifa uman adamın halini andırıyor. Hasta, daha hastalığının tam olarak ne olduğunu bilmiyor; iyileşmek istiyor fakat kullandığı ilaçların neye iyi geldiğiyle ilgilenmiyor. Hastalığa mı üzülmeli, acıdan kıvranan hastanın nâdânlığına mı?
Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış anlamalara tahsis ederek, bir tashih çabası ve endişesi taşımıştım. Sanatın birçok alanına eksik ve yanlış bakışlara dair eleştirel yaklaşımım, bir hayli genç insanın zihninde, yeni özgürlük pencereleri açmıştı. Düşünce ve yazı hayatımın bir yarısı bilgi, bir diğer yarısı ise duygu yoğunluklu arayışların bir toplamı sayılabilir.
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Her ne kadar klasik ahlâk, iyi, güzel ve doğru arasında bir bağlantı görmekteyse de, derinlemesine bir bakış bu kavramların (hasletlerin) kimi zaman örtüşseler de, kimileyin de çatıştıklarını ortaya koyabilecektir. Belli ki güzel estetikle ilgilidir, doğru hakikatle, iyi ise fayda ile. Bunlar ise her zaman ortak bir davranış, olgu veya olayda bir araya gelemezler.
Değerli Dostum
Değerli Dostum,
Uzun zaman oldu. Aslında sana yazma düşüncesi aklımda yoktu. Fakat çoğu zaman öylesine yalnız hissediyorum ki… Zihnimin biriktirdiklerini paylaşamamak yoruyor beni
Anlaşılmamanın ne demek olduğunu sen de iyi biliyorsun. İnsanların beni artık anlamadıklarını düşünüyorum. Ya da kabullenmekte zorlansam da, galiba onları artık ben anlamıyorum. Nasıl bir dönemde, hangi kuşağın içinde yaşıyorum, inan ki bilmiyorum. Çoğu kez bana bir hamam böceği gibi baktıklarını, bir hastalıktan kaçar gibi uzaklaştıklarını hissedebiliyorum.
Geçenlerde bir kafede oturmuştum. Bir şeyler yazmak istedim birden. Bilirsin beni. Bazen gece yarısı uykudan uyanıp bir kaleme sarılarak kana kana yazdıklarıma şahit olmuşsundur. Genelde kurşun kalem kullanırım. O gün yanıma almayı unutmuş, tükenmez kalem ile yazmak zorunda kalmıştım. Bir düşünsene… Müthiş bir duygu yoğunluğu yakalamış, kendimi ortamdan soyutlamışken mürekkep bitmeye başladı. O an yazdığım her kelimede konuştum kalem ile. Bitmesin diye. Maalesef yazacaklarım bitmeden yazıtım tükendi. Kızdım. Homurdandım. Söylendim. Sinirli bir şekilde etrafıma baktığımda utancımdan kıpkırmızı kesildim. Birkaç farklı masada, bir deliye bakar gibi bana bakan insanlar vardı. İnanabiliyor musun? Kalem ile konuşmam öylesine tuhaf görünmüştü ki onlara!
İlk başta utancımdan ne yapmam gerektiğini pek bilemedim. Gitmeyi düşündüm. Ayaklarımın bağı çözülmüş gibiydi. Hareket edemedim. Neyse ki birkaç saniye sonra hepsi az önce gördüklerini tamamen unutmuş gibi görünmeye başladı. Akıllı telefonlarına gömülmüştü çoğu.
Tamam tamam biliyorum. Bu söylediklerimin çoğuna yabancısın. Hepsini açıklamam lazım sana. Yokluğuna öylesine alıştım ki… Özür dilerim.
Sen göçtüğünden beri çok şey değişti, dostum. Hayat artık çok hızlı. İnsanlar senin bıraktığın gibi değil. Çok az kişinin konuştuğu, değer verdiği bir eşyası var. Biz çoktan bir eşyanın da ruhu olabileceğini unuttuk. Onlarla bağ kurmak yerine eskidiklerini düşündüğümüz an değiştirdik, kırıp attık, yaktık. Çünkü eşyanın değerini onlara ihtiyaç duyduğumuz kadar bildik. Bakma sen ihtiyaç dediğime! O da artık senin bildiğin kavram değil. Şimdilerde ihtiyaç anlık haz tattıran bir şey olarak algılanır oldu. Örneğin, bir ayakkabı görünce mutlu oldun ya, ona hemen sahip olmalısın. Çünkü hazzını duydukça mutlu oluyorsun, mutlu oldukça ihtiyaç olarak görüyorsun. Dostum, maalesef yeni dünya adanışı bunu gerektiriyor. Yanlış duymadın. Yeni dünyanın sürekli değişen emeksiz, zahmetsiz adanışları…
Dostum,
Ayaktaysan oturmanın faydalı olacağını düşünüyorum. Seni tanıyorum. Daha şimdiden duygu durum bozuklukları yaşamaya başlamışsındır. Bunları hazmetmek uzun zamanını alabilir. Duygularını yaşamaktan utanmazsın sen çünkü. Ama biliyor musun, burada durum artık böyle değil! İnsanlar duygularını yaşamıyor. Bu iş için genellikle emojileri kullanıyorlar.(“O da ne?” dediğini tahmin edebiliyorum. Yeni bir dil gibi düşün bunu. Harflerin olmadığı bir dil… Seslerin mutlak sükûtu seçtiği bir dil…) Gülmek istiyorsan çene kaslarını kasmana gerek yok. Telefonunun mesaj bölümünde tek tuş ile yapabiliyorsun bunu. Bu da şimdilerde moda olan bu yeni adanışın bir parçası. Kulağa çok korkunç geliyor değil mi? Bir dâvân yok. Sürekli yeni bir hazzın peşindesin. Yaptıklarını “mış gibi” yapıyorsun. Emek yok, popülerlik çok! Evet galiba kullanmak gereken kelime tam olarak bu: “popüler”.
Öyle tuhaf olduk ki popüler olmak adına ne gerekiyorsa yapıyoruz. Birkaç zaman önce dünyanın başka bir ülkesinde bir genç, pahalı bir telefonu almak için bir böbreğini sattı! Bunu duydun mu dostum! Birinin hayatını kurtarmak için değil; alacağı hazza odaklandığı ve kendini popüler olmaya adadığı için… Dostum, işin kötüsü insanlar artık bu tarz haberlere şaşırmıyor. Hayret etmeyi unuttular. Hızlı yaşamak öylesine kör etti ki bizi; “ne kadar hızlı yaşar ve ne denli çok tüketirsen o kadar popüler oluyorsun” düşüncesi ilmek ilmek işlendi bilinçaltımıza. Bak şimdi, hızlı yaşayıp popüler oluyorsun. Fakat bunları yaparken düşünmüyor, mantık yürütmüyorsun. Sana bu tüketimi sunanlar bunu da senin yerine hallediyor çünkü! “Düşünüyorum, öyleyse varım” demek yerine, “Harcıyorum, öyleyse varım” demen yetiyor.
Ah Dostum!
Şu an sesin kulaklarımda yankılanıyor gibi. Haklısın. Tüm bu olanları gören, yanlışlıkları bilen, bizim gibi olan birçok kişi var. Ama sesimiz kısık, etkimiz az. Korkularımız fazla… Öylesine hızlı yayılıyor ki bu durum, bazen aynı gün içinde birkaç farklı çağ atlıyormuş gibi zorlanıyorum. Ayak uyduramıyorum. Yavaş kalıyorum. Çoğu kez ayak bağı oluyorum. Hızlanmak, durmamak, duraklamamak çok korkutuyor beni. Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışma düşüncesi kemiriyor beni. Yoruluyorum.
Dostum,
Seni çok özlüyorum. Tüm bunları görmediğin için çok şanslı olduğunu düşünüyorum. Sen yavaş yaşardın. “Düşünmek için durmak gerek” derdin. Eşyanın kıymetini bilirdin. Yaşlanmaktan korkmaz, bunu bir lütuf olarak görürdün
İyi ki göçtün. Şimdi burası sana zûl olurdu. İyi ki gittin.
Dostum,
Yaşlanmak, yavaşlamak ve sana kavuşmak istiyorum. Beklemek fikrinin ‘sıkılmak’ olarak algılandığı bu döneme inat…
Sana geleceğim günü tüm varlığımla bekliyorum…
Yazar
İlgili Yazılar
Muharriflerin Sanalbazlığı: Göçe Zorlanan Söz
Tahammülsüzlük ve bıkkınlık çağında ne yapacağını bilemez halde oraya buraya savrulan insan, “kendiliği”ni sağlayan dinamiklerin son bakiyesini tüketmesiyle “sözün gücü”nü de kaybetti. Bizden, pencerede görünen bu yansımanın olağanlığına alışmamız ve gerçeği kabul etmemiz; aslında işi daha fazla zorlaştırmamamız istenmekte. Bu yansımanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını, sanal ve gerçek arasında yaşanan tereddütlerle daha iyi müşahede edebilecekken, önümüze her geçen gün serdikleri yeni gündemleri belki de bu kolaylaştırma istemi yüzünden kabulleniyoruz.
İnsan Haklarını Konuşmak ‘Kışkırtılmış İnsan’dan ‘Yaratılmış İnsana’
Ahvalimiz; karanlıkta can havliyle girdiği eczaneden el yordamıyla ilaçlar toparlayıp içen ve bundan da şifa uman adamın halini andırıyor. Hasta, daha hastalığının tam olarak ne olduğunu bilmiyor; iyileşmek istiyor fakat kullandığı ilaçların neye iyi geldiğiyle ilgilenmiyor. Hastalığa mı üzülmeli, acıdan kıvranan hastanın nâdânlığına mı?
Bakma Biçimlerinden Güzellik Olgusuna
Hiç şüphesiz güzellik kavramını gündemine alan bütün çalışmalar sanat, dil ve belki edebiyat alanına da bakmak durumunda kalacaklardır. Ben, “Vahiy ve Sanat” çalışmamı daha ziyade Müslüman çevrelerdeki yanlış anlamalara tahsis ederek, bir tashih çabası ve endişesi taşımıştım. Sanatın birçok alanına eksik ve yanlış bakışlara dair eleştirel yaklaşımım, bir hayli genç insanın zihninde, yeni özgürlük pencereleri açmıştı. Düşünce ve yazı hayatımın bir yarısı bilgi, bir diğer yarısı ise duygu yoğunluklu arayışların bir toplamı sayılabilir.
Mülkiyet, Özgürlük ve Adalet Bağlamında İktisadi İnsanın İmali
Müslümanın en büyük ideali iyi bir ölümle ölmektir. Müslüman olarak ölmektir ama dönüşen neydi, ne oldu da hâlihazırda Müslümanlara gelecekle ilgili en büyük beklentin, talebin nedir diye sorulduğunda “Müslüman olarak ölmektir.” cevabı alınamaz hâle gelindi? Elbette belli şeyleri yitirerek belli tarzda bir varoluşa dayalı hale geldiğimiz, belli tarzda var olma pratiğine angaje olduğumuz için artık öyle bir soruya böyle bir cevap verilemediği ifade edilebilir.
Kur’ân Ahlâkı Üzerine Bazı Düşünceler
Her ne kadar klasik ahlâk, iyi, güzel ve doğru arasında bir bağlantı görmekteyse de, derinlemesine bir bakış bu kavramların (hasletlerin) kimi zaman örtüşseler de, kimileyin de çatıştıklarını ortaya koyabilecektir. Belli ki güzel estetikle ilgilidir, doğru hakikatle, iyi ise fayda ile. Bunlar ise her zaman ortak bir davranış, olgu veya olayda bir araya gelemezler.