Hayatı bize gösteren, bizi görünür kılan ya da bizi perdeleyen, örten hatta maskeleyen nedir? İşimiz, konumumuz, imkânlarımız, sahip olduklarımız mıdır? Kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden yeryüzündeki hikâyemizi bütüne taşıyan o köprü nasıl ve nerede kurulur? Bebeği ana rahmine düşmeden saran o şefkat adasının haritası nasıl çizilir? Bunları cevaplamadan önce hayatın bize yüklediği vasıfların üzerinde bir kere daha durmakta fayda var. Kadını anneye, erkeği babaya, yaşlıyı ihtiyara, çocuğu sorumluluğa dönüştüren anlamı tekrar hatırladığımızda yukarıdaki soruların da cevabını bulmuş olacağız. Şüphesiz aradığımız cevap ailedir.
Aile; anne-baba ve çocuklardan oluşan toplumun en küçük birimi… Aslında aile; anne, baba ve çocuklardan birini çektiğimizde ayakta duramayandır. İnsanlığı ayakta tutan en küçük çekirdek olan aile, çok hassas bir meseledir aynı zamanda. Bu küçük çekirdek sayesinde düzen ve dengeyi devam ettirebiliyoruz. Aile parçalandığında hakikati ifade eden o bütünlük yok olmaya başlıyor. Çünkü Allah, insanı sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Buna karşılık modern yaşam en tehlikeli tuzaklarını da aile üzerinden kurarak, bireyciliği dayatmak suretiyle aileye ilk darbeyi vuruyor. Sürekli olarak egosunu putlaştıran bu dayatma, insanı kendi kendine yetebileceği vehmine sürüklüyor ki böylece kendi kendine yetebileceğine inanan kadın ve erkekler, aile iskeletini çatlatarak bencilce kendi yaşamlarına çekiliyorlar. Oysa aile, karşındakini düşünerek sürekli ayakta durmaktı. Çekildiği takdirde aile sarsıntıya uğrayarak dağılmaya başlayacağından; ben demek yerine sen demenin, yürek teri dökmenin, büyüyerek bencillikten ben idrakine ulaşabilmenin doğduğu yerdi çünkü aile. Sevda, vuslat, vefa, hüzün, emek, yürek, sabır, teslimiyet, feragat, ayrılık ve daha bir sürü kalp eyleminin hayata geçtiği yerdi…
Görüntü ve imgelerin hakikati boğduğu bu çağda eve dönmenin devrim gücünde olduğu yadsınamaz bir gerçek. Evin koruması altına girmek, sokakların gürültüsünde sağır olmamanın tek yolu sayılabilir. Ev bize bu dünyanın geçiciliğini ve ölümlü olduğumuzu hatırlatır sürekli. Ailemizi kaybetmekten korkarız. Ailemizden utanırız. Aile, zaaflarımızı, acizliğimizi bir ayna üzerinden iyileştirirken, aile fertlerini birbirine sır gibi bağlar. Anne, çocuğunu bağrına basarken; sırtını dünyaya döner çünkü. Her türlü gösteriş bombardımanına karşı ak sütünü çocuğun yüzüne doyarak verir. Güzellik putuna köle olmuş bir yığın kadın arasından bile yüzü çocuk izi ile parlar ve aydınlatır. Sürekli taat ve şuur üzere uyanır, vakitli vakitsiz yavrusu için… Bilir ki çocuk yetemez kendi kendine ve yine o bilinçle cinsiyetini kutsamaktansa anneliği ve yavrusunu önceler. Allah katında bunun kat kat ikram olduğunu bilerek, mübarek aile müessesesini yüceltir durur. Bireyciliğin sağladığı konforu artı bir değer olarak görmeyip çocuğu elleriyle yuvadan çıkarmaz. Çünkü ilk olarak beşiği terk edişin sonra karşısına çıkaracağı ağır bedellerinden korkar. Çocuklukla devam eden bu uzaklığın gençlikle birlikte kayboluşa evrileceğini ve bu kayboluşun sadece çocuğu değil, tüm aileyi yutacağından korkar.
Anne yuvanın kalbi ise de tüm yük anneye yüklenemez. Baba, modern yaşama rüşvet vererek sıyrılmaktan vazgeçmenin yolunu ev ile bulmakla birlikte köklerini salacağı o evi tüm dış tehditlere karşı koruyarak dallanıp budaklanır. Meyvelerinin kızarışı ile geçirir mevsimleri. Baba, çocuğu için rüzgârdır, kardır, güneştir, yağmurdur… Annesinin gökkuşağına dönebilmesidir. Ve aile bir dalda iki meyve gibi salınan kardeşlerin, ne kadar büyüseler de kulaklarında hâlâ esebilen ılık yelidir.
“Çocuk e harfine yaşlanmış uyuyordu.” diyen şair, anneliğin bir dil olduğunu vurguluyor sanki. Çocuğun alfabesini sökmüş bir dil…
Çocuğu oyun besler; anneyi, yuvayı inceden dokuyuşu; babayı ise parlayan ocak… Dokuyuş ve dokunuş devam ettikçe “çocuk gibi çocuk” dolanır yuvada. Bakım evleri ve alışveriş merkezlerinin dış-kapı bırakıldığı her evde, ailenin çocuğu, çocuk gibidir. Hızla yetişkinlerin dünyasına kaymaz, aksine annesi ile diz dize, göz göze, yavaşça büyür ve gelişir. Hızla tüketmeyen, gören, görünen, duyan ve dinleyen çocuklar böylece büyür.
“Doğan her çocuk gözlerini bir eve açar. Ev, bir dünya (âlem) olursa çocuk gözlerini dünyaya açmış olur.”
Çocukları hayattan keserek ruhlarını doyurmayı unutan, evleri odalara, odaları eşyalara bölenler de ne yazık ki anneler… Sofrada ekmeği kusursuzca bölmekti oysa görevleri… Sofrayı donatmaktan evvel, sofra başında toplanmayı bir bayrak yarışı edası ile devam ettirmekti. Çünkü sofrada annenin yüzü vardır. Sesi, kokusu, merhameti, bekleyişi… Çocuk, annesinin elinden tadar her şeyin ilkini.
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Hukuk kavramının herkesçe kabul edilmiş bir tanımı olmamakla birlikte genel kabul görmüş bazı fonksiyonlarından bahsetmek mümkündür. Bu fonksiyonlar ise; düzen, toplumsal ihtiyaçları karşılama ve adalet olarak ifade edilebilir. Tüm bu fonksiyonların karşılanması noktasında ise önümüze ahlâk kavramı çıkmaktadır. Devlet dediğimiz sistemli yapıların gelişmediği topluluklarda, toplumun “düzen”, “toplumsal ihtiyaçları karşılama” ve “adalet” ihtiyaçlarını ahlak dediğimiz olgu karşılamaktaydı.
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.
Aile Ocağı
Hayatı bize gösteren, bizi görünür kılan ya da bizi perdeleyen, örten hatta maskeleyen nedir? İşimiz, konumumuz, imkânlarımız, sahip olduklarımız mıdır? Kadın-erkek, genç-ihtiyar demeden yeryüzündeki hikâyemizi bütüne taşıyan o köprü nasıl ve nerede kurulur? Bebeği ana rahmine düşmeden saran o şefkat adasının haritası nasıl çizilir? Bunları cevaplamadan önce hayatın bize yüklediği vasıfların üzerinde bir kere daha durmakta fayda var. Kadını anneye, erkeği babaya, yaşlıyı ihtiyara, çocuğu sorumluluğa dönüştüren anlamı tekrar hatırladığımızda yukarıdaki soruların da cevabını bulmuş olacağız. Şüphesiz aradığımız cevap ailedir.
Aile; anne-baba ve çocuklardan oluşan toplumun en küçük birimi… Aslında aile; anne, baba ve çocuklardan birini çektiğimizde ayakta duramayandır. İnsanlığı ayakta tutan en küçük çekirdek olan aile, çok hassas bir meseledir aynı zamanda. Bu küçük çekirdek sayesinde düzen ve dengeyi devam ettirebiliyoruz. Aile parçalandığında hakikati ifade eden o bütünlük yok olmaya başlıyor. Çünkü Allah, insanı sosyal bir varlık olarak yaratmıştır. Buna karşılık modern yaşam en tehlikeli tuzaklarını da aile üzerinden kurarak, bireyciliği dayatmak suretiyle aileye ilk darbeyi vuruyor. Sürekli olarak egosunu putlaştıran bu dayatma, insanı kendi kendine yetebileceği vehmine sürüklüyor ki böylece kendi kendine yetebileceğine inanan kadın ve erkekler, aile iskeletini çatlatarak bencilce kendi yaşamlarına çekiliyorlar. Oysa aile, karşındakini düşünerek sürekli ayakta durmaktı. Çekildiği takdirde aile sarsıntıya uğrayarak dağılmaya başlayacağından; ben demek yerine sen demenin, yürek teri dökmenin, büyüyerek bencillikten ben idrakine ulaşabilmenin doğduğu yerdi çünkü aile. Sevda, vuslat, vefa, hüzün, emek, yürek, sabır, teslimiyet, feragat, ayrılık ve daha bir sürü kalp eyleminin hayata geçtiği yerdi…
Görüntü ve imgelerin hakikati boğduğu bu çağda eve dönmenin devrim gücünde olduğu yadsınamaz bir gerçek. Evin koruması altına girmek, sokakların gürültüsünde sağır olmamanın tek yolu sayılabilir. Ev bize bu dünyanın geçiciliğini ve ölümlü olduğumuzu hatırlatır sürekli. Ailemizi kaybetmekten korkarız. Ailemizden utanırız. Aile, zaaflarımızı, acizliğimizi bir ayna üzerinden iyileştirirken, aile fertlerini birbirine sır gibi bağlar. Anne, çocuğunu bağrına basarken; sırtını dünyaya döner çünkü. Her türlü gösteriş bombardımanına karşı ak sütünü çocuğun yüzüne doyarak verir. Güzellik putuna köle olmuş bir yığın kadın arasından bile yüzü çocuk izi ile parlar ve aydınlatır. Sürekli taat ve şuur üzere uyanır, vakitli vakitsiz yavrusu için… Bilir ki çocuk yetemez kendi kendine ve yine o bilinçle cinsiyetini kutsamaktansa anneliği ve yavrusunu önceler. Allah katında bunun kat kat ikram olduğunu bilerek, mübarek aile müessesesini yüceltir durur. Bireyciliğin sağladığı konforu artı bir değer olarak görmeyip çocuğu elleriyle yuvadan çıkarmaz. Çünkü ilk olarak beşiği terk edişin sonra karşısına çıkaracağı ağır bedellerinden korkar. Çocuklukla devam eden bu uzaklığın gençlikle birlikte kayboluşa evrileceğini ve bu kayboluşun sadece çocuğu değil, tüm aileyi yutacağından korkar.
Anne yuvanın kalbi ise de tüm yük anneye yüklenemez. Baba, modern yaşama rüşvet vererek sıyrılmaktan vazgeçmenin yolunu ev ile bulmakla birlikte köklerini salacağı o evi tüm dış tehditlere karşı koruyarak dallanıp budaklanır. Meyvelerinin kızarışı ile geçirir mevsimleri. Baba, çocuğu için rüzgârdır, kardır, güneştir, yağmurdur… Annesinin gökkuşağına dönebilmesidir. Ve aile bir dalda iki meyve gibi salınan kardeşlerin, ne kadar büyüseler de kulaklarında hâlâ esebilen ılık yelidir.
“Çocuk e harfine yaşlanmış uyuyordu.” diyen şair, anneliğin bir dil olduğunu vurguluyor sanki. Çocuğun alfabesini sökmüş bir dil…
Çocuğu oyun besler; anneyi, yuvayı inceden dokuyuşu; babayı ise parlayan ocak… Dokuyuş ve dokunuş devam ettikçe “çocuk gibi çocuk” dolanır yuvada. Bakım evleri ve alışveriş merkezlerinin dış-kapı bırakıldığı her evde, ailenin çocuğu, çocuk gibidir. Hızla yetişkinlerin dünyasına kaymaz, aksine annesi ile diz dize, göz göze, yavaşça büyür ve gelişir. Hızla tüketmeyen, gören, görünen, duyan ve dinleyen çocuklar böylece büyür.
“Doğan her çocuk gözlerini bir eve açar. Ev, bir dünya (âlem) olursa çocuk gözlerini dünyaya açmış olur.”
Çocukları hayattan keserek ruhlarını doyurmayı unutan, evleri odalara, odaları eşyalara bölenler de ne yazık ki anneler… Sofrada ekmeği kusursuzca bölmekti oysa görevleri… Sofrayı donatmaktan evvel, sofra başında toplanmayı bir bayrak yarışı edası ile devam ettirmekti. Çünkü sofrada annenin yüzü vardır. Sesi, kokusu, merhameti, bekleyişi… Çocuk, annesinin elinden tadar her şeyin ilkini.
Anne!
Hayır! Gecikmen bin defa ölümüdür halkın.
Sen şefkat dağıtıcısısın.
Nasıl unutursun kutsal eylemini?
Zordur güzel şeyler, hatırla, kalbine dön!
Şarkıya dön!
Eve dön!
Kalbine dön!
Şarkıya dön!
Eve dön!
Yazar
İlgili Yazılar
İslam’ın Vaadleri İle Müslümanların Hayatı Arasındaki Mesafeye Dair Bir Açıklama Denemesi
Epeyce zamandır İslamcı aktivist ve entelektüeller İslam’ı bir ‘din’ olarak görmeyi bilinçli olarak terk etmiş görünüyorlar. Hatta böyle görenlerin İslam’ı tam anlamadıklarını veya kasıtlı olarak daraltmaya ve zayıflatmaya (örneğin Hıristiyanlık gibi bir din olarak göstermeye) çalıştıklarını düşünüyorlar. Çünkü onlara göre İslam’ı din olarak görmek onun bir “dünya nizamı” (da) olduğunu veya böyle bir nizam getirdiğini göz ardı veya inkâr etmek demektir. Zaman zaman ideoloji, siyaset, ekonomi, sanat, edebiyat vs. gibi kelimelerin başına bir sıfat olarak İslam’ı getirerek (İslami siyaset, İslami ekonomi vs.) yapılan; daha çok da İslam siyaseti, İslam ekonomisi gibi isim tamlaması şeklinde ortaya çıkan kullanımlar da bu yaklaşımın tezahürleridir.
Her Sistemin Kendine Özgü Bir Meşruiyet Kaynağı Vardır
Meşruiyet… Din, ideoloji, ahlâk, hukuk, gelenek gibi toplumun benimsemiş olduğu değerler sistemine uygunluk… Bir düşünce ya da eylemin bir ana ilkeden ya da nedenden hareket edilerek haklılığını ispat etme arayışı… İlk neden arayışı olarak sağlam bir temellendirmeyi, gelecek için davranış kalıplarını içeren sistemlerin popüler bir yönetim ve kuşatıcı bir bütünlük arayışı… Eylemlerin, ilişkilerin toplumsal kabul görecek hukuksal, zorunlu, makûl gerekçelere dayandırılması… Siyasal iktidarın nüfuz alanı, sınırı… Bir iş ya da eylemin hangi ilkeye göre onaylanacağının referans kaynağı… Siyasal iktidarın amaçlarını, eylemlerinin niteliklerini topluma kabul ettirme sorunu… Bir kuralın kendinin üstünde bulunan hukuksal veya etik bir norma uygun olması… İslami literatürde, dinî kaynaklara dayalı hükümlere ya da dine, onun ilkelerine uygun olan iş ve işlemler…
İbn Haldun’un Düşüncesinde Asabiyet
İbn Haldun’un Mukaddime adlı eserini üzerine kurguladığı üç temel kavramsallaştırma vardır. Bu kavramsallaştırmalar; ümran ilmi, tavırlar nazariyesi ve asabiyettir. İbn Haldun’un ümran ilmini kuruş sebebi yukarıda bahsettiğimiz meraklı kişiliğiyle yakından ilgilidir.
Hukuk ve Ahlak Arasındaki Normsal İlişki
Hukuk kavramının herkesçe kabul edilmiş bir tanımı olmamakla birlikte genel kabul görmüş bazı fonksiyonlarından bahsetmek mümkündür. Bu fonksiyonlar ise; düzen, toplumsal ihtiyaçları karşılama ve adalet olarak ifade edilebilir. Tüm bu fonksiyonların karşılanması noktasında ise önümüze ahlâk kavramı çıkmaktadır. Devlet dediğimiz sistemli yapıların gelişmediği topluluklarda, toplumun “düzen”, “toplumsal ihtiyaçları karşılama” ve “adalet” ihtiyaçlarını ahlak dediğimiz olgu karşılamaktaydı.
Diplomatik Tavır: İlkesiz İlişkiler
“Sil” diyor “eğer bunu kabul etmiş olsaydık, savaşmazdık!”
Biri silmiyor, öteki bakıyor.
Sitem ve öfke; hücum ettiği gözlerde bir noktaya sabitlenmiş.
Bekliyorlar ama o, kendisi siliyor; artık anlaşma sağlanabilir…
Umutsuzluk ve ikilem.