İvan Aleksandroviç Gonçarov’un (1812-1891) roman kahramanı İlya İliç Oblomov 32-33 yaşında, iyi bir eğitim sonrası bakanlıkta işe girmiş, buradaki anlamsız işlerin vaktini çaldığına kanaat getirince amiriyle ilk takışmada hemen istifa edip eve kapanmış biri. Yazarın bu eseri 45 yaşında (1857’de)yazdığını düşünecek olursak tam da anlam arayışının ve heba olan yıllarla hesaplaşmanın zamanı diye düşünebiliriz.
Oblomov orta boylu, düzgün yapılı, hoş görünüşlü, koyu gri gözlüydü. Yüzünde kaygının, bir şeyler için kafa yormanın açık seçik hiçbir belirtisi yoktu. Yüzü kayıtsızlığın tek renkli ışığıyla kaplanmış. Düşünce bu çehrede serseri bir kuş gibi dolaşıyor, gözlerinden şöyle bir gelip geçiyor, alnının kıvrımlarında saklanıp, sonra iyice silinip gidiyor. Zaman zaman gözleri sıkıntıya, yorgunluğa benzer bir şeyle bulansa da, bütün varlığının hâkim ve devamlı ifadesi olan rehaveti, ne yorgunluk ne de sıkıntı bir an olsun bozuyordu. Ona bakan biri “ne iyi yürekli, kuzu gibi bir adamcağız olsa gerek” dermiş. Ona daha yakından, daha anlayan bir gözle bakan biri ise yüzünü bir müddet süzer, sonra garip bir tereddüt içinde gülümser geçer. Bu anlatıma bakılırsa daha ilk başlardan Oblomov, anlaşılması, çözülmesi gereken tezatlarla dolu biri olarak karşımıza çıkıyor.
Hareketleri çekingen ve nazik, en telaşlı anlarında bile zarif bir tembellik içinde. Onda kaygı nadiren bir fikir halini alır, binde bir de niyet etmeye kadar varır. Sonra tam bir durgunluk ve uyuklama hali. Zaten kitap boyunca da kanepesine uzanmış bedenini, dışarının karmaşasından uzak halini övmekle bitiremez.
Sonra Doğulu olmanın miskinliğine ve umursamazlığına atıfla hırkası anlatılır. Acem işidir ve üzerinde hiçbir Avrupa belirtisi yoktur. Doğu’nun renkleriyle özenerek öyle dikilmiştir ki vücut onu hiç hissetmez, rahatına pek düşkün adama rahatsızlık vermez. Kanepede sürekli uzandığı büyük salon, yatak, konuk ve çalışma odasıdır aynı zamanda. Oda ilk bakışta zengin görünse de hizmetçi Zahar’ın da aynı kendisi gibi kayıtsızlığı sayesinde son derece dağınıktır ve eşyalardan örümcekler sarkar.
Oblomov iki sorunla sarsılır; ilki kâhyasından gelen, yüklü bir gelirle onu iyi yaşatan çiftliğin iflası ve işçilerin kaçışı haberidir, ikincisi de ev sahibi, şehrin merkezinde severek yaşadığı, alıştığı evi derhal tahliye etmesini istemektedir. Çiftliğinin kâhyasından kötü haberler aldığında, gidişatı düzeltmek için düşünmeye başlaması gerektiğini biliyor ve düşünmeye niyet ediyordu. Temizlik yapılabilmesi için bile evden çıkmayan Oblomov, çiftliğe gidip durumu inceleyecek de işlerine sahip çıkacak! Bu hiç ona göre değildi, yapılacak işleri düşününce, vazgeçip hemen kanepesine uzanıyor, bu konular hakkında düşünmeyi yarınlara erteliyordu.
Oblomovun Rüyası
Gonçarov, kahramanın ikirciklerle dolu rüyalarından bazılarını anlatır ki hayal ve rüya arası bu uçuşmaların izinden mevcut durumu anlamamız için bir yol açılsın. “Oblomov’un rüyası bizi dünyanın hangi mutlu köşesine getirdi. Canım ülke” diyerek anlatmaya başlar rüyaları.
Rüya ülkesinde ne deniz var, ne yüksek dağlar, ne kayalar, ne derin uçurumlar, ne kapkara ormanlar… Heybetli, vahşi, kasvetli hiçbir şey yok. Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürlemeleri, iniltileri, şikâyetleri, işkence edilen ejderhalar, manzara denilen, içine karışılmasına hayat denilen şeyler budur işte. Oblomov “istemem” der, “denizi eksik olsun, onun sakinliği, hareketsizliği bile insanı rahatsız eder.” Dağlar ve uçurumlar da yoktur, onlar da üstümüze yürüyen vahşi hayvanların dişleri, pençeleri gibi korku verici.
Rüyasında gök, toprağı sevgiyle kucaklar, üzerine abanıp güneşiyle yakmaz, tek bir mahsul zarar görmez. Baba ocağının damı gibi toprağı korumak için üzerine eğilmiştir. İnsanlar dertlerle yıpranmamıştır, orada her şey saçlar ağarıncaya kadar uzayan bir ömür ve uykuya benzeyen sakin bir ömür vaat eder. Akşamlar ılık, geceler ise sıcaktır. Yıldızlar sevgiyle göz kırpar. Güneş ışıyınca şehir halkı aşkla kollarını güneşe açar. Yağmur ne zaman dilense vardır ve burada fırtınalar hayır getirir, yıkım değil. Tanrı buralara Mısır gibi ülkelere yolladığı felaketlerden yollamaz. Bıldırcınlar yemek için avlanmaz, sadece güzel sesleri dinlenir, onlara özel yuvalar yapılır. Ancak şairler ve hayalperestler bu güzel ülkeden razı olmaz da dörtnala giden atları, hüzünlü harabeleri, izbeleri ve başı sonu belirsiz maceraları özlerler. Oysa burada birbirine bitişik üç dört köy vardır ve hayat sakince, durgunca akar. Buradaki ahali kendi köşelerine gidip gelen olmadığı için dünyada olup bitenlerden de haberdar olmazlar. En yakın büyük şehir merkezi fersahlarca uzaktadır. Yaşayışlarını karşılaştıracak başka insanlar olmadığı için iyi mi kötü mü yaşadıklarını, zengin mi fakir mi olduklarını bilemezler ve kendilerinde olmayıp da başkalarında olan şeylerde gözleri yoktur.
Rüyalar ülkesinin güzelliği, en çok da başka yerleri bilmemeye dayanıyor. Aslında dünyanın gerçeklerinden kaçış planından başka bir şey değildir rüyalardaki ülke. Dayanılmaz çirkinliklerden, haksızlıklardan saklanmak üzere kurulmuştur sanki. Mücadeleye güç yetiremeyenlerin birbirlerine tutunduğu bir vaha. Bir zamanlar bizim ve dünyanın birçok yerindeki insanın kendi küçük yüzölçümündeki mevcut koşullar içinde mutlu mesut yaşayıp gitmesi gibi. Artık karşılaşmalar, karşılaştırmalar, gelir uçurumlarını fark etmeler kaçınılmaz ve dünyanın tekinsizliği derinleşiyor.
Oblomov, bir gün de annesini rüyada gördü. Minik oğlunu öpücüklere boğuyordu. Yaramaz oğlanı dadı bütün tehlikelerden kurtarıyor. Pırıl pırıl tarlalar. Ev halkı durmadan çalışıp yemek ve pasta yapıyor. Öğlenleri ölüm sessizliği gelir çünkü herkes saatlerce süren uykuya yatar. Ölümcül uykuyu bozacak yeni, farklı, dikkat çekici, kafa karıştırıcı hiçbir şey olmaz. Bir hırsız gelse her şeyi toplayabilir fakat hırsızın ihtimali bile yok. Oblomov kapıdan dışarı koşar, uzaktaki kayın ormanına gitmek ister. Cinlerin, haydutların, korkunç hayvanların yatağı diye tarif edilen yere. Oralar ve öteki uzaklar hariç, dadının anlattığı masallara göre, bulundukları yerde ırmaklardan bal akmakta, huzur dolu akşamlarda güzel prensesler ve genç delikanlılar dans etmektedir. Çocuklar ne dilese yerine getiren periler de cabası.
Uykulu uyuşuk bir hayatın sonsuz sessizliği, hareketsizliği, maceraların, tehlikelerin, korkuların yokluğu, insanı tersinden gerçek hayatın ortasında yerini alan bir hayal dünyası yaratmaya götürüyor.
Peki, bu rüya ülkesine Oblomovka denirse, burada yaşayanlar acaba bir an olsun niçin yaşadıklarını düşünmüşler miydi? Akıllarına bu soru gelse bile verecek cevapları yoktu. “Yaşamanın güç olabileceği, bazı insanların dertten, kaygıdan bunalacağı, ömürlerinin bitmez tükenmez çalışmalar ve ağır işler arasında geçebileceği hatırlarına bile gelmezdi… Gönül acılarına da pek inanmazlardı. Hayatın uzak bir amaç peşinde koşmakla geçebileceğine akıl erdiremezler, taşkın duygulardan da nefret ederlerdi.” Başkalarının vücutları içlerini kemiren ruh ateşiyle yanadursun, Oblomovka’da oturanların ruhları rahat vücutlar içinde durgun ve sakin bir hayat sürüyordu.
Aslında Oblomov tembel birini değil, tersinden “Candide”i de hatırlatıyor. Voltaire’in bu önemli eserinde, dünyadaki cennetlere ulaşmak için yola çıkan saf ve temiz bir genç olan Candide (1759’da yazıldı)’in sayısız ülkede başına gelenler anlatılır ironik bir dille. Son uğrağı İstanbul olur ve orada karşılaştığı bir derviş, etrafla ilgilenmeden kendi bahçesini temizlemekte ve ekmektedir. Yolculuk burada son bulur ve insan ancak ‘kendi bahçemizde yapılacak ne yapılacaksa’ fikriyle ve eylemiyle kemale erer. Oblomov ile Candide arasındaki fark, belki de bunu bütün kötülüklere bulaştıktan sonra kalp evine dönerek mi sağlayabiliriz, yoksa olanları gözlemleyip dünyaya hiç bulaşmadan mı menzile varabiliriz dikotomisinde. Candide savaşır, yollar kateder, yaralar alır, Oblomov ise enerjisini heba etmeden anlamın ve amacın kendiliğinden ayağına geleceğini düşünür. Bu pasifliğin açtığı yaralar da büyüktür, görünmez fakat çok da derindir. Fakat bu bir yandan da çürümedir ve hayatı anlamasının önünde engel olur. Bu ikilik tartışılmaya devam edecektir.
Bütün bu rüyaları gören 32 yaşındaki Oblomov şimdi ne yapıyor; bir aydan beri açık durmaktan sararmış sayfayı okuyup bitirdi. Evden çıkarılma ve çiftliğin iflasa dayanması gibi iki büyük derdini düşünmeye daldı. Taşınmayı, kirayı, çiftliğin borçlarını, kaçıp giden çalışanları düşünmeye başlamak istiyordu. Sonra kutlamalarla dans ve kalabalıkla dolu bir çiftlik mi oluştursam hayaline daldı. Ev sahibine bir yazı yazacaktı ama kâğıt yok, mürekkep bitmiş. Sonda bunların bulunması yarım gün sürdü, yazmaya başlayınca imlaya takıldı. Her harfe dikkat etti, yeniden yazdı, bu yüzden ev sahibine verilecek mektubu bitiremedi.
Görece bir serveti vardı ve başkaları gibi geçim için çalışmak onu üzerdi. Bu arada kitapta ülkedeki azınlıklardan Almanlara sıkça göndermeler yapılıyor ve hepsi aşağılanıyor. Ama kahramanın en yakın ve güvenilir arkadaşı okumuş, eğitimli bir Alman ve ırkçılık batağına buradan bir nefes yolu açılıyor.
Zahar’ın, efendisini başkalarının yaptıkları ve başarılarıyla kıyaslaması Oblomov’u çileden çıkarıyor; başkaları, tavan arasında kabaca, pislik ve cehalet içinde yaşayan zavallı insanlar. Onlar yeni bir eve kolayca taşınır, yemek yemek için oradan oraya dolaşırlar. Uşak nedir bilmezler ve her işlerini kendileri görüp kendileri giyinirler. Sobaya odun atmaktan hatta toz almaktan utanmazlar. Herkesin önünde eğilir, alçalırlar. Durup dinlenmeden çalışır, konuşur ve iş göremeyince yemek bile yiyemezler.
“Şuraya uzanıp battaniyeyi başıma çekip kütük gibi yattığım zaman, beni uyuyor mu sanıyorsun. Bütün gün, bütün gece düşünüyorum, çalışıyorum, bu işçilerle ilgili meseleleri nasıl çözeceğimi anlamaya çalışıyorum.” Böyle dese de kalkıp çiftliğe gitmeyi, harekete geçmeyi, düşünceden bir fiil çıkarmayı aklından bile geçirmez, düşünceleri sürekli niyet aşamasında kalır.
Sonra birden ‘ben başkası değilim övünmesi’, iç dünyasında yerini ‘ben başkası değilim üzüntüsü’ne bıraktı. Başkaları harekete geçer, kolayca taşınır, başkaları insanlara karışır, gezer, eğlenir, evlenir, başkaları ev sahibi çık deyince ona güzel bir mektup yazmayı hızlıca başarıp hemen yollar. Ben başkaları değilim derken, bu yönde bir aydınlanma gelir ve kendi boş hayatı yanında, başkalarının nelerle dolu olduğunu farkeder. İçinde birikmiş olan meseleler uyanıp karanlık bir harabeye giren, sonra gün ışığının ansızın ürküttüğü kuşlar gibi uçuşmaya başlayınca, Oblomov’u bir korku sarar. “Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmeden kaldığını, hayatına bir karanlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalandı. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiç biri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı seziyordu. Saklı kalmış bir hazine gibi derine gömülüp kalmışlardı. Düştüğü ıssız ve vahşi ormandan kurtulup doğru yola çıkması imkânsız görünüyor, dar geçitler kapandıkça kapanıyordu. Düşünme ve isteme gücü felce uğramıştı. Sonra sonunda tevekkülle içini çekti, kaderim böyleymiş demek ki dedi. Yatışmış halde tekrar heyecanlardan uzak, durgun ve rahat haline döndü.”
Bu yaşam dervişane görünüyor bir yönüyle. Tasavvuf erbabının dünyadan el çekmesine benziyor fakat burada keyfinden taviz vermemek var. Zahidane denemez bu yüzden. Zaten öyle olsa bile halk içinde hakla beraber (halvet der encümen) olmak düsturu var ki, böyle elini enerjisine süremeyen, başkası için taşın altına koyamayan kişi makbul değildir. Nihilizmin ve hiçlik felsefesinin bir parçası belki. Sartre’ın “Bulantı”sındaki gibi beyhudelik, anlamsızlık duygusu.
Peki, bu rüya şehrinden kurtulup ‘başkalarına’ karışınca, insanlarla birlikte onların yaptıklarını yapınca hayat nereye varacak ve ne elde edilmiş olacak meselesi ortaya çıkıyor. Burada bir Japon yönetmenin ölümle yaşam arasında sadece nefes alıp veren, hiçbir risk almayan, başkası için kılını kıpırdatmayan birini anlattığı İkuru (Yaşamak, 1952) filmi geliyor akla. Akira Kurosowa, en önemli filmlerinden biri olan bu yapıtında, ölüm duygusunu her yönüyle ele almış. Ölümü kıymetlendiren, yaşamaya değdi dedirten tek bir şey var, inandıkları için, başkalarının felahı için harekete geçen bir ruh. Alma verme ikileminde dengenin vermeye yönelik olarak bozulduğu dünya duruşu. Halk için sesini yükseltemeseydi, sadece önüne gelen evraklara, haksızlıklar da dâhil sorgulamadan sadece mühür basan, Tokyo belediyesinde halkla ilişkiler şube şefi olarak görev yapan Watanabe-San ruhundan vazgeçmiş olacaktı. Oblomov; tereddütler, ikilemler, beyhudeliklerle arzuların ve yüce amaçların arasında sıkışıp kalan insanın macerası. Aslında satır aralarından ironiyle yükselen aşkın insanın dışlaşan içi.
Her din, dünya görüşü ve ideoloji bir ‘hakikat’ iddiası içerir. Bu hakikat insanı öyle bir kuşatır ki, insan onunla görür, onunla düşünür, onunla işitir ve onunla hisseder. Hiçbirşeyi onun dışında yorumlayamaz olur! Bunun güzel bir örneği Orphalese halkına giderayak hitâb eden Ermiş’de görülür.
Varolmak bir emaneti yüklendiğinin farkına varmakla başlar. Kim ve ne oluşun arasında salınmanın kültürel, teolojik, etik, politik ve estetik değerlerle ilişkilenmesiyle şekil alır. Oysa 17. yy’da Avrupa merkezci (Hıristiyan ya da pagan kökenli) felsefe tarihi, erdemi gelenekten ve kültürden ayırıp varoluşu inşa etmenin rasyonel anlatısı ve yöntemi olarak sundu.
Ayrımcılığın önlenmesi, çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun görüşlerinin dikkate alınması gibi dört temel ilke üzerine bina edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesi çocuğun tanımıyla başlar. Her türlü ayrımcılığı yasaklayan sözleşmede çocuğun yüksek yararı,
Nasr suresini tefsir ederken, Allah’ın; peygamberliği Mekke’nin fethiyle sonlandırdığı gibi bu peygamberliğin kitabını da bu büyük fetihden bahsederek sona erdirdiğini söylemiştik. Bu durum hakikatin, peygamberliğin merkezine
Oblomov’un Rüyası
İvan Aleksandroviç Gonçarov’un (1812-1891) roman kahramanı İlya İliç Oblomov 32-33 yaşında, iyi bir eğitim sonrası bakanlıkta işe girmiş, buradaki anlamsız işlerin vaktini çaldığına kanaat getirince amiriyle ilk takışmada hemen istifa edip eve kapanmış biri. Yazarın bu eseri 45 yaşında (1857’de)yazdığını düşünecek olursak tam da anlam arayışının ve heba olan yıllarla hesaplaşmanın zamanı diye düşünebiliriz.
Oblomov orta boylu, düzgün yapılı, hoş görünüşlü, koyu gri gözlüydü. Yüzünde kaygının, bir şeyler için kafa yormanın açık seçik hiçbir belirtisi yoktu. Yüzü kayıtsızlığın tek renkli ışığıyla kaplanmış. Düşünce bu çehrede serseri bir kuş gibi dolaşıyor, gözlerinden şöyle bir gelip geçiyor, alnının kıvrımlarında saklanıp, sonra iyice silinip gidiyor. Zaman zaman gözleri sıkıntıya, yorgunluğa benzer bir şeyle bulansa da, bütün varlığının hâkim ve devamlı ifadesi olan rehaveti, ne yorgunluk ne de sıkıntı bir an olsun bozuyordu. Ona bakan biri “ne iyi yürekli, kuzu gibi bir adamcağız olsa gerek” dermiş. Ona daha yakından, daha anlayan bir gözle bakan biri ise yüzünü bir müddet süzer, sonra garip bir tereddüt içinde gülümser geçer. Bu anlatıma bakılırsa daha ilk başlardan Oblomov, anlaşılması, çözülmesi gereken tezatlarla dolu biri olarak karşımıza çıkıyor.
Hareketleri çekingen ve nazik, en telaşlı anlarında bile zarif bir tembellik içinde. Onda kaygı nadiren bir fikir halini alır, binde bir de niyet etmeye kadar varır. Sonra tam bir durgunluk ve uyuklama hali. Zaten kitap boyunca da kanepesine uzanmış bedenini, dışarının karmaşasından uzak halini övmekle bitiremez.
Sonra Doğulu olmanın miskinliğine ve umursamazlığına atıfla hırkası anlatılır. Acem işidir ve üzerinde hiçbir Avrupa belirtisi yoktur. Doğu’nun renkleriyle özenerek öyle dikilmiştir ki vücut onu hiç hissetmez, rahatına pek düşkün adama rahatsızlık vermez. Kanepede sürekli uzandığı büyük salon, yatak, konuk ve çalışma odasıdır aynı zamanda. Oda ilk bakışta zengin görünse de hizmetçi Zahar’ın da aynı kendisi gibi kayıtsızlığı sayesinde son derece dağınıktır ve eşyalardan örümcekler sarkar.
Oblomov iki sorunla sarsılır; ilki kâhyasından gelen, yüklü bir gelirle onu iyi yaşatan çiftliğin iflası ve işçilerin kaçışı haberidir, ikincisi de ev sahibi, şehrin merkezinde severek yaşadığı, alıştığı evi derhal tahliye etmesini istemektedir. Çiftliğinin kâhyasından kötü haberler aldığında, gidişatı düzeltmek için düşünmeye başlaması gerektiğini biliyor ve düşünmeye niyet ediyordu. Temizlik yapılabilmesi için bile evden çıkmayan Oblomov, çiftliğe gidip durumu inceleyecek de işlerine sahip çıkacak! Bu hiç ona göre değildi, yapılacak işleri düşününce, vazgeçip hemen kanepesine uzanıyor, bu konular hakkında düşünmeyi yarınlara erteliyordu.
Oblomovun Rüyası
Gonçarov, kahramanın ikirciklerle dolu rüyalarından bazılarını anlatır ki hayal ve rüya arası bu uçuşmaların izinden mevcut durumu anlamamız için bir yol açılsın. “Oblomov’un rüyası bizi dünyanın hangi mutlu köşesine getirdi. Canım ülke” diyerek anlatmaya başlar rüyaları.
Rüya ülkesinde ne deniz var, ne yüksek dağlar, ne kayalar, ne derin uçurumlar, ne kapkara ormanlar… Heybetli, vahşi, kasvetli hiçbir şey yok. Dalgaların azgın atılışları, vahşi gürlemeleri, iniltileri, şikâyetleri, işkence edilen ejderhalar, manzara denilen, içine karışılmasına hayat denilen şeyler budur işte. Oblomov “istemem” der, “denizi eksik olsun, onun sakinliği, hareketsizliği bile insanı rahatsız eder.” Dağlar ve uçurumlar da yoktur, onlar da üstümüze yürüyen vahşi hayvanların dişleri, pençeleri gibi korku verici.
Rüyasında gök, toprağı sevgiyle kucaklar, üzerine abanıp güneşiyle yakmaz, tek bir mahsul zarar görmez. Baba ocağının damı gibi toprağı korumak için üzerine eğilmiştir. İnsanlar dertlerle yıpranmamıştır, orada her şey saçlar ağarıncaya kadar uzayan bir ömür ve uykuya benzeyen sakin bir ömür vaat eder. Akşamlar ılık, geceler ise sıcaktır. Yıldızlar sevgiyle göz kırpar. Güneş ışıyınca şehir halkı aşkla kollarını güneşe açar. Yağmur ne zaman dilense vardır ve burada fırtınalar hayır getirir, yıkım değil. Tanrı buralara Mısır gibi ülkelere yolladığı felaketlerden yollamaz. Bıldırcınlar yemek için avlanmaz, sadece güzel sesleri dinlenir, onlara özel yuvalar yapılır. Ancak şairler ve hayalperestler bu güzel ülkeden razı olmaz da dörtnala giden atları, hüzünlü harabeleri, izbeleri ve başı sonu belirsiz maceraları özlerler. Oysa burada birbirine bitişik üç dört köy vardır ve hayat sakince, durgunca akar. Buradaki ahali kendi köşelerine gidip gelen olmadığı için dünyada olup bitenlerden de haberdar olmazlar. En yakın büyük şehir merkezi fersahlarca uzaktadır. Yaşayışlarını karşılaştıracak başka insanlar olmadığı için iyi mi kötü mü yaşadıklarını, zengin mi fakir mi olduklarını bilemezler ve kendilerinde olmayıp da başkalarında olan şeylerde gözleri yoktur.
Rüyalar ülkesinin güzelliği, en çok da başka yerleri bilmemeye dayanıyor. Aslında dünyanın gerçeklerinden kaçış planından başka bir şey değildir rüyalardaki ülke. Dayanılmaz çirkinliklerden, haksızlıklardan saklanmak üzere kurulmuştur sanki. Mücadeleye güç yetiremeyenlerin birbirlerine tutunduğu bir vaha. Bir zamanlar bizim ve dünyanın birçok yerindeki insanın kendi küçük yüzölçümündeki mevcut koşullar içinde mutlu mesut yaşayıp gitmesi gibi. Artık karşılaşmalar, karşılaştırmalar, gelir uçurumlarını fark etmeler kaçınılmaz ve dünyanın tekinsizliği derinleşiyor.
Oblomov, bir gün de annesini rüyada gördü. Minik oğlunu öpücüklere boğuyordu. Yaramaz oğlanı dadı bütün tehlikelerden kurtarıyor. Pırıl pırıl tarlalar. Ev halkı durmadan çalışıp yemek ve pasta yapıyor. Öğlenleri ölüm sessizliği gelir çünkü herkes saatlerce süren uykuya yatar. Ölümcül uykuyu bozacak yeni, farklı, dikkat çekici, kafa karıştırıcı hiçbir şey olmaz. Bir hırsız gelse her şeyi toplayabilir fakat hırsızın ihtimali bile yok. Oblomov kapıdan dışarı koşar, uzaktaki kayın ormanına gitmek ister. Cinlerin, haydutların, korkunç hayvanların yatağı diye tarif edilen yere. Oralar ve öteki uzaklar hariç, dadının anlattığı masallara göre, bulundukları yerde ırmaklardan bal akmakta, huzur dolu akşamlarda güzel prensesler ve genç delikanlılar dans etmektedir. Çocuklar ne dilese yerine getiren periler de cabası.
Uykulu uyuşuk bir hayatın sonsuz sessizliği, hareketsizliği, maceraların, tehlikelerin, korkuların yokluğu, insanı tersinden gerçek hayatın ortasında yerini alan bir hayal dünyası yaratmaya götürüyor.
Peki, bu rüya ülkesine Oblomovka denirse, burada yaşayanlar acaba bir an olsun niçin yaşadıklarını düşünmüşler miydi? Akıllarına bu soru gelse bile verecek cevapları yoktu. “Yaşamanın güç olabileceği, bazı insanların dertten, kaygıdan bunalacağı, ömürlerinin bitmez tükenmez çalışmalar ve ağır işler arasında geçebileceği hatırlarına bile gelmezdi… Gönül acılarına da pek inanmazlardı. Hayatın uzak bir amaç peşinde koşmakla geçebileceğine akıl erdiremezler, taşkın duygulardan da nefret ederlerdi.” Başkalarının vücutları içlerini kemiren ruh ateşiyle yanadursun, Oblomovka’da oturanların ruhları rahat vücutlar içinde durgun ve sakin bir hayat sürüyordu.
Aslında Oblomov tembel birini değil, tersinden “Candide”i de hatırlatıyor. Voltaire’in bu önemli eserinde, dünyadaki cennetlere ulaşmak için yola çıkan saf ve temiz bir genç olan Candide (1759’da yazıldı)’in sayısız ülkede başına gelenler anlatılır ironik bir dille. Son uğrağı İstanbul olur ve orada karşılaştığı bir derviş, etrafla ilgilenmeden kendi bahçesini temizlemekte ve ekmektedir. Yolculuk burada son bulur ve insan ancak ‘kendi bahçemizde yapılacak ne yapılacaksa’ fikriyle ve eylemiyle kemale erer. Oblomov ile Candide arasındaki fark, belki de bunu bütün kötülüklere bulaştıktan sonra kalp evine dönerek mi sağlayabiliriz, yoksa olanları gözlemleyip dünyaya hiç bulaşmadan mı menzile varabiliriz dikotomisinde. Candide savaşır, yollar kateder, yaralar alır, Oblomov ise enerjisini heba etmeden anlamın ve amacın kendiliğinden ayağına geleceğini düşünür. Bu pasifliğin açtığı yaralar da büyüktür, görünmez fakat çok da derindir. Fakat bu bir yandan da çürümedir ve hayatı anlamasının önünde engel olur. Bu ikilik tartışılmaya devam edecektir.
Bütün bu rüyaları gören 32 yaşındaki Oblomov şimdi ne yapıyor; bir aydan beri açık durmaktan sararmış sayfayı okuyup bitirdi. Evden çıkarılma ve çiftliğin iflasa dayanması gibi iki büyük derdini düşünmeye daldı. Taşınmayı, kirayı, çiftliğin borçlarını, kaçıp giden çalışanları düşünmeye başlamak istiyordu. Sonra kutlamalarla dans ve kalabalıkla dolu bir çiftlik mi oluştursam hayaline daldı. Ev sahibine bir yazı yazacaktı ama kâğıt yok, mürekkep bitmiş. Sonda bunların bulunması yarım gün sürdü, yazmaya başlayınca imlaya takıldı. Her harfe dikkat etti, yeniden yazdı, bu yüzden ev sahibine verilecek mektubu bitiremedi.
Görece bir serveti vardı ve başkaları gibi geçim için çalışmak onu üzerdi. Bu arada kitapta ülkedeki azınlıklardan Almanlara sıkça göndermeler yapılıyor ve hepsi aşağılanıyor. Ama kahramanın en yakın ve güvenilir arkadaşı okumuş, eğitimli bir Alman ve ırkçılık batağına buradan bir nefes yolu açılıyor.
Zahar’ın, efendisini başkalarının yaptıkları ve başarılarıyla kıyaslaması Oblomov’u çileden çıkarıyor; başkaları, tavan arasında kabaca, pislik ve cehalet içinde yaşayan zavallı insanlar. Onlar yeni bir eve kolayca taşınır, yemek yemek için oradan oraya dolaşırlar. Uşak nedir bilmezler ve her işlerini kendileri görüp kendileri giyinirler. Sobaya odun atmaktan hatta toz almaktan utanmazlar. Herkesin önünde eğilir, alçalırlar. Durup dinlenmeden çalışır, konuşur ve iş göremeyince yemek bile yiyemezler.
“Şuraya uzanıp battaniyeyi başıma çekip kütük gibi yattığım zaman, beni uyuyor mu sanıyorsun. Bütün gün, bütün gece düşünüyorum, çalışıyorum, bu işçilerle ilgili meseleleri nasıl çözeceğimi anlamaya çalışıyorum.” Böyle dese de kalkıp çiftliğe gitmeyi, harekete geçmeyi, düşünceden bir fiil çıkarmayı aklından bile geçirmez, düşünceleri sürekli niyet aşamasında kalır.
Sonra birden ‘ben başkası değilim övünmesi’, iç dünyasında yerini ‘ben başkası değilim üzüntüsü’ne bıraktı. Başkaları harekete geçer, kolayca taşınır, başkaları insanlara karışır, gezer, eğlenir, evlenir, başkaları ev sahibi çık deyince ona güzel bir mektup yazmayı hızlıca başarıp hemen yollar. Ben başkaları değilim derken, bu yönde bir aydınlanma gelir ve kendi boş hayatı yanında, başkalarının nelerle dolu olduğunu farkeder. İçinde birikmiş olan meseleler uyanıp karanlık bir harabeye giren, sonra gün ışığının ansızın ürküttüğü kuşlar gibi uçuşmaya başlayınca, Oblomov’u bir korku sarar. “Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmeden kaldığını, hayatına bir karanlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalandı. İçinde hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış fakat hiç biri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenek olduğunu acı acı seziyordu. Saklı kalmış bir hazine gibi derine gömülüp kalmışlardı. Düştüğü ıssız ve vahşi ormandan kurtulup doğru yola çıkması imkânsız görünüyor, dar geçitler kapandıkça kapanıyordu. Düşünme ve isteme gücü felce uğramıştı. Sonra sonunda tevekkülle içini çekti, kaderim böyleymiş demek ki dedi. Yatışmış halde tekrar heyecanlardan uzak, durgun ve rahat haline döndü.”
Bu yaşam dervişane görünüyor bir yönüyle. Tasavvuf erbabının dünyadan el çekmesine benziyor fakat burada keyfinden taviz vermemek var. Zahidane denemez bu yüzden. Zaten öyle olsa bile halk içinde hakla beraber (halvet der encümen) olmak düsturu var ki, böyle elini enerjisine süremeyen, başkası için taşın altına koyamayan kişi makbul değildir. Nihilizmin ve hiçlik felsefesinin bir parçası belki. Sartre’ın “Bulantı”sındaki gibi beyhudelik, anlamsızlık duygusu.
Peki, bu rüya şehrinden kurtulup ‘başkalarına’ karışınca, insanlarla birlikte onların yaptıklarını yapınca hayat nereye varacak ve ne elde edilmiş olacak meselesi ortaya çıkıyor. Burada bir Japon yönetmenin ölümle yaşam arasında sadece nefes alıp veren, hiçbir risk almayan, başkası için kılını kıpırdatmayan birini anlattığı İkuru (Yaşamak, 1952) filmi geliyor akla. Akira Kurosowa, en önemli filmlerinden biri olan bu yapıtında, ölüm duygusunu her yönüyle ele almış. Ölümü kıymetlendiren, yaşamaya değdi dedirten tek bir şey var, inandıkları için, başkalarının felahı için harekete geçen bir ruh. Alma verme ikileminde dengenin vermeye yönelik olarak bozulduğu dünya duruşu. Halk için sesini yükseltemeseydi, sadece önüne gelen evraklara, haksızlıklar da dâhil sorgulamadan sadece mühür basan, Tokyo belediyesinde halkla ilişkiler şube şefi olarak görev yapan Watanabe-San ruhundan vazgeçmiş olacaktı. Oblomov; tereddütler, ikilemler, beyhudeliklerle arzuların ve yüce amaçların arasında sıkışıp kalan insanın macerası. Aslında satır aralarından ironiyle yükselen aşkın insanın dışlaşan içi.
İlgili Yazılar
Gücünü ‘Hakikat’ten Almayan ‘İktidar’
Her din, dünya görüşü ve ideoloji bir ‘hakikat’ iddiası içerir. Bu hakikat insanı öyle bir kuşatır ki, insan onunla görür, onunla düşünür, onunla işitir ve onunla hisseder. Hiçbirşeyi onun dışında yorumlayamaz olur! Bunun güzel bir örneği Orphalese halkına giderayak hitâb eden Ermiş’de görülür.
Sembolik Düzen Krizi ve Varolmak
Varolmak bir emaneti yüklendiğinin farkına varmakla başlar. Kim ve ne oluşun arasında salınmanın kültürel, teolojik, etik, politik ve estetik değerlerle ilişkilenmesiyle şekil alır. Oysa 17. yy’da Avrupa merkezci (Hıristiyan ya da pagan kökenli) felsefe tarihi, erdemi gelenekten ve kültürden ayırıp varoluşu inşa etmenin rasyonel anlatısı ve yöntemi olarak sundu.
E. W. Saıd ve Filistin’ in Kayıp Halkası: Self Determinasyon
Ben barbarların atlarını iyi bilirim.
Bir ben dururum onların karşısında,
Bir ben, gençliğin yüreğiyim her daim,
Yüreğiyim beyaz kanatlı atlıların.
BM Çocuk Hakları Sözleşmesine Eleştirel Yaklaşım
Ayrımcılığın önlenmesi, çocuğun yüksek yararı, yaşama ve gelişme hakkı, çocuğun görüşlerinin dikkate alınması gibi dört temel ilke üzerine bina edilen Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesi çocuğun tanımıyla başlar. Her türlü ayrımcılığı yasaklayan sözleşmede çocuğun yüksek yararı,
Leheb Suresi Tefsiri Hamîduddîn El-Ferâhi
Nasr suresini tefsir ederken, Allah’ın; peygamberliği Mekke’nin fethiyle sonlandırdığı gibi bu peygamberliğin kitabını da bu büyük fetihden bahsederek sona erdirdiğini söylemiştik. Bu durum hakikatin, peygamberliğin merkezine