Sinema okuryazarlığının kapsamını anlamak için önemli bazı eserlere de göz attığımızda James Monaco’nun Bir Film Nasıl Okunur adlı eseri, üzerinde konuşulması ve incelenmesi gereken eserler arasında gelir. Sinema okuryazarlığı bağlamında bu eser, izleyicinin konumunu “edilgen bir tüketici”den “etkin bir okuyucuya” dönüştürme sürecinde oldukça kıymetlidir. Monaco bu eserinde “izlemek” fiilinden “okumaya geçişin” temel önemine odaklanarak, sinema çalışmalarında “izlemek” ile “okumak” arasındaki farkı ortaya koymaya çalışır.
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.
Sinema okuryazarlığının sınırlarını anlamak için sinemanın karmaşık bir yapıya sahip olduğunu yani endüstri, sanat, teknoloji, oyunculuk, tarih ve kuram gibi katmanlı bir yapıyı haiz olduğunu bilmek gereklidir. Monaco, bu karmaşık yapıyı parçalamadan, sinemanın bir sanat olduğu kadar aynı zamanda karmaşık bir teknoloji alanı olduğunun da altını çizerek, bütüncül bir bakış açısı sunmaktadır.
Sinema okuryazarlığı bir yönüyle de ideolojik ve politik farkındalık anlamında ele alınırsa Bir Film Nasıl Okunur, popüler filmlerin genellikle kendi üretilme amaçlarını, hedeflerini gizleyerek izleyicinin sorgulamasının engellendiğine dikkat çeker. Dahası filmlere ideolojik bir işlev yüklenme ihtimali olduğundan, izleyici, sinemanın sunduğu dünyayı sorgulamadan kabul etmek yerine; pasif değil aktif, uyuyan değil uyanık, kabullenen değil süzgeçten geçiren bir konuma gelmelidir. Bu sebeple de izleyicinin, sinemanın dilini ve biçimini tanımasının şart olduğunu söyleyen Monaco, sinemanın bizi politik ve psikolojik olarak nasıl etkilediğini açıklamaya çalışarak, bu farkındalığı artırmak istemekte, bir anlamda bizi “okuryazarlığa” teşvik etmektedir.
James Monaco, sinema okuryazarlığı mefhumundan doğrudan bahsetmese de, filmin dilini ve teknolojisini anlamak için bir dil gibi işleyen kuralları bilmek (göstergeler ve sözdizimi), teknik altyapısını çözümlemek gerektiğini söyler. Monaco, sinemanın bir dil olarak nasıl işlediğini (yani göstergebilim) ve teknolojinin (görüntü ve ses), sanatın gelişimini nasıl belirlediğini ayrıntılı olarak ele alır. Buna ek olarak bir filmin tekniğini anlamadan sanatın gelişimini anlamanın zor olduğunu da belirtir. Monaco, sinemayı sadece kendi içinde değil, daha geniş bir medya bağlamı (radyo, televizyon, basım-yayım) içinde değerlendirir.
Bir Film Nasıl Okunur, yedi farklı bölümden oluşan yapısıyla doğrusal olmaktan çok dairesel bir özellikte kaleme alınmış; yani okuyucu bu eserden tarih, kuram veya teknoloji gibi bölümlerden herhangi birini bağımsız olarak okuyabilir ve istediği sırayla okumaya devam ederek kendi öğrenme yolunu çizebilir. Monaco bu eseriyle, “anlaşılması kolay olduğu için açıklanması zor” olan sinemanın doğasını çözümlemekte, izleyicinin filmlerle kurduğu ilişkiyi derinleştirmekte ve onu bilinçli bir “okur” haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Uzun’la Başlamak: Robot Ron: Bir Sorun Var [2] (2021)
Ron’s Gone Wrong olarak anılan 2021 yapımı animasyon, dijital çağda büyüyen çocukların ve onlara rehberlik etmeye çalışan ebeveynlerin karşılaştığı karmaşık sorunlardan bahseder. Eğlenceli yönleri kadar düşündürücü tarafı daha ağır basan Robot Ron’da kuşak çatışmalarını, okullarda akran zorbalığını, teknolojinin etik boyutlarını, tüketim ve popüler kültürün hayatımızdaki yerini hissederiz. Pek çok animasyonda fark ettiğimiz üzere bu animasyonun da basit bir “çocuk filmi” olmanın ötesine geçerek günümüz dünyasına, toplumsal hayata ayna tuttuğunu söyleyebiliriz. Filmin içerdiği kodlar, ele aldığı konular ve bağlantılar sinema okuryazarlığı için son derece önemlidir. İzleyici olarak ekranda gördüğümüz ya da duyduğumuz mesajların, sembollerin ve sinematik unsurların nasıl anlamlandırıldığını, nasıl sunulduğunu bilmek yararlı olacaktır.
Robot Ron’da ana karakter Barney Pudowski’yi tanır ve onun doğum gününün yaklaştığını biliriz. Her çocuk gibi Barney’nin de bir hediye beklediği bilgisi bize aktarılır ama bu hediyenin sıradan bir hediye olmadığı, çevresindeki çocuklarda var olan ama Barney’nin sahip olmadığı bir oyuncak olduğunu anlarız. Bu sıra dışı hediyenin hayalini kuran Barney, tuhaf bir robotla karşılaşır. Daha doğrusu “sorunlu, hatalı bir teknolojik aygıtla”… Robot onun hayatını kolaylaştıracak iken başına bir dizi bela açmaya başlar. Önce ondan kurtulmak ister ancak sonra onunla sıkı dost olur. Buna karşın çevresindekilerin Barney’e ve oyuncağı Ron’a bakışları hiç de olumlu olmayacak, nihayetinde bu ikili arasındaki ilişkinin çarpıcı yönlerini gördükçe hikâyenin derinliği de anlaşılacaktır.
Robot Ron bize bir fanusu/küreyi andıran özel bir kampüsü (Bubble merkezi) göstermekle başlar. Teknolojinin büyüsüne kapılmış herkes bu fanusun etrafında, içinde yaşamaktadır. İçinde yeni teknolojik ürünlerin tanıtıldığı bir fanus, herkesi büyülemekte, herkes dev indirimler yapan mağazaların önündeki insanlar gibi buralara akın etmektedir. Bubble adlı şirket burada, piyasaya yeni bir ürün tanıtır ve takipçilerine seslenir. Kendinizi tamamen yalnız hissettiğiniz, her şeyden uzakta, kimseyle iletişim kuramayacak kadar cesaretinizi kaybettiğiniz zamanlar oldu mu? Şayet mükemmel bir arkadaşınız olabilseydi… Sizin harika olduğunuzu düşünen, arkadaş bulmanızı sağlayan ve her şeyi kolaylaştıran biri olsaydı… Bubble Bot!
Bu seslenme bizim de alışık olduğumuz ancak belki de kabul etmediğimiz veya anlamlandıramadığımız bir hakikatten haber verir. Bilgisayarların, tabletlerin, akıllı telefonların, yeni nesil robotik cihazların kuşattığı bu dünya sadece Robot Ron’a has değildir, içinde yaşadığımız gezegende yakında karşılaşmamız muhtemel aygıtlardan söz etmektedir. Henüz filmin başında insanların tüketim alışkanlıklarına, haz ve hız temelli konformist yaşam biçimlerine ne kadar da bağlandıklarını görünce şimdiyle bir mukayese yapmaya başlayabiliriz demektir. Bir markanın tüm çeşitlerini takip eden tüketiciler, yeni bir ürün için AVM’lerin, pardon Bubble Merkezi’nin yolunu tutmuştur. Hayatı kolaylaştıran onca şeye bir yenisinin eklenmesi gerekir ve bu “yeni”, hiçbir zaman bitmeyen arzuların habercisidir. Yarın olduğunda “dünkü yeni”, artık “eski”dir, eskiyecektir.
Sürekli “yeni, yenilikler” düşüncesi bir girdaba dönüşür ve hayatları, zihinleri kuşatan bir tablo ile karşı karşıya kalırız. Hem senaryo, hem filmde tasvir edilen mekân hem de filmdeki ilk diyaloglar üzerinde dikkatle düşünüp “okuma yaptığımızda”, filmi izlediğimiz anda bu soruları sormanın mümkün olmadığını düşünebiliriz. Çünkü her film izleyişimizde, filmi sağlıklı bir şekilde okumak mümkün olmayabilir ancak daha sonrasında filmi okumak için ayrıntılar üzerine kafa yormamız kaçınılmazdır.
Bubble Bot’lar, gelecekteki kişisel robotlarımız, dijital dünyamızın yeni dostlarıdır! Ve bu robotlar bize cesaret veren, sosyalleşmeyi sağlayan ve her şeyi mümkün kılan aygıtlardır. Bu aygıt, gökten inercesine gösterilir, kamera ve ışık kullanımı bir nesneye, yücelik, üstünlük hissi kazandırır. Bu nesnenin ihtişamı karşısında ebeveynlerin ağzı açıktır, herkes bu ânı “kayda alır, kısacık zamanı ölümsüzleştirme” telaşına kapılır. Bubble Bot’lar ya da kısa adıyla B-Bot’lar, kullanıcıları hakkında her şeyi bilen, fotoğraf çekebilen, kişinin sosyal medya alışkanlıklarını analiz eden, paylaşım yapan ve yeni algoritmalarla yüklü yeni nesil robotlardır. Robotların gözetiminde bir hayat vardır ve esas denetimi sağlayan, kontrol mekanizması bu eşyalar olarak anlatılır.
Robot Ron, çocukların dünyasını saran teknolojiyi ve onların dünyasının nasıl medyatikleştiğini, aracın kendisinin her şeyin üstünde görüldüğü bir dünyadan haber veriyor.
Düşünelim, çocuklar yan yana oturuyorlar, geziyorlar ama kimse kimseyle konuşmuyor, ellerindeki B-botlar sahiplerinin beğenilerini analiz ediyor, fotoğraflarını paylaşıyor, “arkadaşlık istekleri” analiz ediyor. Tek başına ekranların içinde yaşayan çocukların veya ebeveynlerin her türlü imkânı sağlayıp sorgusuz sualsiz “ağ içinde zaman geçirmeyi normalleştirdiği bir dünyada” çocukların, Robotsuz olmak istemedikleri bir ortamda bulduklarını görürüz. Çevrim içi olmak bireyin yaşamının temel parçası haline gelmiştir ve herkes ağ içinde görünmez olmak istemektedir. Tüm bunlar bir tarafa, Barney’nin babası Ron’u getirir ancak bu robot “kamyondan düşmüştür, hasarlıdır, Bubble ağına bağlanamayan tuhaf bir yaratıktır”. Herkes gibi Barney de ağa katılmak ve sevinmek ister ancak Robot Ron “sorunludur” ama bu sorun çocuğu ağın içine hapsetmez, robotuyla dostane ilişkiler geliştirmesini sağlar, asosyal değil, sosyal bir varlık yapar. Barney böylece hayatın anlamını kaybettiği bir anda anlam arayışı içindedir, hem o hem de robotu sorular sormakta, sıradanlığı kırarak dostluğa yelken açmaktadır.
Filmin asıl hikâyesi Ron’un hatalı, kusurlu olması değil, Ron’un arkadaşlık algoritmalarını bilmemesi, sosyal normları tanımaması, Barney’nin başına bela olması ancak öğrenme biçiminin her şeyi değiştirmesidir. Diğer çocukların robotlarıyla kurduğu ilişki tamamen yüzeyseldir. Mesela, Savannah’ın B-botu sürekli onun fotoğraflarını çekip paylaşır, takipçi sayısını gösterir, trend olan şeyleri öğretir. Fakat aynı Savannah, kazara bir video paylaşınca “ekran ve akran zorbalığı, siber zorbalıkla” karşıya kalır. Filmin önemli bir kısmında da bu temanın ağırlığı hissedilebilir. Bir şeye sahip olamamak, sahip olduğun şeyin başkasınınkinden farklı olması alay konusudur. Dolayısıyla farklı ve tuhaf olan şeyler, bu dünyada ayıplanır, alaşağı edilir, teşhir edilir ve damgalanır.
Robot Ron’u değerli kılan hususlardan biri çocukların (hedef kitlenin) neleri istediği, neleri sevdiğinin bir gözetim evinden, görünmeyen ağlar üzerinden kontrol edilmesidir. Hayatın bir kuşatma olduğunu anlatan filmin başındaki kampüs alanının beyaz, parlak, cam duvarlarla çevrili olduğunu hatırlayalım. İçeride dev ekranlar var ve şirketin yöneticisi bu ekranlarda bütün çocukları izliyordur. Onların konumlarını, konuşmalarını, verilerini… Bu bir yönüyle kendi hayatlarımızın her anının takibini de hatırlatan bir sahnedir. “Bütün botları izliyoruz” diyen şirket yöneticisi, bunu çok doğal bir şeymiş gibi düşünür. Finalde bu düşünce itiraf edilerek, bütün verilerin çocuklara bir şeyler satmak için toplandığına değinilir. Bu robotlara sahip olanlar çocuklardan nefret ediyor ama aynı zamanda onları mükemmel birer tüketici olarak görüyor. Kampüsün beyazlığı, parlaklığı böylece sahte bir temizlik hissi veriyor; her şey kontrol altında, steril ama içi boş bir sahte dünya…
Robot Ron, Barney’nin babası ve ninesinin, toplumun “normal” kabul ettiği ailelere benzemediğini de anlatır. Ninesi keçi besler, babası taş koleksiyonu yapar, ikisinin de teknolojiyle arası iyi olduğu söylenemez. Teknolojiyle yakından ilişkili olmanın, hayatın olmazsa olmazları olmadığının mesajını bu ailede görürüz. Söz gelimi, Barney’e doğum günü hediyesi olarak kaya çekicinin alınması birçok aile ve çocuk için “absürttür”, böyle bir devirde böyle bir şey “çağın dışında, genel kabulün uzağındadır”. Bunu günümüzdeki en özel anlara indirgediğimizde, bir hediye alınması ve bunun nasıl olacağına kim ve nasıl karar veriyor diye düşünmeli değil miyiz? Neredeyse çocuklar bile arkadaşlarına hediye alırken ya da öğretmenlerini sevindirmek isterken, kalburüstü eşyalara yönelmiyor mu? Film bu anlamda kendi içinde gerçeklik barındırmıyor mu? Filmi okumak için bunlar önemli ayrıntılardır.
Ron sonuçta bir robottan ibaret. Gerçek arkadaşlığın algoritmalarla sınırlı olamayacağını söyleyen film, Ron’un, bir makine olsa da öğrendiğini, geliştiğini, Barney’nin Ron’la kurduğu bağın ne kadar “gerçek” olduğunun da sorgulanması, düşünülmesi gerektiğini gösteriyor.
Barney için Ron’un gerçek olduğunu, onu deneyimlediğini, onunla paylaştığı pek çok şey olduğunu biliyoruz. Belki de arkadaşlık, ne olduğunuzla değil, nasıl davrandığınızla ilgilidir, filmle ilgili en önemli mesaj olmalı!
Özetle Robot Ron, teknoloji kullanımından sosyal medya kullanımına, algoritmik arkadaşlıktan zorbalığın sınıf içindeki, medyadaki ve siber ortamdaki boyutlarına, veri gizliliğine ve bunun doğurduğu etik sorunlara, en önemlisi ise çocuk-ebeveyn ilişkisinin önemine, kuşaklar arasındaki farklılıklara, sosyal baskının görünmeyen yüzlerine, dijital göçmenlere karşı dijital yerliler kavramına, en nihayetinde de popüler kültürün oluşturduğu tahakküm biçimlerine göndermeler yapmaktadır. Robot Ron, çocuklara “kusurlu olmanın normal olduğunu” ve “gerçek arkadaşlığın algoritmalarla değil, paylaşılan deneyimlerle kurulduğunu” anlatmakta; yetişkinlere de veri gizliliği, tüketim kültürü hakkında mesajlar vererek, onların, çocuklarını dijital dünyada nasıl yalnız bıraktıkları ya da bırakmamaları gerektiği konusunda önemli sorular sorduran katmanlı bir yapım olarak anlaşılmaktadır.
Tilia Films tarafından üretilen beş bölümlük bir kısa film serisinden sana bahsetmek istiyorum. Aslında “forty” nedir bilir misin? Elbette “kırk” demek ama bu kısa film serisinin asıl amacı 40 Hadis’i temel alarak, bu hadislerin içerdiği mesajları sinematik bir şekilde ele almaktır. Maalesef sadece beş kısa film yapılabilmiş, diğer 35 Hadis kısa film olarak çekilememiştir ya da en azından benim buna dair bir bilgim bulunmamaktadır.
Film Bölümleri
Hadisin Konusu
Bölüm 1
Merhamet
Bölüm 2
Üstünlük/Takva
Bölüm 3
İyilik
Bölüm 4
Selamı Yaymak
Bölüm 5
Baba olmak
Burada bölüm 2’de yer alan ve üstünlüğün/takvanın ne olduğunu anlatan kısa filme değineyim. Bir buzdolabının içinde çeşitli yiyecekler, en üstte de yumurtalar vardır. Sadece biri kahverengi geriye kalanların tümü beyazdır. Buraya kadar her şey doğal seyrederken, beyaz yumurtaların uyandığını görürüz. CGI teknolojisi (Computer Generated Imagery) ile bilgisayar ortamında ya da bilgisayar tarafından üretilen bu görüntü, gerçekte yumurtaların kendi aralarında konuşması ve bir grup yumurtanın farklı renkteki bir yumurtayı sevmemesi, küçük görmesi, aşağılamasını anlatmak için kullanılır. Herkesten farklı bir renkte ve özellikte olmak ayıp görülmektedir.
Yumurtalar arasındaki sözsüz iletişimde beden dili, jest ve mimikler öne çıkar. Beyaz yumurtaların kahverengi olanı aşağıladığını, onların hareketlerinden anlarız. Aslında fiziksel görünümü farklıdır ama bu dışlanma, zorbalık sebebi olamaz, olmamalıdır. Ancak “beyazlar”, “siyahlardan” üstün olduklarını, daha iyi bir yerde olduklarını sanmaktadırlar. Kahverengi yumurtanın dudağı, onların ırkçı tutumlarını gösterir. Irkçı tutumlarını da Adolf Hitler’e benzeyerek ya da 1850’li yıllarda Amerika’daki beyazların üstünlüğüne inanan Ku Klux Klan Örgütü ile gösterirler.
Aşağılama ve üstün görme anlayışı devam ederken, yaşlı bir el dolaptan bir beyaz bir de kahverengi yumurtayı alır, onları kırarak ocaktaki tavaya yerleştirir. Böylece kabuklarının farklı renkte olduğunu anladığımız yumurtaların içinin göründüğünden çok da farklı olmadığını bilmiş oluruz. Birkaç gün sonra yaşlı adam, elinde kese kâğıtları ve yiyeceklerle eve gelir, mutfağa girer. Buzdolabında bu defa sadece bir tane beyaz yumurta kalmıştır. Adam dolabı açar, yeni aldığı yumurtaları yerleştirdikten sonra ilginç bir görüntü oluşur. Sence nasıl bir manzara vardır buzdolabında? Cevabını aşağıdaki karekodu okutarak bulmaya ne dersin?
Forty Movies’in bu bölümü, üstünlüğün, takvanın insanların renklerinde, mevki ve makamlarında olmadığı mesajına odaklanır ve şu hadis-i şerifle filmin sona erdiğini görürüz: “Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.”
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Herkes gibi olamazdı o. Her şeyi en iyi, en güzel bir şekilde yapmalıydı. Ağır bir yükü vardı onun ve bu yükün altından kalkmak kolay değildi.
Allah’a adanmıştı o. Ailesi, adaklarının Allah tarafından korunup “bir bitki gibi” yetiştirileceğine gönülden inanıyordu. Onda gördükleri isteklilik ve gayret, onları son derece sevindiriyordu. Zorla güzellik olmazdı çünkü.
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Robot Ron Bir Sorun Var & Yumurtalar
Sinema okuryazarlığının kapsamını anlamak için önemli bazı eserlere de göz attığımızda James Monaco’nun Bir Film Nasıl Okunur adlı eseri, üzerinde konuşulması ve incelenmesi gereken eserler arasında gelir. Sinema okuryazarlığı bağlamında bu eser, izleyicinin konumunu “edilgen bir tüketici”den “etkin bir okuyucuya” dönüştürme sürecinde oldukça kıymetlidir. Monaco bu eserinde “izlemek” fiilinden “okumaya geçişin” temel önemine odaklanarak, sinema çalışmalarında “izlemek” ile “okumak” arasındaki farkı ortaya koymaya çalışır.
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.
Sinema okuryazarlığının sınırlarını anlamak için sinemanın karmaşık bir yapıya sahip olduğunu yani endüstri, sanat, teknoloji, oyunculuk, tarih ve kuram gibi katmanlı bir yapıyı haiz olduğunu bilmek gereklidir. Monaco, bu karmaşık yapıyı parçalamadan, sinemanın bir sanat olduğu kadar aynı zamanda karmaşık bir teknoloji alanı olduğunun da altını çizerek, bütüncül bir bakış açısı sunmaktadır.
Sinema okuryazarlığı bir yönüyle de ideolojik ve politik farkındalık anlamında ele alınırsa Bir Film Nasıl Okunur, popüler filmlerin genellikle kendi üretilme amaçlarını, hedeflerini gizleyerek izleyicinin sorgulamasının engellendiğine dikkat çeker. Dahası filmlere ideolojik bir işlev yüklenme ihtimali olduğundan, izleyici, sinemanın sunduğu dünyayı sorgulamadan kabul etmek yerine; pasif değil aktif, uyuyan değil uyanık, kabullenen değil süzgeçten geçiren bir konuma gelmelidir. Bu sebeple de izleyicinin, sinemanın dilini ve biçimini tanımasının şart olduğunu söyleyen Monaco, sinemanın bizi politik ve psikolojik olarak nasıl etkilediğini açıklamaya çalışarak, bu farkındalığı artırmak istemekte, bir anlamda bizi “okuryazarlığa” teşvik etmektedir.
James Monaco, sinema okuryazarlığı mefhumundan doğrudan bahsetmese de, filmin dilini ve teknolojisini anlamak için bir dil gibi işleyen kuralları bilmek (göstergeler ve sözdizimi), teknik altyapısını çözümlemek gerektiğini söyler. Monaco, sinemanın bir dil olarak nasıl işlediğini (yani göstergebilim) ve teknolojinin (görüntü ve ses), sanatın gelişimini nasıl belirlediğini ayrıntılı olarak ele alır. Buna ek olarak bir filmin tekniğini anlamadan sanatın gelişimini anlamanın zor olduğunu da belirtir. Monaco, sinemayı sadece kendi içinde değil, daha geniş bir medya bağlamı (radyo, televizyon, basım-yayım) içinde değerlendirir.
Bir Film Nasıl Okunur, yedi farklı bölümden oluşan yapısıyla doğrusal olmaktan çok dairesel bir özellikte kaleme alınmış; yani okuyucu bu eserden tarih, kuram veya teknoloji gibi bölümlerden herhangi birini bağımsız olarak okuyabilir ve istediği sırayla okumaya devam ederek kendi öğrenme yolunu çizebilir. Monaco bu eseriyle, “anlaşılması kolay olduğu için açıklanması zor” olan sinemanın doğasını çözümlemekte, izleyicinin filmlerle kurduğu ilişkiyi derinleştirmekte ve onu bilinçli bir “okur” haline getirmeyi amaçlamaktadır.
Uzun’la Başlamak: Robot Ron: Bir Sorun Var [2] (2021)
Ron’s Gone Wrong olarak anılan 2021 yapımı animasyon, dijital çağda büyüyen çocukların ve onlara rehberlik etmeye çalışan ebeveynlerin karşılaştığı karmaşık sorunlardan bahseder. Eğlenceli yönleri kadar düşündürücü tarafı daha ağır basan Robot Ron’da kuşak çatışmalarını, okullarda akran zorbalığını, teknolojinin etik boyutlarını, tüketim ve popüler kültürün hayatımızdaki yerini hissederiz. Pek çok animasyonda fark ettiğimiz üzere bu animasyonun da basit bir “çocuk filmi” olmanın ötesine geçerek günümüz dünyasına, toplumsal hayata ayna tuttuğunu söyleyebiliriz. Filmin içerdiği kodlar, ele aldığı konular ve bağlantılar sinema okuryazarlığı için son derece önemlidir. İzleyici olarak ekranda gördüğümüz ya da duyduğumuz mesajların, sembollerin ve sinematik unsurların nasıl anlamlandırıldığını, nasıl sunulduğunu bilmek yararlı olacaktır.
Robot Ron’da ana karakter Barney Pudowski’yi tanır ve onun doğum gününün yaklaştığını biliriz. Her çocuk gibi Barney’nin de bir hediye beklediği bilgisi bize aktarılır ama bu hediyenin sıradan bir hediye olmadığı, çevresindeki çocuklarda var olan ama Barney’nin sahip olmadığı bir oyuncak olduğunu anlarız. Bu sıra dışı hediyenin hayalini kuran Barney, tuhaf bir robotla karşılaşır. Daha doğrusu “sorunlu, hatalı bir teknolojik aygıtla”… Robot onun hayatını kolaylaştıracak iken başına bir dizi bela açmaya başlar. Önce ondan kurtulmak ister ancak sonra onunla sıkı dost olur. Buna karşın çevresindekilerin Barney’e ve oyuncağı Ron’a bakışları hiç de olumlu olmayacak, nihayetinde bu ikili arasındaki ilişkinin çarpıcı yönlerini gördükçe hikâyenin derinliği de anlaşılacaktır.
Robot Ron bize bir fanusu/küreyi andıran özel bir kampüsü (Bubble merkezi) göstermekle başlar. Teknolojinin büyüsüne kapılmış herkes bu fanusun etrafında, içinde yaşamaktadır. İçinde yeni teknolojik ürünlerin tanıtıldığı bir fanus, herkesi büyülemekte, herkes dev indirimler yapan mağazaların önündeki insanlar gibi buralara akın etmektedir. Bubble adlı şirket burada, piyasaya yeni bir ürün tanıtır ve takipçilerine seslenir. Kendinizi tamamen yalnız hissettiğiniz, her şeyden uzakta, kimseyle iletişim kuramayacak kadar cesaretinizi kaybettiğiniz zamanlar oldu mu? Şayet mükemmel bir arkadaşınız olabilseydi… Sizin harika olduğunuzu düşünen, arkadaş bulmanızı sağlayan ve her şeyi kolaylaştıran biri olsaydı… Bubble Bot!
Bu seslenme bizim de alışık olduğumuz ancak belki de kabul etmediğimiz veya anlamlandıramadığımız bir hakikatten haber verir. Bilgisayarların, tabletlerin, akıllı telefonların, yeni nesil robotik cihazların kuşattığı bu dünya sadece Robot Ron’a has değildir, içinde yaşadığımız gezegende yakında karşılaşmamız muhtemel aygıtlardan söz etmektedir. Henüz filmin başında insanların tüketim alışkanlıklarına, haz ve hız temelli konformist yaşam biçimlerine ne kadar da bağlandıklarını görünce şimdiyle bir mukayese yapmaya başlayabiliriz demektir. Bir markanın tüm çeşitlerini takip eden tüketiciler, yeni bir ürün için AVM’lerin, pardon Bubble Merkezi’nin yolunu tutmuştur. Hayatı kolaylaştıran onca şeye bir yenisinin eklenmesi gerekir ve bu “yeni”, hiçbir zaman bitmeyen arzuların habercisidir. Yarın olduğunda “dünkü yeni”, artık “eski”dir, eskiyecektir.
Sürekli “yeni, yenilikler” düşüncesi bir girdaba dönüşür ve hayatları, zihinleri kuşatan bir tablo ile karşı karşıya kalırız. Hem senaryo, hem filmde tasvir edilen mekân hem de filmdeki ilk diyaloglar üzerinde dikkatle düşünüp “okuma yaptığımızda”, filmi izlediğimiz anda bu soruları sormanın mümkün olmadığını düşünebiliriz. Çünkü her film izleyişimizde, filmi sağlıklı bir şekilde okumak mümkün olmayabilir ancak daha sonrasında filmi okumak için ayrıntılar üzerine kafa yormamız kaçınılmazdır.
Bubble Bot’lar, gelecekteki kişisel robotlarımız, dijital dünyamızın yeni dostlarıdır! Ve bu robotlar bize cesaret veren, sosyalleşmeyi sağlayan ve her şeyi mümkün kılan aygıtlardır. Bu aygıt, gökten inercesine gösterilir, kamera ve ışık kullanımı bir nesneye, yücelik, üstünlük hissi kazandırır. Bu nesnenin ihtişamı karşısında ebeveynlerin ağzı açıktır, herkes bu ânı “kayda alır, kısacık zamanı ölümsüzleştirme” telaşına kapılır. Bubble Bot’lar ya da kısa adıyla B-Bot’lar, kullanıcıları hakkında her şeyi bilen, fotoğraf çekebilen, kişinin sosyal medya alışkanlıklarını analiz eden, paylaşım yapan ve yeni algoritmalarla yüklü yeni nesil robotlardır. Robotların gözetiminde bir hayat vardır ve esas denetimi sağlayan, kontrol mekanizması bu eşyalar olarak anlatılır.
Düşünelim, çocuklar yan yana oturuyorlar, geziyorlar ama kimse kimseyle konuşmuyor, ellerindeki B-botlar sahiplerinin beğenilerini analiz ediyor, fotoğraflarını paylaşıyor, “arkadaşlık istekleri” analiz ediyor. Tek başına ekranların içinde yaşayan çocukların veya ebeveynlerin her türlü imkânı sağlayıp sorgusuz sualsiz “ağ içinde zaman geçirmeyi normalleştirdiği bir dünyada” çocukların, Robotsuz olmak istemedikleri bir ortamda bulduklarını görürüz. Çevrim içi olmak bireyin yaşamının temel parçası haline gelmiştir ve herkes ağ içinde görünmez olmak istemektedir. Tüm bunlar bir tarafa, Barney’nin babası Ron’u getirir ancak bu robot “kamyondan düşmüştür, hasarlıdır, Bubble ağına bağlanamayan tuhaf bir yaratıktır”. Herkes gibi Barney de ağa katılmak ve sevinmek ister ancak Robot Ron “sorunludur” ama bu sorun çocuğu ağın içine hapsetmez, robotuyla dostane ilişkiler geliştirmesini sağlar, asosyal değil, sosyal bir varlık yapar. Barney böylece hayatın anlamını kaybettiği bir anda anlam arayışı içindedir, hem o hem de robotu sorular sormakta, sıradanlığı kırarak dostluğa yelken açmaktadır.
Filmin asıl hikâyesi Ron’un hatalı, kusurlu olması değil, Ron’un arkadaşlık algoritmalarını bilmemesi, sosyal normları tanımaması, Barney’nin başına bela olması ancak öğrenme biçiminin her şeyi değiştirmesidir. Diğer çocukların robotlarıyla kurduğu ilişki tamamen yüzeyseldir. Mesela, Savannah’ın B-botu sürekli onun fotoğraflarını çekip paylaşır, takipçi sayısını gösterir, trend olan şeyleri öğretir. Fakat aynı Savannah, kazara bir video paylaşınca “ekran ve akran zorbalığı, siber zorbalıkla” karşıya kalır. Filmin önemli bir kısmında da bu temanın ağırlığı hissedilebilir. Bir şeye sahip olamamak, sahip olduğun şeyin başkasınınkinden farklı olması alay konusudur. Dolayısıyla farklı ve tuhaf olan şeyler, bu dünyada ayıplanır, alaşağı edilir, teşhir edilir ve damgalanır.
Robot Ron’u değerli kılan hususlardan biri çocukların (hedef kitlenin) neleri istediği, neleri sevdiğinin bir gözetim evinden, görünmeyen ağlar üzerinden kontrol edilmesidir. Hayatın bir kuşatma olduğunu anlatan filmin başındaki kampüs alanının beyaz, parlak, cam duvarlarla çevrili olduğunu hatırlayalım. İçeride dev ekranlar var ve şirketin yöneticisi bu ekranlarda bütün çocukları izliyordur. Onların konumlarını, konuşmalarını, verilerini… Bu bir yönüyle kendi hayatlarımızın her anının takibini de hatırlatan bir sahnedir. “Bütün botları izliyoruz” diyen şirket yöneticisi, bunu çok doğal bir şeymiş gibi düşünür. Finalde bu düşünce itiraf edilerek, bütün verilerin çocuklara bir şeyler satmak için toplandığına değinilir. Bu robotlara sahip olanlar çocuklardan nefret ediyor ama aynı zamanda onları mükemmel birer tüketici olarak görüyor. Kampüsün beyazlığı, parlaklığı böylece sahte bir temizlik hissi veriyor; her şey kontrol altında, steril ama içi boş bir sahte dünya…
Robot Ron, Barney’nin babası ve ninesinin, toplumun “normal” kabul ettiği ailelere benzemediğini de anlatır. Ninesi keçi besler, babası taş koleksiyonu yapar, ikisinin de teknolojiyle arası iyi olduğu söylenemez. Teknolojiyle yakından ilişkili olmanın, hayatın olmazsa olmazları olmadığının mesajını bu ailede görürüz. Söz gelimi, Barney’e doğum günü hediyesi olarak kaya çekicinin alınması birçok aile ve çocuk için “absürttür”, böyle bir devirde böyle bir şey “çağın dışında, genel kabulün uzağındadır”. Bunu günümüzdeki en özel anlara indirgediğimizde, bir hediye alınması ve bunun nasıl olacağına kim ve nasıl karar veriyor diye düşünmeli değil miyiz? Neredeyse çocuklar bile arkadaşlarına hediye alırken ya da öğretmenlerini sevindirmek isterken, kalburüstü eşyalara yönelmiyor mu? Film bu anlamda kendi içinde gerçeklik barındırmıyor mu? Filmi okumak için bunlar önemli ayrıntılardır.
Ron sonuçta bir robottan ibaret. Gerçek arkadaşlığın algoritmalarla sınırlı olamayacağını söyleyen film, Ron’un, bir makine olsa da öğrendiğini, geliştiğini, Barney’nin Ron’la kurduğu bağın ne kadar “gerçek” olduğunun da sorgulanması, düşünülmesi gerektiğini gösteriyor.
Özetle Robot Ron, teknoloji kullanımından sosyal medya kullanımına, algoritmik arkadaşlıktan zorbalığın sınıf içindeki, medyadaki ve siber ortamdaki boyutlarına, veri gizliliğine ve bunun doğurduğu etik sorunlara, en önemlisi ise çocuk-ebeveyn ilişkisinin önemine, kuşaklar arasındaki farklılıklara, sosyal baskının görünmeyen yüzlerine, dijital göçmenlere karşı dijital yerliler kavramına, en nihayetinde de popüler kültürün oluşturduğu tahakküm biçimlerine göndermeler yapmaktadır. Robot Ron, çocuklara “kusurlu olmanın normal olduğunu” ve “gerçek arkadaşlığın algoritmalarla değil, paylaşılan deneyimlerle kurulduğunu” anlatmakta; yetişkinlere de veri gizliliği, tüketim kültürü hakkında mesajlar vererek, onların, çocuklarını dijital dünyada nasıl yalnız bıraktıkları ya da bırakmamaları gerektiği konusunda önemli sorular sorduran katmanlı bir yapım olarak anlaşılmaktadır.
Irkçılık Üzerine Bir Kısa: Forty Movies-1[3]
Tilia Films tarafından üretilen beş bölümlük bir kısa film serisinden sana bahsetmek istiyorum. Aslında “forty” nedir bilir misin? Elbette “kırk” demek ama bu kısa film serisinin asıl amacı 40 Hadis’i temel alarak, bu hadislerin içerdiği mesajları sinematik bir şekilde ele almaktır. Maalesef sadece beş kısa film yapılabilmiş, diğer 35 Hadis kısa film olarak çekilememiştir ya da en azından benim buna dair bir bilgim bulunmamaktadır.
Film Bölümleri
Hadisin Konusu
Bölüm 1
Merhamet
Bölüm 2
Üstünlük/Takva
Bölüm 3
İyilik
Bölüm 4
Selamı Yaymak
Bölüm 5
Baba olmak
Burada bölüm 2’de yer alan ve üstünlüğün/takvanın ne olduğunu anlatan kısa filme değineyim. Bir buzdolabının içinde çeşitli yiyecekler, en üstte de yumurtalar vardır. Sadece biri kahverengi geriye kalanların tümü beyazdır. Buraya kadar her şey doğal seyrederken, beyaz yumurtaların uyandığını görürüz. CGI teknolojisi (Computer Generated Imagery) ile bilgisayar ortamında ya da bilgisayar tarafından üretilen bu görüntü, gerçekte yumurtaların kendi aralarında konuşması ve bir grup yumurtanın farklı renkteki bir yumurtayı sevmemesi, küçük görmesi, aşağılamasını anlatmak için kullanılır. Herkesten farklı bir renkte ve özellikte olmak ayıp görülmektedir.
Yumurtalar arasındaki sözsüz iletişimde beden dili, jest ve mimikler öne çıkar. Beyaz yumurtaların kahverengi olanı aşağıladığını, onların hareketlerinden anlarız. Aslında fiziksel görünümü farklıdır ama bu dışlanma, zorbalık sebebi olamaz, olmamalıdır. Ancak “beyazlar”, “siyahlardan” üstün olduklarını, daha iyi bir yerde olduklarını sanmaktadırlar. Kahverengi yumurtanın dudağı, onların ırkçı tutumlarını gösterir. Irkçı tutumlarını da Adolf Hitler’e benzeyerek ya da 1850’li yıllarda Amerika’daki beyazların üstünlüğüne inanan Ku Klux Klan Örgütü ile gösterirler.
Aşağılama ve üstün görme anlayışı devam ederken, yaşlı bir el dolaptan bir beyaz bir de kahverengi yumurtayı alır, onları kırarak ocaktaki tavaya yerleştirir. Böylece kabuklarının farklı renkte olduğunu anladığımız yumurtaların içinin göründüğünden çok da farklı olmadığını bilmiş oluruz. Birkaç gün sonra yaşlı adam, elinde kese kâğıtları ve yiyeceklerle eve gelir, mutfağa girer. Buzdolabında bu defa sadece bir tane beyaz yumurta kalmıştır. Adam dolabı açar, yeni aldığı yumurtaları yerleştirdikten sonra ilginç bir görüntü oluşur. Sence nasıl bir manzara vardır buzdolabında? Cevabını aşağıdaki karekodu okutarak bulmaya ne dersin?
Forty Movies’in bu bölümü, üstünlüğün, takvanın insanların renklerinde, mevki ve makamlarında olmadığı mesajına odaklanır ve şu hadis-i şerifle filmin sona erdiğini görürüz: “Allah Teâlâ sizin yüzlerinize ve mallarınıza değil, kalplerinize ve amellerinize bakar.”
Dipnotlar:
[1] Fırat Üniv. İletişim Fak. Radyo-TV ve Sinema Bölümü, [email protected]
[2] Filmi izlemek için buradaki kodu okutunuz.
[3] Değerli okur, burada bahsedilen tüm kısa filmleri izlemek için şu linke göz atabilirsin.
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Kurtlukta Düşeni Yemek Kanundur
Kurduğunuz sistemin içinde kontrolü elden kaybederseniz yok olmaya mahkumsunuzdur. Devasa bir sistemin küçük dişlilerinden olarak, büyüklük rolüne soyunursanız da yok olmaya mahkum olursunuz. Gelişiminizi tamamlamadan, kendinizi olanın üzerinde görmek hem kendinizi hem de etrafınızdakileri felakete sürekler. Bunun farkına da varamazsınız. Farkındalık, ancak; felaketin size isabet etmesinden sonra gerçekleşir
Kardeşlerim
Oyun bozuldu ve sokaklar boşaldı. Fakat eve dönen de olmadı. Mevsimler karıştı. Çiçeklerin adı unutuldu.
Kardeşlerden biri hasta olursa, diğeri pencereden seyrederdi karın sessizliğini. Şimdi kardeşlerin pencereleri sırt sırta. En güzel top oynayan işte onunki süper kahraman desenli bir perde, hiç açılmıyor artık . Eski sokağa bakan diğer pencerede de bir rüzgar gülü duruyor.
Her sabah kardeşler, erkenden kayboluyorlar ortalıktan.
Bir Bitki Gibi
Herkes gibi olamazdı o. Her şeyi en iyi, en güzel bir şekilde yapmalıydı. Ağır bir yükü vardı onun ve bu yükün altından kalkmak kolay değildi.
Allah’a adanmıştı o. Ailesi, adaklarının Allah tarafından korunup “bir bitki gibi” yetiştirileceğine gönülden inanıyordu. Onda gördükleri isteklilik ve gayret, onları son derece sevindiriyordu. Zorla güzellik olmazdı çünkü.
Benim Sadık Yarim Işıl Işıl Barış
“Savaş her zaman davetsiz gelir. Hoşlanmadığı şeylerin listesini de beraberinde getirir.” Yavuz hırsızdır, ev sahibini bastırır savaş. “Bundan böyleeeeeeee…” diye çirkin naralar atar. Binlerce yılın yaşanmışlığını, birikimini hiçe sayar; sevgi köprülerini hiçbiri kalmayacak şekilde imha eder.
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.