“Arkadaşlarına karşı iyi” diyerek dalga geçerdik, hakkaniyetten uzak kişilerle. Yeniyetmeliğimiz, bu keskin bakışa kavuşmamıza engel değildi. Adalet teorimiz yoktu, biraz sezgi bolca gözlemle, birçok kişinin nalıncı keserleriyle ömür sürdüğünü anlayabilmiştik. Büyüdükçe dünyanın genel gidişatının da bu yönde oluşuna hayıflandık. Ne oluyor sorusu pek ırgalamıyordu insanları, bizimkiler sahadaysa yanında durulmalıydı, ateşli sloganlara eşlik edilmeli, hedefe ulaşmak için her yol mubah görülmeliydi. Onlar; zaten “onlar olmakla” baştan kaybetmişlerdi.
Hamamböcekleri dediler ezdiler; fareler, sıçanlar diye kovaladılar, canavar görüp eylem hakkı tanımadılar; barbarlar bilip dillerini anlaşılmaz saydılar. Öteki bu kadar kalabalıklaşıp çeşitlendikçe biz dairesi daraldı ve yoksunlaştı. Muteber, normal, meşru… anlamını yitireyazdı. Otuz sene sonra gene dalga geçiyoruz; “Zındık mı tamam iyidir, deli mi ne güzel, hain mi hangimiz değiliz ki?” diye. Bir yerde işimiz kolaylaşıyor, itilmiş kakılmışlarla yola koyuluyoruz.
Dünyanın ta öbür ucunda, Yeni Zelanda derler diyarda yaşayan Joy Cowley nine, bugünlerde doksan yaşına girmiş olağanüstü velut bir yazar. Yetişkinlerden ziyade çocuklar için kuşandığı kalemiyle nice harika kitaba imza attı. Attı diyorum çünkü beş kitabını okudum, bayıldım ve haklarında yazmaya cüret ettim. Arkadaşlık ilişkileri, yaşlılık, savaş, kuşaklar onun dokunuşuyla bir başka ışıldadı. Göçü ele aldığı alegorik bir yönü olan Farelya’ya Yolculuk kitabıysa son durağım oldu. Yola, yolculuğa, birliğe, direnmeye, erginleşmeye yaptığı vurgular ve finaldeki tercihiyle Attar’ın “Kuşların Dili” şaheserine göz kırpan, akıl kamaştıran bir durak.
Denizci fareler sülalesinden Yelkenkanat, Yunan restoranı tecrübesiyle karısı Retsina (bildiğimiz reçine), çocukları Alfa, Beta, Gama ve Delta ile şen şakrak bir fare ailesi. Ailenin bir de haylaz yancısı var, kendi iddiasıyla korsan fareler soyundan Roger. Roger konuştukça bu apaş palavracıyı sevmeye başlıyoruz. Kimseye hoşt, kışt dememiş, insanların kulaklarına, burunlarına üfürüp kemirmemiş, hastalık bulaştırmamış kendi halinde farecikler, ikiayaklıların planları doğrultusunda ev bildikleri, yurt belledikleri diyardan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Yelkenkanat ağzından aktaran yazar, İkiayaklılar marifetiyle bir binanın, bodrumuna dinamit yerleştirilerek patlatılmasını anlatıyor.
Fare gözünü insan gözüne, fare algısını insan algısına çevirip neler bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Fare gözüyle koca bina, insan ölçeğiyle bir mahalleden farksız.
Canlarını kurtarıp dillerde dolanan adeta düşler diyarı Farelya’ya (Ratenburg) yollanıyorlar. Fareli köyün kavalcısı masalıyla köken anlatısı devreye giriyor. Fareperver bir ikiayaklı olan kavalcı meğer nehre sürüklememiş fareleri, tam aksine iki dağ arasındaki vadiye götürüp hem diyarı ıssızlıktan kurtarmış hem de farelere eşsiz bir yurt sağlamış. Efsanevi anlatı, abartı şampiyonu donelerle sürüp ağız sulandırıyor. Yiyecek, içecek, barınak ve manevi doyum sağlayan eş-dost hesaba katılınca bunun standart bir cennet tasavvuru sunduğu gözlerden kaçmıyor. Yıkım, yolculuk, çile ve cennet. Motive eden anlatı ancak yeterli ahlâki donanım varsa işe yarıyor. Büsbütün çile yıldırıyor, alabildiğine kolaylık ataleti kanırtıyor. Neydi zehirle ilacı tefrik eden şey; ölçü müydü?
Demiryoluna gidip yola dair bilgi, belge topluyor farecikler. Herodotos haritalarından hallice doğruluğa güvenip nice tehlikeye atılıyorlar. Fare karşıtlığı, farefobi gibi işlevsel vurgular alegorik metne siyasal bir arka plan da katıyor. Selamet içinde bir yurt arayışını kim kaybetmiş ki fareler bulsun! Pissiniz, tehlikelisiniz ya da kölesiniz, esirsiniz hatta yiyeceksiniz. Mülteci ürkekliği ne menem şeydir bir kez daha anlıyorsunuz. Yurtlarında kalsalardı ne konformist bir sabuklama hayret ki hayret ediyorsunuz. On binlerce yıldır ağaçları kemiren kunduzlar ve binlerce yıldır doğaya hürmet ederek var olan Amerikan yerlileri böyle bir çağrıyı hayal etmeyi edepsizlik sayarken, iki yüz yıl önce gelen beyaz adamın birilerine “evine dön” demesiyle havsalanız tepetaklak oluyor.
Trene binilecek, göl yakınında inilecek. Kimse görmesin; gören “fare, iğrenç!” diye ünleyecek. Ayakaltında ezilmek, kuyruğundan olmak, evladını kaybetmek caba! Her şeye rağmen trenden indiler diyelim, ikiayaklı yaveri köpekler sağda solda teyakkuzda, hadi onları atlattılar, yılanbalıklarıyla dolup taşan gölü nasıl geçecekler, hasbelkader gölü geçseler açlık çağrısına kayıtsız kalmak, zehirli cazibesiyle şişt, pişt yapan yiyecekleri geçip gitmek ne mümkün. Gene de ayakta kaldıklarını, kuyruğu titretmediklerini var sayalım (ki yazar da öyle yapmış) dipsiz bataklıkta nasıl yol alınacak, asma köprüden nasıl geçilecek, tekinsiz çam ormanından selamete çıkılabilecek mi?
Teleskop görüsüyle şahin, günümüzün güvenlik sistemlerini andırıyor. Gözden kaçmayan, göz açtırmayan, gözünü kırpmayan “güvenlik”, sığınanların göze alacaklarını sürekli çoğaltıyor. Aksaray’da yirmi metrekareye 10-15 arkadaş sığınan Senegalli, Nijeryalı daha bilmem hangi diyarlı Afrikalı saat satıcısı, futbolcu gençler düşüyor aklıma. Hep kuytular, bodrumlar, karanlıklar… Başka bir diyara sığınmaya görün, varlığınız anında darlıkla değiş tokuş edilir. Hem gelecekler nerelerden hem de en güzel yerlere göz dikecekler, daha neler!
Venüs gezegenine yıldız, üstelik aile yıldızımız denilmesine çocukları Alfa’nın, Afrika ormanlarında kaplanların yaşadığına bu kez Delta’nın itiraz etmesi yazarın çocuk aklına hürmet edişinin minik vesikaları. Çevirmenin yadsınamaz katkısıyla incelikler sıraya giriyor. Retsina, eşi Yelkenkanat’a itiraz ederek “derbeder değil, seyyahlarız” diyor. Yuvasında davetsiz misafir oldukları kasabalı kirpi zamazingo ve zımbırtıdan mürekkep belagatiyle argoya abanıyor. Konuşması kaba olan kirpimizin gönlü derin neyse ki: Ellerine sopa verip bataklığı nasıl geçeceklerini ezber ettiriyor farezâdelere: “Bir sopa al eline, dürt ha dürt. Sağlam çimense ne âlâ. Kıpır kıpırsa bas geri!”
Karakter debisi yüksek yazar, dört çocuğu dar alanda ayrıştırmayı başarıyor. Sorgulayıcı çocukların ardından cesur ve atletik Gama devreye giriyor; uzun atlayışıyla bataklığın alt edilmesinde önemli bir rol oynuyor. Retsina sağduyu sahibi bir eş olarak ailenin dengede kalmasını sağlıyor. Yelkenkanat, karısını sevgisiyle sarıyor bir yandan, diğer yandan cümle alemden kıskanıyor. Deltayı bataklıktan çekip çıkarırken evvelce yaralandığı kuyruğundan da oluyor. Ailesi sağ salim yanında ne gam! Roger, palavralarıyla zahmet vermesi yetmemiş olacak ki, zorluklarda sıvışıp sular durulduğunda ailenin yanında bitmekten usanmıyor. Gerçekleri çarpıtıp durması, itirazcılığıyla mümkünü yok alt edilememesiyle vaziyete tüy dikiyor. İkiayaklıların uzantısı köpek ağacın altında, posta kutusunun civarında bela oluyor bizimkilere. İnsan hayvan iletişimsizliğiyle dalga geçen yazar, on beş bin yıllık evcilleştirme serüvenine rağmen, köpeğin oldum dediğini insanın öldüm anladığına neşeli bir çentik atıyor.
Karakter demişken Karabaş’a ayrı bir pencere açmayalım mı? Küçük, şirin bir köpek öyle değil mi? Yooo, nereden çıkardınız; kocaman, akıllı mı akıllı bir kedi var karşınızda. İkiayaklılardan adam ve kadın ihtilafı yazı turayla çözmeye kalkmış, para dik gelince ne senin dediğin ne benim olmuş. Akıllı mı akıllı bir kedi sahiplenip adını Karabaş koymuşlar. Kadın, fareler ve sıçanlarla ilgilen demiş, kedi Karabaş da ilgilenmiş. Hem ne ilgilenme; nice şirketin yapamayacağı mihmandarlığı, kılavuzluğu yapmış farelere vejetaryen kedimiz. Joy Cowley, Karabaş’ı onurlandırırcasına, kitabın en güçlü iletisini onun ağzıyla aktarıyor, Kapanköy’ün farefobikliğine misaller sıralıyor: Bir çocuk üşüttü mü fareler yüzündenmiş, süt ekşidi mi fareler yüzünden, arabanın lastiği patlayınca kimin yüzünden peki? Fareler yüzünden. Dizlerim ağrıyordu birkaç gündür, sebebini düşünüp bulamıyordum, fareler yüzündendir o da.
Haritanın sınırlarına dayanan Yelkenkanat ve şürekâsı iman tazeliyor. Aile yıldızlarının bir kirpi, bir sıçan ya da kedi olarak kendilerine yardım ettiğini, karşılarına çıkan nice canlının bencil içgüdülerinden vazgeçtiğini falan filan sıralamaya kalkacakken Karabaş fırsat vermiyor ve “Ben yalnızca işimi yaptım canlarım hoşça kalın.” diyor. Demagoglar ve palavracılar çağında övgüye karnı toklar daima böyle konuşuyor. Havasız, cakasız, dupduru bir iletişim.
Romanın kendisi eski ve yeni anlatılara hürmet nişanesi. Fareli köyün kavalcısı, Farelya ütopyası, korsan hikâyeleri, denizci maceraları, aile büyüklerinin yer aldığı hatırat… hatta geçtikleri aşamaları; erdem yüklü masalların menkıbelerin yankısı olarak gördüğümüzde, yükte hafif pahada ağır bir çocuk edebiyatı örneğiyle sarmalandığımızı iddia edebilirim.
“Hey millet yine göçmenler gelmiş” diyor Ekinci, düşmanlıktan uzak bir bilmişlikle. Dağın öte tarafından geldiklerini de biliyor, fareli köyün kavalcısıyla motive olduklarını da. Şok edici cümleyi söylemek içinse adeta Retsina’nın sormasını bekliyor. “Saçmalık!” diye haykırıyor, “kandırıyorlar sizi” diye ekliyor, “Farelya diye bir yer yok”, diye bombayı patlatıyor. “Farelya efsane ancak yalan değil, kabuğu soyup efsanenin özünü çıkarın” diye tembihleyip şoku hikmetle atlatmalarını da sağlıyor. Attar’ın kuşları tam da buralara konuyor. Simurg’u ararken Simurg olanlar, olduklarını bile bilmeyenler, yol ile dert ile zahmet ile sınananlar, evleri yıkılanlar, köyleri, kasabaları, şehirleri bombalanıp yok edilenler… Bunlar soyup çıkarıyor zahmetin içindeki rahmeti. Çiğlik ve nefreti hikmet ile karşılıyorlar. Karton kutularda, sular sellere bulanmış çadırlarda konaklayıp gülümsüyorlar, bu da geçer ya hu diyorlar. Nelerin döndüğünü anlamaz değiller, dile dökülemeyenleri dert ediniyorlar.
Tarih, saray pencerelerinden dışarı oflayarak bakıp daralanları da, mağaraya sığınıp oh diye ferahlayanları da kaydetti.
Yer ve yurt gönülde yeşeriyor sonra dışarıya taşıyor, bilen zaten biliyor, bilmeyenlere selam olsun.
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
“Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.” (Şuara, 84) İnsan sosyal bir varlık, kendi başına yaşayamaz, ihtiyacı olan şeyleri kendi başına karşılayamaz. Mutlaka başka insanlarla birlikte yaşaması, onlarla bir şekilde iletişime girmesi gerekir. Eğer insan başka kimselerle iletişime geçmiyorsa normal/tabii olmayan bir durum söz konusudur. İlk temasımız ailemizle olur, mecburi bir ilişkidir bu. Anne, baba, …
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Ötekinin Şifası: Yaşasın Cadılar, Fareler, Kara Kediler, Baykuşlar, Kargalar ve Hamamböcekleri
“Arkadaşlarına karşı iyi” diyerek dalga geçerdik, hakkaniyetten uzak kişilerle. Yeniyetmeliğimiz, bu keskin bakışa kavuşmamıza engel değildi. Adalet teorimiz yoktu, biraz sezgi bolca gözlemle, birçok kişinin nalıncı keserleriyle ömür sürdüğünü anlayabilmiştik. Büyüdükçe dünyanın genel gidişatının da bu yönde oluşuna hayıflandık. Ne oluyor sorusu pek ırgalamıyordu insanları, bizimkiler sahadaysa yanında durulmalıydı, ateşli sloganlara eşlik edilmeli, hedefe ulaşmak için her yol mubah görülmeliydi. Onlar; zaten “onlar olmakla” baştan kaybetmişlerdi.
Hamamböcekleri dediler ezdiler; fareler, sıçanlar diye kovaladılar, canavar görüp eylem hakkı tanımadılar; barbarlar bilip dillerini anlaşılmaz saydılar. Öteki bu kadar kalabalıklaşıp çeşitlendikçe biz dairesi daraldı ve yoksunlaştı. Muteber, normal, meşru… anlamını yitireyazdı. Otuz sene sonra gene dalga geçiyoruz; “Zındık mı tamam iyidir, deli mi ne güzel, hain mi hangimiz değiliz ki?” diye. Bir yerde işimiz kolaylaşıyor, itilmiş kakılmışlarla yola koyuluyoruz.
Dünyanın ta öbür ucunda, Yeni Zelanda derler diyarda yaşayan Joy Cowley nine, bugünlerde doksan yaşına girmiş olağanüstü velut bir yazar. Yetişkinlerden ziyade çocuklar için kuşandığı kalemiyle nice harika kitaba imza attı. Attı diyorum çünkü beş kitabını okudum, bayıldım ve haklarında yazmaya cüret ettim. Arkadaşlık ilişkileri, yaşlılık, savaş, kuşaklar onun dokunuşuyla bir başka ışıldadı. Göçü ele aldığı alegorik bir yönü olan Farelya’ya Yolculuk kitabıysa son durağım oldu. Yola, yolculuğa, birliğe, direnmeye, erginleşmeye yaptığı vurgular ve finaldeki tercihiyle Attar’ın “Kuşların Dili” şaheserine göz kırpan, akıl kamaştıran bir durak.
Denizci fareler sülalesinden Yelkenkanat, Yunan restoranı tecrübesiyle karısı Retsina (bildiğimiz reçine), çocukları Alfa, Beta, Gama ve Delta ile şen şakrak bir fare ailesi. Ailenin bir de haylaz yancısı var, kendi iddiasıyla korsan fareler soyundan Roger. Roger konuştukça bu apaş palavracıyı sevmeye başlıyoruz. Kimseye hoşt, kışt dememiş, insanların kulaklarına, burunlarına üfürüp kemirmemiş, hastalık bulaştırmamış kendi halinde farecikler, ikiayaklıların planları doğrultusunda ev bildikleri, yurt belledikleri diyardan uzaklaşmak zorunda kalıyor. Yelkenkanat ağzından aktaran yazar, İkiayaklılar marifetiyle bir binanın, bodrumuna dinamit yerleştirilerek patlatılmasını anlatıyor.
Canlarını kurtarıp dillerde dolanan adeta düşler diyarı Farelya’ya (Ratenburg) yollanıyorlar. Fareli köyün kavalcısı masalıyla köken anlatısı devreye giriyor. Fareperver bir ikiayaklı olan kavalcı meğer nehre sürüklememiş fareleri, tam aksine iki dağ arasındaki vadiye götürüp hem diyarı ıssızlıktan kurtarmış hem de farelere eşsiz bir yurt sağlamış. Efsanevi anlatı, abartı şampiyonu donelerle sürüp ağız sulandırıyor. Yiyecek, içecek, barınak ve manevi doyum sağlayan eş-dost hesaba katılınca bunun standart bir cennet tasavvuru sunduğu gözlerden kaçmıyor. Yıkım, yolculuk, çile ve cennet. Motive eden anlatı ancak yeterli ahlâki donanım varsa işe yarıyor. Büsbütün çile yıldırıyor, alabildiğine kolaylık ataleti kanırtıyor. Neydi zehirle ilacı tefrik eden şey; ölçü müydü?
Demiryoluna gidip yola dair bilgi, belge topluyor farecikler. Herodotos haritalarından hallice doğruluğa güvenip nice tehlikeye atılıyorlar. Fare karşıtlığı, farefobi gibi işlevsel vurgular alegorik metne siyasal bir arka plan da katıyor. Selamet içinde bir yurt arayışını kim kaybetmiş ki fareler bulsun! Pissiniz, tehlikelisiniz ya da kölesiniz, esirsiniz hatta yiyeceksiniz. Mülteci ürkekliği ne menem şeydir bir kez daha anlıyorsunuz. Yurtlarında kalsalardı ne konformist bir sabuklama hayret ki hayret ediyorsunuz. On binlerce yıldır ağaçları kemiren kunduzlar ve binlerce yıldır doğaya hürmet ederek var olan Amerikan yerlileri böyle bir çağrıyı hayal etmeyi edepsizlik sayarken, iki yüz yıl önce gelen beyaz adamın birilerine “evine dön” demesiyle havsalanız tepetaklak oluyor.
Trene binilecek, göl yakınında inilecek. Kimse görmesin; gören “fare, iğrenç!” diye ünleyecek. Ayakaltında ezilmek, kuyruğundan olmak, evladını kaybetmek caba! Her şeye rağmen trenden indiler diyelim, ikiayaklı yaveri köpekler sağda solda teyakkuzda, hadi onları atlattılar, yılanbalıklarıyla dolup taşan gölü nasıl geçecekler, hasbelkader gölü geçseler açlık çağrısına kayıtsız kalmak, zehirli cazibesiyle şişt, pişt yapan yiyecekleri geçip gitmek ne mümkün. Gene de ayakta kaldıklarını, kuyruğu titretmediklerini var sayalım (ki yazar da öyle yapmış) dipsiz bataklıkta nasıl yol alınacak, asma köprüden nasıl geçilecek, tekinsiz çam ormanından selamete çıkılabilecek mi?
Teleskop görüsüyle şahin, günümüzün güvenlik sistemlerini andırıyor. Gözden kaçmayan, göz açtırmayan, gözünü kırpmayan “güvenlik”, sığınanların göze alacaklarını sürekli çoğaltıyor. Aksaray’da yirmi metrekareye 10-15 arkadaş sığınan Senegalli, Nijeryalı daha bilmem hangi diyarlı Afrikalı saat satıcısı, futbolcu gençler düşüyor aklıma. Hep kuytular, bodrumlar, karanlıklar… Başka bir diyara sığınmaya görün, varlığınız anında darlıkla değiş tokuş edilir. Hem gelecekler nerelerden hem de en güzel yerlere göz dikecekler, daha neler!
Venüs gezegenine yıldız, üstelik aile yıldızımız denilmesine çocukları Alfa’nın, Afrika ormanlarında kaplanların yaşadığına bu kez Delta’nın itiraz etmesi yazarın çocuk aklına hürmet edişinin minik vesikaları. Çevirmenin yadsınamaz katkısıyla incelikler sıraya giriyor. Retsina, eşi Yelkenkanat’a itiraz ederek “derbeder değil, seyyahlarız” diyor. Yuvasında davetsiz misafir oldukları kasabalı kirpi zamazingo ve zımbırtıdan mürekkep belagatiyle argoya abanıyor. Konuşması kaba olan kirpimizin gönlü derin neyse ki: Ellerine sopa verip bataklığı nasıl geçeceklerini ezber ettiriyor farezâdelere: “Bir sopa al eline, dürt ha dürt. Sağlam çimense ne âlâ. Kıpır kıpırsa bas geri!”
Karakter debisi yüksek yazar, dört çocuğu dar alanda ayrıştırmayı başarıyor. Sorgulayıcı çocukların ardından cesur ve atletik Gama devreye giriyor; uzun atlayışıyla bataklığın alt edilmesinde önemli bir rol oynuyor. Retsina sağduyu sahibi bir eş olarak ailenin dengede kalmasını sağlıyor. Yelkenkanat, karısını sevgisiyle sarıyor bir yandan, diğer yandan cümle alemden kıskanıyor. Deltayı bataklıktan çekip çıkarırken evvelce yaralandığı kuyruğundan da oluyor. Ailesi sağ salim yanında ne gam! Roger, palavralarıyla zahmet vermesi yetmemiş olacak ki, zorluklarda sıvışıp sular durulduğunda ailenin yanında bitmekten usanmıyor. Gerçekleri çarpıtıp durması, itirazcılığıyla mümkünü yok alt edilememesiyle vaziyete tüy dikiyor. İkiayaklıların uzantısı köpek ağacın altında, posta kutusunun civarında bela oluyor bizimkilere. İnsan hayvan iletişimsizliğiyle dalga geçen yazar, on beş bin yıllık evcilleştirme serüvenine rağmen, köpeğin oldum dediğini insanın öldüm anladığına neşeli bir çentik atıyor.
Karakter demişken Karabaş’a ayrı bir pencere açmayalım mı? Küçük, şirin bir köpek öyle değil mi? Yooo, nereden çıkardınız; kocaman, akıllı mı akıllı bir kedi var karşınızda. İkiayaklılardan adam ve kadın ihtilafı yazı turayla çözmeye kalkmış, para dik gelince ne senin dediğin ne benim olmuş. Akıllı mı akıllı bir kedi sahiplenip adını Karabaş koymuşlar. Kadın, fareler ve sıçanlarla ilgilen demiş, kedi Karabaş da ilgilenmiş. Hem ne ilgilenme; nice şirketin yapamayacağı mihmandarlığı, kılavuzluğu yapmış farelere vejetaryen kedimiz. Joy Cowley, Karabaş’ı onurlandırırcasına, kitabın en güçlü iletisini onun ağzıyla aktarıyor, Kapanköy’ün farefobikliğine misaller sıralıyor: Bir çocuk üşüttü mü fareler yüzündenmiş, süt ekşidi mi fareler yüzünden, arabanın lastiği patlayınca kimin yüzünden peki? Fareler yüzünden. Dizlerim ağrıyordu birkaç gündür, sebebini düşünüp bulamıyordum, fareler yüzündendir o da.
Haritanın sınırlarına dayanan Yelkenkanat ve şürekâsı iman tazeliyor. Aile yıldızlarının bir kirpi, bir sıçan ya da kedi olarak kendilerine yardım ettiğini, karşılarına çıkan nice canlının bencil içgüdülerinden vazgeçtiğini falan filan sıralamaya kalkacakken Karabaş fırsat vermiyor ve “Ben yalnızca işimi yaptım canlarım hoşça kalın.” diyor. Demagoglar ve palavracılar çağında övgüye karnı toklar daima böyle konuşuyor. Havasız, cakasız, dupduru bir iletişim.
Romanın kendisi eski ve yeni anlatılara hürmet nişanesi. Fareli köyün kavalcısı, Farelya ütopyası, korsan hikâyeleri, denizci maceraları, aile büyüklerinin yer aldığı hatırat… hatta geçtikleri aşamaları; erdem yüklü masalların menkıbelerin yankısı olarak gördüğümüzde, yükte hafif pahada ağır bir çocuk edebiyatı örneğiyle sarmalandığımızı iddia edebilirim.
“Hey millet yine göçmenler gelmiş” diyor Ekinci, düşmanlıktan uzak bir bilmişlikle. Dağın öte tarafından geldiklerini de biliyor, fareli köyün kavalcısıyla motive olduklarını da. Şok edici cümleyi söylemek içinse adeta Retsina’nın sormasını bekliyor. “Saçmalık!” diye haykırıyor, “kandırıyorlar sizi” diye ekliyor, “Farelya diye bir yer yok”, diye bombayı patlatıyor. “Farelya efsane ancak yalan değil, kabuğu soyup efsanenin özünü çıkarın” diye tembihleyip şoku hikmetle atlatmalarını da sağlıyor. Attar’ın kuşları tam da buralara konuyor. Simurg’u ararken Simurg olanlar, olduklarını bile bilmeyenler, yol ile dert ile zahmet ile sınananlar, evleri yıkılanlar, köyleri, kasabaları, şehirleri bombalanıp yok edilenler… Bunlar soyup çıkarıyor zahmetin içindeki rahmeti. Çiğlik ve nefreti hikmet ile karşılıyorlar. Karton kutularda, sular sellere bulanmış çadırlarda konaklayıp gülümsüyorlar, bu da geçer ya hu diyorlar. Nelerin döndüğünü anlamaz değiller, dile dökülemeyenleri dert ediniyorlar.
Yer ve yurt gönülde yeşeriyor sonra dışarıya taşıyor, bilen zaten biliyor, bilmeyenlere selam olsun.
Yazar
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İlgili Yazılar
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Bilgelik Dolu Orta Çağ’dan Şövalyelik Yerine İyilik Destanı
Çağların da insanlar gibi alacakları olsa, yenmiş haklarını gündeme getirme fırsatları olsa, davacıların ilki orta çağ olurdu herhalde. İnsanın cetvelle zamanı orasından burasından çizip bölme küstahlığı yetmiyormuş gibi, buna anlam ve norm yüklemesi, dahası, ötelediği iyilik-kötülük değerlerini çağlara yapıştırıp bir de utanmadan marifetini beğenmesi akıl alır gibi değil. Kurgu tel tel dökülüyor aslında ama o kadar sık ve yaygın bir şekilde tekrar ediliyor ki, hipnotik etkisiyle amentü haline geliyor.
Ataleti Yenmenin Anahtarı: Kalk ve Diren (1988)
. Eğitimcinin gittiği yerin öğrencileri, yöneticileri, velileri, toplumu ve bizatihi eğitim sisteminin kendisi ile açmazları olabilecektir. Asıl muhatabı talebeler olan eğitimciler, en çok onlarla beraber mücadele verme, sorunların üstesinden gelme ile karşı karşıyadırlar. Ancak eğitimci için olmazsa olmaz bir şey vardır: Sorunların arızî; çözümün, çare bulmanın, sabrın ise zaruri olduğudur. Asıl odaklanılan şey sabır ise ve sabırlı olan kişi eğitimciyse değişimin/dönüşümün veya yenilenmenin muhakkak gerçekleşeceğine inanmak gerekir.
Asil İlişkiler
“Sonra gelecekler arasında beni doğrulukla anılanlardan kıl.” (Şuara, 84) İnsan sosyal bir varlık, kendi başına yaşayamaz, ihtiyacı olan şeyleri kendi başına karşılayamaz. Mutlaka başka insanlarla birlikte yaşaması, onlarla bir şekilde iletişime girmesi gerekir. Eğer insan başka kimselerle iletişime geçmiyorsa normal/tabii olmayan bir durum söz konusudur. İlk temasımız ailemizle olur, mecburi bir ilişkidir bu. Anne, baba, …
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.