“Günümüzde hiç duraksamadan iyiliğimizi isteyen her şeye karşı mücadele etmek zorundayız. Zira hegemonyanın sırrı burada -yasak ve içerdiği tüm değerler sisteminin kaldırılmasında, lakaytlık, abartılı boyutlara varan hoşgörü, aşırı şeffaflıkta- gizlidir. Bu durum, bizi geleneksel İyi ve Kötü ilişkilerini baştan sona gözden geçirmeye itiyor. Günümüzde bir başka Kötülük biçimi vardır ki buna “Mutlak Kötülük” diyoruz. Bu Kötülüğü üreten şey “Aşırı İyiliktir”, başka bir deyişle teknolojik gelişme, sınır tanımayan bir ilerleme ve totaliter bir ahlak anlayışı evrensel bir iyi niyetliliğin dur durak tanımayan yaygınlaşmasıdır. İyiliğin dosdoğru bir şekilde ilerlediği bir yerde Kötülük yön değiştirmiş, anormalleşmiş, bir saptırmaca, kandırmaca, baştan çıkarma, ahlâksızlığa benzemiş ya da topolojik terimle başkalaşmış, bozulmuştur. Ve bu kötülüğü yok etme girişiminin ortaya çıkmasına yol açtığı bir Kötülüktür.”
Fransız post-yapısalcı filozof, sosyolog ve medya teorisyeni Jean Baudrillard, Türkçeye çevrilen son kitabında; hâkimiyetin en son ve en gelişmiş aşaması olan, sömüren değil aksine kumanda eden ve yöneten anlamındaki Hegemonya’nın, Küresel Güç olmasını ve bunun sonuçlarını anlatıyor. Okuyucuyu karamsarlığa ve belirsizliğe itme potansiyeli olsa da Baudrillard’ın tezleri benzerlerinden çok daha cesur, tutarlı ve tarafsız. Baudrillard, 11 Eylül saldırısını nihai bir düzene ve nihai bir güce karşı oluşan alerjinin olağan bir tepkisi ve politik değil simgesel bir olay olarak görür. Yazara göre en sıradan düzene karşı gelme biçimi bile terörist bir olay şeklinde sunulurken, Terörizm artık evrensel bir tema, evrensel bir odak noktası, ne idüğü belirsiz kara bir delik ve viral bir güç halini almıştır. Yazar, bu gün gerçekleşen antropolojik ve metafizik devrim ile tüm modern ülkelerin ilerleme ve sınırsız gelişme konusunda kendi ürettikleri değerlere boyun eğmekten aciz durumda olduklarını söylerken, insanlığın artık gerçeği söyleme ayrıcalığını yitirdiğini savunuyor.
Kalbin Marifetleri, Metin Önal Mengüşoğlu
Okur Kitaplığı
“ Düşünmek, yalnızca düşünmek, düşünmeye davet etmekmiş gibi görünebilir mevcut çalışmadaki amaç. Oysa hakikat sadece bu merkezde değildir. Düşünmeye başlayan insanın yolu, eninde sonunda imana erişecektir. Eğer sahiden düşünmeyi bir ömür sürdürüyorsa, bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Evet, bütün insanlar düşünme yeteneğiyle yeryüzüne gelirler. Ancak bu eylemi yarı yolda bırakanlar, şeytanın ayak izlerine, ayartmalarına aldanarak kalbinin selim karakterini giderek ortadan kaldıranlar, bir süre sonra düşünmeyi sürdürdüklerini zannetseler de, aslında artık düşünmüyor, arzularına ayak uydurarak, heva ve heveslerinin ardından gidiyorlardır. Heva ve hevesin de kaynağı ancak yozlaşmış, istikametini yitirmiş kalptir. Zaten beşeri bütün duygusal ve entelektüel eylemler kalpte ilk kıvılcımı alarak sahaya çıkmaktadır.”
Şair, mütefekkir ve yazar Metin Mengüşoğlu’nun yeni kitabının maksadı kalbin sadece vücuda kan pompalamakla sorumlu bir organ değil, nelere kadir olduğu ve nasıl marifetleri olduğunu anlatmak. Ama bu marifetler tahmin edilebileceği gibi biyolojik marifetler değil; entelektüel, akli, idraki ve duygusal melekeler gibi soyut marifetler. Kitabın en dikkat çeken noktalarından biri de düşünmenin beyne değil de kalbe nispet ediliyor olması. Ve Mengüşoğlu, kitaptaki hemen hemen bütün tezlerini açıklarken Kur’ân ayetlerinden faydalandığı gibi, bu tezini de Kur’ân’daki akleden kalpler tasviri ile açıklıyor. Bizce dil, uslüp, derinlik ve kurgu değeri bakımında yazarın önceki eserlerini özletebilecek olan son eseri Kalbin Marifetleri’nin, her ne kadar konuları dizinlemiş görünse de okuyucuya akıcı bir anlatım sunma kaygısı ikinci planda gözüküyor. Kitabın okuyucuya temel iddiasını kabul ettirmeye çalışırken, ana mesajın dışına çıkan konuların fazlalığı kafa karışıklığına sebebiyet verebilecek cinsten.
Post-Demokrasi, Colin Crouch
Dost Yayınevi
“Demokrasinin çöküşünün temel nedeni, günümüzde şirketlerin üstlendikleri roller ile toplumdaki diğer bütün grupların rolleri arasındaki dengesizliktir. Demokrasinin kaçınılmaz entropisiyle birlikte alındığında bu, politikanın yeniden kapalı elit çevrelerin yürüttükleri bir faaliyete dönüşmesine yol açar; tıpkı demokrasi öncesi zamanda oldukları gibi. Çarpıtıcı kuvvetler birçok düzeyde birden iş görür: bazen hükümetler üzerinde uygulanan dış baskılar şeklinde, bazen hükümetlerin öncelikleri, bazen de siyasi partilerin yapısı dâhilinde meydana gelen kurum içi değişimler aracılığıyla. Çağdaş politikanın amansızca post-demokrasiye kaymasını kısmen de olsa engelleyecek eylemlere üç düzlemde girişilebilir: ilkin iktisadi elitlerin giderek artan hakimiyetini sınırlamayı hedefleyen politikalar düzleminde; ikincisi bir tür siyasi pratikleri yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen politikalar düzleminde ve üçüncüsü, gelişmelerden kaygı duyan yurttaşların önünde açık duran eylem imkanları düzleminde.”
İngiliz Siyaset bilimci ve sosyolog Colin Crouch’a göre küresel finans kapitalizmi ile birlikte demokrasi, artık seçimlerden ibaret olan ve bir süreci değil, bir ânı ifade eden şeflik demokrasisi olmuştur. Modern zamanlarda büyük sermayedarlar, siyasi partilerin en büyük maddi destekçisi olmuş ve siyaseti dizayn ve manipüle eden en güçlü etmen halini almıştır. Bu ilişki tamamen pragmatik ve bir yerden sonra zorunlu olmuştur. Yazar, bu ilişkiyi ilaç firmalarının tıbbi araştırmaların ana sponsoru olması garabetine benzetiyor. Crouch’a göre demokrasinin eşitlikçi talepleri ile kaynağını kapitalizmden alan eşitsizlikler arasındaki gerilim asla giderilemez ve hükümetler ‘demos’ karşısında yalnızca temel politikalar açısından sorumlu olurlar, somut uygulamalara ise kayıtsız kalırlar.
Siyasi Kültür Okumaları, Cemil Oktay
İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları
“Yaşanan zamanın vazettiği sorunların çözülmesinde, “altın çağa” veya “asr-ı saadet”e bakılır. Bu mitsel dönemin sürdürülmesi meşruiyeti sağlamanın bir yöntemidir. Dolayısıyla meşru olmak ve meşru kalmak için sürekli altın çağ mitine dönülür. Halkların tarihini mitolojileri tayin eder; tarihleri mitolojilerini değil. Daha doğrusu, bir halkın tarihini tayin etmenin ötesinde, o halkın kaderinin ve akıbetinin ta kendisidir. Mit, efsane ya da inanış, ne üzerine bina edilmiş olursa olsun; önemli olan söz konusu zamanın “sıradan bir tarih” olarak görülmemesi, tersine onun “olağanüstü”, örnek alınması gereken ve meşruiyet kaynağı bir dönem olarak algılanmasıdır. Siyasetin mantığında köklü bir döngüsellik vardır. Ataların zamanındaki gibi yapmak, parlak zamanları örnek alarak günceli çözmek, siyasetin en temel gramer kuralları arasındadır.”
Siyaset bilimi profesörü Cemil Oktay, Cumhuriyet dönemi ile Osmanlı’nın, Osmanlı ile Bizans’ın, Bizans ile Antik Yunan’ın siyasi kültür ve geleneklerinin etkileşimleri sonucu ortaya çıkan benzerliklere dikkat çekiyor. Oktay’a göre Ortaçağ sınıflı toplum yapısı Bizans için de Osmanlı için de kutsal kabul edilen bir siyasi düzendi, ta ki tarihin müstesna devrimci sınıfı burjuvazi ortaya çıkıp tanrısal toplum ve siyasi yapıyı değiştirene kadar. Artık geleceği belirleme yetisi olmayan, hiçbir kutsiyeti kalmayan geleneksel apriori bilgi yerine beşeri dünyayı salt akıl ve idrak ile algılayan priori bilgi yerleşmiş ve Batı, bir anlamda Antik Yunan’daki en eski köklerine geri dönmüştür. Klasik dönemin altın çağ idealinin yerine geçen Batılılaşma ideali, Osmanlı’da Tanzimat’tan itibaren artık yeni meşruiyet miti olmuştur. Oktay’a göre kadim Yunan kültürü, Ortodoks Bizans’ın sansürüyle Osmanlı kültürüne tevarüs etmiştir. Oktay’ın en çarpıcı tezlerinden biri de Modernleşme hareketleriyle birlikte hem siyasi seçkinlerin, hem de aydınların tarihi geçmişten ve halk katmanlarından kopmadığını savunduğu tezidir.
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”
Kitap Seçkisi
Can Çekişen Küresel Güç, Jean Baudrillard
Doğubatı
“
Günümüzde hiç duraksamadan iyiliğimizi isteyen her şeye karşı mücadele etmek zorundayız. Zira hegemonyanın sırrı burada -yasak ve içerdiği tüm değerler sisteminin kaldırılmasında, lakaytlık, abartılı boyutlara varan hoşgörü, aşırı şeffaflıkta- gizlidir. Bu durum, bizi geleneksel İyi ve Kötü ilişkilerini baştan sona gözden geçirmeye itiyor. Günümüzde bir başka Kötülük biçimi vardır ki buna “Mutlak Kötülük” diyoruz. Bu Kötülüğü üreten şey “Aşırı İyiliktir”, başka bir deyişle teknolojik gelişme, sınır tanımayan bir ilerleme ve totaliter bir ahlak anlayışı evrensel bir iyi niyetliliğin dur durak tanımayan yaygınlaşmasıdır. İyiliğin dosdoğru bir şekilde ilerlediği bir yerde Kötülük yön değiştirmiş, anormalleşmiş, bir saptırmaca, kandırmaca, baştan çıkarma, ahlâksızlığa benzemiş ya da topolojik terimle başkalaşmış, bozulmuştur. Ve bu kötülüğü yok etme girişiminin ortaya çıkmasına yol açtığı bir Kötülüktür.”
Fransız post-yapısalcı filozof, sosyolog ve medya teorisyeni Jean Baudrillard, Türkçeye çevrilen son kitabında; hâkimiyetin en son ve en gelişmiş aşaması olan, sömüren değil aksine kumanda eden ve yöneten anlamındaki Hegemonya’nın, Küresel Güç olmasını ve bunun sonuçlarını anlatıyor. Okuyucuyu karamsarlığa ve belirsizliğe itme potansiyeli olsa da Baudrillard’ın tezleri benzerlerinden çok daha cesur, tutarlı ve tarafsız. Baudrillard, 11 Eylül saldırısını nihai bir düzene ve nihai bir güce karşı oluşan alerjinin olağan bir tepkisi ve politik değil simgesel bir olay olarak görür. Yazara göre en sıradan düzene karşı gelme biçimi bile terörist bir olay şeklinde sunulurken, Terörizm artık evrensel bir tema, evrensel bir odak noktası, ne idüğü belirsiz kara bir delik ve viral bir güç halini almıştır. Yazar, bu gün gerçekleşen antropolojik ve metafizik devrim ile tüm modern ülkelerin ilerleme ve sınırsız gelişme konusunda kendi ürettikleri değerlere boyun eğmekten aciz durumda olduklarını söylerken, insanlığın artık gerçeği söyleme ayrıcalığını yitirdiğini savunuyor.
Kalbin Marifetleri, Metin Önal Mengüşoğlu
Okur Kitaplığı
“
Düşünmek, yalnızca düşünmek, düşünmeye davet etmekmiş gibi görünebilir mevcut çalışmadaki amaç. Oysa hakikat sadece bu merkezde değildir. Düşünmeye başlayan insanın yolu, eninde sonunda imana erişecektir. Eğer sahiden düşünmeyi bir ömür sürdürüyorsa, bu kaçınılmaz bir sonuçtur. Evet, bütün insanlar düşünme yeteneğiyle yeryüzüne gelirler. Ancak bu eylemi yarı yolda bırakanlar, şeytanın ayak izlerine, ayartmalarına aldanarak kalbinin selim karakterini giderek ortadan kaldıranlar, bir süre sonra düşünmeyi sürdürdüklerini zannetseler de, aslında artık düşünmüyor, arzularına ayak uydurarak, heva ve heveslerinin ardından gidiyorlardır. Heva ve hevesin de kaynağı ancak yozlaşmış, istikametini yitirmiş kalptir. Zaten beşeri bütün duygusal ve entelektüel eylemler kalpte ilk kıvılcımı alarak sahaya çıkmaktadır.”
Şair, mütefekkir ve yazar Metin Mengüşoğlu’nun yeni kitabının maksadı kalbin sadece vücuda kan pompalamakla sorumlu bir organ değil, nelere kadir olduğu ve nasıl marifetleri olduğunu anlatmak. Ama bu marifetler tahmin edilebileceği gibi biyolojik marifetler değil; entelektüel, akli, idraki ve duygusal melekeler gibi soyut marifetler. Kitabın en dikkat çeken noktalarından biri de düşünmenin beyne değil de kalbe nispet ediliyor olması. Ve Mengüşoğlu, kitaptaki hemen hemen bütün tezlerini açıklarken Kur’ân ayetlerinden faydalandığı gibi, bu tezini de Kur’ân’daki akleden kalpler tasviri ile açıklıyor. Bizce dil, uslüp, derinlik ve kurgu değeri bakımında yazarın önceki eserlerini özletebilecek olan son eseri Kalbin Marifetleri’nin, her ne kadar konuları dizinlemiş görünse de okuyucuya akıcı bir anlatım sunma kaygısı ikinci planda gözüküyor. Kitabın okuyucuya temel iddiasını kabul ettirmeye çalışırken, ana mesajın dışına çıkan konuların fazlalığı kafa karışıklığına sebebiyet verebilecek cinsten.
Post-Demokrasi, Colin Crouch
Dost Yayınevi
“
Demokrasinin çöküşünün temel nedeni, günümüzde şirketlerin üstlendikleri roller ile toplumdaki diğer bütün grupların rolleri arasındaki dengesizliktir. Demokrasinin kaçınılmaz entropisiyle birlikte alındığında bu, politikanın yeniden kapalı elit çevrelerin yürüttükleri bir faaliyete dönüşmesine yol açar; tıpkı demokrasi öncesi zamanda oldukları gibi. Çarpıtıcı kuvvetler birçok düzeyde birden iş görür: bazen hükümetler üzerinde uygulanan dış baskılar şeklinde, bazen hükümetlerin öncelikleri, bazen de siyasi partilerin yapısı dâhilinde meydana gelen kurum içi değişimler aracılığıyla. Çağdaş politikanın amansızca post-demokrasiye kaymasını kısmen de olsa engelleyecek eylemlere üç düzlemde girişilebilir: ilkin iktisadi elitlerin giderek artan hakimiyetini sınırlamayı hedefleyen politikalar düzleminde; ikincisi bir tür siyasi pratikleri yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen politikalar düzleminde ve üçüncüsü, gelişmelerden kaygı duyan yurttaşların önünde açık duran eylem imkanları düzleminde.”
İngiliz Siyaset bilimci ve sosyolog Colin Crouch’a göre küresel finans kapitalizmi ile birlikte demokrasi, artık seçimlerden ibaret olan ve bir süreci değil, bir ânı ifade eden şeflik demokrasisi olmuştur. Modern zamanlarda büyük sermayedarlar, siyasi partilerin en büyük maddi destekçisi olmuş ve siyaseti dizayn ve manipüle eden en güçlü etmen halini almıştır. Bu ilişki tamamen pragmatik ve bir yerden sonra zorunlu olmuştur. Yazar, bu ilişkiyi ilaç firmalarının tıbbi araştırmaların ana sponsoru olması garabetine benzetiyor. Crouch’a göre demokrasinin eşitlikçi talepleri ile kaynağını kapitalizmden alan eşitsizlikler arasındaki gerilim asla giderilemez ve hükümetler ‘demos’ karşısında yalnızca temel politikalar açısından sorumlu olurlar, somut uygulamalara ise kayıtsız kalırlar.
Siyasi Kültür Okumaları, Cemil Oktay
İstanbul Bilgi Üniv. Yayınları
“
Yaşanan zamanın vazettiği sorunların çözülmesinde, “altın çağa” veya “asr-ı saadet”e bakılır. Bu mitsel dönemin sürdürülmesi meşruiyeti sağlamanın bir yöntemidir. Dolayısıyla meşru olmak ve meşru kalmak için sürekli altın çağ mitine dönülür. Halkların tarihini mitolojileri tayin eder; tarihleri mitolojilerini değil. Daha doğrusu, bir halkın tarihini tayin etmenin ötesinde, o halkın kaderinin ve akıbetinin ta kendisidir. Mit, efsane ya da inanış, ne üzerine bina edilmiş olursa olsun; önemli olan söz konusu zamanın “sıradan bir tarih” olarak görülmemesi, tersine onun “olağanüstü”, örnek alınması gereken ve meşruiyet kaynağı bir dönem olarak algılanmasıdır. Siyasetin mantığında köklü bir döngüsellik vardır. Ataların zamanındaki gibi yapmak, parlak zamanları örnek alarak günceli çözmek, siyasetin en temel gramer kuralları arasındadır.”
Siyaset bilimi profesörü Cemil Oktay, Cumhuriyet dönemi ile Osmanlı’nın, Osmanlı ile Bizans’ın, Bizans ile Antik Yunan’ın siyasi kültür ve geleneklerinin etkileşimleri sonucu ortaya çıkan benzerliklere dikkat çekiyor. Oktay’a göre Ortaçağ sınıflı toplum yapısı Bizans için de Osmanlı için de kutsal kabul edilen bir siyasi düzendi, ta ki tarihin müstesna devrimci sınıfı burjuvazi ortaya çıkıp tanrısal toplum ve siyasi yapıyı değiştirene kadar. Artık geleceği belirleme yetisi olmayan, hiçbir kutsiyeti kalmayan geleneksel apriori bilgi yerine beşeri dünyayı salt akıl ve idrak ile algılayan priori bilgi yerleşmiş ve Batı, bir anlamda Antik Yunan’daki en eski köklerine geri dönmüştür. Klasik dönemin altın çağ idealinin yerine geçen Batılılaşma ideali, Osmanlı’da Tanzimat’tan itibaren artık yeni meşruiyet miti olmuştur. Oktay’a göre kadim Yunan kültürü, Ortodoks Bizans’ın sansürüyle Osmanlı kültürüne tevarüs etmiştir. Oktay’ın en çarpıcı tezlerinden biri de Modernleşme hareketleriyle birlikte hem siyasi seçkinlerin, hem de aydınların tarihi geçmişten ve halk katmanlarından kopmadığını savunduğu tezidir.
İlgili Yazılar
Kitap Seçkisi
“Bil ki ibadet kavramı, mekreme (ahlak ilkeleri) kavramından daha genel bir anlam içerir. Her ahlaki ilke ibadettir, ama her ibadet ahlaki ilke değildir. Aralarındaki belirgin fark şudur: İbadetlerin bilinen farzları, belirlenmiş sınırları vardır. Bu nedenle onları terk eden, haddi aşan zalim olur. Oysa ahlâkî ilkeler bunun tersidir. İnsan ibadetlerle ilgili vazifelerini hakkıyla yerine getirmedikçe şeriatın ahlâkî ilkelerini tamamlaması, kemale ermesi mümkün değildir. Bu bakımdan ibadetler, adalet kapsamında, ahlâkî ilkeler nafile ibadet kapsamında kabul edilmiştir. Birinci derecede önemli görevi, farzı ihmal eden kimsenin nafile ibadeti makbul değildir.
Kitap Seçkisi
“…esas mesele; modern Batılı sistemin uluslararası arenada birkaç asırdır oluşturduğu belirsizlik, ilkesizlik, uluslararası teamüllerin ihlal edildiği bir risk durumu dikkate alındığı zaman Covid-19 pandemisi ile uluslararası sistemin bir muhasebesinin gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu muhasebe sürgit devam ederken İslam dünyasının, Batılıların insanlığı karşı karşıya getirdiği tahakkümü, sömürüyü ve kriz alanlarını iyi tespit etmesi ve bunlara çözüm tekliflerini sunması gerekmektedir. Kanaatimizce bu durum modernitenin, ortaya çıkardığı sorunların ve risklerin daha ileri bir düzeyde sorgulanmasını beraberinde getirecektir.
Kitap Seçkisi
“Bilimsel Devrim bilimi dinden kurtardı. Yeni bilim ruhu maddeden kurtardı. Dünya bilgisinin kaynağı olarak vahyin yerine akıl ve deney aldı. Bilimsel Devrim’den sonra Tanrı’nın en sonunda doğadan tamamen dışlanması ve bilimin Tanrı’nın varlığını inkâr etmesi kaçınılmazdı. Bu mesnetsiz iddialar popüler bilim tarihinin içine işleyerek sık sık tekrarlanır hale geldi. Evrim ve yaradılış üstüne yazan gazeteciler, küresel ısınmanın kaynaklarını araştıran çevreciler, bilim üstüne eleştiriler yazan feministler ve modern dünyanın yarattığı düş kırıklığına ağıtlar yakan New Age’in peygamber özentileri -hepsi bu mantrayı tekrarlamakta ve on yedinci yüzyılın bilimin dinden boşanmasına tanık olduğu inancını tekrarlamaktadır.
Kitap Seçkisi
Kapitalizm: Bilinmeyen İdeal …
Kitap Seçkisi
İSLAM DÜŞÜNCE GELENEKLERİ
ÖMER TÜRKER
KETEBE YAYINLARI
“İslam dünyası genel olarak bilimlerde ve teknolojide Batı karşısında geri kalmışlığın bedelini önce peyderpey sömürgeleşerek sonra da değerler krizine duçar olmakla ödemeye başlamıştır. Hala da bu kriz, bütün acımasızlığıyla Müslüman dünyayı kasıp kavurmaktadır. Bu bakımdan İslam dünyasının krizi, fıkıh ve tefsir gibi uygulamalı dini bilimlerden ziyade düşünce ve teorik bilimlerdedir. Müslümanlar dünyaya açıklama, isim verme, anlamlandırma ve müeyyide koyma gücünü yitirmiştir. Kuşkusuz bu durum hayatın bütün alanlarına sirayet ettiğinden dini ve felsefi pratik ilimler de krizden derinlemesine etkilenmektedir. Krizin kaynaklarını doğru tespit etmediğimiz sürece çözüm arayışlarımız da sorunlu olacaktır. İğneyi karanlıkta kaybedip aydınlıkta arama işini tadını kaçıracak şekilde uzattığımız söylemek abartı olmaz.”