İlk yazı çalışmalarının yayımlandığı dergilerden birinde, Nida dergisinde yıllar sonra söyleşimizin konuğusun. Bunun sende nasıl bir duygu ve düşünce dalgalanması yarattığını sormak isterim. Nida’da yayımlanan öykülerim yazın kariyerimde önemli bir yerde duruyor. Çünkü dergilerin doğal formatları gereği kısa yazı isteği, biz yazarların öykülerinin niceliksel boyutunu ciddi mânâda etkiliyor. Uzun öykülerin arzıendam edeceği ortamlar bulması maalesef …
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
İnsan olmanın ağır sorumluluğunu taşırken, insan olamayanların acısı çökertir omuzlarımızı. Ayaklar altına almışlardır insanlıklarını. Hiçbir şey anlatamazsınız onlara. Anlamaları için biraz vicdan taşımaları gerektir çünkü. Zulmettikleri insanlara mı yanarsınız, yoksa kendilerinin insanlıktan çıkışlarına mı? İnsan olabilmenin şerefi dururken, aşağıların aşağısına yuvarlanmayı tercih edişlerine şaşarsınız. Kendilerinde, kendi cinslerine karşı böylesine zulmü reva görecek bir cüreti nasıl …
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!
İmtihandan Çıkış
” Hayat filmini seyrederken mahcup olmayacak yiğitlere selam olsun!”
Her ölüm bir imtihan çıkışını hatırlatır bana.
“İmtihanı bitti, imtihandan çıktı” derim o kişi için hüzünlenerek.
Vakit dolmuştur.
İmtihan kağıdını teslim etmiştir.
Geri dönüşü yoktur bir daha.
Yanlış yaptığını anlar, ama faydası yoktur, düzeltemez.
Yarını yoktur artık onun.
Hayalleri bitmiştir.
Yakınları onu mezarlığa yalnız başına bıraktıkları gibi, birkaç gün içinde evini de terketmişlerdir.
Malı mülkü varislerinindir.
Sadece dünyada yaptıklarıyla baş başa kalmıştır.
Kabir hayatını zaten bilmez.
Sanki ölmüş ve hemen Rabbinin huzuruna çıkmıştır.
Ölüm ve hesap… Kısacık.
Öleceğiz, dirileceğiz, mahşer meydanı, teraziler, hesaplar, defterler, ceza-mükafat…
Sanki çok var gibi sonuca.
Oysa imtihandan çıktın mı her şey bitmiştir artık.
Şöyle düşünelim;
İmtihan salonundan çıkıyoruz.
Verdiğimiz kâğıt hemen değerlendiriliyor.
Ve sonuç bize veriliyor.
Prosedürleri hızlıca tamamlayıp kazandığın okula gidiyorsun hemen.
Bu kadar kısa.
Ölüyorsun.
Başka bir alem.
Dünyada yaptıklarına puan verilmiş.
Sana da gösteriliyor her şey.
Tüm detaylarıyla…
İtiraz edebileceğin hiçbir şey yok.
Her şey gözler önünde.
Sonuç belli.
Ama sana yine de gösteriliyor.
Utanıyorsun, sıkılıyorsun, hayret ediyorsun.
Görmesen neredeyse itiraz edeceksin.
Unuttuklarını, küçük görüp önemsemediklerini görüyor ve hatırlıyorsun.
İmtihan kâğıdında her şey.
Neye itiraz edeceksin ki?
Bazılarını boş bırakmışsın, bazılarını yanlış yapmışsın.
Doğruların yanlışlarını götürmüş.
Zaman zaman önce yanlış yaptığın halde sonradan düzelttiklerin var.
Silgi izleri var bazılarında. Bazılarını iyice silmişsin.
Her şeyi görüyorsun.
Sonuçların hepsi tüm ayrıntılarıyla önünde.
Yaptığından başkasıyla karşılaşmıyorsun.
Ne bir eksik ne bir fazla..
Biz ahireti uzak görüyoruz.
Hesabı da…
Ölüm ansızın geldiğinde,
Belki mahşeri beklemeden,
Hesabımız görülecek ve
Biz lâyık olduğumuz yere gideceğiz.
Sanki hesabı uzak görmek bizi gevşekliğe sürüklüyor.
Tıpkı ölümü uzak görüp gaflete düştüğümüz gibi.
Biraz daha ciddiye almak için daha da yakınlaştıralım.
Yarın öğlen ölebilir, ikindiye kadar hesabımız görülür ve ikindiden sonra biz gideceğimiz yere gidebiliriz.
Tabi bu kadar zaman bile, bizim için geçerli.
Rabbimiz için bütün bunlar AN meselesi…
Ölüm bize ne kadar yakınsa,
Cennet ve Cehennem de o kadar….
Allah’ım! Bazı yüzlerin beyazlayacağı, bazı yüzlerin kararacağı günde yüzümüzü ağart!
İlgili Yazılar
Veysel Altuntaş İle Kurmacanın İzinden
İlk yazı çalışmalarının yayımlandığı dergilerden birinde, Nida dergisinde yıllar sonra söyleşimizin konuğusun. Bunun sende nasıl bir duygu ve düşünce dalgalanması yarattığını sormak isterim. Nida’da yayımlanan öykülerim yazın kariyerimde önemli bir yerde duruyor. Çünkü dergilerin doğal formatları gereği kısa yazı isteği, biz yazarların öykülerinin niceliksel boyutunu ciddi mânâda etkiliyor. Uzun öykülerin arzıendam edeceği ortamlar bulması maalesef …
Sözümü Özümü Tartın Öyle Yargılayın Beni
Kehanet nedir, gerçekten nerede ayrılır, bugünle gelecek arasındaki muhayyel gerilim nasıl dindirilir? Bilimkurgucular kadrosuz bilim insanları mıdır? Fantastik edebiyat menkıbeler mi anlatır? Bilim, sözünü nasıl dinletir? Olmayan şey ciddiye alınır mı? İnsan, içinde olduğu atmosferin ne kadar farkındadır? Bizi birleştiren bayraklar, törenler mi yoksa birlikte yapıp anlattığımız öyküler midir?
Kosmosun Gölgesinde Dirayetli Bir Kaos Öyküsü: Evrenin Öncesi ve Şimdisi
Eski çamlar bardak olmuş, o devirler eskide kalmış, akıl almaz şeylermiş kimin umurunda, bizi hâlâ hikâyeler bağlıyor birbirimize. Mantarların toprak altına döşediği olağanüstü iletişim hattına benzer şekilde geçmişi, biz olma bilincini, birleşip ayrıştığımız nice şeyi fi tarihindeki anlatılar taşıyor belleğimize ve belleğimizin ötesine. “Hepiniz şahitsiniz işte…” denen nice olay bile çok farklı anlaşılıyor ve anlatılıyor.
Sesler Kesildi, Vicdanlar Konuştu!
İnsan olmanın ağır sorumluluğunu taşırken, insan olamayanların acısı çökertir omuzlarımızı. Ayaklar altına almışlardır insanlıklarını. Hiçbir şey anlatamazsınız onlara. Anlamaları için biraz vicdan taşımaları gerektir çünkü. Zulmettikleri insanlara mı yanarsınız, yoksa kendilerinin insanlıktan çıkışlarına mı? İnsan olabilmenin şerefi dururken, aşağıların aşağısına yuvarlanmayı tercih edişlerine şaşarsınız. Kendilerinde, kendi cinslerine karşı böylesine zulmü reva görecek bir cüreti nasıl …
Sevgiyle Yap
“Her evin, bütün gün boyunca bir yanı güneş, bir yanı gölge olan bir avlusu vardır. Burada suyun sesi, çiçeklerin renkleri, meyvenin, sebzenin kokusu vardır.” diyen mimarların göçüp gittiği günlerdi. Camiye, cemaate, ezana vakitsiz günlerden bir gündü ve saat durdu. Dünyanın savaşına kumanda tuttuğumuz anlardan birinde! Dünden kalan yemeği, limon kokulu çöp torbasına attığımız akşamüzerinde! Masallarla küs uyuyan çocuğun odasına, peşin fiyatına taksitle halı aldığımız o mağazada! O lokalde, o kitapçıda, o sahilde… Nasıl çıkmışsanız, o halde! Elendik. Evet… Elendiniz!