“Neyi Kaybettiğini Hatırla!” / İsmet Özel “İnsanların birbirine görünmez iplerle bağlı”* olduğu şu dünyada bir insanın hikâyesine odaklanırken aslında birçok kişininde yaşamına belirli bir yerden bakmaya başlarız. Sanat ve özelde sinema eserleri bir hikâye içerisinde karakterler ve durumlar üzerinden insanın varoluşuna kimi zaman bir ayna olabilir. Nuri Bilge Ceylan, filmografisine Ahlat Ağacı filmini de katarak …
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz? Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
İmtihandan Çıkış
” Hayat filmini seyrederken mahcup olmayacak yiğitlere selam olsun!”
Her ölüm bir imtihan çıkışını hatırlatır bana.
“İmtihanı bitti, imtihandan çıktı” derim o kişi için hüzünlenerek.
Vakit dolmuştur.
İmtihan kağıdını teslim etmiştir.
Geri dönüşü yoktur bir daha.
Yanlış yaptığını anlar, ama faydası yoktur, düzeltemez.
Yarını yoktur artık onun.
Hayalleri bitmiştir.
Yakınları onu mezarlığa yalnız başına bıraktıkları gibi, birkaç gün içinde evini de terketmişlerdir.
Malı mülkü varislerinindir.
Sadece dünyada yaptıklarıyla baş başa kalmıştır.
Kabir hayatını zaten bilmez.
Sanki ölmüş ve hemen Rabbinin huzuruna çıkmıştır.
Ölüm ve hesap… Kısacık.
Öleceğiz, dirileceğiz, mahşer meydanı, teraziler, hesaplar, defterler, ceza-mükafat…
Sanki çok var gibi sonuca.
Oysa imtihandan çıktın mı her şey bitmiştir artık.
Şöyle düşünelim;
İmtihan salonundan çıkıyoruz.
Verdiğimiz kâğıt hemen değerlendiriliyor.
Ve sonuç bize veriliyor.
Prosedürleri hızlıca tamamlayıp kazandığın okula gidiyorsun hemen.
Bu kadar kısa.
Ölüyorsun.
Başka bir alem.
Dünyada yaptıklarına puan verilmiş.
Sana da gösteriliyor her şey.
Tüm detaylarıyla…
İtiraz edebileceğin hiçbir şey yok.
Her şey gözler önünde.
Sonuç belli.
Ama sana yine de gösteriliyor.
Utanıyorsun, sıkılıyorsun, hayret ediyorsun.
Görmesen neredeyse itiraz edeceksin.
Unuttuklarını, küçük görüp önemsemediklerini görüyor ve hatırlıyorsun.
İmtihan kâğıdında her şey.
Neye itiraz edeceksin ki?
Bazılarını boş bırakmışsın, bazılarını yanlış yapmışsın.
Doğruların yanlışlarını götürmüş.
Zaman zaman önce yanlış yaptığın halde sonradan düzelttiklerin var.
Silgi izleri var bazılarında. Bazılarını iyice silmişsin.
Her şeyi görüyorsun.
Sonuçların hepsi tüm ayrıntılarıyla önünde.
Yaptığından başkasıyla karşılaşmıyorsun.
Ne bir eksik ne bir fazla..
Biz ahireti uzak görüyoruz.
Hesabı da…
Ölüm ansızın geldiğinde,
Belki mahşeri beklemeden,
Hesabımız görülecek ve
Biz lâyık olduğumuz yere gideceğiz.
Sanki hesabı uzak görmek bizi gevşekliğe sürüklüyor.
Tıpkı ölümü uzak görüp gaflete düştüğümüz gibi.
Biraz daha ciddiye almak için daha da yakınlaştıralım.
Yarın öğlen ölebilir, ikindiye kadar hesabımız görülür ve ikindiden sonra biz gideceğimiz yere gidebiliriz.
Tabi bu kadar zaman bile, bizim için geçerli.
Rabbimiz için bütün bunlar AN meselesi…
Ölüm bize ne kadar yakınsa,
Cennet ve Cehennem de o kadar….
Allah’ım! Bazı yüzlerin beyazlayacağı, bazı yüzlerin kararacağı günde yüzümüzü ağart!
İlgili Yazılar
Ahlat Ağacı
“Neyi Kaybettiğini Hatırla!” / İsmet Özel “İnsanların birbirine görünmez iplerle bağlı”* olduğu şu dünyada bir insanın hikâyesine odaklanırken aslında birçok kişininde yaşamına belirli bir yerden bakmaya başlarız. Sanat ve özelde sinema eserleri bir hikâye içerisinde karakterler ve durumlar üzerinden insanın varoluşuna kimi zaman bir ayna olabilir. Nuri Bilge Ceylan, filmografisine Ahlat Ağacı filmini de katarak …
Mecidi Sinemasında Eğitim, Çocuk ve Hakikati Arayış
Eğitimin sinemayla olan ilişkisinde pek çok konu ve tema öne çıkar. Ancak belki de bunlar içinde çocukların dünyasından eğitimi ve hakikat ilişkisini tefekkür etmek oldukça önemli. Sinema filmlerinin muhatabı çocuklar olunca onlar üzerinden dünya hayatı, bakmak ve görmek, idrak eylemek ve imtihan alanlarını tahayyül etmek de bir o kadar kıymetli hale geliyor. Tüm bu ilişkiyi İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin Kaçakçı (Baduk, 1992) filminden Güneşin Çocukları (Hurşit, 2020) filmine kadar görebileceğimiz birçok eseri var.
Hayale Tutunmak ya da Hayalle Tutunmak
İncecik bir ip çizgi şeklinde boydan boya uzanıyor. Çocuk, elinde ip cambazlarına has olan sopayla dengesini korumaya ve karşıya geçmeye çalışıyor. Üstelik ipin bir ucunu tutan başka bir el var. Çocuğun kaderi biraz da bu ele bağlı. Kendi çabasıyla bu çaba birleştiğinde karşıya geçmek mümkün olabilecek. Kaderinin başka ellere de bağlı olduğu söylenebilir. Neyi anlatıyorum? Hüseyin Karatay’ın geçtiğimiz aylarda ikinci basımı yapılan Hayal Tutkusu kitabının kapağını. Yorumlamaya çalıştığımız kapak ile Karatay’ın anlatımı oldukça örtüşüyor.
Baba
Hâlâ parmaklarımda kalan boyalarla çocuklarımı uyutuyorum. Yoksa ‘Sahibi’mize ne deriz? Hala babamın resimlerinden tanıyorum renkleri.
‘Ey renklerin sahibi renklerimize acı’
Çünkü baba, yeryüzünü renklerle ayırt ettigi bir resim çizer çocuğunun zihnine .
Kimi zaman güçlü bir ağaca benzetir kendini. Kabuğu sert, ama güçlü . Karıncalar dolaşır üzerinde. Bazı resimlerde dalgalı bir denizdir, kağıttan gemileri yüzdürür. Bazen de bir çocuğun sürekli silgi tozlarının biriktirdiği silinmiş bir sayfasıdır. Cocuk silgi tozlarına bile kıyamaz, avucuna alır, şekiller çıkarır, oyunlar kurar… boş sayfayı uçak yapar da gökyüzüne uçurur. Gözü kuşlara takılır, düşer çocuk. Ama yine de uçurur. Renkleri çok sonra tanır ve düştükçe dizi hep aynı yerden kanar durur…
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.