İlk yazı çalışmalarının yayımlandığı dergilerden birinde, Nida dergisinde yıllar sonra söyleşimizin konuğusun. Bunun sende nasıl bir duygu ve düşünce dalgalanması yarattığını sormak isterim.
Nida’da yayımlanan öykülerim yazın kariyerimde önemli bir yerde duruyor. Çünkü dergilerin doğal formatları gereği kısa yazı isteği, biz yazarların öykülerinin niceliksel boyutunu ciddi mânâda etkiliyor. Uzun öykülerin arzıendam edeceği ortamlar bulması maalesef pek mümkün olmuyordu, hâlâ da olmuyor. Benim uzun öykülerimin ilk yayımlandığı dergilerden biriydi Nida. Bunun yanında Nida’da yayımlanan öykülerimin mizahi ve hiciv yönünün ağır bastığını hatırlıyorum. Bu bilinçli bir şekilde yapılmış bir tercih değildi elbette. Ama o zamanlar yayın kurulundan öykülerin mizahi yönünün beğenildiğine dair gelen dönüş beni ziyadesiyle mutlu etmiş, yazı adına güvenimi derinleştirmişti. Dilinin anlaşıldığı, değer gördüğü bir zemin her yazara nasip olmuyor.
Ne demiş Nef’i:
“Ehl-i dildür diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil”
Şimdi, aradan geçen onca seneden sonra yazın hayatımda önemli bir yerde duran Nida dergisinde bir söyleşinin konuğuyum. Elbette bu teklifi ilk aldığımdaki duygum sevinç ve yaşlanıyorum hislerinin karışımıydı. Sevinç, çünkü bir zamanlar öykülerimle sayfalarında yer aldığım derginin konuğuyum. Bu herkese nasip olur mu bilmiyorum. Yaşlanıyorum hissi de şurada bir yerde duruyor çünkü öykülerimi gönderdiğim zamanları hatırlıyorum:
Yaşım yirmilerdeydi. Uzun öyküler yazıyorum. Nida dergisini Mustafa Ökkeş Evren vesilesiyle tanıyor ve takip ediyorduk. Bir gönderelim diyor, beklemenin tatlı stresini yaşıyor; güzel haberler gelince de ayrı mutlu oluyorduk. Şimdi de aynı şekilde yani bu soruları cevaplarken öykülerimi gönderdiğim günlerdeki mutluluğu yaşıyorum.
Farklı türlerde (roman, öykü, çocuk edebiyatı metinleri) eserler veriyorsun. Bu çok seslilik sana neler kattı? Tersinden soracak olursam; bu durumun oluşturduğu dezavantajlar var mı?
Ben şuna inanıyorum:
Biz yazarlar misafir ağırlayan ev sahipleri gibiyiz. Mutfağımızda ne varsa misafirimizin önüne onu getiriyoruz. Elbette mutfaktan, olduğu gibi de getirmiyoruz sunacaklarımızı.
Yemeğe çeşitli baharatlar ekliyor, tabağımızı özenle seçiyoruz. Sunumumuzu yaparken çeşitli imkânlardan yararlanıyoruz. (Örneğin beyaz tabakların iştah açtığını biliyoruz.) Bunun yanında çocukların sevmeyeceği yemeklerse mutfağımızdakiler, sevecekleri biçimlere dönüştürmeye çalışıyoruz.
Bu yüzden gündemimde olan şeyleri üretmenin değerli olduğunu düşünüyorum. Ama bunu yazdım ve bitti olarak da görmüyorum tabii. Alanında uzman kişilerle konuşuyorum. Dosyalarımla ilgili onların görüşlerini değerlendiriyorum, somut örnekler üzerinden gidilmişse doğru bulduğum değişiklikleri yapıyorum. Yani birkaç elden geçtikten sonra ürettiklerimi sunuyorum okurun beğenisine.
Bu işin dezavantajları meselesinde ise sadece zamanlama hususunda bir planlama yapmak gerektiği kanaatindeyim. Yazarlık ilham işi olduğu kadar plan ve düzen işi. İlhamın geldiği veya ilhamın gelmesini istediğim alana yoğunlaşmak, oradan bir elmas çıkarır gibi özenmek, aceleden kaçınmak, diğer yandan göz kırpan projeleri uygun sıcaklıkta bekletmek bu işin zor yanları. Çünkü yazdığım alanlar “teknik” bakımdan birbirinden ayrı. O tekniklere hâkim olmak ayrı, onları uygulayabilmek ayrı şeyler. Sıralamayı ve odaklanmayı doğru yapabilmek asıl mesele galiba. Ama şunu bilince işler kolaylaşıyor: “Ben hikâye anlatıyorum. Nasıl ve kime anlattığım teknik konular.”
Aynı zamanda editörlük de yaptığın için, pek çok metni okuma fırsatı buluyorsun. Ülkemizde çocuk edebiyatının seyrini hem yazar hem de editör olarak nasıl değerlendiriyorsun?
Çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda gerçekten nitelikli örneklerle karşılaştığımız gibi, maalesef yüzeyde kalan metinlere de rastlıyoruz. Yakın zamanda “farklı olmak” temasını işleyen bir metin okumuştum mesela. Dili akıcıydı, kendini rahat okutan bir metindi fakat meselenin derinine inmiyor, yüzeyde dolaşıyordu. Buna karşılık birkaç ay önce, yine aynı temayı ele alan başka bir eserle karşılaştım. Çocukların farklılıklarını öyle incelikli, öyle sahici bir yerden anlatıyordu ki metnin kurduğu duyarlılığa hayran kalmamak mümkün değildi.
Bu iki örnek, çocuk edebiyatının bizdeki seyrini görmek açısından önemli geliyor bana. Çünkü her tür gibi çocuk edebiyatının da kendine özgü bir dili, ritmi ve tekniği var. Ama mesele yalnızca bu teknikleri bilmekle sınırlı değil.
Asıl belirleyici olan, hitap ettiğin dünyayı ne kadar tanıdığın. Çocuğun algısını, dikkatini, duygusal eşiğini hesaba katmadan kurulan bir metin, ne kadar düzgün yazılmış olursa olsun eksik kalıyor. Bir bakıma, sofrayı kimin için kurduğunu bilmek gerekiyor. Neyi, ne kadar ve nasıl sunacağını da buna göre belirlemek.
Bir de bunun tersi var tabii. Teknik meseleleri hiç bilmeden yazılmış metinlerle de karşılaşıyoruz. Burada şuna dikkat ediyoruz: Bir meselesi var mı bu metnin? Çocuğa bir güzellik kazandırabilir mi? Didaktiklikten bahsetmediğimi biliyorsun zaten. Çocuğa özel bir şeyler var mı diye bakıyoruz. İşte yayınevinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Yayınevi alanında uzman çalışanlarıyla bu metni sunulacak bir eser hâline getirmelidir. Ama günümüzde bu da ayrı bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maalesef maddi korkular sebebiyle çocuklara sunulan eserlerin yeterli özenle sunulmadığını da görüyoruz.
Bir de şunu söylemekte fayda görüyorum: Son zamanlarda çocuk edebiyatının teorik yönüne dair çok güzel kitaplar çıkmaya başladı. Bu alanda eserler verenler o tarafı da iyi takip etmeli diye düşünüyorum. Bence bu konuda yapılan çalışmaların daha fazla gündemde tutulması gerekiyor. Edebiyat dünyası olarak çocuk edebiyatının ne kadar önemli olduğunu anlamamız için bu tarz çalışmalar artırılmalı.
Çocuk edebiyatındaki son kitabın olan “Salvador Ali’nin Kelimeleri”nde disleksi rahatsızlığı olan bir çocuğu anlatıyorsun. Sorun odaklı metinleri anlatmak birtakım riskler de barındırır. Böyle bir konuyu seçme sebebin neydi?
Salvador Ali’yi yazarken bunu asla bir sorun olarak görmedim. Çocuğa bir şey anlatırken bir “sorun”u merkez almak gibi bir niyetim de olmuyor zaten. Daha çok, var olan bir durumu olduğu hâliyle göstermek ve onun zamanla kendi anlamını kurmasına imkân tanımak istiyorum. Onunla aynı pencereden bakmak, o bakışın içtenliğini korumak ve ardından başka pencerelerin de mümkün olduğunu sezdirerek çoğaltmak…
Biz yetişkinler, hayatın katı ve yer yer acımasız gerçekliğiyle yüzleşmiş bir yerden konuşuyoruz çoğu zaman. Dilimiz de kurduğumuz dünya da bu yükü taşıyor. Oysa çocuk, okurken o ağırlığın içinde değil. Daha çok keşfin, oyunun ve eğlencenin alanında duruyor. Benim için asıl mesele, o alanı zedelemeden yazabilmek. Eğlenceyi yüzeyselleştirmeden, derinliği de ağırlaştırmadan metne dâhil edebilmek.
Bu yüzden çocuk edebiyatında anlatıcı tercihimi çoğu zaman çocuk kahramanlardan yana kullanıyorum. Hikâyeyi onların gözünden görmek, onların diliyle duymak, metni daha sahici bir zemine taşıyor. Çünkü çocuk, dünyayı bizim kurduğumuz anlamlarla değil; kendi kurduğu bağlarla okuyor. Ben de o bağlara eşlik eden, onları daraltmayan bir anlatı kurmaya çalışıyorum.
Terry Eagleton “Bir çocuğun gerçekliğe bakışı rengârenk ama parçalıdır.” der. Çocuk anlatıcının varlığı, hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatması işin eğlenceli kısmı bence. Bu rengârenkliği kaybetmeden gerçeklik üzerine konuşabilmeliyiz diye düşünüyorum.
Bunu yaparken hayatı ıskalamak zorunda da değiliz bence. Hayatın/hayattaki sorunların varlığını çocuk da bilmeli. Ama onun o masum, eğlenceli bakışını bozmadan, belki biraz daha genişleterek bakmasını sağlamak çocuk edebiyatının amaçlarından biri olabilir.
Yine Salvador Ali’den devam edelim. Kitabı okurken editör olan Veysel Altuntaş’ın bilinç akışının metne fazlasıyla sokulduğunu hissettim. Salvador Ali, küçülmüş bir editör gibi sürekli kelime oyunlarıyla, sözcüklerin çağrışımlarıyla yeni anlamlar keşfetmeye çalışıyor. Bu hususta ne söylemek istersin?
Çocuklar için öğrenmek ne zaman sıkıcı olmaya başlar? Sanıyorum işler oyun olmaktan çıktıktan sonra. Hepimiz hayatımızın her döneminde bir şeyler öğreniyoruz. Çocuklar bu öğrenmelerin büyük bir bölümünü oyunla öğreniyorlar. Bir şeyleri oyunlaştırdıkça öğrenmek sıkıcı olmaktan uzaklaşıyor bence.
Kitabı yazarken hedeflediğim, ilk olarak beğenisine sunacağımı düşündüğüm okurlar elbette kendi çocuklarımdı. Yani yazmaya onları referans alarak başlıyorum. Onların nelerden hoşlandığını gözlemlemeyi ve hoşlandığı şeyler hakkında onlarla sohbet etmeyi, oyunlar oynamayı ve hatta birlikte yazmayı seviyorum. Çocuklarımın fikir dünyalarının cümlelerine, kelimelerine nasıl yansıdığına özellikle dikkat ediyorum. Kelimelerle ilgili şakalar yaptığımda onların verdiği tepkiler, kitapta da kelimelerle ilgili espriler yapmam hususunda beni cesaretlendirdi. Çocuklarımın ve bazı çocuk okurların o bölümleri özellikle sevdiğini görmek beni mutlu etti.
Bunun yanında yazarlığın bir öğrenme süreci olduğunun da bilincindeyim. Bu süreçlerde öğrenmek ve daha iyisi için çalışmak zorundayız. Bu bizim üzerimize bir vazife. Ümit ederim bunu başarabilirim.
Bir söyleşinde: “Bir metni yazarken de düzenlerken de aslında içimdeki o okurun dikkatine güveniyorum. Onu ikna edemediğim bir metnin başkasına ulaşması zor görünüyor bana.” diyorsun. “İçimizdeki okur”u bu söyleşi vesilesiyle biraz daha açmak isterim. O okurla aran nasıl?
Açık söylemek gerekirse aram çok iyi değil. Şunu biliyoruz ki her yazar kendi yazdıklarını beğenir ve bir an önce okurlarının önüne çıkarmanın heyecanını yaşar. (Bu okurlar bazen eş, bazen arkadaş gibi dar bir çerçevede de değerlendirilebilir.) Bende de bu heyecan hiç bitmiyor. Ve bu bence çok güzel bir şey. Yazmaya dair bir motivasyonlarımız olmalı ve bu heyecan o motivasyonlardan biri. Bunu hiçbir zaman kaybetmek istemem doğrusu.
Ama işte bir şey üretmeye çalışırken bahsettiğim okur devreye giriyor çoğu zaman. Yazmadan önce, yazarken, yazdıktan sonra ve hatta yayımladıktan sonra peşimi bırakmıyor. “Olur mu, oluyor mu, oldu mu, hatalı mı?” sorularıyla sürekli beraberiz. Bunun değerli olduğunun bilincindeyim. Bundan şikâyet de etmiyorum. Çünkü ben okuyacaklarımı nasıl bir süzgeçten geçiriyorsam benim eserlerimi okuyanların da süzgeçleri var.
Elbette tüm okurların kriterlerine göre yazmam mümkün değil, edebiyatın doğası da buna izin vermez. Bu yüzden içimdeki okurun kriterlerine göre yazıyorum. Burada içimdeki o okurla iyi anlaşmam gerektiğini biliyorum. Ama şansım var ki pek alıngan değil bu okur. Sürekli okumak isteyen bir bibliyofil sadece.
“Görünüyorum o hâlde varım.” sözünün çağın mottosu olduğu günlerden geçiyoruz gibi geliyor. Kendini bu denklemin neresinde görüyorsun? Bir adım ötesini sorarsam, yalnızca bir yazar olarak değil, bir insan olarak bu gidişat seni kaygılandırıyor mu?
Her çağın kendine göre gerçekleri var. İnsan olarak bu gerçekleri bilmek zorundayız. Bilmek zorundayız ama kabul etmek zorunda değiliz. İnsan biricik bir varlık. Çağın sunduklarını olduğu gibi kabul etmeme iradesiyle donatılmış. Bu donanımları görmeden cereyan eden her akıma kapılmak ancak ruhunu pek önemsemeyen birinin yapacağı iş. Aşırı soğuktan, sıcaktan bedenimizi koruduğumuz gibi ruhumuzu da çağın bize yaramayan gerçeklerinden de korumayı bilmek elzem gözüküyor.
Bir de edebiyat tarafından bakalım meseleye. Her çağda olduğu gibi bu çağda da edebiyat dünyasının bazı kuralları/gerçekleri var. Onları yok saymak mümkün değil çünkü eserlerimizin içine doğduğu zemin tam olarak burası. Bunun yanında edebiyat kendi gerçeklerini çağın alnına dayar. Çağı diz çöktürür.
Biz edebiyatçıların bu anlamda elinde çok büyük bir güç var. Kimsenin görmediği sessiz, derin bir güç. Bu gücü görünürlüğün basitliğine indirgemekten kaçınmamız gerekiyor. Ama bunun yanında her eser okuyucusunu bulmak üzere yazılmıştır. Daha fazla kişiye ulaşma isteği her yazarın hayallerinden biridir. Buradaki dengeyi iyi bir edebiyatçıdan daha iyi kim bilebilir?
Kaygılandığım onlarca şeyden biri bu. Ama sadece kaygılanmak bizim işimiz değil. Üretmek, çalışmak lazım. Hem kaygıdan kurtulmanın hem de görünen bir tehlikeye karşı adım atmanın yolu olarak çalışmaktan başka çaremiz olmadığı aşikâr.
İkinci öykü kitabın olan İpler Dolaşınca da yakın bir zamanda okurlarıyla buluştu, hayırlı olsun. Buradaki metinlerin yazma serüveninde nereye karşılık gelmekteler?
Yaklaşık dört senede biriken öykülerimin arasından seçtiklerimden oluşuyor İpler Dolaşınca. Öykülerimin akmasını istediğim yatağı sezmiş oldum bu süreçte. Ama bu yatağın sabit, değişmez bir mecra olduğunu düşünmüyorum. Çünkü edebiyat, durağanlığı kabul etmeyen bir arayış hâli. Yazarın kendisiyle, diliyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden sınandığı bir alan.
Her öykünün kendine göre bir hikâyesi var elbette. Yazılma süreciyle, zihinde kurulduğu hâliyle, vazgeçilen ya da ısrarla tutulan taraflarıyla… Ama en kıymetli tarafı her öykünün, her okuyucuda farklı bir yankı uyandırması. Bir metnin, yazarı tarafından bırakıldığı yerden sonra okurun dünyasında yeniden kurulması… Bu, edebiyatın en sahici karşılıklarından biri bana göre. Çünkü o anda metin, yazanın olmaktan çıkıyor. Çoğalıyor, genişliyor, başka hayatlara değiyor.
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik.O da oradaydı.Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı.Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler.Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti.Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar.“İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım. Bu yazının devamı 184. sayıda. Devamını okumak için …
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.
Veysel Altuntaş İle Kurmacanın İzinden
İlk yazı çalışmalarının yayımlandığı dergilerden birinde, Nida dergisinde yıllar sonra söyleşimizin konuğusun. Bunun sende nasıl bir duygu ve düşünce dalgalanması yarattığını sormak isterim.
Nida’da yayımlanan öykülerim yazın kariyerimde önemli bir yerde duruyor. Çünkü dergilerin doğal formatları gereği kısa yazı isteği, biz yazarların öykülerinin niceliksel boyutunu ciddi mânâda etkiliyor. Uzun öykülerin arzıendam edeceği ortamlar bulması maalesef pek mümkün olmuyordu, hâlâ da olmuyor. Benim uzun öykülerimin ilk yayımlandığı dergilerden biriydi Nida. Bunun yanında Nida’da yayımlanan öykülerimin mizahi ve hiciv yönünün ağır bastığını hatırlıyorum. Bu bilinçli bir şekilde yapılmış bir tercih değildi elbette. Ama o zamanlar yayın kurulundan öykülerin mizahi yönünün beğenildiğine dair gelen dönüş beni ziyadesiyle mutlu etmiş, yazı adına güvenimi derinleştirmişti. Dilinin anlaşıldığı, değer gördüğü bir zemin her yazara nasip olmuyor.
Ne demiş Nef’i:
“Ehl-i dildür diyemem sînesi sâf olmayana
Ehl-i dil birbirini bilmemek insaf değil”
Şimdi, aradan geçen onca seneden sonra yazın hayatımda önemli bir yerde duran Nida dergisinde bir söyleşinin konuğuyum. Elbette bu teklifi ilk aldığımdaki duygum sevinç ve yaşlanıyorum hislerinin karışımıydı. Sevinç, çünkü bir zamanlar öykülerimle sayfalarında yer aldığım derginin konuğuyum. Bu herkese nasip olur mu bilmiyorum. Yaşlanıyorum hissi de şurada bir yerde duruyor çünkü öykülerimi gönderdiğim zamanları hatırlıyorum:
Yaşım yirmilerdeydi. Uzun öyküler yazıyorum. Nida dergisini Mustafa Ökkeş Evren vesilesiyle tanıyor ve takip ediyorduk. Bir gönderelim diyor, beklemenin tatlı stresini yaşıyor; güzel haberler gelince de ayrı mutlu oluyorduk. Şimdi de aynı şekilde yani bu soruları cevaplarken öykülerimi gönderdiğim günlerdeki mutluluğu yaşıyorum.
Farklı türlerde (roman, öykü, çocuk edebiyatı metinleri) eserler veriyorsun. Bu çok seslilik sana neler kattı? Tersinden soracak olursam; bu durumun oluşturduğu dezavantajlar var mı?
Ben şuna inanıyorum:
Yemeğe çeşitli baharatlar ekliyor, tabağımızı özenle seçiyoruz. Sunumumuzu yaparken çeşitli imkânlardan yararlanıyoruz. (Örneğin beyaz tabakların iştah açtığını biliyoruz.) Bunun yanında çocukların sevmeyeceği yemeklerse mutfağımızdakiler, sevecekleri biçimlere dönüştürmeye çalışıyoruz.
Bu yüzden gündemimde olan şeyleri üretmenin değerli olduğunu düşünüyorum. Ama bunu yazdım ve bitti olarak da görmüyorum tabii. Alanında uzman kişilerle konuşuyorum. Dosyalarımla ilgili onların görüşlerini değerlendiriyorum, somut örnekler üzerinden gidilmişse doğru bulduğum değişiklikleri yapıyorum. Yani birkaç elden geçtikten sonra ürettiklerimi sunuyorum okurun beğenisine.
Bu işin dezavantajları meselesinde ise sadece zamanlama hususunda bir planlama yapmak gerektiği kanaatindeyim. Yazarlık ilham işi olduğu kadar plan ve düzen işi. İlhamın geldiği veya ilhamın gelmesini istediğim alana yoğunlaşmak, oradan bir elmas çıkarır gibi özenmek, aceleden kaçınmak, diğer yandan göz kırpan projeleri uygun sıcaklıkta bekletmek bu işin zor yanları. Çünkü yazdığım alanlar “teknik” bakımdan birbirinden ayrı. O tekniklere hâkim olmak ayrı, onları uygulayabilmek ayrı şeyler. Sıralamayı ve odaklanmayı doğru yapabilmek asıl mesele galiba. Ama şunu bilince işler kolaylaşıyor: “Ben hikâye anlatıyorum. Nasıl ve kime anlattığım teknik konular.”
Aynı zamanda editörlük de yaptığın için, pek çok metni okuma fırsatı buluyorsun. Ülkemizde çocuk edebiyatının seyrini hem yazar hem de editör olarak nasıl değerlendiriyorsun?
Çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda gerçekten nitelikli örneklerle karşılaştığımız gibi, maalesef yüzeyde kalan metinlere de rastlıyoruz. Yakın zamanda “farklı olmak” temasını işleyen bir metin okumuştum mesela. Dili akıcıydı, kendini rahat okutan bir metindi fakat meselenin derinine inmiyor, yüzeyde dolaşıyordu. Buna karşılık birkaç ay önce, yine aynı temayı ele alan başka bir eserle karşılaştım. Çocukların farklılıklarını öyle incelikli, öyle sahici bir yerden anlatıyordu ki metnin kurduğu duyarlılığa hayran kalmamak mümkün değildi.
Asıl belirleyici olan, hitap ettiğin dünyayı ne kadar tanıdığın. Çocuğun algısını, dikkatini, duygusal eşiğini hesaba katmadan kurulan bir metin, ne kadar düzgün yazılmış olursa olsun eksik kalıyor. Bir bakıma, sofrayı kimin için kurduğunu bilmek gerekiyor. Neyi, ne kadar ve nasıl sunacağını da buna göre belirlemek.
Bir de bunun tersi var tabii. Teknik meseleleri hiç bilmeden yazılmış metinlerle de karşılaşıyoruz. Burada şuna dikkat ediyoruz: Bir meselesi var mı bu metnin? Çocuğa bir güzellik kazandırabilir mi? Didaktiklikten bahsetmediğimi biliyorsun zaten. Çocuğa özel bir şeyler var mı diye bakıyoruz. İşte yayınevinin önemi de burada ortaya çıkıyor. Yayınevi alanında uzman çalışanlarıyla bu metni sunulacak bir eser hâline getirmelidir. Ama günümüzde bu da ayrı bir sorun olarak karşımızda duruyor. Maalesef maddi korkular sebebiyle çocuklara sunulan eserlerin yeterli özenle sunulmadığını da görüyoruz.
Bir de şunu söylemekte fayda görüyorum: Son zamanlarda çocuk edebiyatının teorik yönüne dair çok güzel kitaplar çıkmaya başladı. Bu alanda eserler verenler o tarafı da iyi takip etmeli diye düşünüyorum. Bence bu konuda yapılan çalışmaların daha fazla gündemde tutulması gerekiyor. Edebiyat dünyası olarak çocuk edebiyatının ne kadar önemli olduğunu anlamamız için bu tarz çalışmalar artırılmalı.
Çocuk edebiyatındaki son kitabın olan “Salvador Ali’nin Kelimeleri”nde disleksi rahatsızlığı olan bir çocuğu anlatıyorsun. Sorun odaklı metinleri anlatmak birtakım riskler de barındırır. Böyle bir konuyu seçme sebebin neydi?
Salvador Ali’yi yazarken bunu asla bir sorun olarak görmedim. Çocuğa bir şey anlatırken bir “sorun”u merkez almak gibi bir niyetim de olmuyor zaten. Daha çok, var olan bir durumu olduğu hâliyle göstermek ve onun zamanla kendi anlamını kurmasına imkân tanımak istiyorum. Onunla aynı pencereden bakmak, o bakışın içtenliğini korumak ve ardından başka pencerelerin de mümkün olduğunu sezdirerek çoğaltmak…
Biz yetişkinler, hayatın katı ve yer yer acımasız gerçekliğiyle yüzleşmiş bir yerden konuşuyoruz çoğu zaman. Dilimiz de kurduğumuz dünya da bu yükü taşıyor. Oysa çocuk, okurken o ağırlığın içinde değil. Daha çok keşfin, oyunun ve eğlencenin alanında duruyor. Benim için asıl mesele, o alanı zedelemeden yazabilmek. Eğlenceyi yüzeyselleştirmeden, derinliği de ağırlaştırmadan metne dâhil edebilmek.
Bu yüzden çocuk edebiyatında anlatıcı tercihimi çoğu zaman çocuk kahramanlardan yana kullanıyorum. Hikâyeyi onların gözünden görmek, onların diliyle duymak, metni daha sahici bir zemine taşıyor. Çünkü çocuk, dünyayı bizim kurduğumuz anlamlarla değil; kendi kurduğu bağlarla okuyor. Ben de o bağlara eşlik eden, onları daraltmayan bir anlatı kurmaya çalışıyorum.
Terry Eagleton “Bir çocuğun gerçekliğe bakışı rengârenk ama parçalıdır.” der. Çocuk anlatıcının varlığı, hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatması işin eğlenceli kısmı bence. Bu rengârenkliği kaybetmeden gerçeklik üzerine konuşabilmeliyiz diye düşünüyorum.
Bunu yaparken hayatı ıskalamak zorunda da değiliz bence. Hayatın/hayattaki sorunların varlığını çocuk da bilmeli. Ama onun o masum, eğlenceli bakışını bozmadan, belki biraz daha genişleterek bakmasını sağlamak çocuk edebiyatının amaçlarından biri olabilir.
Yine Salvador Ali’den devam edelim. Kitabı okurken editör olan Veysel Altuntaş’ın bilinç akışının metne fazlasıyla sokulduğunu hissettim. Salvador Ali, küçülmüş bir editör gibi sürekli kelime oyunlarıyla, sözcüklerin çağrışımlarıyla yeni anlamlar keşfetmeye çalışıyor. Bu hususta ne söylemek istersin?
Çocuklar için öğrenmek ne zaman sıkıcı olmaya başlar? Sanıyorum işler oyun olmaktan çıktıktan sonra. Hepimiz hayatımızın her döneminde bir şeyler öğreniyoruz. Çocuklar bu öğrenmelerin büyük bir bölümünü oyunla öğreniyorlar. Bir şeyleri oyunlaştırdıkça öğrenmek sıkıcı olmaktan uzaklaşıyor bence.
Kitabı yazarken hedeflediğim, ilk olarak beğenisine sunacağımı düşündüğüm okurlar elbette kendi çocuklarımdı. Yani yazmaya onları referans alarak başlıyorum. Onların nelerden hoşlandığını gözlemlemeyi ve hoşlandığı şeyler hakkında onlarla sohbet etmeyi, oyunlar oynamayı ve hatta birlikte yazmayı seviyorum. Çocuklarımın fikir dünyalarının cümlelerine, kelimelerine nasıl yansıdığına özellikle dikkat ediyorum. Kelimelerle ilgili şakalar yaptığımda onların verdiği tepkiler, kitapta da kelimelerle ilgili espriler yapmam hususunda beni cesaretlendirdi. Çocuklarımın ve bazı çocuk okurların o bölümleri özellikle sevdiğini görmek beni mutlu etti.
Bunun yanında yazarlığın bir öğrenme süreci olduğunun da bilincindeyim. Bu süreçlerde öğrenmek ve daha iyisi için çalışmak zorundayız. Bu bizim üzerimize bir vazife. Ümit ederim bunu başarabilirim.
Bir söyleşinde: “Bir metni yazarken de düzenlerken de aslında içimdeki o okurun dikkatine güveniyorum. Onu ikna edemediğim bir metnin başkasına ulaşması zor görünüyor bana.” diyorsun. “İçimizdeki okur”u bu söyleşi vesilesiyle biraz daha açmak isterim. O okurla aran nasıl?
Açık söylemek gerekirse aram çok iyi değil. Şunu biliyoruz ki her yazar kendi yazdıklarını beğenir ve bir an önce okurlarının önüne çıkarmanın heyecanını yaşar. (Bu okurlar bazen eş, bazen arkadaş gibi dar bir çerçevede de değerlendirilebilir.) Bende de bu heyecan hiç bitmiyor. Ve bu bence çok güzel bir şey. Yazmaya dair bir motivasyonlarımız olmalı ve bu heyecan o motivasyonlardan biri. Bunu hiçbir zaman kaybetmek istemem doğrusu.
Ama işte bir şey üretmeye çalışırken bahsettiğim okur devreye giriyor çoğu zaman. Yazmadan önce, yazarken, yazdıktan sonra ve hatta yayımladıktan sonra peşimi bırakmıyor. “Olur mu, oluyor mu, oldu mu, hatalı mı?” sorularıyla sürekli beraberiz. Bunun değerli olduğunun bilincindeyim. Bundan şikâyet de etmiyorum. Çünkü ben okuyacaklarımı nasıl bir süzgeçten geçiriyorsam benim eserlerimi okuyanların da süzgeçleri var.
Elbette tüm okurların kriterlerine göre yazmam mümkün değil, edebiyatın doğası da buna izin vermez. Bu yüzden içimdeki okurun kriterlerine göre yazıyorum. Burada içimdeki o okurla iyi anlaşmam gerektiğini biliyorum. Ama şansım var ki pek alıngan değil bu okur. Sürekli okumak isteyen bir bibliyofil sadece.
“Görünüyorum o hâlde varım.” sözünün çağın mottosu olduğu günlerden geçiyoruz gibi geliyor. Kendini bu denklemin neresinde görüyorsun? Bir adım ötesini sorarsam, yalnızca bir yazar olarak değil, bir insan olarak bu gidişat seni kaygılandırıyor mu?
Her çağın kendine göre gerçekleri var. İnsan olarak bu gerçekleri bilmek zorundayız. Bilmek zorundayız ama kabul etmek zorunda değiliz. İnsan biricik bir varlık. Çağın sunduklarını olduğu gibi kabul etmeme iradesiyle donatılmış. Bu donanımları görmeden cereyan eden her akıma kapılmak ancak ruhunu pek önemsemeyen birinin yapacağı iş. Aşırı soğuktan, sıcaktan bedenimizi koruduğumuz gibi ruhumuzu da çağın bize yaramayan gerçeklerinden de korumayı bilmek elzem gözüküyor.
Bir de edebiyat tarafından bakalım meseleye. Her çağda olduğu gibi bu çağda da edebiyat dünyasının bazı kuralları/gerçekleri var. Onları yok saymak mümkün değil çünkü eserlerimizin içine doğduğu zemin tam olarak burası. Bunun yanında edebiyat kendi gerçeklerini çağın alnına dayar. Çağı diz çöktürür.
Biz edebiyatçıların bu anlamda elinde çok büyük bir güç var. Kimsenin görmediği sessiz, derin bir güç. Bu gücü görünürlüğün basitliğine indirgemekten kaçınmamız gerekiyor. Ama bunun yanında her eser okuyucusunu bulmak üzere yazılmıştır. Daha fazla kişiye ulaşma isteği her yazarın hayallerinden biridir. Buradaki dengeyi iyi bir edebiyatçıdan daha iyi kim bilebilir?
Kaygılandığım onlarca şeyden biri bu. Ama sadece kaygılanmak bizim işimiz değil. Üretmek, çalışmak lazım. Hem kaygıdan kurtulmanın hem de görünen bir tehlikeye karşı adım atmanın yolu olarak çalışmaktan başka çaremiz olmadığı aşikâr.
İkinci öykü kitabın olan İpler Dolaşınca da yakın bir zamanda okurlarıyla buluştu, hayırlı olsun. Buradaki metinlerin yazma serüveninde nereye karşılık gelmekteler?
Yaklaşık dört senede biriken öykülerimin arasından seçtiklerimden oluşuyor İpler Dolaşınca. Öykülerimin akmasını istediğim yatağı sezmiş oldum bu süreçte. Ama bu yatağın sabit, değişmez bir mecra olduğunu düşünmüyorum. Çünkü edebiyat, durağanlığı kabul etmeyen bir arayış hâli. Yazarın kendisiyle, diliyle ve dünyayla kurduğu ilişkinin sürekli yeniden sınandığı bir alan.
Her öykünün kendine göre bir hikâyesi var elbette. Yazılma süreciyle, zihinde kurulduğu hâliyle, vazgeçilen ya da ısrarla tutulan taraflarıyla… Ama en kıymetli tarafı her öykünün, her okuyucuda farklı bir yankı uyandırması. Bir metnin, yazarı tarafından bırakıldığı yerden sonra okurun dünyasında yeniden kurulması… Bu, edebiyatın en sahici karşılıklarından biri bana göre. Çünkü o anda metin, yazanın olmaktan çıkıyor. Çoğalıyor, genişliyor, başka hayatlara değiyor.
İlgili Yazılar
İnsanları “İyi” Yapan Değerlerin Görmezden Gelinmesi
“Sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minûn, 115) 1980 öncesi… Sağ-sol kavgasının okullarda, öğretmen ve öğrencilerde zirvede olduğu yıllar… Farklı sınıflardan birkaç arkadaşla hararetle, az bir bilgi ama samimiyetle İslam’ı savunduğumuz lise yıllarımın başları… Okuyabildiğimiz, bildiğimiz birkaç yazar ve kitap var. Sıramda rahmetli Şule Yüksel Şenler’in “Her Şey …
Bir Annenin Rüyası
Her çocuk tabii hilkat ile tertemiz yaratılır. İslam’ın aslıdır bu. Anasından doğduğu gibi yaşamaya devam edebilen her çocuk, müslüman olarak yaşar ve ölür. O nedenle ayrıca İslam fıtratı olarak belirtmek fıtratı tanımadığımızı gösterir. Zira İslam fıtratı diyecek olursak akabinde yahudi, hristiyan fıtratları da gündeme gelir ki bu fıtrat türlerini de kabul etmiş oluruz.
İnsan Her Acıya Katlanabilir mi
Yaşlı teyzemizi ziyarete gittik.O da oradaydı.Seksen üç yaşında, görmüş geçirmiş bir teyze. Temiz, onurlu bir yüzü vardı.Yaşlılar ilgilenilmeyi, konuşmayı severler.Sorular sorarak onu konuşturmak istedim. Niyetim sadece hoşbeş etmekti.Kısaca hayatını özetledi. Etkilenmemek elde değil. Neler yaşıyor insanlar da hâlâ ayaktalar.“İnsan her acıya katlanabiliyor demek ki” demekten kendimi alamadım. Bu yazının devamı 184. sayıda. Devamını okumak için …
Sorunlu Olan Öğrenciler Mi Yoksa Onların Yetiştirilme Biçimleri Mi? Bir Eğitim Metodu Olarak Koro’dan Sesler
Bazı yönetmenlerin film yapma arzusu çok öncelere dayanır. Gökyüzü Kadar Kırmızı filminin yönetmeni Bortone’un ileride müzikle ilgili bir film yapmak istemesi ve 2004 Fransız yapımı “Koro” (Les Choristes) filminin yönetmeni Christophe Barratier’in küçük yaştan itibaren müziğe olan sevdasından ötürü müzikle alâkalı bir film yapmak istemesi buna örnek gösterilebilir. Yönetmenlerin birçoğu kendi hissettiklerini, yaşadıklarını belgelemek, hatıralarını görselliğe dökmek amacı içinde olabiliyorlar.
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Ördeklerin Göçü& Şemsiye
Sinema okuryazarı ve okuryazarlığı, filmleri edilgen bir şekilde tüketmekle aynı anlama gelmez. Onlarla aktif bir diyalog içine girerek, kendi kültürel önyargılarını sorgular ve filmler aracılığıyla dünyaya dair daha geniş, daha derin bir perspektif edinmeye ulaşmayı sağlayabilir. Belki de bu, hem okuryazarlık hem okuryazar kavramı için dönüştürücü gücü temsil eder; bireyi daha eleştirel, daha empatik ve daha bilgili bir insan yapar.