Hikâyeye göre bir bilgenin iki köpeği varmış. Köpeklerden birinin adı “kötü”; diğerinin adı “iyi” imiş. Bir gün kendisini ziyarete gelen genç misafirlerinden biri, köpeklerin birbirleriyle oynadıklarını görünce: “Ne de güzel oynuyorlar!” demiş. Bilge: “Onların aralarındaki bu oyun menfaatleri ortaya çıkana kadar devam eder. Ortalarına bir parça et at bakalım, aynı sevecen oyunu görebilir misin?” diye karşılık vermiş. Genç: “Böyle bir kavgada kim yener?” diye sormuş. Bilge: “Elbette güçlü olan yener” demiş. Genç safça sormaya devam etmiş: “Peki, hangisi güçlü oluyor?” Bilge zat: “Çok basit” demiş, “Hangisini beslersem o güçlü oluyor.”
Fücûrun da takvânın da ilham edildiği, irade sahibi insanın, hayatı anlamlı kılma adına hangi tarafını beslediği önemli. Zira beslenen taraf, hayatın istikametini belirliyor. Anlam, beslenen tarafın parametreleri ile inşa ediliyor. Şayet takvâ tarafını besleyebilmişse; o, ömre sirayet ediyor ve şahsiyet inşası için ilâhî, dolayısıyla insanî ilkeleri elzem görüyor. Ama fücûr tarafını beslemişse; bahsedilen ilkeleri hapishane duvarı zannediyor ve ednâ arzuları özgürlük olarak kodlayabiliyor. Hazzı tanrılaştırınca, hazza ulaşma adına bütün yollar mübah görülebiliyor.
Kanaatimizce erdem ya da mâruf denilen evrensel makbulat, hercai birçok yönlülük değil; bilakis bir alana odaklanabilme ve o alanda ince işçilik üretebilme gayretidir. İlkelilik ve sınırlılıktır.
İyilik, bizce; insanın deli çalılık misali her yerden fışkıran dallarını/arzularını budayabilme ve beşer ağacını terbiye edebilme hâlidir. Etrafa çocuksu bir merakla saldırıp her aromanın tadına bakma, her rengi müşahede etme ya da her sese kulak verme ve hiçbir durakta sebat edememe makbul bir durum olmayacaktır. İnsan gözünü ve gönlünü temyiz ile korumaya almamışsa; ömrü, uyaranların uyuşturucu etkisiyle heba olabilecektir. Yani; insan bütün bir hercümercin göbeğinde kalsa da ancak ontolojik ilkelerine sadık kalarak mârufun öznesi ya da hâmili olabilecektir.
Varlıkta eylemsizlik ve etkileşimsizlik mümkün değildir. Ne ki vardır; mutlaka bir anlamı ve amacı vardır. Burada vardan kastımız bütün varoluşları içine alan bir külliyet ifade eder. Bütün kevniyat anlamlı ve amaçlıdır. Anlam ve amaç bir devinimi mecbur kılar. Süreğen olan bu devinim hem yatay hem de dikey yönde mümkün olur. “El-Hak” olan Rabbimiz haricinde varlar ya olurlar ya ölürler. Ya kemâle ya da zevâle doğru giderler. Bu bağlamda, mahlûkatta mutlak sabite mümkün değildir. Durağan olmak eşyanın hakikatine terstir. Biteviye bu seyrin tek veçheden okunması sağlıklı bir sonuç vermeyecektir elbette. Akışkan ve geçişken olan bu seyir, bünyesinde pek çok anlamı taşıdığından, okuma titiz bir işçilikle gerçekleşmelidir. Size sıradan gelen bir gidişat, özünde tam tersi bir anlama gelebilecektir. Bu su-i kıraatin önüne geçme, yargıç olma arzusunu bastırmakla mümkün olacaktır.
İnsan, yürür, koşar, nazar eder, zanneder ve daha pek çok şeyi eder, eyler, kılar. Velhasıl yaşar. Bu yaşamı birçok eylemi barındıracak evsaftadır hâliyle. Bu eylemeler hep mârufa hizmet etmez, edemez. İnsan düşer, şaşar, kaçar, unutur ve gafil olur. Bunun gayrısı mümkün değildir. Asıl mesele bu yanlışlarından sonra yanlışa, yanlış diyebilmek ve doğrusunu yapma azmi içinde olabilmektir. Yanlışa, yanlış demek de kolaydır belki. Asıl zor olan bu yanlışa bir daha düşmeme basiretini gösterebilmektir herhâlde. İşte burada Peygamberimizin (a.s.) rehberliğiyle düşünce dünyamızda mayalanan bir duruş karşımıza çıkıyor: Tövbe etmek. Tövbeyi tövbe yapan şey bize göre; tövbeye sebep olan hatayı bir nimete ve bir eşiğe dönüştürebilme kabiliyetidir. O hatanın cennet azığına dönüşmesini sağlayabilmektir.
Arapçada tövbe; yönelmek, vazgeçmek, dönmek gibi anlamlara gelmektedir. Allah’a nispetle kullanıldığında; “kulun tövbesini kabul edip ona yönelmesi” anlamı verilir. Ama genel olarak kula nispetle kullanılır ve bu dönüş, yönelme, dönme anlamlarının, vaz geçiş ortak paydasında buluştuğu görülür. O hâlde, yanlışından vaz geçen, aslolana; yani fıtratına dönmüş olur. Zira her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar.
Hatasından kaynaklı elde ettiği katma değerin hayatını aydınlatmasına izin verir ve bu tecrübeyi tâlim eder insan. Bu tecrübe artık kıymetli bir dönüm noktasıdır Müslüman için. Daha donanımlı olması, ona hatasızlığı garanti etmeyecektir bittabiî. Başka yerlerde tekrar tökezleyecek ve her sarsılmada o tarafının yarasını sararak güçlenecektir. Zira mesele, o tökezlemeden, düşmeden kurtulmak değil; o anı unutmayıp kalan yürüyüşünde aynı hatayı yapmama ferasetini edinebilmektir.
Sınırsızlık, ilkesizlik ve kalitesizlik günahın özüdür. Müslüman, yaptığını belli ilkelerle, belli sınırlarda ve hesap verme bilincinden kaynaklı, belli kalitede yapar. Bu onun doğasında vardır. Bu sayılan durumların temelinde ise sanki cehalet ve atalet yatmaktadır. Cehaletin de ataletin de ortak paydası konforlu oluşlarıdır. Erdem sahibi insanların istikameti; ne hazdır ne de konfordur. Emek, itikadımızca mukaddes kabul edilir. Bizler, emeksiz elde edilen bir durumdan hayır gelmeyeceğine inanırız. Kişi, belledikçe dertlenir. Dertlendikçe yüklenir. Omuzlarını bu yükler nasırlaştırır. Bu nasırlar onun için birer şeref madalyası olur. Her adımında kılı kırk yarar. Günaha girmemek için ilkelerine riayette titizlik gösterir. Güvercin kanatları misali gönlü kıpır kıpırdır. Korkar, çekinir ve hep Rabbine iltica eder. İncitmekten, haddi aşmaktan, hesabını veremeyeceği işlere girmekten imtina eyler. Ve’n-nihaye kulluk için cehdeder.
Tövbe; hatanın, hayatımızın kalanında işe yarar bir tecrübeye dönüşmesini sağlamadır. Tazelenmedir. Teyakkuz kabiliyetini inceltebilmektir. Hayatı inşa edebileceğini fark edebilmedir.
Özne olabilmektir. Gözünü açabilme cesaretidir. Allah’ın rahmetinin günahından daha büyük olduğuna inanmaktır. Fücûr tarafını inkâr etmeden takvâ tarafına yatırım yapanlar bu kabiliyete sahip olabileceklerdir.
Son söz Tevvab olan Rabbimizin olsun:
“Ey kendilerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. Çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.” (Zümer, 53)
Talim, terbiye, maarif, tahsil, kültür gibi anlamlara gelen eğitim; akılla, zekâyla, düşünmeyle, muhakemeyle, denemeyle gerçekleşir. İnsanı insan yapan en önemli özelliği eğitilmeye müsait olmasıdır. İnsan gibi insan, kendisine ve topluma faydalı olan kâmil insan ancak eğitimle yetişir.
Rabbimiz, elçilerini ve kitapları insanı eğitmek için gönderdi:
Son nebisi için: “Ve seni yol bilmez, şaşırmış halde bulup da yol göstermedi mi?” buyuruyor.
“Gerçekten onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.”
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …
Günahın Tâlimi
“Rabbim beni bağışla!”
Hz. Musa
Hikâyeye göre bir bilgenin iki köpeği varmış. Köpeklerden birinin adı “kötü”; diğerinin adı “iyi” imiş. Bir gün kendisini ziyarete gelen genç misafirlerinden biri, köpeklerin birbirleriyle oynadıklarını görünce: “Ne de güzel oynuyorlar!” demiş. Bilge: “Onların aralarındaki bu oyun menfaatleri ortaya çıkana kadar devam eder. Ortalarına bir parça et at bakalım, aynı sevecen oyunu görebilir misin?” diye karşılık vermiş. Genç: “Böyle bir kavgada kim yener?” diye sormuş. Bilge: “Elbette güçlü olan yener” demiş. Genç safça sormaya devam etmiş: “Peki, hangisi güçlü oluyor?” Bilge zat: “Çok basit” demiş, “Hangisini beslersem o güçlü oluyor.”
Fücûrun da takvânın da ilham edildiği, irade sahibi insanın, hayatı anlamlı kılma adına hangi tarafını beslediği önemli. Zira beslenen taraf, hayatın istikametini belirliyor. Anlam, beslenen tarafın parametreleri ile inşa ediliyor. Şayet takvâ tarafını besleyebilmişse; o, ömre sirayet ediyor ve şahsiyet inşası için ilâhî, dolayısıyla insanî ilkeleri elzem görüyor. Ama fücûr tarafını beslemişse; bahsedilen ilkeleri hapishane duvarı zannediyor ve ednâ arzuları özgürlük olarak kodlayabiliyor. Hazzı tanrılaştırınca, hazza ulaşma adına bütün yollar mübah görülebiliyor.
İyilik, bizce; insanın deli çalılık misali her yerden fışkıran dallarını/arzularını budayabilme ve beşer ağacını terbiye edebilme hâlidir. Etrafa çocuksu bir merakla saldırıp her aromanın tadına bakma, her rengi müşahede etme ya da her sese kulak verme ve hiçbir durakta sebat edememe makbul bir durum olmayacaktır. İnsan gözünü ve gönlünü temyiz ile korumaya almamışsa; ömrü, uyaranların uyuşturucu etkisiyle heba olabilecektir. Yani; insan bütün bir hercümercin göbeğinde kalsa da ancak ontolojik ilkelerine sadık kalarak mârufun öznesi ya da hâmili olabilecektir.
Varlıkta eylemsizlik ve etkileşimsizlik mümkün değildir. Ne ki vardır; mutlaka bir anlamı ve amacı vardır. Burada vardan kastımız bütün varoluşları içine alan bir külliyet ifade eder. Bütün kevniyat anlamlı ve amaçlıdır. Anlam ve amaç bir devinimi mecbur kılar. Süreğen olan bu devinim hem yatay hem de dikey yönde mümkün olur. “El-Hak” olan Rabbimiz haricinde varlar ya olurlar ya ölürler. Ya kemâle ya da zevâle doğru giderler. Bu bağlamda, mahlûkatta mutlak sabite mümkün değildir. Durağan olmak eşyanın hakikatine terstir. Biteviye bu seyrin tek veçheden okunması sağlıklı bir sonuç vermeyecektir elbette. Akışkan ve geçişken olan bu seyir, bünyesinde pek çok anlamı taşıdığından, okuma titiz bir işçilikle gerçekleşmelidir. Size sıradan gelen bir gidişat, özünde tam tersi bir anlama gelebilecektir. Bu su-i kıraatin önüne geçme, yargıç olma arzusunu bastırmakla mümkün olacaktır.
İnsan, yürür, koşar, nazar eder, zanneder ve daha pek çok şeyi eder, eyler, kılar. Velhasıl yaşar. Bu yaşamı birçok eylemi barındıracak evsaftadır hâliyle. Bu eylemeler hep mârufa hizmet etmez, edemez. İnsan düşer, şaşar, kaçar, unutur ve gafil olur. Bunun gayrısı mümkün değildir. Asıl mesele bu yanlışlarından sonra yanlışa, yanlış diyebilmek ve doğrusunu yapma azmi içinde olabilmektir. Yanlışa, yanlış demek de kolaydır belki. Asıl zor olan bu yanlışa bir daha düşmeme basiretini gösterebilmektir herhâlde. İşte burada Peygamberimizin (a.s.) rehberliğiyle düşünce dünyamızda mayalanan bir duruş karşımıza çıkıyor: Tövbe etmek. Tövbeyi tövbe yapan şey bize göre; tövbeye sebep olan hatayı bir nimete ve bir eşiğe dönüştürebilme kabiliyetidir. O hatanın cennet azığına dönüşmesini sağlayabilmektir.
Arapçada tövbe; yönelmek, vazgeçmek, dönmek gibi anlamlara gelmektedir. Allah’a nispetle kullanıldığında; “kulun tövbesini kabul edip ona yönelmesi” anlamı verilir. Ama genel olarak kula nispetle kullanılır ve bu dönüş, yönelme, dönme anlamlarının, vaz geçiş ortak paydasında buluştuğu görülür. O hâlde, yanlışından vaz geçen, aslolana; yani fıtratına dönmüş olur. Zira her doğan İslâm fıtratı üzerine doğar.
Hatasından kaynaklı elde ettiği katma değerin hayatını aydınlatmasına izin verir ve bu tecrübeyi tâlim eder insan. Bu tecrübe artık kıymetli bir dönüm noktasıdır Müslüman için. Daha donanımlı olması, ona hatasızlığı garanti etmeyecektir bittabiî. Başka yerlerde tekrar tökezleyecek ve her sarsılmada o tarafının yarasını sararak güçlenecektir. Zira mesele, o tökezlemeden, düşmeden kurtulmak değil; o anı unutmayıp kalan yürüyüşünde aynı hatayı yapmama ferasetini edinebilmektir.
Sınırsızlık, ilkesizlik ve kalitesizlik günahın özüdür. Müslüman, yaptığını belli ilkelerle, belli sınırlarda ve hesap verme bilincinden kaynaklı, belli kalitede yapar. Bu onun doğasında vardır. Bu sayılan durumların temelinde ise sanki cehalet ve atalet yatmaktadır. Cehaletin de ataletin de ortak paydası konforlu oluşlarıdır. Erdem sahibi insanların istikameti; ne hazdır ne de konfordur. Emek, itikadımızca mukaddes kabul edilir. Bizler, emeksiz elde edilen bir durumdan hayır gelmeyeceğine inanırız. Kişi, belledikçe dertlenir. Dertlendikçe yüklenir. Omuzlarını bu yükler nasırlaştırır. Bu nasırlar onun için birer şeref madalyası olur. Her adımında kılı kırk yarar. Günaha girmemek için ilkelerine riayette titizlik gösterir. Güvercin kanatları misali gönlü kıpır kıpırdır. Korkar, çekinir ve hep Rabbine iltica eder. İncitmekten, haddi aşmaktan, hesabını veremeyeceği işlere girmekten imtina eyler. Ve’n-nihaye kulluk için cehdeder.
Özne olabilmektir. Gözünü açabilme cesaretidir. Allah’ın rahmetinin günahından daha büyük olduğuna inanmaktır. Fücûr tarafını inkâr etmeden takvâ tarafına yatırım yapanlar bu kabiliyete sahip olabileceklerdir.
Son söz Tevvab olan Rabbimizin olsun:
“Ey kendilerine karşı haddi aşmış kullarım! Allah’ın rahmetinden asla ümidinizi kesmeyin! Allah bütün günahları affeder. Çünkü yalnız O, çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır.” (Zümer, 53)
İlgili Yazılar
İnsan Eğitiminde Temel Ders Kitabı Kur’an’dır
Talim, terbiye, maarif, tahsil, kültür gibi anlamlara gelen eğitim; akılla, zekâyla, düşünmeyle, muhakemeyle, denemeyle gerçekleşir. İnsanı insan yapan en önemli özelliği eğitilmeye müsait olmasıdır. İnsan gibi insan, kendisine ve topluma faydalı olan kâmil insan ancak eğitimle yetişir.
Rabbimiz, elçilerini ve kitapları insanı eğitmek için gönderdi:
Son nebisi için: “Ve seni yol bilmez, şaşırmış halde bulup da yol göstermedi mi?” buyuruyor.
“Gerçekten onlara inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik.”
Aynı Dili Konuşmak
Ankara’dan taşınarak İstanbul’a yerleşme kararı aldığımız o günlerde ilginç bir rüya görmüştüm: kayalık dağların arasından çok yüksek sesle ezan okuyordum ve beni kimse duymuyordu. İstanbul’da ormanlar arasında köy benzeri bir yere taşınmak nasip oldu. Komşularımız ya sonradan oraya ev yaptırıp daha çok dinlenmek için gelen kimselerdi ya da otuz kırk sene önce çoğunlukla Karadeniz’den gelip …
Müslüman Yılmaz!
Sebat, ağlayanı bir gün güldürür.
Sabredip azmeden menzile yürür.
İnsanı öldürmez hapis, işkence;
Öldürürse, ümitsizlik öldürür!
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Pencere Değiştikçe Manzara Değişir
Malik b. Nebi, Rumuzlu Neşîdeler adlı şiirinde: “Ey ekin peşindeki kardeşim, tohumuKendi tarlandan da uzaklara saçGün gelir, uzun yollar düşerse menzilineSana doğru haykıran sesler de duyacaksın” demekteydi. Muhsin de öyle yaptı ve tohumlarını, gücünün yettiği en uzak topraklara kadar saçmaya çalıştı. Şimdi ise o tohumlar boy vermiş, bereketli bir başak misali karşısında duruyor ve kendi …