“İnsan beşerdir şaşar” derler. Değişmeyen bir hayat üzere olsaydı insan, diğer varlıklar gibi mekanik, programlanmış bir bilgisayar gibi yaşar giderdi. O zaman hayatın ne tadı ne de tuzu olurdu. İnsan, varlık alemindeki diğer yaratılmışlardan aklı ve iradesiyle mütemeyyiz. İşte bu sebepten de mükâfata veya cezaya müstahak bir varlık.
Güneşe, ‘bugün de doğmayayım’ veya ‘doğmuşken bir gün de batmayayım’ deme tercihi verilmiş midir? Hayır! Kendi için belirlenmiş bir felekte, yörüngesinde görevini yerine getirmekte. Hakeza diğer varlıklar da öyledir. İnsan biraz farklı…
İnsan öyle mi ya! Sadi Şirazî, insan için der ya: Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe… (Birkaç damla kan, binbir endişe…)
İnsan, zıtlıklar barındıran bir varlık. Kim bilir, belki de ‘ve’ş-şef’i ve’l-vetr’i buradan hareketle anlamalı. (Çifte ve teke yeminler olsun ki…) Çünkü duygularıyla zayıf bir varlık fakat yine tam tersi duygularıyla oldukça güçlü bir varlık. Arzularının kamçısı altında çok zayıf, fakat tam tersi yine arzu ettiğinde çok da güçlü bir varlık… Nasıl oluyor da aynı sebep ve özellikle hem zayıf hem de güçlü olabiliyor? Aklı ve iradesiyle… Aklı ile ölçüp-biçip iradesiyle yönettiğinde güçlü bir şâhesere dönüşebiliyor.
Hayatı bir çembere benzetecek olursak, insan, çemberini çizerken sabit bir nokta alır. O sabit noktadan kendi çemberini çizer. Çemberinin, yani hayatının merkezine Allah’ı alanın çemberinde eğrilik olmaz. Çemberin merkezinin kenarlara eşit uzaklıkta olması gibi, hayatının merkezine Allah’ı koyanın çevresine mesafesini dahi O belirleyecektir. Kur’an, bu gerçeği şu ayet ile dile getiriyor: “(Bu kitap) Rabbinizden bağışlanma dilemeniz, sonra da O’na tövbe etmeniz (yönelmeniz) için (indirildi) ki (Allah) sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve iyilik sahibi olan herkese de iyiliğinden (daha çok) versin. Yüz çevirirseniz, size gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” (Hûd, 11: 3)
Beşer, şaşardı ya! Ahsen-i takvîm yani en güzel yaratılış ve kabiliyetlerle yaratılan insan, nasıl olur da kendini esfel-i sâfilîn, sefil ve aciz, bir duruma düşürür? Aklını örttüğünde… Aklı ve muhakemesini örten arzularının esiri olmuş ve arzularının kırbacıyla inler de durur. Nereden başlaması gerektiğini bilemediğinde, toparlanmaya başladıkça daha bir haddini aşar ve azgınlığın kıskacının esiri olur. Merhameti çok olan Allah ise haddini aşan insana her zaman yeni, yeniden bir imkân verir ki aslına rücû etsin..
Tövbe imkânı verilmemiş olsaydı insan için hayat ne kadar da zor olurdu?
“Allah insanları haksızlıkları yüzünden (hemen) hesaba çekseydi, onun üzerinde (yeryüzünde) hiçbir canlı (insan) bırakmazdı. Ancak, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Ecelleri geldiği (süreleri dolduğu) zaman artık ne bir saat (bir an) geri kalır ne de ileri giderler.” (Nahl, 16: 61)
Nice haksızlıklar yapanlar, gün geliyor pişman oluyor, samimi bir tövbe ile yenileniyor ve insanlığa faydalı işler ile ömrünü tamamlıyor. Her hata üzerimizde olumsuz iz bıraksaydı nasıl da çirkin görüntülerimiz olurdu!
Allah’ın rahmeti sayesinde insan, verilen fırsatlar ile aklanıp paklanarak temizleniyor. Hayat devam ediyorsa, insan başka hatalar da yapacak ve farkına varınca tövbe edecek. Vahiy ile irtibatını kesmeyen insan, hatalarından uzaklaşır. Vahiy ile irtibatını kesen insan, hatalarını yaşam tarzı hâline getirir ve artık tövbe etme ihtiyacı hissetmez. Bir de hataları ile donattığı hayatının tebliğcisi olur. Kusurunu marifet zannedip amentüsünü ona göre yazar ve ona göre amel eder. Hayatın sahibinin belirlediği amentüyü öyle bir değiştirir ki bir de hakikat sıfatıyla sıfatlayarak insanlığı sırat-ı müstakimden uzaklaştırır. Tövbe etmezlerse nicedir hâlleri?
“…Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.” (Mâide,5: 73)
Bu azabın dünyada onlara dokunmamasını kâr zannederek yanlışlarında inat edenleri, Kur’ân güzel bir üslupla yeniden tövbeye davet eder.
“Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanmayı dilemeyecekler mi? Halbuki Allah Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.” (Mâide, 5: 74)
Hani insan, olabilir ya, atalarından tevarüs eden yanlışı itikad edinir ve o yanlışla amel eder. Ama uyarıcılar geldiğinde ve bu uyarıyı dikkate almadığında yanlış (bâtıl) inancının sularında boğulur. Uyarılar insanın yanlışını görmesi için bir imkândır. Uyarılar dikkate alınmadığında, dünya metaının kapıları sonuna kadar açıldığında, o zaman insanlık düşünmeli. Açılan bu kapılar neyin habercisi.
“Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm, 6: 44)
Ümidin bittiği gün tövbenin de bittiği gündür. Can boğaza dayanınca iman etmek fayda vermeyen bir imandır. Pişmanlıklar nafile pişmanlıklar, dünyaya geri dönmeyi isteyişler nafile isteyişler. Her şey zamanında faydalıdır. Faydası yok geç kalınmış figanın! Ne yapılsa ne edilse boş! Bütün servet, bütün yakınlıklar fidye olarak verilse nafile! Tövbe kapısı kapanmıştır artık.
“Onlar orada: ‘Rabbimiz! Bizi çıkar, yaptığımızın yerine iyi işler yapalım!’ diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur!” (Fâtır, 35: 37)
Faydası yok artık geç kalınmış talebin. Hayatın sahibi olan Allah, insanın bu hüsrana düşmemesi için akletme yeteneği verdi, hatayı görebileceği basiret ile beraber bir de vahiy verdi. Olur ya başkalarının yanlışlarına kurban gitmesin diye. Şirk, riya, zulüm hâlâ kol geziyorsa ne demeli bu insanlığa?!
Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilemeyecekler mi? Neyi bekliyorlar? Şeytan, ‘daha vakit var’ diye kandırıyor demekki. Tövbe ibadetini geciktirenler salih amel ibadetinden mahrum kalırlar. Allah’a kulluk etmenin imkânı bu dünyada ise bunu ötelemek ticaretten anlamayan günübirlikçilerin hezeyanıdır.
En güzel şekilde yaratılan insan, hatalarından sıyrılmak için neden tövbe etmez de elindeki hata ile avunup şeytanın tuzağına düşer. Tövbe etmemek için direnen şeytan, insanın da tövbe etmemesi için elinden geleni ardına koymayacağına ahdetti. Tövbe etmemek şeytanın ekmeğine yağ sürmektir. Tövbe etmeyen insanın sonu hüsrandır. Rabbinden aldığı kelimeler arınmak için verilmiştir insana. Hikmet dolu sözler, saadet diyarına götürecek olan emirler karşısında kibirlenmemeli insan. Kime karşı, neye karşı bu savunuş?
Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilememek… Haddini bilmeyen, hududunu da bilemez. Hududu aşanlar cezayı hakedenlerdir. Fırsat verilmişken, henüz yaşıyorken tövbenin imkânlarından faydalanıp hayatı arındırmak lazım kirlerden, günahlardan.
Tövbe, yanılsamalarından sıyrılıp hakikate sımsıkı sarılanlarındır. Allah, dünyada tövbe edenlere karşı Ğafûrdur, Rahîmdir. Pişmanlığını ahirete bırakanlara denilir ki:
“‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ ‘Evet, elbette bize bir uyarıcı gelmişti fakat biz onu yalanlamış ve “Allah hiçbir şey indirmemiştir; siz sadece büyük bir sapkınlık içindesiniz!”’ demiştik.” (Mülk, 67: 8-10)
Yani bu itirafın faydası olmadığı gibi kızgın ateşin de yârânı olacak akletmeyen insan.
Bile bile ateşe götüren hayata razı olmak ancak körlerin, sağırların, akılsızların razı olacağı bir hayattır. Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilemeyecek mi insan?
Akıl ve vicdan, yaptığı yanlış karşısında insanın kalbine bir sızı salar; irade, yaptığı yanlıştan geri dönme niyetidir; vahiyse ‘geri dönecek de, döneceği yer neresi olmalıdır’ onun adresidir.
Büyük bir tazarru ile Allah’a dönmek insan için asil bir duruştur. Neyin yanında ve neyin karşısında durması gerektiğini tazarrusu ile bulur, görür, idrak eder, fehmeder ve boyun büker… Hemen şimdi Allah’a tövbe etme, O’ndan bağışlanma dileme, O’nun razı olduğu hayatı yaşamaya azmetme zamanı. Yarın değil, bugün…
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Geçinmek, insanın kendisi ve dış dünya ile kurduğu bağın niteliğine gönderme yapar.
İç âlemin bütünlüğünü korumak hiç de öyle kolay değildir. İnsanın kendi ihtiyaçlarını, arzularını, hayallerini anlama ve tanıma yolculuğu, geçmiş ve gelecek algısını düzenleme becerisi kişinin dış dünya ile bağını oluşturur.
“Kişinin iç ve dış dünya ile kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen kaynak nedir?” sorusu, bilimsel çalışmaların sorularından biridir. Bağlanma kuramı bu noktada kişinin ilişki yapılarını açıklayan bağlanma örüntülerinden bahseder. Bireyin erken dönem ilişkilerini, ergenin iç ve dış çevreye uyumunu, yetişkinlerin özel ve sosyal ilişkilerinin temelini bağlanma stilleriyle açıklar.
Öğretmen mi iyi değil, yanlış öğretmene mi denk geldiler acaba? Ama torpil işlerini sevmiyorlar, kısmetlerine hangi öğretmen düşerse… dediklerine pişman olmuş gibiydiler. Çünkü, falanca öğretmenin özel eğitim görmesi gereken bir çocuğu bile en iyi okullara yerleştirecek eğitim metodları izlediğini de duymuşlardı. Özel eğitim hangi şartlarda gerekir? Falanca arkadaşın çocuğu, üzerinden kendi çocuğunun özel durumunu çözmek için acele eden , ortaya çıkan sorunları bir an önce çözmeye çalışan anne ve baba! Ve tüm bunları izlerken resim defterine hiç resim yapmadan ilk tatile ulaşan, okul çıkışında hararetli konuşmaları uzaktan izleyen o çocuk, gerçekte nasıldı?
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
”Ey insanlar şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Allah katında en değerli olanınız o’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Her şeyden haberdardır.” Hucurat 13 Suretimiz haktan yana siretimiz meydanda. Özgürlüğü yanlış anladık galiba, özgürlük bize sorumluluğumuzu unutturmuş olmalı; sorumsuzluk samimiyetsizliği, samimiyetsizlik bencilliği tetiklerken yaralandık. Geçim sıkıntısı çektiğimiz bundan… Bu …
İnsan; Üç Beş Damla Kan ve Binbir Pişmanlık
“İnsan beşerdir şaşar” derler. Değişmeyen bir hayat üzere olsaydı insan, diğer varlıklar gibi mekanik, programlanmış bir bilgisayar gibi yaşar giderdi. O zaman hayatın ne tadı ne de tuzu olurdu. İnsan, varlık alemindeki diğer yaratılmışlardan aklı ve iradesiyle mütemeyyiz. İşte bu sebepten de mükâfata veya cezaya müstahak bir varlık.
Güneşe, ‘bugün de doğmayayım’ veya ‘doğmuşken bir gün de batmayayım’ deme tercihi verilmiş midir? Hayır! Kendi için belirlenmiş bir felekte, yörüngesinde görevini yerine getirmekte. Hakeza diğer varlıklar da öyledir. İnsan biraz farklı…
İnsan öyle mi ya! Sadi Şirazî, insan için der ya: Yek katre-i hûnest, sâd hezârân endîşe… (Birkaç damla kan, binbir endişe…)
İnsan, zıtlıklar barındıran bir varlık. Kim bilir, belki de ‘ve’ş-şef’i ve’l-vetr’i buradan hareketle anlamalı. (Çifte ve teke yeminler olsun ki…) Çünkü duygularıyla zayıf bir varlık fakat yine tam tersi duygularıyla oldukça güçlü bir varlık. Arzularının kamçısı altında çok zayıf, fakat tam tersi yine arzu ettiğinde çok da güçlü bir varlık… Nasıl oluyor da aynı sebep ve özellikle hem zayıf hem de güçlü olabiliyor? Aklı ve iradesiyle… Aklı ile ölçüp-biçip iradesiyle yönettiğinde güçlü bir şâhesere dönüşebiliyor.
Hayatı bir çembere benzetecek olursak, insan, çemberini çizerken sabit bir nokta alır. O sabit noktadan kendi çemberini çizer. Çemberinin, yani hayatının merkezine Allah’ı alanın çemberinde eğrilik olmaz. Çemberin merkezinin kenarlara eşit uzaklıkta olması gibi, hayatının merkezine Allah’ı koyanın çevresine mesafesini dahi O belirleyecektir. Kur’an, bu gerçeği şu ayet ile dile getiriyor: “(Bu kitap) Rabbinizden bağışlanma dilemeniz, sonra da O’na tövbe etmeniz (yönelmeniz) için (indirildi) ki (Allah) sizi belirlenmiş bir süreye kadar güzel bir şekilde yaşatsın ve iyilik sahibi olan herkese de iyiliğinden (daha çok) versin. Yüz çevirirseniz, size gelecek büyük bir günün azabından korkarım.” (Hûd, 11: 3)
Beşer, şaşardı ya! Ahsen-i takvîm yani en güzel yaratılış ve kabiliyetlerle yaratılan insan, nasıl olur da kendini esfel-i sâfilîn, sefil ve aciz, bir duruma düşürür? Aklını örttüğünde… Aklı ve muhakemesini örten arzularının esiri olmuş ve arzularının kırbacıyla inler de durur. Nereden başlaması gerektiğini bilemediğinde, toparlanmaya başladıkça daha bir haddini aşar ve azgınlığın kıskacının esiri olur. Merhameti çok olan Allah ise haddini aşan insana her zaman yeni, yeniden bir imkân verir ki aslına rücû etsin..
Tövbe imkânı verilmemiş olsaydı insan için hayat ne kadar da zor olurdu?
“Allah insanları haksızlıkları yüzünden (hemen) hesaba çekseydi, onun üzerinde (yeryüzünde) hiçbir canlı (insan) bırakmazdı. Ancak, onları belirlenmiş bir süreye kadar erteliyor. Ecelleri geldiği (süreleri dolduğu) zaman artık ne bir saat (bir an) geri kalır ne de ileri giderler.” (Nahl, 16: 61)
Allah’ın rahmeti sayesinde insan, verilen fırsatlar ile aklanıp paklanarak temizleniyor. Hayat devam ediyorsa, insan başka hatalar da yapacak ve farkına varınca tövbe edecek. Vahiy ile irtibatını kesmeyen insan, hatalarından uzaklaşır. Vahiy ile irtibatını kesen insan, hatalarını yaşam tarzı hâline getirir ve artık tövbe etme ihtiyacı hissetmez. Bir de hataları ile donattığı hayatının tebliğcisi olur. Kusurunu marifet zannedip amentüsünü ona göre yazar ve ona göre amel eder. Hayatın sahibinin belirlediği amentüyü öyle bir değiştirir ki bir de hakikat sıfatıyla sıfatlayarak insanlığı sırat-ı müstakimden uzaklaştırır. Tövbe etmezlerse nicedir hâlleri?
“…Hâlbuki bir tek ilâhtan başka hiçbir ilâh yoktur. Eğer dediklerinden vazgeçmezlerse, andolsun onlardan inkâr edenlere elbette, elem dolu bir azap dokunacaktır.” (Mâide,5: 73)
Bu azabın dünyada onlara dokunmamasını kâr zannederek yanlışlarında inat edenleri, Kur’ân güzel bir üslupla yeniden tövbeye davet eder.
“Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanmayı dilemeyecekler mi? Halbuki Allah Allah çok bağışlayıcı ve pek merhametlidir.” (Mâide, 5: 74)
Hani insan, olabilir ya, atalarından tevarüs eden yanlışı itikad edinir ve o yanlışla amel eder. Ama uyarıcılar geldiğinde ve bu uyarıyı dikkate almadığında yanlış (bâtıl) inancının sularında boğulur. Uyarılar insanın yanlışını görmesi için bir imkândır. Uyarılar dikkate alınmadığında, dünya metaının kapıları sonuna kadar açıldığında, o zaman insanlık düşünmeli. Açılan bu kapılar neyin habercisi.
“Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler.” (En’âm, 6: 44)
Ümidin bittiği gün tövbenin de bittiği gündür. Can boğaza dayanınca iman etmek fayda vermeyen bir imandır. Pişmanlıklar nafile pişmanlıklar, dünyaya geri dönmeyi isteyişler nafile isteyişler. Her şey zamanında faydalıdır. Faydası yok geç kalınmış figanın! Ne yapılsa ne edilse boş! Bütün servet, bütün yakınlıklar fidye olarak verilse nafile! Tövbe kapısı kapanmıştır artık.
“Onlar orada: ‘Rabbimiz! Bizi çıkar, yaptığımızın yerine iyi işler yapalım!’ diye feryat ederler. Size düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size uyarıcı da gelmedi mi? (Niçin inanmadınız?) Şimdi tadın (azabı)! Zalimlerin yardımcısı yoktur!” (Fâtır, 35: 37)
Faydası yok artık geç kalınmış talebin. Hayatın sahibi olan Allah, insanın bu hüsrana düşmemesi için akletme yeteneği verdi, hatayı görebileceği basiret ile beraber bir de vahiy verdi. Olur ya başkalarının yanlışlarına kurban gitmesin diye. Şirk, riya, zulüm hâlâ kol geziyorsa ne demeli bu insanlığa?!
Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilemeyecekler mi? Neyi bekliyorlar? Şeytan, ‘daha vakit var’ diye kandırıyor demekki. Tövbe ibadetini geciktirenler salih amel ibadetinden mahrum kalırlar. Allah’a kulluk etmenin imkânı bu dünyada ise bunu ötelemek ticaretten anlamayan günübirlikçilerin hezeyanıdır.
En güzel şekilde yaratılan insan, hatalarından sıyrılmak için neden tövbe etmez de elindeki hata ile avunup şeytanın tuzağına düşer. Tövbe etmemek için direnen şeytan, insanın da tövbe etmemesi için elinden geleni ardına koymayacağına ahdetti. Tövbe etmemek şeytanın ekmeğine yağ sürmektir. Tövbe etmeyen insanın sonu hüsrandır. Rabbinden aldığı kelimeler arınmak için verilmiştir insana. Hikmet dolu sözler, saadet diyarına götürecek olan emirler karşısında kibirlenmemeli insan. Kime karşı, neye karşı bu savunuş?
Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilememek… Haddini bilmeyen, hududunu da bilemez. Hududu aşanlar cezayı hakedenlerdir. Fırsat verilmişken, henüz yaşıyorken tövbenin imkânlarından faydalanıp hayatı arındırmak lazım kirlerden, günahlardan.
Tövbe, yanılsamalarından sıyrılıp hakikate sımsıkı sarılanlarındır. Allah, dünyada tövbe edenlere karşı Ğafûrdur, Rahîmdir. Pişmanlığını ahirete bırakanlara denilir ki:
“‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ ‘Evet, elbette bize bir uyarıcı gelmişti fakat biz onu yalanlamış ve “Allah hiçbir şey indirmemiştir; siz sadece büyük bir sapkınlık içindesiniz!”’ demiştik.” (Mülk, 67: 8-10)
Yani bu itirafın faydası olmadığı gibi kızgın ateşin de yârânı olacak akletmeyen insan.
Bile bile ateşe götüren hayata razı olmak ancak körlerin, sağırların, akılsızların razı olacağı bir hayattır. Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilemeyecek mi insan?
Akıl ve vicdan, yaptığı yanlış karşısında insanın kalbine bir sızı salar; irade, yaptığı yanlıştan geri dönme niyetidir; vahiyse ‘geri dönecek de, döneceği yer neresi olmalıdır’ onun adresidir.
Büyük bir tazarru ile Allah’a dönmek insan için asil bir duruştur. Neyin yanında ve neyin karşısında durması gerektiğini tazarrusu ile bulur, görür, idrak eder, fehmeder ve boyun büker… Hemen şimdi Allah’a tövbe etme, O’ndan bağışlanma dileme, O’nun razı olduğu hayatı yaşamaya azmetme zamanı. Yarın değil, bugün…
İlgili Yazılar
Yoldan Öyküler
“Yolculuğunuza hicret sevabı versin Rabbim… Yolcunun duası kabul olur. Esas yolculuk Allah’tan Allah’a olandır evladım. Ahiret yolcusuyuz hepimiz. Gönlü açık olanın yolu da açık olur. Sadakamızı vermeden aman ha! Görünmez belayı def eder sadaka. Sıla-i rahim ettiniz, bağları koparmadınız. Sıla-i rahim ta cennete uzanan bir bağdır.”
Geçinmek Kavramı ve Bağlanma
Geçinmek, insanın kendisi ve dış dünya ile kurduğu bağın niteliğine gönderme yapar.
İç âlemin bütünlüğünü korumak hiç de öyle kolay değildir. İnsanın kendi ihtiyaçlarını, arzularını, hayallerini anlama ve tanıma yolculuğu, geçmiş ve gelecek algısını düzenleme becerisi kişinin dış dünya ile bağını oluşturur.
“Kişinin iç ve dış dünya ile kurduğu ilişkinin niteliğini belirleyen kaynak nedir?” sorusu, bilimsel çalışmaların sorularından biridir. Bağlanma kuramı bu noktada kişinin ilişki yapılarını açıklayan bağlanma örüntülerinden bahseder. Bireyin erken dönem ilişkilerini, ergenin iç ve dış çevreye uyumunu, yetişkinlerin özel ve sosyal ilişkilerinin temelini bağlanma stilleriyle açıklar.
Çocuğum Nasıl
Öğretmen mi iyi değil, yanlış öğretmene mi denk geldiler acaba? Ama torpil işlerini sevmiyorlar, kısmetlerine hangi öğretmen düşerse… dediklerine pişman olmuş gibiydiler. Çünkü, falanca öğretmenin özel eğitim görmesi gereken bir çocuğu bile en iyi okullara yerleştirecek eğitim metodları izlediğini de duymuşlardı. Özel eğitim hangi şartlarda gerekir? Falanca arkadaşın çocuğu, üzerinden kendi çocuğunun özel durumunu çözmek için acele eden , ortaya çıkan sorunları bir an önce çözmeye çalışan anne ve baba! Ve tüm bunları izlerken resim defterine hiç resim yapmadan ilk tatile ulaşan, okul çıkışında hararetli konuşmaları uzaktan izleyen o çocuk, gerçekte nasıldı?
Gözün Sözü
Derinlerden bir yerde göğsümü ağrılar içinde bırakan bir iç sıkıntısı duyuyordum ya da kelimenin tam anlamıyla hissediyordum. Nerden geldiği belli olmayan bir darbe almış gibiydim, sancılı ama ağrısız. Evet, öylece yerde yatarken pencereden ışıksız yansıyan vücudum bunu gösteriyordu. Kanepeye uzanıp göz kapaklarımı ağır aksak ve kuvvetsiz bir şekilde açmaya çalışırken etrafımda metalden tiz binlerce sesi duyumsuyordum. Sesler ve vızıltılar yankılayarak deliyordu kulaklarımı. Birden bir tıngırtının ritmik melodisi çınlayınca, evimizin çatısında yuvalanmış siyah mı siyah kargaların yürüyüş sesini hatırlar gibi oldum.
Düzelir Miyiz? Bilmem
”Ey insanlar şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık. Allah katında en değerli olanınız o’na itaatsizlikten en fazla sakınanınızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir. Her şeyden haberdardır.” Hucurat 13 Suretimiz haktan yana siretimiz meydanda. Özgürlüğü yanlış anladık galiba, özgürlük bize sorumluluğumuzu unutturmuş olmalı; sorumsuzluk samimiyetsizliği, samimiyetsizlik bencilliği tetiklerken yaralandık. Geçim sıkıntısı çektiğimiz bundan… Bu …