Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.
Tuz Basılan
ellerimi bağlayan rüzgâr
-bağdaş kurup oturdum sana karşı
Salınıyor yoğunluğu sudan büyük deniz
Tuz basınca geç soğuyan acılar
Daha derinden iliklerime işliyor.
Tuz basılan yaralara tel tel akan tere tezeneye türküye
Uykular ısmarlanmış dalgalar vururken
‘ey cehennem böyle bir kurban gerekmiş sana’
bu ağıtların gitmeyle derdin ne?
bu azgın sulardan süzülerek gelen
Sallanıp duruyor altımda deniz
dünya duruyor köpürüyor deniz
Sular boşalıyor doğduğum yaşa
Otuz iki senedir yüzmedim kafam suda
Bilirim altı geniş arafı bitimsizdir
-bilsen ne
Ahı geniş, affı geniş, cemali taşır
-kime ne
Kalbime yaralar onartan kanırtarak çaktığım çelik
Anamın ruhu özünde iyidir,
yürüdüm kanında azda olsa
Ne de güzel ah eder, ah gibi keser sesi
Dedim eğriyim hiç dirilmedim,
Ölmedim doğrulmadım hiç
Bir sınavı baştan sona
ben kazandım demedim hiç
Eğriyim dedim dirilt gölgemi
İnnalillah
İlla bir musibet illa bir ayrıcalık
Değil miyim.
İnnalillah Allahım
Aleyhte suçlarım oldu
yüzüm kızardı mı bilmem
İlgili Yazılar
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Anahtar Kelimeler
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
MÜDA-Fİ-İL
Lütfen beni anla
Bir ağaç değilim sadece gölgeden
Yapraklarım yok karşılıksız besin üreten
Yaralarım var karşılıklı dünyayla ahidleşen
Göz, Şiir ve Yedi
Sarıp sarmaladım, bağrıma bastım imgeyi. Anladım ki gözsüz görmek ne kadar hırka ise, gördüğüne ermek o kadar derviş.
Körler düğününde ne gelin yadırganır ne damat. Görmektir en büyük kusur.