Çağımızın bazı düşünürleri ‘toplumsal tercüme’ becerisini içinde yaşadığımız toplumlarda var olabilmenin gerek şartlarından biri olarak işaretliyorlar. Burada tercüme, elbette bir lisandan başka bir lisana mânâ aktarmaktan, konuşulanı ya da yazılanı çevirmekten ibaret değildir. Toplumsal tercüme ile kastedilen, aynı toplum içinde yaşayan farklı kesimlerin, arzu ve taleplerini karşılıklı olarak aktarabilecekleri bir iletişim vasatına sahip olmalarıdır. Bu da biraz bilme işidir, biraz da üslup… Ya da biraz akıl, biraz gönül işi…
Toplumsal tercüme becerisini bir tür ‘çok dillilik’ olarak da görebiliriz. Toplumsal çok dillilik bir kişinin ya da bir kesimin çok farklı düzeylerde, farklı toplum katmanlarıyla konuşabiliyor, muhtelif idrak biçimlerini kavrayabiliyor, çeşitli yaşam görüşlerine nüfuz edebiliyor olması demektir. Aslında sosyal acemilikten bir nebze kurtulan herkes bu tür bir beceriyi o nispette geliştirmiş demektir. Başka varoluş seçeneklerinin olabileceğini gören, ötekiyle karşılaşan her insanın şu ya da bu ölçüde üstlenmesi gereken bir tutumdur bu. Günümüz kent yaşamı, herkesi az biraz birbirine benzeten, aynı ihtiyaç ve kaygılara gark eden etkiler üretiyor olsa da insanlar ortak yaşam alanlarına farklı anlam kaynaklarıyla, çelişebilen “doğru hayat” anlayışlarıyla katılmayı sürdürüyorlar.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Oblomov, tembelliği bir türlü yenememiş, geçimini sağlamak için topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Çalışmak gerektiğini, hayatın sürekli bir mücadele olduğunu düşünmüşse de bunu eyleme dökememiş ve sorumlulukları hep erteleme yoluna gitmiştir.
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Bir şeyi korumak, zarar verecek şeylerden sakınmak, bir şeyi başka bir şeyle tehlikelere karşı koruma altına almak anlamındaki ”hikaye” kökünden gelen “ittika” sözlükte;
Zihniyet Manzaramız: Bir Bilanço Taslağı
Çağımızın bazı düşünürleri ‘toplumsal tercüme’ becerisini içinde yaşadığımız toplumlarda var olabilmenin gerek şartlarından biri olarak işaretliyorlar. Burada tercüme, elbette bir lisandan başka bir lisana mânâ aktarmaktan, konuşulanı ya da yazılanı çevirmekten ibaret değildir. Toplumsal tercüme ile kastedilen, aynı toplum içinde yaşayan farklı kesimlerin, arzu ve taleplerini karşılıklı olarak aktarabilecekleri bir iletişim vasatına sahip olmalarıdır. Bu da biraz bilme işidir, biraz da üslup… Ya da biraz akıl, biraz gönül işi…
Toplumsal tercüme becerisini bir tür ‘çok dillilik’ olarak da görebiliriz. Toplumsal çok dillilik bir kişinin ya da bir kesimin çok farklı düzeylerde, farklı toplum katmanlarıyla konuşabiliyor, muhtelif idrak biçimlerini kavrayabiliyor, çeşitli yaşam görüşlerine nüfuz edebiliyor olması demektir. Aslında sosyal acemilikten bir nebze kurtulan herkes bu tür bir beceriyi o nispette geliştirmiş demektir. Başka varoluş seçeneklerinin olabileceğini gören, ötekiyle karşılaşan her insanın şu ya da bu ölçüde üstlenmesi gereken bir tutumdur bu. Günümüz kent yaşamı, herkesi az biraz birbirine benzeten, aynı ihtiyaç ve kaygılara gark eden etkiler üretiyor olsa da insanlar ortak yaşam alanlarına farklı anlam kaynaklarıyla, çelişebilen “doğru hayat” anlayışlarıyla katılmayı sürdürüyorlar.
Çok Dilli Müslümanlar Nerede?
Bu yazının devamı 210. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
210. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Yasaların Gözetiminde Hayat
Gözetim ve gözetleme olgusunun insanlık tarihi kadar geçmişe dayandığı ve her dönemin kendine has unsurları ile görünür olduğu kabul edilmektedir. Modern bir tarih okumasıyla duruma bakacak olursak; Ortaçağın sonlarına kadar Tanrı’nın hükümranlığının etkin olduğu bir dünyadan bahsedebiliriz. Yeniçağ ile birlikte hükümdarların Tanrı’dan rol çalarak kendilerini Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcileri ilan etmeleri, hükümdarların hükümranlığının daha baskın olduğu bir sürece geçildiğini göstermektedir.
Bir Toplumun Çöküşü Anlatılır Oblomov Üzerinden
Oblomov, tembelliği bir türlü yenememiş, geçimini sağlamak için topraklarını satmak zorunda kalmıştır. Çalışmak gerektiğini, hayatın sürekli bir mücadele olduğunu düşünmüşse de bunu eyleme dökememiş ve sorumlulukları hep erteleme yoluna gitmiştir.
Gazze’den Doğu Türkistan’a: Şiddet ve Acının Görünmezliği
Modern şiddetin en belirgin özelliklerinden olan ordu, sağlık, eğitim ve medya gibi organlara müdahale yoluyla muhatapların sindirilmeye çalışılması olgusu , Doğu Türkistan için sıradan bir durum hâline gelmiştir.
Takva Sahibi Birisi Allah’tan Niçin Korksun
Bir şeyi korumak, zarar verecek şeylerden sakınmak, bir şeyi başka bir şeyle tehlikelere karşı koruma altına almak anlamındaki ”hikaye” kökünden gelen “ittika” sözlükte;
Alışverişe devam et