Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Bizler sosyal hayatın içinde yaşayan insanlarız. İletişim, bizim yolumuzu, yönümüzü bulmak için ihtiyacımız olan en önemli etkileşimimiz. İnanç sistemimiz de istişareyi temel fırsat, görev ve sorumluluklarımız arasında saymaktadır. Bilene sormak, yüreğin sancısı için reçete aramak, akıl için yol yöntem aramak insanın yanlışını azaltması ve doğrularını arttırması için önemli bir imkândır. Sorarlar-sorarız. Sormak öğrenebilmek için önemli bir anahtardır. İşte bu noktada doğru soru sormak, doğru insana sormak, doğru şekilde anlamaya çalışmak sorumluluktur.
Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama kelimeler sanki anlamlarından uzak bir diyarda savrulduğu zamanlar, kelimelerin anlamları çerçevesinde kullanılmalarından daha çok. Sözümüzün hâlimizi yansıtmadığı zamanlar, hâlimizin sözümüze bulanmadığı zamanlar sanki artıyor gibi. Birbirimize, hatta bazen kendimize rağmen garip bir dağınıklık yaşıyoruz. Ziyan oluyor zaman, ziyan oluyor söz, ziyan oluyor duygu, ziyan oluyor ömür gibi endişeler yüreğimi sardığında; sabır ve gayretle yardım istiyorum Rabbimden. Sonra mı? Muhasebe yapıyorum, yaptıklarım ve yapmam gerekip de yapamadıklarım hususunda. Daha sonra mı? Sözü, zamanı, duyguyu ziyan etmemeye ve ziyan etmeyenlerle yan yana durmaya gayret ediyorum. Bu da seçme hakkımın sorumluluğu gereği.
Seçmek zorundayız; küfre karşı imanı, yanlışa karşı doğruyu, ye’se karşı ümidi, kötüye karşı iyiyi, savaşa karşı barışı, çirkine karşı güzeli, cimriliğe karşı cömertliği…
Seçmek ve tercihimizin gereğini yapmak zorundayız. Bu tanımların her biri tam anlamında idrak edilmeli, işte burada başlıyor kargaşa. Bazıları -çok olan bazıları- kendi söylediği doğru olsun istiyor doğruyu söylemekten çok.
Kelimelerimiz; elimizde, dilimizde, önümüzde… Kelimeler; ortada, kıyada, köşede, kenarda… Kelimeler; kavgada, barışta, yarışta… Kelimeler; kalemde, kâğıtta, bilgisayarda… Kelimeler; derdimizde, devamızda, sancımızda… Kelimeler boğazımızda… Anlamlarının ya eksiltilmişliği ya da sığlaştırılmışlığının ağır bedelleri var elbette. Anlamlar kelimelerin kıyafetleri gibi gelir bana. Benim algımda anlamlar kelimelerin can suyu adeta… İtiraz edebilirsin buna, yine başka yamaçlara yöneldiğimi düşünebilirsin tabii. Benim dayanağım şu, duygularımızı ifade eden sözlerimizin resimleri çoğu zaman eksik. Örneğin; ‘seviyorum’ diyen birinin tavırlarında bu iddianın eserleri neredeyse yok denilecek gibi. ‘Dürüstüm’ diyen birinin bu iddiasının bile yalan olması sence de garip değil mi? Çok ileri gittiğimi düşünmeni istemem ama bir insanın ‘Müslümanım!’ demesine gerek olmadan bunu hâl ve hareketlerinden anlamamız gerekmez mi? Neyse diyemediğim bir konu bu, çalınmış hissediyorum ifadelerimizi veya biz sahip çıkmak için yeter derecede gayret göstermiyoruz gibi.
Kelimeler konusu benim ana meselelerimden biri. O nedenle konu dönüp dolaşıp oraya geliyor zira ondan sonrasını anlatmak için de onlara ihtiyacım var, hepimizin olduğu gibi. Öyle ya kelimeler olmasa sana nasıl ulaşabilirdim ki!?
Hikâye olunur ki; bir bilge öğrencisine bir renkli taş verir ve onun semerciler çarşısında fiyatını öğrenmesini ister, “Sakın satma!” der. Öğrenci, semerciler çarşısında birkaç semercinin bu taşı alıp-almayacağını, kaç lira ödeyebileceğini sorar. Aldığı cevap, taşın renkli olması, güneşte dikkat çekmesinden dolayı alabilecekleri ve cüz’i miktarda bir bedel ödeyebilecekleridir. Gelip hocasına durumu ve ödemeyi teklif ettikleri miktarı söyler. Bilge, bir de kuyumcular çarşısına gidip kuyumculardan fiyat öğrenmesini ister. Öğrencisi kuyumculardan birine girer ve elindeki renkli taşı gösterir, fiyatını öğrenmek ister. Kuyumcu beş kilo altın teklif edince öğrenci şaşırır, kuyumcu fiyatı az bulduğunu düşünerek iki katına çıkarır, daha da şaşırır ve kuyumcu: “Bu dükkânı al ama onu bana ver!” der. Satma izni olmayan öğrenci bu şaşkınlıkla hocasına döner. Hocasının cevabı: “Elindeki taş elmas, onun kıymetini ancak kuyumcu bilir.” der. Bu hikâyeyi anlatan en güzel cümlelerden biridir, “Kelamın kadrini bilene söyle, şalgam pazarında cevher satılmaz.”
Demem o ki, kelimeleri bazen onlara tutunurken, bazen söylerken, bazen de dinlerken eksiltiyoruz. Ne yazık ki bu böyle çoğu zaman. Böyle yapmayarak, kelimelerin hakkını verenlere selam olsun! Onlara bu dünyanın, yorgun yüreklerin, paslı kulakların ihtiyacı var. Öyle biriyle karşılaşırsan ne olur dikkatli dinle. Bu çok kolay yakalayabildiğimiz bir fırsat değildir. Zaman zaman ben bu fırsatı yakalayabilenlerden biri olarak çok iyi geldiğini, bazen bir cümlenin ömrüm boyunca yolumu aydınlattığını bilirim. Umarım sen o hakkını verenlerden birisindir ve seni dinleyenlerin yolculuğunda azık, karanlığında aydınlık olursun.
Hükmün sahibinin kelamıyla, selamıyla hoşça ve dostça kal…
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Bizler sosyal hayatın içinde yaşayan insanlarız. İletişim, bizim yolumuzu, yönümüzü bulmak için ihtiyacımız olan en önemli etkileşimimiz. İnanç sistemimiz de istişareyi temel fırsat, görev ve sorumluluklarımız arasında saymaktadır. Bilene sormak, yüreğin sancısı için reçete aramak, akıl için yol yöntem aramak insanın yanlışını azaltması ve doğrularını arttırması için önemli bir imkândır. Sorarlar-sorarız. Sormak öğrenebilmek için önemli bir anahtardır. İşte bu noktada doğru soru sormak, doğru insana sormak, doğru şekilde anlamaya çalışmak sorumluluktur.
Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama kelimeler sanki anlamlarından uzak bir diyarda savrulduğu zamanlar, kelimelerin anlamları çerçevesinde kullanılmalarından daha çok. Sözümüzün hâlimizi yansıtmadığı zamanlar, hâlimizin sözümüze bulanmadığı zamanlar sanki artıyor gibi. Birbirimize, hatta bazen kendimize rağmen garip bir dağınıklık yaşıyoruz. Ziyan oluyor zaman, ziyan oluyor söz, ziyan oluyor duygu, ziyan oluyor ömür gibi endişeler yüreğimi sardığında; sabır ve gayretle yardım istiyorum Rabbimden. Sonra mı? Muhasebe yapıyorum, yaptıklarım ve yapmam gerekip de yapamadıklarım hususunda. Daha sonra mı? Sözü, zamanı, duyguyu ziyan etmemeye ve ziyan etmeyenlerle yan yana durmaya gayret ediyorum. Bu da seçme hakkımın sorumluluğu gereği.
Seçmek ve tercihimizin gereğini yapmak zorundayız. Bu tanımların her biri tam anlamında idrak edilmeli, işte burada başlıyor kargaşa. Bazıları -çok olan bazıları- kendi söylediği doğru olsun istiyor doğruyu söylemekten çok.
Kelimelerimiz; elimizde, dilimizde, önümüzde… Kelimeler; ortada, kıyada, köşede, kenarda… Kelimeler; kavgada, barışta, yarışta… Kelimeler; kalemde, kâğıtta, bilgisayarda… Kelimeler; derdimizde, devamızda, sancımızda… Kelimeler boğazımızda… Anlamlarının ya eksiltilmişliği ya da sığlaştırılmışlığının ağır bedelleri var elbette. Anlamlar kelimelerin kıyafetleri gibi gelir bana. Benim algımda anlamlar kelimelerin can suyu adeta… İtiraz edebilirsin buna, yine başka yamaçlara yöneldiğimi düşünebilirsin tabii. Benim dayanağım şu, duygularımızı ifade eden sözlerimizin resimleri çoğu zaman eksik. Örneğin; ‘seviyorum’ diyen birinin tavırlarında bu iddianın eserleri neredeyse yok denilecek gibi. ‘Dürüstüm’ diyen birinin bu iddiasının bile yalan olması sence de garip değil mi? Çok ileri gittiğimi düşünmeni istemem ama bir insanın ‘Müslümanım!’ demesine gerek olmadan bunu hâl ve hareketlerinden anlamamız gerekmez mi? Neyse diyemediğim bir konu bu, çalınmış hissediyorum ifadelerimizi veya biz sahip çıkmak için yeter derecede gayret göstermiyoruz gibi.
Kelimeler konusu benim ana meselelerimden biri. O nedenle konu dönüp dolaşıp oraya geliyor zira ondan sonrasını anlatmak için de onlara ihtiyacım var, hepimizin olduğu gibi. Öyle ya kelimeler olmasa sana nasıl ulaşabilirdim ki!?
Hikâye olunur ki; bir bilge öğrencisine bir renkli taş verir ve onun semerciler çarşısında fiyatını öğrenmesini ister, “Sakın satma!” der. Öğrenci, semerciler çarşısında birkaç semercinin bu taşı alıp-almayacağını, kaç lira ödeyebileceğini sorar. Aldığı cevap, taşın renkli olması, güneşte dikkat çekmesinden dolayı alabilecekleri ve cüz’i miktarda bir bedel ödeyebilecekleridir. Gelip hocasına durumu ve ödemeyi teklif ettikleri miktarı söyler. Bilge, bir de kuyumcular çarşısına gidip kuyumculardan fiyat öğrenmesini ister. Öğrencisi kuyumculardan birine girer ve elindeki renkli taşı gösterir, fiyatını öğrenmek ister. Kuyumcu beş kilo altın teklif edince öğrenci şaşırır, kuyumcu fiyatı az bulduğunu düşünerek iki katına çıkarır, daha da şaşırır ve kuyumcu: “Bu dükkânı al ama onu bana ver!” der. Satma izni olmayan öğrenci bu şaşkınlıkla hocasına döner. Hocasının cevabı: “Elindeki taş elmas, onun kıymetini ancak kuyumcu bilir.” der. Bu hikâyeyi anlatan en güzel cümlelerden biridir, “Kelamın kadrini bilene söyle, şalgam pazarında cevher satılmaz.”
Demem o ki, kelimeleri bazen onlara tutunurken, bazen söylerken, bazen de dinlerken eksiltiyoruz. Ne yazık ki bu böyle çoğu zaman. Böyle yapmayarak, kelimelerin hakkını verenlere selam olsun! Onlara bu dünyanın, yorgun yüreklerin, paslı kulakların ihtiyacı var. Öyle biriyle karşılaşırsan ne olur dikkatli dinle. Bu çok kolay yakalayabildiğimiz bir fırsat değildir. Zaman zaman ben bu fırsatı yakalayabilenlerden biri olarak çok iyi geldiğini, bazen bir cümlenin ömrüm boyunca yolumu aydınlattığını bilirim. Umarım sen o hakkını verenlerden birisindir ve seni dinleyenlerin yolculuğunda azık, karanlığında aydınlık olursun.
Hükmün sahibinin kelamıyla, selamıyla hoşça ve dostça kal…
İlgili Yazılar
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Ölüm Konuşur
Ölümü unutan insanlar, göremezler, duyamazlar. Yarını yaşayamazlar. Tüm hazlar, başarılar, kazançlar şimdi ve hemen olmalıdır onlar için. Bu nedenle ölüm hep talihsizlik olarak gelir. Beklenmedik bir ölümdür onlarınki.
Oysa “hepimiz ölecek yaştayız.”
Mustafa Ökkeş Evren Kitabı: Düne Düşen Yazılar
Bundan birkaç yıl önce içinde bulunduğum okuma gruplarından biriyle “Hatırat” okumaları yapmıştık. Bir sene devam etmişti bu okumalar. Seçtiğimiz kitaplar/hatıratlar arasında kimler yoktu ki? Bu bir senelik liste sayılabilir elbette. Ancak bu okumanın öncesine dayanıyordu benim hatırat okuma merakım. Üniversite yıllarında başlamıştı. Bu nedenle her sene yeri geldikçe gerek okumadığım eski bir hatırat, gerekse de güncel bir hatırat mutlaka listemde yerini alır.
Baumanın Iskarta Hayatlar Kavramı Üzerinden ‘İsraf Atık Ve Getto’
İnsanlık tüketmeyi öğrendiğinden beri huzura kavuşamadı. Çünkü tüketmeyi öğrenen insanın kodlarına yok etmenin temel hazları işlendi. Temel sorun yok edilenin de evrende bir yer kaplayacağını düşünmemekti. Sonsuzluk algısında meydana gelen dönüşüm de bu konuda etkili. Ebediyet fikrinde olmuş olan, olacak olan ve olan birbirinden kopmaz bir bütündür ve her şeyin bir yeri vardır bu evrende.
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.