“Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.
Selâm, doğruyu arayanlara…”[1] (Mehmed Said Çekmegil)
Giriş
Diyalektik ya da eleştirel düşünce dendiğinde çoğunlukla Batı Düşüncesine dair metinler ve şaşmaz biçimde “Sokratik Tartışma Metodu”[2] akla gelmektedir. Bunun sebeplerinden biri alternatif düşünme metodolojisine sahip olamamak diğeri ise “katiline aşık olan maktul sendromu” yaşamak olarak ifade edilebilir. Düşünmenin coğrafyası[3] olduğu hakikatini merkeze aldığımızda düşünme yöntemlerimizin coğrafyası da düşünme parametrelerimizi ve düşünce çıktılarımızı belirlemektedir diyebiliriz. Doğulu ya da Batılı olmak/düşünmek bu anlamıyla bir coğrafyadan ziyade bir zihin durumuna işaret etmektedir. Bu bağlamda düşünsel kodlarını kendi düşünce coğrafyasından ziyade farklı bir coğrafyadan temin eden kişiler kendi coğrafyasına yabancılaştığı gibi ithal ettiğine adapte olamamış bir şekilde melez bir düşünme biçimi ortaya koymaktadırlar.
Yazımızda yukarıda bahsettiğimiz problemi kendi imkânları muvâcehesinde tespit edip çözüm arayışı içinde olan M. Said Çekmegil’in “Diyalektik Anlayışımız” ve “Tenkid ve Tetkiklerde Metod” eserleri çerçevesinde dile getirdiği alternatif diyalektik metodu anlaşılmaya ve eleştiri ahlâkına dair birikimi ortaya koyulmaya çalışılacaktır.
Tenkit İbadettir
Said Çekmegil, köklerini Kur’ân ve sahih sünnete dayandırmış olduğu düşünce dünyasıyla gününe ve geleceğe iz bırakan mütefekkir, yazar, şair ve hatip yönleriyle dikkat çeken önemli münevverlerden biridir. Kimilerine göre “Bilge Terzi”[4], kimilerine göre ise; “Büyük Doğu’nun Son Kalesi”[5], “Bir Arayış ve Anlayışın Simgesi”[6], “Kutlu Yolun Mutlu Yolcusu”[7], “Düşünmeyi Öğreten Adam”[8], “Malatya’nın Türkiye’ye Mâl Olmuş Değeri”[9], “Malatya’nın İmanlı Şairi”[10]dir. Fakat her şeyden öte o, doğru inancın ne demek olduğunu anlama yolunda gayret eden, gayretine etrafındaki insanları da ortak eden, bu yolda bütün mesaisini ortaya koyan değerli bir Müslümandır.
“Bana ne olanlardan, neme lâzım olacaklardan diyemezsin! Çünkü sen Müslümansın!”[11]dizelerini kaleme alırken bir kez daha; yazdıklarını yaşamaktan öte yaşadıklarını yazdığını ortaya koyar. Çünkü kendisi de çağının problemlerine duyarsız kalmaz ve gerek konuşmaları, gerek kitapları, gerekse yaşantısı ile bunu gösterir. “Münevver”[12], “Siyaset”[13], “İman”[14], “Ahlâk”[15], “İbadet”[16], “İktisat”[17], “Milliyet”[18], “İnsanlık”[19], “Diyalektik”[20] ve “İyi Niyet”[21]ten oluşan “Anlayışımız” serisinde kaleme aldığı her kitapta gününün problemlerine nasıl baktığını ve bununla birlikte bu meselelere getirmiş olduğu bakış açısının İslâm’dan ziyade kendi bakış açısı olduğu inceliğini yansıtır. Ona göre en büyük zulüm Allah’ın Kur’ân’da çokça işaret etmiş olduğu “Allah adına yalan uydurmaktır” ve “Allah adına yalan uydurandan daha zalim kimse olamaz.”[22] Bu yüzden “İslâm’ın ahlâk anlayışı” değil “ahlâk anlayışımız” der eserine. Ve kim İslâm adına kendi düşüncesini mesnetsiz bir şekilde dile getirir ve Çekmegil’in kapsam alanı içine girerse eleştiri oklarından kendini koruyamaz. Onun derdi bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, her şeyden öte Rabbine vereceği hesabı göz önünde bulundurarak hareket etmektir.
Çekmegil’i yakından ve uzaktan tanıyan herkes onun “tenkidi, ibadet olarak gördüğü”nü bilir. Kendisine yakîn gelinceye kadar kulluğunun bir gereği olan tenkid ibadetini yerine getirdiği yine şahitlik edilen hususlardan biridir.
Mengüşoğlu “Şok Tedavisi” olarak adlandırdığı Çekmegil’in eleştirel duruşu hakkında şunları söylemektedir:
“ “Çekmegil’in metodu çok sertti” sözünü çok işitmişimdir. Onun sertliğine şahitlik de etmişimdir. Ama ben bu şahitliklerimin izini sürdürerek, sertliğe muhatap olan kişinin karakterine dönük bakışlar, tahliller de yapmışımdır. Herkesin hayatında benzer durumlar illa ki vardır. Hani bir hadiseye, azarlamaya, hatta bela ve musibete uğrayan kişi için bazen üzülerek de olsa “müstehaktı” diyesimiz gelmez mi? İşte en azından kendi şahitliklerim için bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Çekmegil’in sertliğine maruz kalanlar, bunu hem de daha fazlasıyla hak edenlerdi. Büyük, uzun tartışmalar, yığınla delil ve belge göstermeler, sayısız şahitliklerle desteklemelere rağmen, hala kalın kafalılığını sürdürerek “dediğim dedik” diyen inatçılar karşısında, son çare bir şok tedavisi değil midir? Dışarıdan bakınca bize hunharca görünse de, kimi geri zekâlılara uygulanan sert tıbbi tedavi için, hangimiz ve hangi hakla hekimlere tenkitlerimizi yöneltiyoruz?”[23]
“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir” düstûru Çekmegil’in temel prensiplerinden biri hâline gelmiştir ki; kökleri Ebû Hanîfe’de bulunan[24] fakat kendi şartlarına binaen baştan tasarladığı “Fikir Sohbeti”[25] ile tenkid ibadetinin usûlüne dair pratik bir çaba ortaya koymuştur.
Fikir Sohbeti; yalnızca eleştirmek adına dinleme değil, dinledikten sonra eleştirebilme; eleştirirken hakaret etmeme; düşünceleri sınırlı bir zaman dilimi içerisinde derli toplu bir şekilde sunabilme; yöneticiliğe dair kabiliyeti olan kişileri gün yüzüne çıkarırken, yöneticinin lâ yus’el olmadığını kavratabilme; tanınmış birçok isme ev sahipliği yaparken, ev sahipliğini yaptığı isimlere fikrî bir zemin kazanabilme imkânı veren bir çalışma ortamıdır denebilir.
İbadetler imkân ölçüsünde yerine getirilmesi ve aksatılmaması gereken önemli düsturlar olduğuna göre tenkid ibadeti de her Müslüman’ın gücü nispetinde yerine getirmesi gereken önemli bir ibadettir. Fakat her ibadette olduğu gibi tenkid ibadetinde de bir gelişigüzellikten bahsedilemeyeceği gibi Allah’ın emir ve yasakları, Resûlü’nün sahih örnekliği çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerekir.
Çekmegil, Peygamberimizin de tebliğ metodu olan “tavsiye ettiğini önce kendin yaşa” düsturunu önemsediğini tenkid ibadetinin uygulamasında da göstermektedir. Tenkid ibadeti akademisyenlerin ya da İslâm’da mevcut bulunmadığı hâlde oluşturulmaya çalışılan “din adamları(!)”nın tekeline bırakılamayacak kadar önemli bir ibadettir. Önemli olan kişinin tenkitini bir kaynağa bağlama zaruretinin farkında olarak hareket etmesi, hevâ ve hevesinin değil Kur’ân ve sünnetin emrettiğini öne almasıdır. Kendisi terzi olmasına karşın bu ibadeti layıkıyla yerine getirmeye çalışan önemli bir isim olmuştur. Hatta tenkidin ibadet olduğunu nazarlarımıza salan ve tenkid ile müsemmâ bir isim de denebilir.
Çekmegil’in tartışma yöntemine dair inceleyecek olduğumuz temel eser “Diyalektik Anlayışımız” iken; eleştiri ahlâkı neleri gerektirir ve ne tür bir metod ile hareket edilmelidir sorusuna cevap arayacağımız eser ise “Tenkid ve Tetkiklerde Metod” olacaktır.
TENKİD ve TETKİKLERDE METOD
Bir insanın eleştirilerini değerli hâle getiren husus; başkalarının açık veya eksik olarak nitelendirilebilecek olumsuz yanlarını nasıl gözler önüne serdiğinden ziyâde kendi eksik ve noksanlarına dönük ne tür bir tavır sergilediğidir, diyebiliriz. Çekmegil, eserinin ikinci baskısının girişinde “Birkaç Aksama” isimli bir bölüme yer verir vermesine lakin “yine de eksiklerimi tamamladım diyemem”[26] ifadeleriyle devam eder sözlerine. Kendi eksikliklerinin bilincinde olan bir münekkidin eleştiri ve cümlelerini daha itidalli kuracağını ve Çekmegil’in kendi eksikliklerine de yoğunlaştığını ifade edebiliriz.
Eserini dört bölüm üzerine inşa eden Çekmegil, birinci bölümde “Tetkiklerde Metod”; ikinci bölümde “Tenkid”; üçüncü bölümde “Umûmî ve Husûsî Tenkidler”; dördüncü bölümde ise “Özel Tenkidler” başlıkları ile düşüncelerini dile getirmiştir.
Çekmegil’e göre yegâne hatasız söz vahyin kendisidir lâkin bu hatasız metne muhatap olan ise hataları ile malûl olarak bilinen insandır.[27] İnsanın yapabileceği en temel hatalara örnek olarak Kur’ân meallendirmelerindeki yanlışlıkları gösterirken buradan hareketle her beşer sözünün tetkik ve tenkide tabi tutulmasının gerekliliğinin altını çizer. Bu hususta sahabenin Peygamberimize olan tavrı bizim için oldukça manidar bir tavırdır: Bu söz vahiy mi? Yoksa sana mı ait ya Resûlallah?[28] Peygamberimizin istişareler ve farklı fikirler sonucunda kendi görüşünden birçok kez vazgeçmesi konunun önemini izhar etmektedir.
Bir taraftan doğru ve yanlışı ayırt edebilecek temel vasfın akl-ı selîm olduğuna vurgu yaparken diğer taraftan aklın, rasyonalistler gibi putlaştırılmadan, mistikler gibi uyuşturulmadan ele alınması gerektiğini ifade eder.[29]
Muhkem-müteşabih ayrımı üzerinde duran mütefekkir, Allah’ın dahi Kur’ân’ı tek mânâda anlaşılabilecek tarzda vahyetmediğini fakat insanların sınırları zorlayarak kendi görüşlerini mutlaklaştırmak gibi bir yanlışa düştüğünü belirtir.[30]
Eleştiri getirdiği konular hakkında uzunca kaynak listelerine yer verir; hem kendi düşüncesini desteklemek hem de eleştirdiği düşüncenin kaynağını belirtmek üzere. Zira kaynak problemi ona göre temel problemlerden bir diğeridir.
İslâm adına konuşan kişinin kendi düşüncesini temellendirirken de bir düşünceyi eleştirirken de kaynak belirtmesi zaruridir. “Ben böyle duymuştum” tarzındaki sözlerin zan barındırdığını ve Allah’ın zandan sakınmamız konusundaki uyarılarını[31] tekrar hatırlatır okurlarına.
Çoğunlukla el yazması eserlerde görebilecek olduğumuz ana metne (art niyetle ya da farkında olmadan) ekleme ve çıkarmaların yapılmış olması ihtimali dahi bir metni kritik ederken oldukça hassasiyet göstermemize yeter sebeptir. Tenkid, bir metin üzerinde gerçekleştiriliyorsa şayet; tenkid edilen metnin tenkid edilen kişiye ait olup olmadığının tespit edilmesi önemli bir husustur. Bununla birlikte tenkide konu olan düşüncenin kimin ağzından çıktığından ziyade tenkid edilen düşüncenin göz önünde bulundurulması gerekir. Çekmegil bu hassasiyeti gözeterek “Büyük Zulüm” kitabını kaleme alır ve “Zulüm Karışmış Kitaplar” başlığı ile geçmiş yüzyıllarda yazılan eserlere eleştiriler getirir. Hassasiyet noktası ise şuradadır: “Kim bilir, belki de kitapların üzerindeki yazar görünenlerin haberi olmadan, her nasıl olmuşsa, eserlerine bu hikâyeler girmiş olabilir… Gayemiz mü’minleri böylesine zulümlere düşmekten korumaya vesile olmak ve olmuşları istiğfara çağırmış bulunmaktır.”[32] Yani “vardır bir hikmeti” bakış açısıyla meselelere yaklaşmak yerine “kim söylerse söylesin bu söz zulüm içermektedir” bakış açısıyla meselelere yaklaşmaktadır denilebilir.
“Bazı batıcıların dürüstlüklerini öve öve bitiremedikleri Batıdan da birkaç misal verelim”[33] diyerek kitaplar üzerinden yapılan tahrifatların yalnızca Doğu veya Müslüman toplumlarına has bir eylem olmadığını birçok örnekle ortaya koymaktadır. Tahrifat tespit edilmeden ortaya koyulacak her tenkid ise ister istemez haksız bir yargıyı barındıracaktır. Buradan hareketle tenkidden önce gelmesi gereken bir tetkikten bahsedebiliriz.
Tahrifatın yalnızca ilâhî metne değil aynı zamanda hukûkî, siyasî, edebî hatta lügatlere dönük yapıldığını göz önünde bulundurduğumuzda tetkik etmek tenkidin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesinin ön koşulu olacaktır.
“Beşerî eserlerin kritiksiz okunması daha kimleri üzmemiştir ki?”[34]diyerek hemen sonuçlanması gerekmeyen bir hususta aceleci davranarak hüküm vermenin veyahut eleştiri getirmenin yanlışlığından bahsederken; Müslümanların içinde bulunmuş olduğu durumun sebeplerinden biri olarak da tenkidin terk edilmesi ve taklit marazına düşülmüş olunmasını zikretmektedir.[35]
Tenkidin tarafsız olamayacağını belirten mütefekkir, objektiflik söylemine sığınarak insanların düşünme parametrelerini terk etmelerinin mümkün olmadığını, bunun sadece gayr-ı âkil varlıklara has olduğunu vurgular.
Kişinin eleştiri getirirken tarafsız olması gerektiğini düşünenlere hitaben: “İnsanın ölçü değil, ölçüleri kullanan yaratık olduğunu birçokları gibi anlayamamışlardır”[36] demektedir.
Bireylerin hayatlarındaki çeşitli hastalıklar nasıl ki ölümlerine sebebiyet veriyorsa cemiyetlerin hayatlarında da bazı hastalıkların ölümcül olabileceğini ifade eder. Büyük imparatorlukların tarih sahnesinden yok olup gitmesindeki temel faktörü yöneticilerin ikaz edecek bir cemaate/topluluğa sahip olamamasında görür: “Kritiksizlik cemiyetleri dikta bir idareye sürekler.”[37]İkaz eden değil de itaat eden bir topluluk hataları da doğru telakki ederek yanlışların katlanarak büyümesinde etkili olur. Hz. Ömer’in tarih sahnesinde önemli bir yönetici olarak anılması; onu ikaz eden değerli bir cemaate/istişare heyetine sahip olması ve kendisinin de bu cemaate/heyete karşı “her şeyin en iyisini ben bilirim” edası ile değil makul dönütler sağlamasıyla ilişkilendirilebilir.[38]
İslâm’ın en temel emirlerinden biri olan “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker”i zaman içerisinde “gassalın önündeki meyyit gibi olacaksın” algısına çevirenlerin bir kısmının art niyetli olmasına karşın bir kısmının ise iyi niyetli olduğunu dile getirir fakat şunu da eklemeyi unutmaz: “İyi niyet ve samimiyet, şu imtihan âleminde daima adil bir nizamı sağlayamıyor.”[39]
Çekmegil’in tenkid konusunda kullandığı temel kavramlardan biri “nasihat”tir. Nasihat sözlük anlamı itibariyle balı mumundan arındırmak mânâsında kullanılmıştır. Istılahtaki karşılığı ise sözü sahteliklerinden, yaşantıyı batıl davranışlardan, dini hurafelerden ayırma işlemi diyebiliriz. Çekmegil’in tenkid usûlünde nasihat kavramına bu kadar önem atfetmesinin sebebinin; tenkidin arızî olandan aslî olana yönelmesi gerektiği ile ilgili düşünceleri olduğunu söyleyebiliriz.
Tenkidin neliği üzerine yapılan tartışmalardan bahseden Çekmegil, dil ve köken itibariyle analizlerini sıraladıktan sonra önemli bir noktaya işaret eder: “Bu yolda yazılan yazılardan bazıları konusu olan eserden daha değerli bir sanat eseri olarak kalmıştır.”[40]Tenkid faaliyeti bir taraftan düzeltme eylemi olarak görülebilirken diğer taraftan kendisi de hem fikrî hem de sanatsal özellik taşıyan bir eser olarak görülebilir.
“Her bid’at bir sünneti unutturur”[41] vecizesinden hareketle, kritik edilmeden alınan birçok israiliyat bilgisinin süreç içerisinde dinleştiği ve bid’at hâline geldiğini, ardından dinin ve sünnetin aslının ortadan kalkmasına sebebiyet verdiğini dile getirir.
İnsanların din algılarının eleştirilmesi ile dinin eleştirilmesinin birbirine karıştırılması veya kasten böyle lanse edilmesinin problemli sonuçlar doğurduğuna işaret eder. Bu hususta eleştirilenin Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği Allah’ın emir ve yasakları değil insanların vahye dair ortaya koymuş olduğu düşünceler olduğunu özellikle vurgular. Zerkeşî’nin kaleme almış olduğu “Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler”[42] isimli eserin bu anlamda önemli bir açılım getirdiği söylenebilir.
Tenkid hususunda problemlerden bir diğeri; tenkid edilenin tahammül sahibi olmamasıdır. Bunun çaresinin ise tenkidlerin ibadet şuuru ile yapılmasından geçtiğini belirtir. Tenkidin tenkilden (ibret olacak bir cezadan) önce geldiğini ifade ederken Kur’ân’da kıssaları anlatılan kavimleri örnek olarak gösterir. İbadet şuuru ile ortaya koyulan bir tenkid; cezalandırma amacıyla değil, nasihat kavramına dönük boyutuyla düşünceleri ya da eylemleri arı duru hâle getirme amacıyla gerçekleştirilir. Zira Allah da nasuh tövbesini kabul etmektedir: Hataları geride bırakmış, Allah’ın razı olacağı eylemleri yapmaya niyet etmiş olan tövbeyi. Yapıcı tenkidler arı duru hâle getirirken, tenkil anlamında ortaya koyulan cezalandırıcı tenkidler hâlin değişiminden ziyade kişiselleşmiş bir zeminde ortaya koyulmakta ve düzeltmekten ziyade bozuma sebebiyet vermektedir.
Ali Şeriati’nin eserlerinin ilk sayfasında yer alan: “Sizi rahatsız etmeye geldim!” veciz sözünü hatırlatan: “İnsanlar sanki dünyaya ebedî saadeti kazanmak için değil de rahatsız olmamak için gelmişler”[43] ifadesiyle tenkidin rahatsız etmesi gerektiğini ve bununla birlikte bu rahatsızlıkların dünya hayatında düşünce ve eylemlerimizi değiştirmemizi sağlayarak ebedî mutluluğu kazanmamıza imkân vermesine işaret eder.
Tenkid ibadetini bozacak hususlara dair ise şunları söylemektedir:
“Hak için değil de dünyacı arzulara dayanan kötü niyetler taşıması (isterse böylesi tenkidler iyi neticeler vermiş olsun)
Tenkid edilmesi gereken bir iş görülmeden, su-i zanlarla harekete geçilmesi,
Aslı olmayan yalanlarla işe hakaret ve iftiralar karıştırılması… Bütün bunlar tenkid ibadetini bozar; insana sevap yerine vebal getirir.
Sevmeyerek düştükleri ayıp ve kusurlarından utanan hayâlı kişilerin hâllerini tecessüste bulunarak teşhir etmek de vebaldir.”[44]
Kitabının son bölümlerinde kendi kitapları ile ilgili değerlendirmelere yer vermiş, kendisine yöneltilmiş olumlu ve olumsuz tenkidleri okuyucusu ile paylaşmıştır.
“ ‘Tenkid kolay, sanat güçtür’ derler. Aslında tenkidi ibadete inkılâp ettirmek büyük bir iman gücünü, izzetli bir sabır faziletini gerektirir. Düşüncemize uymuyor, hoşumuza gitmiyor diye her işi didikleyip kusur aramak, zayıf ve aynı zamanda bedbin bir hâlet-i rûhiyeyi aksettirir”[45] diyerek tenkidin kusur arama anlamında tecessüse dönüşmemesi gerektiğini ifade eder.
“İslâm’daki yapıcı tenkid, cemiyette bir otokritiği işletir ve yüce bir ikaz müessesesi olarak ibadet olur. İbadet olunca da bu salih amele nefsin kötü arzuları karıştırılmamaya çalışılır. Şayet kötü arzular karıştırılırsa, su-i niyetle harekete geçerek yalan, iftira, hakaretlerle karıştırılınca tenkid ibadeti bozulur. Orucu, yemenin içmenin bozduğu gibi bozulur. İbadetini bozmaya razı olan münekkid, artık abid değil, diğer günahından utanmayanlar gibi fasıktır. Ama ne var ki, ikaz mahiyetindeki tenkid gibi bir ibadetten uzak olan toplum, ailesiyle, fertleriyle, bütünüyle hüsrandan kurtulamaz…”[46]
Çekmegil önemli bir soru ile konuyu sonlandırır: “Hırs ve zaaflarımıza gem vurup tenkidlerimizi ibadetleştirebilecek miyiz?”[47]
DİYALEKTİK ANLAYIŞIMIZ
Diyalektik/tartışma metodu denilince akla ilk gelenler çoğunlukla Sokrates’e atfedilen “Sokratik Tartışma Metodu”, Hegel’in “Diyalektik İdealizm”i ve Marks’ın “Diyalektik Materyalizm”i olmaktadır. “Hikmet, mü’minin yitiğidir onu nerede bulursa alır”[48] vecizesi önemli bir yere işaret etmektedir. Fakat her karşılaştığımız düşüncenin hikmet olup olmadığı dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir. Diyalektik yöntem konusu hafife alınamaz, zira düşünme parametrelerimiz düşünce çıktılarımızı belirlemektedir.
Diyalektik, Platon’dan itibaren tartışılagelen ve felsefe tarihinde kendine önemli bir yer bulmuş kavramlardan biridir. Platon’da karşılıklı konuşma anlamına gelen diyalog kavramıyla nitelenen diyalektik, Alman idealistleriyle birlikte “Hegel diyalektiği” olarak da adlandırılan “diyalektik idealizm”le müsemma hâle gelmiştir.
Sokratik Tartışma Metodu
Sokratik tartışma metodunun özünde insanın doğuştan getirdiği bilgileri açığa çıkarma çabası olduğu söylenebilir. Bu hususta Sokrates, annesinin bir ebe olarak yeni hayatların dünyaya göz kırpabilmesi için yardımcı olduğundan hareketle; filozofun da insanın doğuştan getirdiği bilgileri açığa çıkarması için yardımcı olması gerektiğini ifade eder.[49] Sokratik tartışma metodunda karşı tarafın savları üzerinden sorular sorularak kişi, inanılması ya da kabul edilmesi istenen noktaya doğru yönlendirilir. Yani varılan nokta sokratik tartışma metodunu uygulayan kişinin zihninde doğru olarak kabul edilen nokta olmaktadır. Temelde ilâhî bir bilgi değil de beşerî bir bilgi söz konusu ise varılan yer de yine eleştiriye ve tartışmaya açık bir nokta olmak durumundadır. Sokrates’in Peygamber olduğu iddia edilen görüşlerden biri olmasına karşın tespit edilebilmesi mümkün olan bir bilgi değildir. Binaenaleyh bu kısım üzerinde fazladan söz sarf etmek “gaybı taşlamak” olacaktır. Sonuç olarak tekrar ifade etmek gerekirse; sokratik tartışma metodunun hareket noktası ilâhî referanslı bir bilgiye yönlendirmek değil de beşerî kanaatlere ikna çabası ise gelinen yer sağlamlıktan uzak, rölatif, kaygan bir zemin olmuş olacaktır.
Diyalektik İdealizm
Hegel’in diyalektik idealizmi; düşünce ve varlığın “tez-antitez-sentez” süreciyle sürekli ve döngüsel bir biçimde değişim ve ilerlemesine verilen ad olarak tanımlanabilir.
Hegel’e göre asıl varlık olan düşüncenin gelişimi şu şekilde olmaktadır: Tez karşı bir tezle (antitez) karşılanır, tez ve antitezin karşılaşması sonucunda yeni bir tez (sentez) açığa çıkar. Sonuç olarak ortaya çıkan sentez yeni bir tez olarak tekrar bir antitezle karşılanır ve süreç döngüsel bir şekilde ilerlemeye devam eder. Bu sürecin Mutlak Tin ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağı iddia edilir.[50]
Diyalektik idealizmin, materyalist düşünce dünyasına kıyasla metafiziği konu edinmesi açısından makul bir tarafı kendisinde barındırdığı ifade edilebilse de; her tezin bir antitezle karşılanması hususu sabit kalabilecek bir düşünceye yer vermemesi açısından tartışmaya, eleştiriye açık tarafı olarak nitelendirilebilir.
Diyalektik Materyalizm
Marks’ın diyalektik materyalizm’i için ise; bütün olayların maddi temelli ilişkilerle açıklanması gerektiğini savunan felsefî görüş denebilir. Bütün bilgilerin duyular yoluyla elde edilen maddeci görüşe dayandığını dile getiren Marks’a göre materyalizm, maddi dünyanın zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına dayanır.[51] Bilgi kuramında maddi alanın dışında bir varlık alanı söz konusu değildir. Düşünceler de maddi koşulların ürünleri ve yansımaları olarak ortaya çıkarlar.
Diyalektik materyalizm şu şekilde gerçekleşmektedir: Maddi gerçeklikler tarihsel süreç içerisinde birbiriyle çatışır ve tekrar uzlaşır. Bu uzlaşmalar esnasında madde öncesinde olmayan birtakım özellikler kazanır. Bu süreç başlangıçta cansız olan maddeye canlılık kazandırır. Marks, toplumsal ve siyasal yapıların temelde ekonomik ilişkilere dayandığını; üretim araçlarına sahip olanların, üretim araçları ve üretim ilişkileri sonucunda çeşitli siyasal ve toplumsal örgütlenmeler meydana getirdiğini ileri sürer.[52]
Marks’ın baktığı yerden, maddeci ve idealist görüşler felsefe tarihi boyunca karşıt görüşler olarak var olagelmişlerdir. Bu sebeple onların uzlaşamayacağını savunurken maddeci görüşten yana tavır sergilemiştir diyebiliriz.
Diyalektik materyalizmin, madde dışında varlık alanı kabul etmemesi; gerek felsefe gerekse teoloji geleneği açısından eleştiriye muhatap olduğu önemli bir husustur.
Hegel ve Marks’ın diyalektik yöntemine dair değerlendirmelerde gördüğümüz üzere yöntem farklılıklarının sonuca etkisi, düşünme/tartışma yönteminin önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Diğer taraftan Batı düşüncesi içinde dile getirilen diyalektik yöntemler, bunlardan başka düşünme yönteminin olmadığı anlamına gelmemektedir. Hegel ve Marks’ın diyalektik yöntemlerinin farklı olması ikisinden birinin doğru olduğu anlamını da taşımaz. Marks, Hegel’in diyalektik idealizmini, diyalektik materyalizme çevirmesinin ardından, “Hegel’in diyalektik düşüncesinin ayaklarını yere bastırdım” demektedir. Ayakların havadan yere inmesi sonucun makul olduğu anlamına gelmez, zira ayakların nereye bastığı da önemlidir. Marks’ın, ayakları havadan indirdiği yer materyalist, natüralist bir zemindir.
Kuşkusuz diyalektik yöntemi Batı düşüncesinden ibaret sanmak bir yanılgıdır. Gerek Doğu düşüncesinde gerekse özel olarak Müslümanların düşünce tarihinde bu hususta orijinal diyalektik yöntemlere rastlamak mümkündür.
Müslümanların tarihinde örneklerini görebileceğimiz/gösterebileceğimiz farklı isimler olsa da yazımızın konusu itibariyle bu hususta dile getireceğimiz isim M. Said Çekmegil’dir.
Mehmed Said Çekmegil ve Diyalektik Anlayışı
Çekmegil, Müslümanların diyalektik gibi önemli bir hususu tarih içerisinde göz ardı ettiğini ve bâtılın elindeki diyalektiğin tek geçer akçe olarak kabul edilmeye başlandığını[53] ifade ederek bir taraftan diyalektiğin önemine, diğer taraftan Batı düşüncesinin elinde hapsolmuş olmasına dikkat çeker. Diyalektik düşünce üzerinden gerçekleşen savaşların sıcak savaşlardan daha etkili olduğuna; daha fazla emek sarf edildiğine; Müslümanların zaman içerisinde terk etmesine karşın bâtıl düşünce sistemlerinin verdiği öneme şu sözleriyle işaret eder: “Bütün bâtıllar diyalektiğin gücünü anlamış olacaklar ki, ona büyük önem vermiş görünüyorlar. Soğuk harp denilen kavga bugün bu diyalektikler arasında cereyan etmektedir. Bu uğurda harcanan emek ve sermayenin ateşli harplerden az olmadığını tahmin edebiliriz.”[54]
Taklidin fikir bid’atı olduğunu düşünen[55] Çekmegil, “düşmanın silahıyla silahlanınız” ifadesini yanlış anlayan bazı Müslümanların Batı’nın diyalektik düşüncesini taklit ederek bu bid’atı gerçekleştirdiğine dair hayretini şu şekilde ifade eder: “Bazı müdafi düşünürlerin yazı ve sohbetlerinde, karşı görüşün diyalektiği ile dâvâlarını savunur gördükçe hayret eder dururuz.”[56] Kuşkusuz “Bu hâlin sebebi İslâm âleminin ekseriyetinin postulatlarından habersiz, ilmî çalışmalara sabırsız, fikir disiplinine tahammülsüz oluşları değil de nedir?”[57]
Bir taraftan Hegel’in “tez-antitez-sentez” şeklinde formülüze edilen diyalektik idealizmine eleştiri getirirken diğer taraftan İslâm düşüncesinde tez ve antitezin neye karşılık gelebileceğini “İnsanoğlu için bir ana tez; vahye muhatap olmadaki izzeti idrâk eden normal akıl ve bir antitez; anlayamadığını inkârdan başka bir çareyle karşılamayan ve kendisinden başka muhatap tanımayı reddeden megalomani hastalığına düşmüş anormal akıl. Yani vahyi esas alan tefekkür sistemine tez diyebilirsek, felsefenin yozlaşmış, katılaşmış dogmalarına saplanıp kalan materyalist düşünce anarşisine de antitez demek doğru olur. Yani müminde tez, münkirde antitez vardır”[58]sözleriyle ifade eder.
Diyalektik materyalizmin her şeyi maddeye indirgeyen ve metafizik unsurlarla ilişkiyi koparan yaklaşımı esas alınarak oluşturulacak olan düşünceler ise; ister istemez meseleleri materyalist bir perspektiften anlama ve açıklama çabası içinde olacaktır. Kur’ân’ın bak dediği yerden bakmak yerine diyalektik materyalizmin bak dediği yerden bakanlar bir süre sonra Kur’ân’ı da materyalist düşünce ekseninde yorumlamaya başlayacaktır. Çünkü pergelin sağlam ayağı, düşüncenin zemini Kur’ân’a değil, gayr-ı İslâmî/insanî düşüncelere saplanmaktadır. Bir Müslüman içinse doğru düşüncenin referansı, pergelin sağlam ayağı vahiy olmak durumundadır, vahye muhalif her düşünce biçimi İslâm nazarında saptırıcı düşünceler olarak dile gelmektedir.
Çekmegil’in usûl olarak belirlediği kaideler çoğunlukla Kur’ân’ın vazettiği hususlardır. “Hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[59] “Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her âsi şeytanın peşine takılır.”[60]âyetleri Çekmegil’in diyalektik anlayışına dayanak teşkil eden temel âyetlerden yalnızca iki tanesidir. Bir tartışma ya da eleştiri sağlam bir bilgi zemininde yapılmıyor, hevâ, heves ve zan ekseninde gerçekleşiyorsa orada ortaya çıkacak olan sonuç ilim değil zannî bilgidir. Bu anlamda sokratik tartışma metodu ilâhî referanslı bir bilgiyi açığa çıkarmaya hizmet ediyorsa makul olarak değerlendirilebilir fakat birtakım dayanaksız beşerî bilgileri onaylatma vazifesi görüyorsa sokratik tartışma metodu da hikmet boyutunu yitirmiş olacaktır. Binaenaleyh sokratik tartışma metodu kısmen nötr olarak tanımlayabileceğimiz bir yöntem iken “diyalektik idealizm” ve “diyalektik materyalizm” usûl itibariyle bir Müslümanın aslı olan İslâm’ın vazettiği düşünce dünyasına râci değildir.
Çekmegil’e göre ön doğru ya da ispatsız kabul edilen önerme olarak tanımlanabilecek olan ‘postulat’ı vahiy olan Müslüman diyalektiğinin hareket noktası: “kemâl evvel, nâkısa sonradır”[61] esasından başlamaktadır. Batı düşüncesindeki ilerlemecilik/lineer tarih anlayışına göre her şey daha iyi bir forma doğru tekâmül/ilerleme gösterirken, Çekmegil’in işaret ettiği husus; Allah’ın her şeyi kemâl formunda, ahsen-i takvim üzere yarattığı fakat iman ve salih amelden uzaklaşan insanların onu süreç içerisinde esfel-i sâfilîn’e doğru sürüklediğidir.
İslâm’da tez iman, antitez ise küfür olarak isimlendirilecek olursa; bir kişinin küfürden hidâyete geçişi tezi kabul etme, iman eden birinin de küfre geçerek mürted olması antitezi kabul etme anlamını taşımaktadır. Çekmegil, “İslâmiyet, senteze ihtiyacı olmayan tezdir”[62] diyerek bu hususu vurgulamaktadır. İslâm, zıt unsurlar eklenerek bir senteze veyahut eklektik bir dine dönüştürüldüğünde İslâm olmaktan çıkıp başka bir din hüviyeti kazanacaktır. İslâm söz konusu olduğunda sentez; İslâm’ın karşısındaki antitezlerden bir teze dönüşmektedir diyebiliriz.
Çekmegil, gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilmediğimiz bir tartışma nakleder eserinde. Marksist bir genç kendisine gelerek, Müslümanların komünizme gösterdikleri tepkiyi kapitalizme göstermediklerinden dem vurur ve kendilerinin dert edinildiğini ifade eder. Çekmegil ise “Biz Müslümanların kişilerle değil, fikir zannedilen sapık arzularla olmalıdır savaşı”[63] diyerek cevap verir. Ardından kapitalizmi eleştiriyor oluşunun komünizmi savunacağı anlamına gelmediğini; aynı şekilde komünizmi eleştiriyor oluşunun da kapitalizmi kabul edeceği anlamını taşımadığını vurgular. Çekmegil, Müslümanın, iki ucu da cehennem olarak gördüğü kapitalizm veyahut komünizmden öte tercihini İslâm’dan yana kullanmasına vurgu yapar.
Sokrates’ten Ebû Hanîfe’ye, Eş’ârî’den Necip Fazıl’a farklı diyalektik örneklerine yer veren Çekmegil, yanlış diyalektiğe karşı ortaya koyulan her çabanın doğru diyalektiğe örnek olabileceğine dair düşüncelerini dile getirir.
Diğer taraftan yanlış olarak gördüğü diyalektik yöntemleri de onlara ait örneklerle temellendirir. Eş’ârî ve Cübbâî arasında gerçekleşen “Allah’ın en iyi ve faydalıyı yapmasının vücûbiyeti”ne dair tartışmanın âfâkî bir konu olduğundan hareketle diyalektiğin lüzumsuz konular üzerine kurulmaması gerektiğini ifade eder.
Çekmegil’in vermiş olduğu örneklere baktığımızda şöyle bir örtük mesajı hissedebiliriz: Önünüze sunulan her düşünceye cevap verme telaşı ile hareket etmek yerine meseleyi kavrayın, karşı tarafın sizi çekmek istediği zeminde meseleyi ele almak yerine kendi belirlediğiniz zeminde tartışın ve karşı tarafı hakiki, elzem meselelere yönlendirin.
Eserinin bir bölümü “Diyaloglarımız”[64] başlığına sahiptir. Bu bölümde Çekmegil pratik hayatta yapmış olduğu tartışmaları farklı isimler üzerinden kaleme alırken kendi diyalektik anlayışına ve yöntemine dair de ipuçları vermektedir. Çekmegil’in diyalektik anlayışını yansıtan diyaloglar ve bu diyaloglardan çıkarılabilecek diyalektiğe yönelik ilkeler aşağıdaki gibidir:
Selçuk ile Cemil[65]: Cemil ihtisasını yeni tamamlamış bir doktordur ve Selçuk ise ona göre daha radikal(!) olarak tabir edilebilecek bir kişidir. Cemil Müslümanlara dair bazı hususlarda ithamda bulunmasına karşın ithamda bulunduğu hususlar noktasında yeterli tetkikte bulunmamıştır. Selçuk ise karşısındaki kişinin meslekî kariyerine aldırmadan ve eziklik içerisinde karşısındaki kişinin görüşlerini onaylamadan farklı bir düşünme biçiminin de geliştirilebileceğini ifade eder.
Bu metinde diyalektiğe dair ilke: Tartışma usulünde akademik apoletlerden ziyade söylenilen söze odaklanmak ve bir husus hakikate işaret ediyorsa direnmeden teslim olmaktır.
Muhtar ile Yaşar[66]: Yaşar kendi zihnindeki düşünceleri mutlak kabul eden ve manipüle edilmiş bilgileri sorgulamadan dayanak noktası olarak kullanan bir kişidir. Bir imamı hırsızlıkla itham etmesi üzerine Muhtar olaya farklı bir pencere açar ve Yaşar’ın dile getirdiği düşünceleri tekrar gözden geçirmesini ister. Fakat Yaşar tekrar gözden geçirmek bir yana Muhtar’ın yanından sert bir şekilde ayrılır.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Manipüle edilmiş bilgilerin diyalektikte çıkış noktası olarak kullanılmasının yanlışlığı ve karşımızdaki kişinin sunmuş olduğu bilginin farklı bir zaviyeden tekrar ele alınabilmesinin gerekliliğidir.
Ömer ve İlker[67]: Kendini sosyalist olarak tanımlayan bir edebiyat öğretmeni olan İlker ile ticaretle uğraşmasının yanında bir fikir adamı olan Ömer arasında geçen diyaloğun ana konusu “beşerî ideolojiler ile İslâm’ın mezcedilip edilemeyeceği”dir. Kendisinin fikrî yönünden bahsolunan Ömer’i ters köşe yapmaya giden İlker, arkadaşları arasında diyalektik kabiliyeti ile tanımlanan biridir. Ömer ile tartıştığı husus ise bir Müslümanın aynı zamanda sosyalist olabileceğidir. Ömer önemli bir metod izleyerek İlker’in gözlerini hakikate çevirmeye çalışmaktadır. İlker’in sormuş olduğu sorulara direk cevap vermek yerine onun da karşı çıkacağını düşündüğü beşerî ideolojilerin İslâm ile bir arada zikredilip edilemeyeceğinden bahis açar. Bunlara şiddetle karşı çıkan İlker’e cevap olarak sosyalizmin de tıpkı karşı çıktığı kapitalizm ve liberalizm gibi beşerî bir ideoloji olduğunu; İslâm’ın hiçbir ön ya da son eke ihtiyacı olmadan Allah tarafından kemâle ermiş bir din olduğunu söyler.
Metinde diyalektiğe dair ilke: İçine çekilmek istenen tartışmaya aceleci davranıp cevap vermek suretiyle alet olmak yerine; karşı tarafı düşündürmeye sevk edip tartışmanın gidişatını bizim belirlediğimiz bir tavırla hareket etmektir.
Halim ile Salim[68]: Halim genç ve fikir konularında heyecanla görüş bildiren, ayrıca çekinmeden fetvalar veren bir karakter iken; Salim bildirilen her görüşün delilini irdeleyen, dayanaksız görüşleri kritiğe tabi tutan bir karakterdir. Salim’in her konuyu ilmî olarak ele alma gayreti Halim tarafından şaşkınlıkla karşılanır ve kendinde olmayan bir hassasiyetin muhatabında da olmaması gerektiğini düşünerek Salim’in bu davranışının yanlışlığını ispatlamaya çalışır. Salim ise karşı tarafın görüşlerinin delilini sorarken kendi görüşlerini dile getirdiği esnada delillerini sıralamaktan da geri durmaz. İlmî tavrı, her şeyi bilme iddiası olarak algılayan Halim’in, Salim’e yönelik atoma dair sormuş olduğu soruyu ilmî olarak ele almasını ister ve karşılaştığı cevap “bilmiyorum” olur.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Tartışma esnasında dile getirilen görüşler hakkında delil istenmeli, meseleler ilmî bir zeminde ele alınmalı, hakkında kesin delillere sahip olunmayan meselelerde “bilmiyorum” demekten çekinilmemelidir.
Halid ile Velid[69]: Halid Müslümanlara hüsn-ü zannı ile bilinen fakat onları hata içerisinde gördüğünde ise düşüncelerini çekinmeden ifade eden biridir. Velid ise muhafazakâr bir öğretim üyesidir. Bir gün Halid’i evine davet eden Velid, evde yapılacak olan konuşmaya başlamadan önce Halid’i uyarır ve kelime oyunları yapmaması hususunda ikaz eder. Halid böyle bir şey yapıp yapmadığına dair soru yönelttiğinde ise; bu tür şeyler duydum hakkında, yapmadan uyarayım istedim der. Halid ise durumu ilmî bir temelde kızmadan, bağırmadan tüm açıklığı ile dile getirir. Konuşulan kavramların aynı anlam dünyalarına sahip olması gerektiğinden bahseder.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Tartışma esnasında kullanılan kavramların aynı şekilde tanımlanıp tanımlanmadığına dikkat etmek; tartışılan kişinin sözlerini dinleyerek ağzından çıkan sözlere dair yargıda bulunmaktır.
Tamer ile Muammer[70]: Tamer, Muammer ile akrabadır ve üniversite yıllarında yaşça büyük olduğu için Muammer kendisine abilik yapmıştır. Fakat hayatını İslâm’a göre yaşayan Tamer evlendikten ve zenginleştikten sonra İslâm ile arasına mesafe koymaya ve Muammer’de doğru davranışları gördüğü için hem onu görmekten kaçınmaya hem de ondan içten içe nefret etmeye başlamıştır: Hatta hakkındaki iftiraları toparlayarak onun İslâm’a zarar veren biri olduğunu iddia edecek kadar.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Şahit olunmayan, hakkında kesin bilgi sahibi olmadığımız hususlarda yargıya varmamak; bize getirilen bilgileri araştırarak hareket etmektir.
Reşad ile Kürşad[71]: Reşad ile Kürşad üniversite arkadaşıdır. Kürşad bir partinin başkanı olmuştur ve seçim çalışmaları esnasında Reşad’a denk gelir. Kürşad, Reşad’ın seçimler hakkındaki görüşlerine karşı çıksa da ortaya koyulmuş olan üçüncü yol arayışı onu da ikna etmektedir.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Tartışma esnasında önümüze sunulan iki tercihten birini kabul etme hususunda aceleci davranmadan üçüncü yol arayışı içinde olmaktır.
Orhan ile Can[72]: Can içinde bulunduğu hoş olmayan durumu meşrulaştırabilmek adına uydurma bir sözü Peygamberimize isnad etmiştir. Bunun üzerine kaynak isteyen Orhan’ın Cem ile yapmış olduğu tartışma sonucu, Cem’in de kaynak konusunda dikkatli olunması gerektiğine dair takriri ile tartışma son bulmuştur.
Metinde diyalektiğe dair ilke: Tartışma esnasında birilerine isnad edilen sözlerin kaynağını sorgulamak; bilinmeyen hususlarda yanlış bilgilerle hareket etmek yerine sükût etmektir.
Çekmegil, diyalektik anlayışının dayanak noktasını eksik bırakmaz ve “Diyalektiğimize Işık Tutacak Vahiyden ve Tebliğcisinden Birkaç Örnek” başlığıyla vahiyden ve Peygamberimizin pratik hayatından örnekler vererek vahye uygun diyalektiğin nasıl olması gerektiğinin altını çizer.
Çekmegil’e göre “Her Müslüman, gücünce ölçüsünü bulmak ve ferasetinin izzet getirecek olan diyalektiğine (mantıkî tartışma sanatına) sahip olmakla mükelleftir.”[73]
Sonuç
Said Çekmegil, Türkiye’nin önemli mütefekkirlerden biri olup özellikle Malatya’da kurmuş olduğu Fikir Kulübü ile tanınmış, günlük maişetini terzilikten kazanmasının yanında entelektüel birikimi ve fikrî mücadelesi ile öncü bir şahsiyet olmuş ve otuz üç kitabı ile ardında önemli bir külliyat bırakmıştır.
Kur’ân’dan aldığı ilhamla diyalektik yönteme dair özgün bir çalışma meydana getiren Çekmegil bunu yaparken de kendi düşünce coğrafyasından hareket etmiştir. Bu coğrafyanın en önemli düşünürlerinden olan Ebû Hanîfe, Çekmegil’in diyalektik yöntemine rengini veren başat isimlerden biridir. Diyalektiğin Sokrates, Hegel ve Marks üçlüsünde inşa edildiği bir zaman diliminde özgün bir diyalektik yöntemi kendi düşünsel kodlarına yakın bir vasatta inşa etmiş olması önemli bir husustur.
Eleştirel düşüncenin Müslümanların kahir ekseriyeti tarafından terk edilmesi gerçeği Batı düşünce geleneğinin şaşmaz biçimde rol model olarak sahneye çıkmasına sebebiyet vermiştir.
Fakat Müslümanların çoğunluğunun bir mesele hakkındaki ortak tavrı, içlerinde bu mesele hakkında hiç kimsenin farklı bir düşünceye sahip olmadığı anlamını taşınmaz/taşımamalı; tarih bunun aksini ispat eden delillerle doludur. Kur’ân’a bakıldığında görülecek olan husus; çoğunluğun ne söylediği veyahut ne yaptığından ziyade hakikatin ne olduğudur. Müslümanların tarihi gözden geçirildiğinde ise hakikate ve öze yönelik çabaların olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir. Çekmegil’in İslâm’a müstenid eleştirel düşünce ve diyalektik yöntemin hangi zeminde ele alınması gerektiğine dair çalışmaları önemli bir çabayı ifade etmektedir. Kuşkusuz yöntem her ne kadar İslâm’a dayansa da beşerî söylemin sınırları ile ifade edildiği için içinde zaaflar barındıracaktır. Çekmegil’in de belirttiği gibi “Doğrular Allah’tan, hatalar ve eksikler bizdendir.”
Dipnotlar:
[1] Mehmed Said Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1980, s. 69-70.
[2] Platon’un kaleme almış olduğu “Sokrates’in Savunması” ve “Diyaloglar” adlı eserlerden hareketle ortaya koyulan diyalektik yöntem.
[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. Richard Nisbett, Düşüncenin Coğrafyası, Doğulular İle Batılılar Nasıl –ve Neden- Birbirinden Farklı Düşünürler?, Çev.: Gül Çağalı Güven, Varlık Yayınları, İstanbul: 2015.
[4] Metin Önal Mengüşoğlu, Bilge Terzi M. Said Çekmegil, Beyan Yayınları, İstanbul: 2009.
[5] Şevket Başıbüyük, Büyük Doğu’nun Son Kalesi Said Çekmegil, Pınar Yayınları, İstanbul: 2004.
[6] Hüseyin Karatay, Bir Arayış ve Anlayışın Simgesi, Mehmed Said Çekmegil, Malatya Büyük Şehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 57-66.
[7] Ömer Şevki Hotar, Kutlu Yolun Mutlu Yolcusu, Malatya Büyük Şehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 67-76.
[8] Murat Zengin, Düşünen, Düşünmeye Zorlayan, Düşünmeyi Öğreten Adam, Malatya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 105-109.
[9] Necmettin Evci, Çekmegil, Malatya’nın Türkiye’ye Mâl Olmuş Değeri, Malatya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 139-148.
[10] Mengüşoğlu, Çekmegil’in Eseri Neyi Anlatır?, Sanih Yayınları, Malatya: 1974, s. 21.
[11] M. Said Çekmegil, Müstesna, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1976, s. 30.
[12] M. Said Çekmegil, Münevver Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1964.
[13] M. Said Çekmegil, Siyaset Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1968.
[14] M. Said Çekmegil, İman Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1952.
[15] M. Said Çekmegil, Ahlâk Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1960.
[16] M. Said Çekmegil, İbâdet Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1970.
[17] M. Said Çekmegil, İktisat Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1966.
[18] M. Said Çekmegil, Milliyet Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1959.
[19] M. Said Çekmegil, İnsanlık Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1958.
[20] M. Said Çekmegil, Diyalektik Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1972.
[21] M. Said Çekmegil, İyi Niyet Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1972.
[23] Mengüşoğlu, Bilge Terzi M. Said Çekmegil, s. 26.
[24] Ebû Hanîfe, kendisine bir soru sorulduğu vakit öğrencilerine sırasıyla “bu konu hakkında ne düşünüyorsun?” şeklinde sorar. Her birinin görüşünü dinledikten sonra kendi kanaatlerini mutlaklaştırmadan ortaya koyardı. “Münazarada hasmı onu ikna ederse hakikat meydana çıktı diye sevinir, mağlup da olsa hakikati anladı diye kendini galip sayardı. Hakikati aramaktaki ihlasından dolayıdır ki kendi görüşünü doğru bulmakla birlikte onu aşılamaz bir görüş olarak takdim etmezdi. Şöyle derdi: ‘Bizim ortaya koyabildiğimiz en güzel görüş budur. Kim bizim bu görüşümüzden daha iyisini bulursa doğru olan odur.’ ” (Hulusi Arslan, “Ebû Hanîfe’nin İtikâdî Görüşleri”, Hikmet Yurdu Dergisi, Sayı: 24, s. 42-43.)
[25] Fikir Sohbeti ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Çekmegil, İnsanın Yolu İslâm, s. 93-97.
[41] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. İmam Şâtıbî, El-İ’tisâm – Bid’atler Karşısında Kur’ân ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem, Çev.: Ahmet İyibildiren, Kitap Dünyası Yayınları, Konya: 2011, s. 37.
[42] Zerkeşî, Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, Çev.: Bünyamin Erul, Otto Yayınları, Ankara: 2016.
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Doğduğunda güneş, herkesin ve her şeyin üstüne doğar. Hiçbir şey ve hiçbir kimse ona ilgisiz kalamaz. İşler ona göre başlar, ona göre şekillenir ve gelişir. Güneşin doğudan yükselmesi, onu doğunun malı kılmadığı gibi, batıdan batması ise batıya küskünlüğünden değildir. O, tayin edilen vakit ve yörüngesinde hareket eder. O, her gün doğmaya devam eder.
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.
M. Said Çekmegil’in Diyalektik Yöntemi ve Eleştiri Ahlâkı
“Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.
Selâm, doğruyu arayanlara…”[1] (Mehmed Said Çekmegil)
Giriş
Diyalektik ya da eleştirel düşünce dendiğinde çoğunlukla Batı Düşüncesine dair metinler ve şaşmaz biçimde “Sokratik Tartışma Metodu”[2] akla gelmektedir. Bunun sebeplerinden biri alternatif düşünme metodolojisine sahip olamamak diğeri ise “katiline aşık olan maktul sendromu” yaşamak olarak ifade edilebilir. Düşünmenin coğrafyası[3] olduğu hakikatini merkeze aldığımızda düşünme yöntemlerimizin coğrafyası da düşünme parametrelerimizi ve düşünce çıktılarımızı belirlemektedir diyebiliriz. Doğulu ya da Batılı olmak/düşünmek bu anlamıyla bir coğrafyadan ziyade bir zihin durumuna işaret etmektedir. Bu bağlamda düşünsel kodlarını kendi düşünce coğrafyasından ziyade farklı bir coğrafyadan temin eden kişiler kendi coğrafyasına yabancılaştığı gibi ithal ettiğine adapte olamamış bir şekilde melez bir düşünme biçimi ortaya koymaktadırlar.
Yazımızda yukarıda bahsettiğimiz problemi kendi imkânları muvâcehesinde tespit edip çözüm arayışı içinde olan M. Said Çekmegil’in “Diyalektik Anlayışımız” ve “Tenkid ve Tetkiklerde Metod” eserleri çerçevesinde dile getirdiği alternatif diyalektik metodu anlaşılmaya ve eleştiri ahlâkına dair birikimi ortaya koyulmaya çalışılacaktır.
Tenkit İbadettir
Said Çekmegil, köklerini Kur’ân ve sahih sünnete dayandırmış olduğu düşünce dünyasıyla gününe ve geleceğe iz bırakan mütefekkir, yazar, şair ve hatip yönleriyle dikkat çeken önemli münevverlerden biridir. Kimilerine göre “Bilge Terzi”[4], kimilerine göre ise; “Büyük Doğu’nun Son Kalesi”[5], “Bir Arayış ve Anlayışın Simgesi”[6], “Kutlu Yolun Mutlu Yolcusu”[7], “Düşünmeyi Öğreten Adam”[8], “Malatya’nın Türkiye’ye Mâl Olmuş Değeri”[9], “Malatya’nın İmanlı Şairi”[10]dir. Fakat her şeyden öte o, doğru inancın ne demek olduğunu anlama yolunda gayret eden, gayretine etrafındaki insanları da ortak eden, bu yolda bütün mesaisini ortaya koyan değerli bir Müslümandır.
“Bana ne olanlardan, neme lâzım olacaklardan diyemezsin! Çünkü sen Müslümansın!”[11] dizelerini kaleme alırken bir kez daha; yazdıklarını yaşamaktan öte yaşadıklarını yazdığını ortaya koyar. Çünkü kendisi de çağının problemlerine duyarsız kalmaz ve gerek konuşmaları, gerek kitapları, gerekse yaşantısı ile bunu gösterir. “Münevver”[12], “Siyaset”[13], “İman”[14], “Ahlâk”[15], “İbadet”[16], “İktisat”[17], “Milliyet”[18], “İnsanlık”[19], “Diyalektik”[20] ve “İyi Niyet”[21]ten oluşan “Anlayışımız” serisinde kaleme aldığı her kitapta gününün problemlerine nasıl baktığını ve bununla birlikte bu meselelere getirmiş olduğu bakış açısının İslâm’dan ziyade kendi bakış açısı olduğu inceliğini yansıtır. Ona göre en büyük zulüm Allah’ın Kur’ân’da çokça işaret etmiş olduğu “Allah adına yalan uydurmaktır” ve “Allah adına yalan uydurandan daha zalim kimse olamaz.”[22] Bu yüzden “İslâm’ın ahlâk anlayışı” değil “ahlâk anlayışımız” der eserine. Ve kim İslâm adına kendi düşüncesini mesnetsiz bir şekilde dile getirir ve Çekmegil’in kapsam alanı içine girerse eleştiri oklarından kendini koruyamaz. Onun derdi bağcıyı dövmek değil üzüm yemek, her şeyden öte Rabbine vereceği hesabı göz önünde bulundurarak hareket etmektir.
Mengüşoğlu “Şok Tedavisi” olarak adlandırdığı Çekmegil’in eleştirel duruşu hakkında şunları söylemektedir:
“ “Çekmegil’in metodu çok sertti” sözünü çok işitmişimdir. Onun sertliğine şahitlik de etmişimdir. Ama ben bu şahitliklerimin izini sürdürerek, sertliğe muhatap olan kişinin karakterine dönük bakışlar, tahliller de yapmışımdır. Herkesin hayatında benzer durumlar illa ki vardır. Hani bir hadiseye, azarlamaya, hatta bela ve musibete uğrayan kişi için bazen üzülerek de olsa “müstehaktı” diyesimiz gelmez mi? İşte en azından kendi şahitliklerim için bunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Çekmegil’in sertliğine maruz kalanlar, bunu hem de daha fazlasıyla hak edenlerdi. Büyük, uzun tartışmalar, yığınla delil ve belge göstermeler, sayısız şahitliklerle desteklemelere rağmen, hala kalın kafalılığını sürdürerek “dediğim dedik” diyen inatçılar karşısında, son çare bir şok tedavisi değil midir? Dışarıdan bakınca bize hunharca görünse de, kimi geri zekâlılara uygulanan sert tıbbi tedavi için, hangimiz ve hangi hakla hekimlere tenkitlerimizi yöneltiyoruz?”[23]
“Vusûlsüzlüğümüz usûlsüzlüğümüzdendir” düstûru Çekmegil’in temel prensiplerinden biri hâline gelmiştir ki; kökleri Ebû Hanîfe’de bulunan[24] fakat kendi şartlarına binaen baştan tasarladığı “Fikir Sohbeti”[25] ile tenkid ibadetinin usûlüne dair pratik bir çaba ortaya koymuştur.
Fikir Sohbeti; yalnızca eleştirmek adına dinleme değil, dinledikten sonra eleştirebilme; eleştirirken hakaret etmeme; düşünceleri sınırlı bir zaman dilimi içerisinde derli toplu bir şekilde sunabilme; yöneticiliğe dair kabiliyeti olan kişileri gün yüzüne çıkarırken, yöneticinin lâ yus’el olmadığını kavratabilme; tanınmış birçok isme ev sahipliği yaparken, ev sahipliğini yaptığı isimlere fikrî bir zemin kazanabilme imkânı veren bir çalışma ortamıdır denebilir.
İbadetler imkân ölçüsünde yerine getirilmesi ve aksatılmaması gereken önemli düsturlar olduğuna göre tenkid ibadeti de her Müslüman’ın gücü nispetinde yerine getirmesi gereken önemli bir ibadettir. Fakat her ibadette olduğu gibi tenkid ibadetinde de bir gelişigüzellikten bahsedilemeyeceği gibi Allah’ın emir ve yasakları, Resûlü’nün sahih örnekliği çerçevesinde gerçekleştirilmesi gerekir.
Çekmegil, Peygamberimizin de tebliğ metodu olan “tavsiye ettiğini önce kendin yaşa” düsturunu önemsediğini tenkid ibadetinin uygulamasında da göstermektedir. Tenkid ibadeti akademisyenlerin ya da İslâm’da mevcut bulunmadığı hâlde oluşturulmaya çalışılan “din adamları(!)”nın tekeline bırakılamayacak kadar önemli bir ibadettir. Önemli olan kişinin tenkitini bir kaynağa bağlama zaruretinin farkında olarak hareket etmesi, hevâ ve hevesinin değil Kur’ân ve sünnetin emrettiğini öne almasıdır. Kendisi terzi olmasına karşın bu ibadeti layıkıyla yerine getirmeye çalışan önemli bir isim olmuştur. Hatta tenkidin ibadet olduğunu nazarlarımıza salan ve tenkid ile müsemmâ bir isim de denebilir.
Çekmegil’in tartışma yöntemine dair inceleyecek olduğumuz temel eser “Diyalektik Anlayışımız” iken; eleştiri ahlâkı neleri gerektirir ve ne tür bir metod ile hareket edilmelidir sorusuna cevap arayacağımız eser ise “Tenkid ve Tetkiklerde Metod” olacaktır.
TENKİD ve TETKİKLERDE METOD
Bir insanın eleştirilerini değerli hâle getiren husus; başkalarının açık veya eksik olarak nitelendirilebilecek olumsuz yanlarını nasıl gözler önüne serdiğinden ziyâde kendi eksik ve noksanlarına dönük ne tür bir tavır sergilediğidir, diyebiliriz. Çekmegil, eserinin ikinci baskısının girişinde “Birkaç Aksama” isimli bir bölüme yer verir vermesine lakin “yine de eksiklerimi tamamladım diyemem”[26] ifadeleriyle devam eder sözlerine. Kendi eksikliklerinin bilincinde olan bir münekkidin eleştiri ve cümlelerini daha itidalli kuracağını ve Çekmegil’in kendi eksikliklerine de yoğunlaştığını ifade edebiliriz.
Eserini dört bölüm üzerine inşa eden Çekmegil, birinci bölümde “Tetkiklerde Metod”; ikinci bölümde “Tenkid”; üçüncü bölümde “Umûmî ve Husûsî Tenkidler”; dördüncü bölümde ise “Özel Tenkidler” başlıkları ile düşüncelerini dile getirmiştir.
Çekmegil’e göre yegâne hatasız söz vahyin kendisidir lâkin bu hatasız metne muhatap olan ise hataları ile malûl olarak bilinen insandır.[27] İnsanın yapabileceği en temel hatalara örnek olarak Kur’ân meallendirmelerindeki yanlışlıkları gösterirken buradan hareketle her beşer sözünün tetkik ve tenkide tabi tutulmasının gerekliliğinin altını çizer. Bu hususta sahabenin Peygamberimize olan tavrı bizim için oldukça manidar bir tavırdır: Bu söz vahiy mi? Yoksa sana mı ait ya Resûlallah?[28] Peygamberimizin istişareler ve farklı fikirler sonucunda kendi görüşünden birçok kez vazgeçmesi konunun önemini izhar etmektedir.
Bir taraftan doğru ve yanlışı ayırt edebilecek temel vasfın akl-ı selîm olduğuna vurgu yaparken diğer taraftan aklın, rasyonalistler gibi putlaştırılmadan, mistikler gibi uyuşturulmadan ele alınması gerektiğini ifade eder.[29]
Muhkem-müteşabih ayrımı üzerinde duran mütefekkir, Allah’ın dahi Kur’ân’ı tek mânâda anlaşılabilecek tarzda vahyetmediğini fakat insanların sınırları zorlayarak kendi görüşlerini mutlaklaştırmak gibi bir yanlışa düştüğünü belirtir.[30]
İslâm adına konuşan kişinin kendi düşüncesini temellendirirken de bir düşünceyi eleştirirken de kaynak belirtmesi zaruridir. “Ben böyle duymuştum” tarzındaki sözlerin zan barındırdığını ve Allah’ın zandan sakınmamız konusundaki uyarılarını[31] tekrar hatırlatır okurlarına.
Çoğunlukla el yazması eserlerde görebilecek olduğumuz ana metne (art niyetle ya da farkında olmadan) ekleme ve çıkarmaların yapılmış olması ihtimali dahi bir metni kritik ederken oldukça hassasiyet göstermemize yeter sebeptir. Tenkid, bir metin üzerinde gerçekleştiriliyorsa şayet; tenkid edilen metnin tenkid edilen kişiye ait olup olmadığının tespit edilmesi önemli bir husustur. Bununla birlikte tenkide konu olan düşüncenin kimin ağzından çıktığından ziyade tenkid edilen düşüncenin göz önünde bulundurulması gerekir. Çekmegil bu hassasiyeti gözeterek “Büyük Zulüm” kitabını kaleme alır ve “Zulüm Karışmış Kitaplar” başlığı ile geçmiş yüzyıllarda yazılan eserlere eleştiriler getirir. Hassasiyet noktası ise şuradadır: “Kim bilir, belki de kitapların üzerindeki yazar görünenlerin haberi olmadan, her nasıl olmuşsa, eserlerine bu hikâyeler girmiş olabilir… Gayemiz mü’minleri böylesine zulümlere düşmekten korumaya vesile olmak ve olmuşları istiğfara çağırmış bulunmaktır.”[32] Yani “vardır bir hikmeti” bakış açısıyla meselelere yaklaşmak yerine “kim söylerse söylesin bu söz zulüm içermektedir” bakış açısıyla meselelere yaklaşmaktadır denilebilir.
“Bazı batıcıların dürüstlüklerini öve öve bitiremedikleri Batıdan da birkaç misal verelim”[33] diyerek kitaplar üzerinden yapılan tahrifatların yalnızca Doğu veya Müslüman toplumlarına has bir eylem olmadığını birçok örnekle ortaya koymaktadır. Tahrifat tespit edilmeden ortaya koyulacak her tenkid ise ister istemez haksız bir yargıyı barındıracaktır. Buradan hareketle tenkidden önce gelmesi gereken bir tetkikten bahsedebiliriz.
Tahrifatın yalnızca ilâhî metne değil aynı zamanda hukûkî, siyasî, edebî hatta lügatlere dönük yapıldığını göz önünde bulundurduğumuzda tetkik etmek tenkidin sağlıklı bir zeminde gerçekleşmesinin ön koşulu olacaktır.
“Beşerî eserlerin kritiksiz okunması daha kimleri üzmemiştir ki?”[34] diyerek hemen sonuçlanması gerekmeyen bir hususta aceleci davranarak hüküm vermenin veyahut eleştiri getirmenin yanlışlığından bahsederken; Müslümanların içinde bulunmuş olduğu durumun sebeplerinden biri olarak da tenkidin terk edilmesi ve taklit marazına düşülmüş olunmasını zikretmektedir.[35]
Kişinin eleştiri getirirken tarafsız olması gerektiğini düşünenlere hitaben: “İnsanın ölçü değil, ölçüleri kullanan yaratık olduğunu birçokları gibi anlayamamışlardır”[36] demektedir.
Bireylerin hayatlarındaki çeşitli hastalıklar nasıl ki ölümlerine sebebiyet veriyorsa cemiyetlerin hayatlarında da bazı hastalıkların ölümcül olabileceğini ifade eder. Büyük imparatorlukların tarih sahnesinden yok olup gitmesindeki temel faktörü yöneticilerin ikaz edecek bir cemaate/topluluğa sahip olamamasında görür: “Kritiksizlik cemiyetleri dikta bir idareye sürekler.”[37] İkaz eden değil de itaat eden bir topluluk hataları da doğru telakki ederek yanlışların katlanarak büyümesinde etkili olur. Hz. Ömer’in tarih sahnesinde önemli bir yönetici olarak anılması; onu ikaz eden değerli bir cemaate/istişare heyetine sahip olması ve kendisinin de bu cemaate/heyete karşı “her şeyin en iyisini ben bilirim” edası ile değil makul dönütler sağlamasıyla ilişkilendirilebilir.[38]
İslâm’ın en temel emirlerinden biri olan “emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker”i zaman içerisinde “gassalın önündeki meyyit gibi olacaksın” algısına çevirenlerin bir kısmının art niyetli olmasına karşın bir kısmının ise iyi niyetli olduğunu dile getirir fakat şunu da eklemeyi unutmaz: “İyi niyet ve samimiyet, şu imtihan âleminde daima adil bir nizamı sağlayamıyor.”[39]
Çekmegil’in tenkid konusunda kullandığı temel kavramlardan biri “nasihat”tir. Nasihat sözlük anlamı itibariyle balı mumundan arındırmak mânâsında kullanılmıştır. Istılahtaki karşılığı ise sözü sahteliklerinden, yaşantıyı batıl davranışlardan, dini hurafelerden ayırma işlemi diyebiliriz. Çekmegil’in tenkid usûlünde nasihat kavramına bu kadar önem atfetmesinin sebebinin; tenkidin arızî olandan aslî olana yönelmesi gerektiği ile ilgili düşünceleri olduğunu söyleyebiliriz.
Tenkidin neliği üzerine yapılan tartışmalardan bahseden Çekmegil, dil ve köken itibariyle analizlerini sıraladıktan sonra önemli bir noktaya işaret eder: “Bu yolda yazılan yazılardan bazıları konusu olan eserden daha değerli bir sanat eseri olarak kalmıştır.”[40] Tenkid faaliyeti bir taraftan düzeltme eylemi olarak görülebilirken diğer taraftan kendisi de hem fikrî hem de sanatsal özellik taşıyan bir eser olarak görülebilir.
“Her bid’at bir sünneti unutturur”[41] vecizesinden hareketle, kritik edilmeden alınan birçok israiliyat bilgisinin süreç içerisinde dinleştiği ve bid’at hâline geldiğini, ardından dinin ve sünnetin aslının ortadan kalkmasına sebebiyet verdiğini dile getirir.
İnsanların din algılarının eleştirilmesi ile dinin eleştirilmesinin birbirine karıştırılması veya kasten böyle lanse edilmesinin problemli sonuçlar doğurduğuna işaret eder. Bu hususta eleştirilenin Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği Allah’ın emir ve yasakları değil insanların vahye dair ortaya koymuş olduğu düşünceler olduğunu özellikle vurgular. Zerkeşî’nin kaleme almış olduğu “Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler”[42] isimli eserin bu anlamda önemli bir açılım getirdiği söylenebilir.
Tenkid hususunda problemlerden bir diğeri; tenkid edilenin tahammül sahibi olmamasıdır. Bunun çaresinin ise tenkidlerin ibadet şuuru ile yapılmasından geçtiğini belirtir. Tenkidin tenkilden (ibret olacak bir cezadan) önce geldiğini ifade ederken Kur’ân’da kıssaları anlatılan kavimleri örnek olarak gösterir. İbadet şuuru ile ortaya koyulan bir tenkid; cezalandırma amacıyla değil, nasihat kavramına dönük boyutuyla düşünceleri ya da eylemleri arı duru hâle getirme amacıyla gerçekleştirilir. Zira Allah da nasuh tövbesini kabul etmektedir: Hataları geride bırakmış, Allah’ın razı olacağı eylemleri yapmaya niyet etmiş olan tövbeyi. Yapıcı tenkidler arı duru hâle getirirken, tenkil anlamında ortaya koyulan cezalandırıcı tenkidler hâlin değişiminden ziyade kişiselleşmiş bir zeminde ortaya koyulmakta ve düzeltmekten ziyade bozuma sebebiyet vermektedir.
Ali Şeriati’nin eserlerinin ilk sayfasında yer alan: “Sizi rahatsız etmeye geldim!” veciz sözünü hatırlatan: “İnsanlar sanki dünyaya ebedî saadeti kazanmak için değil de rahatsız olmamak için gelmişler”[43] ifadesiyle tenkidin rahatsız etmesi gerektiğini ve bununla birlikte bu rahatsızlıkların dünya hayatında düşünce ve eylemlerimizi değiştirmemizi sağlayarak ebedî mutluluğu kazanmamıza imkân vermesine işaret eder.
Tenkid ibadetini bozacak hususlara dair ise şunları söylemektedir:
Kitabının son bölümlerinde kendi kitapları ile ilgili değerlendirmelere yer vermiş, kendisine yöneltilmiş olumlu ve olumsuz tenkidleri okuyucusu ile paylaşmıştır.
“ ‘Tenkid kolay, sanat güçtür’ derler. Aslında tenkidi ibadete inkılâp ettirmek büyük bir iman gücünü, izzetli bir sabır faziletini gerektirir. Düşüncemize uymuyor, hoşumuza gitmiyor diye her işi didikleyip kusur aramak, zayıf ve aynı zamanda bedbin bir hâlet-i rûhiyeyi aksettirir”[45] diyerek tenkidin kusur arama anlamında tecessüse dönüşmemesi gerektiğini ifade eder.
“İslâm’daki yapıcı tenkid, cemiyette bir otokritiği işletir ve yüce bir ikaz müessesesi olarak ibadet olur. İbadet olunca da bu salih amele nefsin kötü arzuları karıştırılmamaya çalışılır. Şayet kötü arzular karıştırılırsa, su-i niyetle harekete geçerek yalan, iftira, hakaretlerle karıştırılınca tenkid ibadeti bozulur. Orucu, yemenin içmenin bozduğu gibi bozulur. İbadetini bozmaya razı olan münekkid, artık abid değil, diğer günahından utanmayanlar gibi fasıktır. Ama ne var ki, ikaz mahiyetindeki tenkid gibi bir ibadetten uzak olan toplum, ailesiyle, fertleriyle, bütünüyle hüsrandan kurtulamaz…”[46]
Çekmegil önemli bir soru ile konuyu sonlandırır: “Hırs ve zaaflarımıza gem vurup tenkidlerimizi ibadetleştirebilecek miyiz?”[47]
DİYALEKTİK ANLAYIŞIMIZ
Diyalektik/tartışma metodu denilince akla ilk gelenler çoğunlukla Sokrates’e atfedilen “Sokratik Tartışma Metodu”, Hegel’in “Diyalektik İdealizm”i ve Marks’ın “Diyalektik Materyalizm”i olmaktadır. “Hikmet, mü’minin yitiğidir onu nerede bulursa alır”[48] vecizesi önemli bir yere işaret etmektedir. Fakat her karşılaştığımız düşüncenin hikmet olup olmadığı dikkat edilmesi gereken hususlardan biridir. Diyalektik yöntem konusu hafife alınamaz, zira düşünme parametrelerimiz düşünce çıktılarımızı belirlemektedir.
Diyalektik, Platon’dan itibaren tartışılagelen ve felsefe tarihinde kendine önemli bir yer bulmuş kavramlardan biridir. Platon’da karşılıklı konuşma anlamına gelen diyalog kavramıyla nitelenen diyalektik, Alman idealistleriyle birlikte “Hegel diyalektiği” olarak da adlandırılan “diyalektik idealizm”le müsemma hâle gelmiştir.
Sokratik Tartışma Metodu
Sokratik tartışma metodunun özünde insanın doğuştan getirdiği bilgileri açığa çıkarma çabası olduğu söylenebilir. Bu hususta Sokrates, annesinin bir ebe olarak yeni hayatların dünyaya göz kırpabilmesi için yardımcı olduğundan hareketle; filozofun da insanın doğuştan getirdiği bilgileri açığa çıkarması için yardımcı olması gerektiğini ifade eder.[49] Sokratik tartışma metodunda karşı tarafın savları üzerinden sorular sorularak kişi, inanılması ya da kabul edilmesi istenen noktaya doğru yönlendirilir. Yani varılan nokta sokratik tartışma metodunu uygulayan kişinin zihninde doğru olarak kabul edilen nokta olmaktadır. Temelde ilâhî bir bilgi değil de beşerî bir bilgi söz konusu ise varılan yer de yine eleştiriye ve tartışmaya açık bir nokta olmak durumundadır. Sokrates’in Peygamber olduğu iddia edilen görüşlerden biri olmasına karşın tespit edilebilmesi mümkün olan bir bilgi değildir. Binaenaleyh bu kısım üzerinde fazladan söz sarf etmek “gaybı taşlamak” olacaktır. Sonuç olarak tekrar ifade etmek gerekirse; sokratik tartışma metodunun hareket noktası ilâhî referanslı bir bilgiye yönlendirmek değil de beşerî kanaatlere ikna çabası ise gelinen yer sağlamlıktan uzak, rölatif, kaygan bir zemin olmuş olacaktır.
Diyalektik İdealizm
Hegel’e göre asıl varlık olan düşüncenin gelişimi şu şekilde olmaktadır: Tez karşı bir tezle (antitez) karşılanır, tez ve antitezin karşılaşması sonucunda yeni bir tez (sentez) açığa çıkar. Sonuç olarak ortaya çıkan sentez yeni bir tez olarak tekrar bir antitezle karşılanır ve süreç döngüsel bir şekilde ilerlemeye devam eder. Bu sürecin Mutlak Tin ya da zihne (geist) varılmasıyla son bulacağı iddia edilir.[50]
Diyalektik idealizmin, materyalist düşünce dünyasına kıyasla metafiziği konu edinmesi açısından makul bir tarafı kendisinde barındırdığı ifade edilebilse de; her tezin bir antitezle karşılanması hususu sabit kalabilecek bir düşünceye yer vermemesi açısından tartışmaya, eleştiriye açık tarafı olarak nitelendirilebilir.
Diyalektik Materyalizm
Marks’ın diyalektik materyalizm’i için ise; bütün olayların maddi temelli ilişkilerle açıklanması gerektiğini savunan felsefî görüş denebilir. Bütün bilgilerin duyular yoluyla elde edilen maddeci görüşe dayandığını dile getiren Marks’a göre materyalizm, maddi dünyanın zihin ya da ruhtan bağımsız nesnel bir gerçeklik olarak ele alınmasına dayanır.[51] Bilgi kuramında maddi alanın dışında bir varlık alanı söz konusu değildir. Düşünceler de maddi koşulların ürünleri ve yansımaları olarak ortaya çıkarlar.
Diyalektik materyalizm şu şekilde gerçekleşmektedir: Maddi gerçeklikler tarihsel süreç içerisinde birbiriyle çatışır ve tekrar uzlaşır. Bu uzlaşmalar esnasında madde öncesinde olmayan birtakım özellikler kazanır. Bu süreç başlangıçta cansız olan maddeye canlılık kazandırır. Marks, toplumsal ve siyasal yapıların temelde ekonomik ilişkilere dayandığını; üretim araçlarına sahip olanların, üretim araçları ve üretim ilişkileri sonucunda çeşitli siyasal ve toplumsal örgütlenmeler meydana getirdiğini ileri sürer.[52]
Marks’ın baktığı yerden, maddeci ve idealist görüşler felsefe tarihi boyunca karşıt görüşler olarak var olagelmişlerdir. Bu sebeple onların uzlaşamayacağını savunurken maddeci görüşten yana tavır sergilemiştir diyebiliriz.
Diyalektik materyalizmin, madde dışında varlık alanı kabul etmemesi; gerek felsefe gerekse teoloji geleneği açısından eleştiriye muhatap olduğu önemli bir husustur.
Hegel ve Marks’ın diyalektik yöntemine dair değerlendirmelerde gördüğümüz üzere yöntem farklılıklarının sonuca etkisi, düşünme/tartışma yönteminin önemini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Diğer taraftan Batı düşüncesi içinde dile getirilen diyalektik yöntemler, bunlardan başka düşünme yönteminin olmadığı anlamına gelmemektedir. Hegel ve Marks’ın diyalektik yöntemlerinin farklı olması ikisinden birinin doğru olduğu anlamını da taşımaz. Marks, Hegel’in diyalektik idealizmini, diyalektik materyalizme çevirmesinin ardından, “Hegel’in diyalektik düşüncesinin ayaklarını yere bastırdım” demektedir. Ayakların havadan yere inmesi sonucun makul olduğu anlamına gelmez, zira ayakların nereye bastığı da önemlidir. Marks’ın, ayakları havadan indirdiği yer materyalist, natüralist bir zemindir.
Müslümanların tarihinde örneklerini görebileceğimiz/gösterebileceğimiz farklı isimler olsa da yazımızın konusu itibariyle bu hususta dile getireceğimiz isim M. Said Çekmegil’dir.
Mehmed Said Çekmegil ve Diyalektik Anlayışı
Çekmegil, Müslümanların diyalektik gibi önemli bir hususu tarih içerisinde göz ardı ettiğini ve bâtılın elindeki diyalektiğin tek geçer akçe olarak kabul edilmeye başlandığını[53] ifade ederek bir taraftan diyalektiğin önemine, diğer taraftan Batı düşüncesinin elinde hapsolmuş olmasına dikkat çeker. Diyalektik düşünce üzerinden gerçekleşen savaşların sıcak savaşlardan daha etkili olduğuna; daha fazla emek sarf edildiğine; Müslümanların zaman içerisinde terk etmesine karşın bâtıl düşünce sistemlerinin verdiği öneme şu sözleriyle işaret eder: “Bütün bâtıllar diyalektiğin gücünü anlamış olacaklar ki, ona büyük önem vermiş görünüyorlar. Soğuk harp denilen kavga bugün bu diyalektikler arasında cereyan etmektedir. Bu uğurda harcanan emek ve sermayenin ateşli harplerden az olmadığını tahmin edebiliriz.”[54]
Taklidin fikir bid’atı olduğunu düşünen[55] Çekmegil, “düşmanın silahıyla silahlanınız” ifadesini yanlış anlayan bazı Müslümanların Batı’nın diyalektik düşüncesini taklit ederek bu bid’atı gerçekleştirdiğine dair hayretini şu şekilde ifade eder: “Bazı müdafi düşünürlerin yazı ve sohbetlerinde, karşı görüşün diyalektiği ile dâvâlarını savunur gördükçe hayret eder dururuz.”[56] Kuşkusuz “Bu hâlin sebebi İslâm âleminin ekseriyetinin postulatlarından habersiz, ilmî çalışmalara sabırsız, fikir disiplinine tahammülsüz oluşları değil de nedir?”[57]
Bir taraftan Hegel’in “tez-antitez-sentez” şeklinde formülüze edilen diyalektik idealizmine eleştiri getirirken diğer taraftan İslâm düşüncesinde tez ve antitezin neye karşılık gelebileceğini “İnsanoğlu için bir ana tez; vahye muhatap olmadaki izzeti idrâk eden normal akıl ve bir antitez; anlayamadığını inkârdan başka bir çareyle karşılamayan ve kendisinden başka muhatap tanımayı reddeden megalomani hastalığına düşmüş anormal akıl. Yani vahyi esas alan tefekkür sistemine tez diyebilirsek, felsefenin yozlaşmış, katılaşmış dogmalarına saplanıp kalan materyalist düşünce anarşisine de antitez demek doğru olur. Yani müminde tez, münkirde antitez vardır”[58] sözleriyle ifade eder.
Diyalektik materyalizmin her şeyi maddeye indirgeyen ve metafizik unsurlarla ilişkiyi koparan yaklaşımı esas alınarak oluşturulacak olan düşünceler ise; ister istemez meseleleri materyalist bir perspektiften anlama ve açıklama çabası içinde olacaktır. Kur’ân’ın bak dediği yerden bakmak yerine diyalektik materyalizmin bak dediği yerden bakanlar bir süre sonra Kur’ân’ı da materyalist düşünce ekseninde yorumlamaya başlayacaktır. Çünkü pergelin sağlam ayağı, düşüncenin zemini Kur’ân’a değil, gayr-ı İslâmî/insanî düşüncelere saplanmaktadır. Bir Müslüman içinse doğru düşüncenin referansı, pergelin sağlam ayağı vahiy olmak durumundadır, vahye muhalif her düşünce biçimi İslâm nazarında saptırıcı düşünceler olarak dile gelmektedir.
Çekmegil’in usûl olarak belirlediği kaideler çoğunlukla Kur’ân’ın vazettiği hususlardır. “Hadi hakkında bilginiz olan konuda tartıştınız, fakat hiç bilgi sahibi olmadığınız bir konuda niçin tartışıyorsunuz! Oysa Allah bilir, siz bilmezsiniz.”[59] “Hal böyle iken insanlardan öyleleri vardır ki, bilgisi olmaksızın Allah hakkında tartışır ve her âsi şeytanın peşine takılır.”[60] âyetleri Çekmegil’in diyalektik anlayışına dayanak teşkil eden temel âyetlerden yalnızca iki tanesidir. Bir tartışma ya da eleştiri sağlam bir bilgi zemininde yapılmıyor, hevâ, heves ve zan ekseninde gerçekleşiyorsa orada ortaya çıkacak olan sonuç ilim değil zannî bilgidir. Bu anlamda sokratik tartışma metodu ilâhî referanslı bir bilgiyi açığa çıkarmaya hizmet ediyorsa makul olarak değerlendirilebilir fakat birtakım dayanaksız beşerî bilgileri onaylatma vazifesi görüyorsa sokratik tartışma metodu da hikmet boyutunu yitirmiş olacaktır. Binaenaleyh sokratik tartışma metodu kısmen nötr olarak tanımlayabileceğimiz bir yöntem iken “diyalektik idealizm” ve “diyalektik materyalizm” usûl itibariyle bir Müslümanın aslı olan İslâm’ın vazettiği düşünce dünyasına râci değildir.
Çekmegil’e göre ön doğru ya da ispatsız kabul edilen önerme olarak tanımlanabilecek olan ‘postulat’ı vahiy olan Müslüman diyalektiğinin hareket noktası: “kemâl evvel, nâkısa sonradır”[61] esasından başlamaktadır. Batı düşüncesindeki ilerlemecilik/lineer tarih anlayışına göre her şey daha iyi bir forma doğru tekâmül/ilerleme gösterirken, Çekmegil’in işaret ettiği husus; Allah’ın her şeyi kemâl formunda, ahsen-i takvim üzere yarattığı fakat iman ve salih amelden uzaklaşan insanların onu süreç içerisinde esfel-i sâfilîn’e doğru sürüklediğidir.
İslâm’da tez iman, antitez ise küfür olarak isimlendirilecek olursa; bir kişinin küfürden hidâyete geçişi tezi kabul etme, iman eden birinin de küfre geçerek mürted olması antitezi kabul etme anlamını taşımaktadır. Çekmegil, “İslâmiyet, senteze ihtiyacı olmayan tezdir”[62] diyerek bu hususu vurgulamaktadır. İslâm, zıt unsurlar eklenerek bir senteze veyahut eklektik bir dine dönüştürüldüğünde İslâm olmaktan çıkıp başka bir din hüviyeti kazanacaktır. İslâm söz konusu olduğunda sentez; İslâm’ın karşısındaki antitezlerden bir teze dönüşmektedir diyebiliriz.
Çekmegil, gerçekten yaşanıp yaşanmadığını bilmediğimiz bir tartışma nakleder eserinde. Marksist bir genç kendisine gelerek, Müslümanların komünizme gösterdikleri tepkiyi kapitalizme göstermediklerinden dem vurur ve kendilerinin dert edinildiğini ifade eder. Çekmegil ise “Biz Müslümanların kişilerle değil, fikir zannedilen sapık arzularla olmalıdır savaşı”[63] diyerek cevap verir. Ardından kapitalizmi eleştiriyor oluşunun komünizmi savunacağı anlamına gelmediğini; aynı şekilde komünizmi eleştiriyor oluşunun da kapitalizmi kabul edeceği anlamını taşımadığını vurgular. Çekmegil, Müslümanın, iki ucu da cehennem olarak gördüğü kapitalizm veyahut komünizmden öte tercihini İslâm’dan yana kullanmasına vurgu yapar.
Diğer taraftan yanlış olarak gördüğü diyalektik yöntemleri de onlara ait örneklerle temellendirir. Eş’ârî ve Cübbâî arasında gerçekleşen “Allah’ın en iyi ve faydalıyı yapmasının vücûbiyeti”ne dair tartışmanın âfâkî bir konu olduğundan hareketle diyalektiğin lüzumsuz konular üzerine kurulmaması gerektiğini ifade eder.
Çekmegil’in vermiş olduğu örneklere baktığımızda şöyle bir örtük mesajı hissedebiliriz: Önünüze sunulan her düşünceye cevap verme telaşı ile hareket etmek yerine meseleyi kavrayın, karşı tarafın sizi çekmek istediği zeminde meseleyi ele almak yerine kendi belirlediğiniz zeminde tartışın ve karşı tarafı hakiki, elzem meselelere yönlendirin.
Eserinin bir bölümü “Diyaloglarımız”[64] başlığına sahiptir. Bu bölümde Çekmegil pratik hayatta yapmış olduğu tartışmaları farklı isimler üzerinden kaleme alırken kendi diyalektik anlayışına ve yöntemine dair de ipuçları vermektedir. Çekmegil’in diyalektik anlayışını yansıtan diyaloglar ve bu diyaloglardan çıkarılabilecek diyalektiğe yönelik ilkeler aşağıdaki gibidir:
Selçuk ile Cemil[65]: Cemil ihtisasını yeni tamamlamış bir doktordur ve Selçuk ise ona göre daha radikal(!) olarak tabir edilebilecek bir kişidir. Cemil Müslümanlara dair bazı hususlarda ithamda bulunmasına karşın ithamda bulunduğu hususlar noktasında yeterli tetkikte bulunmamıştır. Selçuk ise karşısındaki kişinin meslekî kariyerine aldırmadan ve eziklik içerisinde karşısındaki kişinin görüşlerini onaylamadan farklı bir düşünme biçiminin de geliştirilebileceğini ifade eder.
Muhtar ile Yaşar[66]: Yaşar kendi zihnindeki düşünceleri mutlak kabul eden ve manipüle edilmiş bilgileri sorgulamadan dayanak noktası olarak kullanan bir kişidir. Bir imamı hırsızlıkla itham etmesi üzerine Muhtar olaya farklı bir pencere açar ve Yaşar’ın dile getirdiği düşünceleri tekrar gözden geçirmesini ister. Fakat Yaşar tekrar gözden geçirmek bir yana Muhtar’ın yanından sert bir şekilde ayrılır.
Ömer ve İlker[67]: Kendini sosyalist olarak tanımlayan bir edebiyat öğretmeni olan İlker ile ticaretle uğraşmasının yanında bir fikir adamı olan Ömer arasında geçen diyaloğun ana konusu “beşerî ideolojiler ile İslâm’ın mezcedilip edilemeyeceği”dir. Kendisinin fikrî yönünden bahsolunan Ömer’i ters köşe yapmaya giden İlker, arkadaşları arasında diyalektik kabiliyeti ile tanımlanan biridir. Ömer ile tartıştığı husus ise bir Müslümanın aynı zamanda sosyalist olabileceğidir. Ömer önemli bir metod izleyerek İlker’in gözlerini hakikate çevirmeye çalışmaktadır. İlker’in sormuş olduğu sorulara direk cevap vermek yerine onun da karşı çıkacağını düşündüğü beşerî ideolojilerin İslâm ile bir arada zikredilip edilemeyeceğinden bahis açar. Bunlara şiddetle karşı çıkan İlker’e cevap olarak sosyalizmin de tıpkı karşı çıktığı kapitalizm ve liberalizm gibi beşerî bir ideoloji olduğunu; İslâm’ın hiçbir ön ya da son eke ihtiyacı olmadan Allah tarafından kemâle ermiş bir din olduğunu söyler.
Halim ile Salim[68]: Halim genç ve fikir konularında heyecanla görüş bildiren, ayrıca çekinmeden fetvalar veren bir karakter iken; Salim bildirilen her görüşün delilini irdeleyen, dayanaksız görüşleri kritiğe tabi tutan bir karakterdir. Salim’in her konuyu ilmî olarak ele alma gayreti Halim tarafından şaşkınlıkla karşılanır ve kendinde olmayan bir hassasiyetin muhatabında da olmaması gerektiğini düşünerek Salim’in bu davranışının yanlışlığını ispatlamaya çalışır. Salim ise karşı tarafın görüşlerinin delilini sorarken kendi görüşlerini dile getirdiği esnada delillerini sıralamaktan da geri durmaz. İlmî tavrı, her şeyi bilme iddiası olarak algılayan Halim’in, Salim’e yönelik atoma dair sormuş olduğu soruyu ilmî olarak ele almasını ister ve karşılaştığı cevap “bilmiyorum” olur.
Halid ile Velid[69]: Halid Müslümanlara hüsn-ü zannı ile bilinen fakat onları hata içerisinde gördüğünde ise düşüncelerini çekinmeden ifade eden biridir. Velid ise muhafazakâr bir öğretim üyesidir. Bir gün Halid’i evine davet eden Velid, evde yapılacak olan konuşmaya başlamadan önce Halid’i uyarır ve kelime oyunları yapmaması hususunda ikaz eder. Halid böyle bir şey yapıp yapmadığına dair soru yönelttiğinde ise; bu tür şeyler duydum hakkında, yapmadan uyarayım istedim der. Halid ise durumu ilmî bir temelde kızmadan, bağırmadan tüm açıklığı ile dile getirir. Konuşulan kavramların aynı anlam dünyalarına sahip olması gerektiğinden bahseder.
Tamer ile Muammer[70]: Tamer, Muammer ile akrabadır ve üniversite yıllarında yaşça büyük olduğu için Muammer kendisine abilik yapmıştır. Fakat hayatını İslâm’a göre yaşayan Tamer evlendikten ve zenginleştikten sonra İslâm ile arasına mesafe koymaya ve Muammer’de doğru davranışları gördüğü için hem onu görmekten kaçınmaya hem de ondan içten içe nefret etmeye başlamıştır: Hatta hakkındaki iftiraları toparlayarak onun İslâm’a zarar veren biri olduğunu iddia edecek kadar.
Reşad ile Kürşad[71]: Reşad ile Kürşad üniversite arkadaşıdır. Kürşad bir partinin başkanı olmuştur ve seçim çalışmaları esnasında Reşad’a denk gelir. Kürşad, Reşad’ın seçimler hakkındaki görüşlerine karşı çıksa da ortaya koyulmuş olan üçüncü yol arayışı onu da ikna etmektedir.
Orhan ile Can[72]: Can içinde bulunduğu hoş olmayan durumu meşrulaştırabilmek adına uydurma bir sözü Peygamberimize isnad etmiştir. Bunun üzerine kaynak isteyen Orhan’ın Cem ile yapmış olduğu tartışma sonucu, Cem’in de kaynak konusunda dikkatli olunması gerektiğine dair takriri ile tartışma son bulmuştur.
Çekmegil, diyalektik anlayışının dayanak noktasını eksik bırakmaz ve “Diyalektiğimize Işık Tutacak Vahiyden ve Tebliğcisinden Birkaç Örnek” başlığıyla vahiyden ve Peygamberimizin pratik hayatından örnekler vererek vahye uygun diyalektiğin nasıl olması gerektiğinin altını çizer.
Çekmegil’e göre “Her Müslüman, gücünce ölçüsünü bulmak ve ferasetinin izzet getirecek olan diyalektiğine (mantıkî tartışma sanatına) sahip olmakla mükelleftir.”[73]
Sonuç
Kur’ân’dan aldığı ilhamla diyalektik yönteme dair özgün bir çalışma meydana getiren Çekmegil bunu yaparken de kendi düşünce coğrafyasından hareket etmiştir. Bu coğrafyanın en önemli düşünürlerinden olan Ebû Hanîfe, Çekmegil’in diyalektik yöntemine rengini veren başat isimlerden biridir. Diyalektiğin Sokrates, Hegel ve Marks üçlüsünde inşa edildiği bir zaman diliminde özgün bir diyalektik yöntemi kendi düşünsel kodlarına yakın bir vasatta inşa etmiş olması önemli bir husustur.
Fakat Müslümanların çoğunluğunun bir mesele hakkındaki ortak tavrı, içlerinde bu mesele hakkında hiç kimsenin farklı bir düşünceye sahip olmadığı anlamını taşınmaz/taşımamalı; tarih bunun aksini ispat eden delillerle doludur. Kur’ân’a bakıldığında görülecek olan husus; çoğunluğun ne söylediği veyahut ne yaptığından ziyade hakikatin ne olduğudur. Müslümanların tarihi gözden geçirildiğinde ise hakikate ve öze yönelik çabaların olduğu gözden kaçırılmaması gereken bir gerçektir. Çekmegil’in İslâm’a müstenid eleştirel düşünce ve diyalektik yöntemin hangi zeminde ele alınması gerektiğine dair çalışmaları önemli bir çabayı ifade etmektedir. Kuşkusuz yöntem her ne kadar İslâm’a dayansa da beşerî söylemin sınırları ile ifade edildiği için içinde zaaflar barındıracaktır. Çekmegil’in de belirttiği gibi “Doğrular Allah’tan, hatalar ve eksikler bizdendir.”
Dipnotlar:
[1] Mehmed Said Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1980, s. 69-70.
[2] Platon’un kaleme almış olduğu “Sokrates’in Savunması” ve “Diyaloglar” adlı eserlerden hareketle ortaya koyulan diyalektik yöntem.
[3] Ayrıntılı bilgi için bkz. Richard Nisbett, Düşüncenin Coğrafyası, Doğulular İle Batılılar Nasıl –ve Neden- Birbirinden Farklı Düşünürler?, Çev.: Gül Çağalı Güven, Varlık Yayınları, İstanbul: 2015.
[4] Metin Önal Mengüşoğlu, Bilge Terzi M. Said Çekmegil, Beyan Yayınları, İstanbul: 2009.
[5] Şevket Başıbüyük, Büyük Doğu’nun Son Kalesi Said Çekmegil, Pınar Yayınları, İstanbul: 2004.
[6] Hüseyin Karatay, Bir Arayış ve Anlayışın Simgesi, Mehmed Said Çekmegil, Malatya Büyük Şehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 57-66.
[7] Ömer Şevki Hotar, Kutlu Yolun Mutlu Yolcusu, Malatya Büyük Şehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 67-76.
[8] Murat Zengin, Düşünen, Düşünmeye Zorlayan, Düşünmeyi Öğreten Adam, Malatya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 105-109.
[9] Necmettin Evci, Çekmegil, Malatya’nın Türkiye’ye Mâl Olmuş Değeri, Malatya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, Malatya: 2016, s. 139-148.
[10] Mengüşoğlu, Çekmegil’in Eseri Neyi Anlatır?, Sanih Yayınları, Malatya: 1974, s. 21.
[11] M. Said Çekmegil, Müstesna, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1976, s. 30.
[12] M. Said Çekmegil, Münevver Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1964.
[13] M. Said Çekmegil, Siyaset Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1968.
[14] M. Said Çekmegil, İman Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1952.
[15] M. Said Çekmegil, Ahlâk Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1960.
[16] M. Said Çekmegil, İbâdet Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1970.
[17] M. Said Çekmegil, İktisat Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1966.
[18] M. Said Çekmegil, Milliyet Anlayışımız, Nabi-Nida Yayınları, Malatya: 1959.
[19] M. Said Çekmegil, İnsanlık Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1958.
[20] M. Said Çekmegil, Diyalektik Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1972.
[21] M. Said Çekmegil, İyi Niyet Anlayışımız, Sanih Kütüphanesi Yayınları, Malatya: 1972.
[22] En’âm Sûresi, 6: 21, 93, 144; A’râf Sûresi, 7: 37; Yûnus Sûresi, 10: 17-18; Hûd Sûresi, 11: 18; Kehf Sûresi, 18: 15; Ankebût Sûresi, 29: 68; Zümer Sûresi, 39: 32; Saf Sûresi, 61: 7.
[23] Mengüşoğlu, Bilge Terzi M. Said Çekmegil, s. 26.
[24] Ebû Hanîfe, kendisine bir soru sorulduğu vakit öğrencilerine sırasıyla “bu konu hakkında ne düşünüyorsun?” şeklinde sorar. Her birinin görüşünü dinledikten sonra kendi kanaatlerini mutlaklaştırmadan ortaya koyardı. “Münazarada hasmı onu ikna ederse hakikat meydana çıktı diye sevinir, mağlup da olsa hakikati anladı diye kendini galip sayardı. Hakikati aramaktaki ihlasından dolayıdır ki kendi görüşünü doğru bulmakla birlikte onu aşılamaz bir görüş olarak takdim etmezdi. Şöyle derdi: ‘Bizim ortaya koyabildiğimiz en güzel görüş budur. Kim bizim bu görüşümüzden daha iyisini bulursa doğru olan odur.’ ” (Hulusi Arslan, “Ebû Hanîfe’nin İtikâdî Görüşleri”, Hikmet Yurdu Dergisi, Sayı: 24, s. 42-43.)
[25] Fikir Sohbeti ile ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. Çekmegil, İnsanın Yolu İslâm, s. 93-97.
[26] Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, s. 9.
[27] Çekmegil, a.g.e., s. 14.
[28] Bünyamin Erul, Sahabenin Sünnet Anlayışı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara: 2012, s. 78-150.
[29] Çekmegil, a.g.e., s. 22.
[30] Çekmegil, a.g.e., s. 25.
[31] En’âm Sûresi, 6: 148; Yûnus Sûresi, 10: 36; Hucurât Sûresi, 49: 12.
[32] Çekmegil, Vahye Göre Büyük Zulüm, Nabi- Nida Yayınları, Malatya: 1989, s. 19.
[33] Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, s. 56.
[34] Çekmegil, a.g.e., s. 63.
[35] Çekmegil, a.g.e., s. 86.
[36] Çekmegil, a.g.e., s. 89.
[37] Çekmegil, a.g.e., s. 94.
[38] Çekmegil, a.g.e., s. 96-97.
[39] Çekmegil, a.g.e., s. 98-99.
[40] Çekmegil, a.g.e., s. 102.
[41] Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için bkz. İmam Şâtıbî, El-İ’tisâm – Bid’atler Karşısında Kur’ân ve Sünnete Bağlılıkta Yöntem, Çev.: Ahmet İyibildiren, Kitap Dünyası Yayınları, Konya: 2011, s. 37.
[42] Zerkeşî, Hz. Âişe’nin Sahabeye Yönelttiği Eleştiriler, Çev.: Bünyamin Erul, Otto Yayınları, Ankara: 2016.
[43] Çekmegil, a.g.e., s. 112.
[44] Çekmegil, a.g.e., s. 114.
[45] Çekmegil, a.g.e., s. 122.
[46] Çekmegil, a.g.e., s. 93.
[47] Çekmegil, a.g.e., s. 122.
[48] Tirmizî, İlim 19.
[49] Hasan Yücel Başdemir, “İnsan Üzerine Felsefe”, Felsefe Tarihi, ed. Celal Türer, Bilay Yayınları, Ankara: 2019, s. 131.
[50] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Thales’ten Baudrillard’a, Say Yayınları, İstanbul: 2014, s. 828-830.
[51] Cevizci, a.g.e., s. 858.
[52] Cevizci, a.g.e., s. 862.
[53] Çekmegil, Diyalektik Anlayışımız, s. 12.
[54] Çekmegil, a.g.e., s. 12.
[55] Çekmegil, Tenkid ve Tetkiklerde Metod, s. 84.
[56] Çekmegil, Diyalektik Anlayışımız, s. 13.
[57] Çekmegil, a.g.e., s. 25.
[58] Çekmegil, a.g.e., s. 17-18.
[59] Âl-i İmrân Sûresi, 3: 66.
[60] Hac Sûresi, 22: 3.
[61] Çekmegil, a.g.e., s. 16.
[62] Çekmegil, a.g.e., s. 18.
[63] Çekmegil, a.g.e., s. 21.
[64] Çekmegil, a.g.e., s. 72-110.
[65] Çekmegil, a.g.e., s. 72-75.
[66] Çekmegil, a.g.e., s. 75-78.
[67] Çekmegil, a.g.e., s. 79-89.
[68] Çekmegil, a.g.e., s. 89-93.
[69] Çekmegil, a.g.e., s. 94-98.
[70] Çekmegil, a.g.e., s. 98-102.
[71] Çekmegil, a.g.e., s. 103-105.
[72] Çekmegil, a.g.e., s. 105-110.
[73] Çekmegil, a.g.e., s. 25.
Yazarlar
İlgili Yazılar
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
Meraksızlık, Rahatperestlik ve Eleştiri
Doğduğunda güneş, herkesin ve her şeyin üstüne doğar. Hiçbir şey ve hiçbir kimse ona ilgisiz kalamaz. İşler ona göre başlar, ona göre şekillenir ve gelişir. Güneşin doğudan yükselmesi, onu doğunun malı kılmadığı gibi, batıdan batması ise batıya küskünlüğünden değildir. O, tayin edilen vakit ve yörüngesinde hareket eder. O, her gün doğmaya devam eder.
Yapay Zekâ ve Dijital Sömürgecilik: Tekno-Endüstriyel Çağda Yeni Neo-Sömürgeci Paradigmalar
Önceki süreçte makine, emperyalizmin aracı iken yeni süreçte başta internet ve yapay zekâ olmak üzere yeni teknolojiler neo-emperyalizmin araçları olmuştur. Tekno-feodalizm kendi ülkelerinde egemenlik sağlarken, tekno emperyalizm başka ülkelerde egemenlik sağlama unsuru olmuştur.
Filistin Cephesinde Değişen Bir Şey Yok: İhanet, Drama, Cinayet, Kehanet ve Kıyamet
Yahudi Siyonizmi: Siyonizm, bedeni doğu, aklı batı, ruhu araf, kalbi sarı. Siyonizm, geçmişi Avrupa, bugünü Gazze, yarını Fırat. Siyonizm, dünü altın buzağı, şimdisi kızıl düve, sonrası kurban. Siyonizm, okuduğu Tevrat, anladığı Kâbil, anlamadığı 10 Emir. Siyonizm, adı Kudüs, sanı hırsız, cismi katil. Siyonizm, tutunduğu dünya, istikameti Gog ve Magog, menzilinde altın çağ. Siyonizm, Tanrı’yı ırkçı zanneden ve O’na sürekli şımaran.
Duvarların Ötesine Yolculuk; İslam Düşünce Geleneğinde Kadın
“Kadın”ve “İslam’ın kadına bakışı” meselesi beni her zaman için ilgilendiren konuların başında gelmiştir. Başta İslam düşüncesinin ve Müslüman kadının hayatı kuşatan önemli noktalarda yer alamamasının nedeni yukarıda saydığım, örneklerini çoğaltabileceğimiz “donmuş zihniyet” olduğu açıkça görülmektedir. Kadın konusundaki bakış açısı dinin özünden ve derinliğinden uzaklaşmış adeta taşlaşmış bir düşüncenin ürünüdür. Sözünü ettiğim bakış açısı, kadının İslam’daki ve sosyal hayattaki konumu konusunda zamanın şartlarına ve İslam’ın maslahatına uygun şekilde düşünce üretmek şöyle dursun aksine kadının sosyal alanda yer almasını tehlikeli addetmektedir.