“Yenilenme arzumuz ve çoğumuzun şu andakinden daha iyi olmamız hususundaki isteği bize, iş işten geçmediği hakkında düşünme hakkı veriyor. Şüphesiz yenilenmek (yeniden hayata dönmek) için ortada bir yol da mevcuttur. Bu yol görebilenler için apaçık ortadadır. Gerçekleşebilmesi de iki şeye bağlıdır. Bizdeki rûhî yenilginin veya ümitsizliğin bir başka adı olan “bahâne bulma rûhunu” terk etmek; Tam bir azim ve şuurla Resûlullah’ın sünnetiyle amel etmek…” Muhammed Esed – Yolların Ayrılış Noktasında İslam
Gün geçmiyor ki bağlamından veya bütününden kopartılmış bir çok metin ve video internet aracının inşâ ettiği ortamlarda paylaşılıyor olmasın. Paylaşımların bir çoğu daha çok beğenilmek ve paylaşılmak için duvarlara ve tünellere monte edilse de geri planlarında yer alan etkeni görme ve bilebilme kabiliyetimiz her geçen gün sekteye uğruyor. Mâruz bırakılmaya açık halde oluşumuz, belirlenmiş amaçlarla servis edilenleri romantizm örüntüsünde kanıksamamız sonucunu doğuruyor. Gündem edilen kişilerin söylemleri akademisyenlikleri ve okuryazarlıkları üzerinden değerlendirmeye tabi tutularak, “okumasak daha iyi”, “okuyucunca böyle olunuyor” şeklindeki ifadelerde hayat bulan bayağı bahâneler, farkında olmadan bizi; yerimize düşünenlerin “okumayın, uyun ve itaat edin” bayağılığını sunabilmeleri için daha hızlı yüzsüzleştiriyor.
Okuma, okunulan karşısında gerçekleşen zihinsel bir süreci ifade ederken bugün sadece metinsel okumadan bahsetmek artık mümkün görünmüyor. İnternet yoluyla karşı karşıya kalınılan fikir ve bilgi akışı başta olmak üzere görseller, metinler ve haberler okuma tanımının içine dahil olmuş durumdalar. Bu okumanın alfabetik seviyede kalıyor olmasını istemek, aklını kullanarak okuduklarını değerlendiren bireylerin yerine tebâ olan bireyleri tercih etmek demek. İhtiyacından fazla tüketen, bilgi kırıntıları ile düşünen, kutuplaşan ve itaat eden kitleleri idare etmek ve yönetmek için rahatlıkla kullanılabilen bu tercih ile kitleler her şekle sokulabilir hatta özgürce fikrini dile getirdiğini zannettiği mecralarda korkunun ve hamâsetin bekçiliğine soyundurulabilir ya da reklam pastasının süslü şekerlemeleri olarak rahatlıkla pazarlanabilir.
Bu kurgunun zıt kutbunda yer alan müktesebat ambarı, canlı zihinsel çalışmayı hızla ‘bilgi cehaleti’ne dönüştürebilmekte, nesnelere dönüşen bireyler beyinlerine yerleşen bilgiler ile mukayese ve tahlil kabiliyetlerini çuvallara doldurup servis edebilmekteler. Servis edilebilirlik günümüzde artık çok daha kolay ve hızlı iken bunlardan gelen bilginin doğruluğunu sorgulayabilme becerisinin gelişmesi için gayret etmesi gerekenler bir yetersizliğe mahkûm edilmekteler. Mahkumiyete bireylerin kendilerine yöneltmeleri gereken çabayı dışarıya doğrultmaları kadar aslında ona razı olmaları da olanak sağlamakta.
Hayatlarda yer alan her türlü mâlâyanî uğraşlara hevâ ve heves çıkarımları ile cevap bulup bunlara alışkanlık ve bağımlılık sarmalıyla kulluk etmek, ortaya konulacak mücadele için sahip olunması gereken imkânları da “gönüllü kul” gözleriyle görmeyi kolaylaştırıyor. Hâlbuki içinde bulunduğumuz, bilgiye erişim sorununun ortadan kalktığı bu mübarek çağ tüm bahâneleri geçersiz kılıyor. Tüm bu bahânelerle okuryazarlıktan uzaklaşanların yeni nesil okuryazarlığa ayak uydurması daha fazla zorlaşıyor.
Okunanı anlamlandırarak, sorgulayarak, güvenilir bilgi kaynaklarından yararlanarak ve aklederek varılacak sonuçlar ancak eleştirel okuryazarlıkla ortaya çıkabilir. Yazılı olsun, görsel olsun, grafiksel veya medyasal tüm metinlere bu şekilde yaklaşmak bunlar hakkında anlamlı ve doğru sorular sorabilmeyi, farklı bakış açılarını bulmayı ve eyleme geçmeyi gerekli kılar. Bilgi aracı olarak önümüze serilen internet dünyasında geliştirilen kavramsal ve kurumsal çalışmalar, geçici hevesler ve yüzeysel ilgiler bu eylemselliğin engellenmesine katkı sağlamak için bize sunulur. Aslında, bu çalışmaların izin verdiği ölçüde aklın kullanımına yer veren veya aklın kullanımına sadece onlara hizmet edecek kadar izin veren mecralar ekran çerçevelerine sığmamızı ve sadece orada kalmamızı sağlamaya çalışırlar.
Açık büfe bilginin her an elimizin altında olması, düşünme kabiliyetini ve hafızanın yitirilmesini hızlandırıyor. Artık ezberlenen mısralar bile yerlerini parmakların hemen ulaşabildiği arama motorlarına bırakıyor; şiir aynı şiir ama ona ulaşan akıl daha tembel bir akıl… Bu tembelleşmeden farklı mecraları sorumlu tutma tutarsızlığı ise çok daha sûni ve çok daha bayağı kalıyor. Teknoloji tarafından saf dışı bırakılma ve gelişmeleri kaçırma korkusu, karşılıklı kollamaları, pazarlıkları ya da husumetleri ve düşmanlıkları mevhûm ilişkilerin temeline oturtmamızı telkin ediyor. Gerçek ile bozulan temasımız ve isteklerimiz dışında her şeye kör kalışımız temyiz kabiliyetimizi de yavaş yavaş eritiyor. Sadece faydaya odaklanmış, bundan başka her şeye kör ve sağır kalmak akıllı olmakla eş anlamlı sayılıyor. Akıllı(!) olmanın aynı düzlemdeki başka bir boyutu da her geçen gün artan yalnızlık duygusu. Bu yalnızlık akıntıya çekilen kürekle ulaşılanların doğurduğu ve yoğun zihni çabaların ortaya çıkardığı bir yalnızlık değil; parmak uçlarında ve (a)sosyal ortamlarda kurgulananların yarattığı bir yalnızlık. Sanal birleştiricilere ve aynı zamanda onların bölücülüğüne yardım eden teknolojiye yüklediğimiz anlamın farklı bir sonucu aslında. İnsanın Allah’la, insanın insanla, insanın dünyayla ve insanın kendisiyle ilişkisinin, sanallığın sundukları ile daha hızlı bozulması ve buna karşı düşünce dünyasında hiçbir uyarının ve uyarıcının yer almaması onu çok daha vahim sonuçlara götürebiliyor; eşyanın ve hemcinsinin karşısında insan yeniliyor.
Medyasal araçların sıradan hale getirdiği, sosyal medyadan okunarak edinildiği sanılan, mihengiolmadan geliştirilen bilgi; bu kaynaklarla herkesin çok rahat bir şekilde ulaştığı ve paylaştığı, ağzı burnu dağılmış şekliyle üretilen yeni bilgi parçacıkları çoğu kez iyi niyetlerle ve derin hayranlıklarla sıradanlaştırılsa da, parçacıkların bütünü temsil etmediğini ve asla bütünün yerine geçmeyeceğini bilmenin ve bildirebilmenin tek yolu, araştırmanın ve okumanın sunacağı eleştirel okuryazarlığın geliştirilmesidir. Dijital okuryazarlık bu sürecin sadece bir ayağını meydana getirir. Bildiğimiz klasik okuryazarlığın üzerine çıkılabilecek katlardan bir kattır sadece. Bir bilgisayarı, bir cep telefonunu, bir yazılım veya uygulamayı kullanabiliyor olmaktan çok daha fazlasıdır, sosyal ağların ve onların çerçevesini çizen dijitalliğin ötesine geçen bir okumadır. Telefonlara yüklenen, tüm içeriklere erişebilmeleri için izin verdiğimiz uygulamaların izin taleplerindeki metinlerin ve sözleşmelerin okunması ile başlayan, bilgi bombardımanına tutulmamıza rağmen gereksiz, eksik ve yanlış bilgileri fark edebilmemizle, mevcut materyallerle yeni ve anlamlı şeyler üretmekle, teknik aksaklıkları fark edebilme, anlamlandırabilme ve giderebilme ile devam eden bir yoldur. Okuryazarlığından farklı ama ona paralel olarak ortaya atılan dijital yeterlilik kavramı ise, anlamı her yenilikle gelişse ve değişse de, eleştirel düşünme ile bağlantılı olan bilgi okuryazarlığının ve internet tabanlı bilgilerin etkili bir şekilde “aranması, bulunması ve değerlendirilmesi yeteneğinin” önemli saç ayaklarından biridir.
Medya içeriklerinin tehlikelerinden korunabilmek ve verilen mesajların çözümlenebilmesi için her geçen gün niteliksizleşen iletişim araçlarına yaklaşımımız kendi yeterliliğimizle doğru orantılı gelişmektedir.
Bu meleke, edinildiği ortam ve içeriklere bağlı olarak kendini göstermekte veya gösterememektedir. Örneğin kitaplardan başlamayan okumanın üzerine inşa edilecek her türlü okuryazarlık kötürüm kalmakta ve videoların ya da fotoğrafların öncülüğünde temelsiz bir binanın katları sıralanmaktadır. Yapacak daha iyi şeyleri olmadığı için “bir şeyler” paylaşmak, beğenmek ve yorumlamak gerçek hayatların kamufle edilen ama itiraf edilemeyen çaresizliğini gözler önüne serer. Kendi dünya görüşlerini empoze eden ve onlarca yayın kuruluşuna, basılı ve dijital ortama sahip olan ticari firmalar ve bunlarla beraber işleyen sistemler bu yetersizliği teşvik eder. Bir zamanlar tutulan köşe başlarında sesini duyuramayanlar için umut olarak görünen dijital ortamlar, özgürlük temalı ya da ekonomi modelli muhalifliği besleyerek bu sisteme aynı yetersizliğin verdiği imkânlar eşliğinde rahatlıkla entegre edilebilir. Tahliye vanası olarak kullanılan bilgi üretim ve dağıtım mecraları, insanın düşüncesinin, bakış açısının, tecrübesinin ve mantığının genel kabullerin sınırını aşmasına izin vermez. Önüne serilen resmin bütününü görmesinin önüne geçerek, insanın yenilenmesine yine kendi bağımlılığını ve iradesizliğini kullanarak yeni engeller üretir. Bu engellerle şekillenen düşüncelerimiz, davranışlarımız ve değerlerimiz, doğru ve güvenilir bilgiye ulaşabilmek için gerçek ve iddia arasındaki farkı görememekte, raiyyeti ve “dijital vatandaşlığı” sorgulamaksızın kabul edebilmektedir.
Fişinin çekilmesinin imkânsız olduğu varsayılan, enerjiye bağımlı dijital dünyanın enerjimizi tüketip tüketmeyeceğine karar vermek; aynı enerji ile beslenenlerin idrâklerimizi körleştirmesine, düşüncelerimize set çekmesine izin verip vermemek “farkında” olmamızla mümkün olabilecektir. Okumanın “dünya görüşümüz”deki yerini “işitmek, görmek, izlemek ve göz atmak” ile değiştirmek ve bunu yeni nesillere “olağan” bir durummuş gibi sunmak “teslim” olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Okumanın tüm dinamikleri yerine oturduğunda (en azından yerine oturmaya çalıştığında), ortaya koyulan çaba artık her türlü medyanın ve ortamın sunduklarından etkilenme düzeyini düşürmeye başlayacak ve onlardan etkilenmemek için tek başına yeterli olmadığını, bilgi ile bilmenin aynı şeyler olmadığını kavramamıza yardım edecektir. Ancak dikkatimizi dağıtmak için ortaya atılanları doğru yorumlama becerisini geliştirse bile Hakikat denklemine oturmadığı sürece zihinsel bir faaliyet olarak kalacaktır. “Bilişsel esnekliğin” sunduğu alternatiflerin neye ve kime göre kullanılacağını veya kullanılabileceğini; tüm bunların kullanımını sınırlayabilme ve ihtiyaç dahilinde bilgi üretebilme becerimizi de bu denklem belirlemek zorundadır. Belirleyici denklemde insan artık bir öznedir ve kendisini nesneleştirmeye çalışan her türlü egemeninin karşısında nesneleşmemek için mücadele edebilir. Düşündüğü ve ürettiği bilgilerle, söylediği yeni şeylerle “çağına kulak verirken ona boyun eğmez”; kendisine insanın yenildiğini söyleyenlere karşı yenilenmenin mümkünlüğünü gösterebilir. Mümkünlük aramakla başlar. Dün olduğu gibi bugün de duvarlar insanın arayışının önüne yenilenen sürümleri ile örülmektedir.
Arama motorları “arama”nın ve “bulma”nın yerini asla alamayacak; bunu saniyeler içinde yapıp bir de pişkin pişkin “aradığını buldun mu” diye sorsalar, arananın bulunmadığını gözlerimizden ve nabzımızdan veri haline getirip sayısallaştırsalar bile! Bunun böyle olacağına dair üzerimize kurgulanan dünyaya rağmen; varlıklarını bıkmadan usanmadan anlattıkları “fantastik kurgulara” borçlu olanların “hayat”ı anlamsız kılma ve insanı değersizleştirme çabalarına rağmen, zora talip olabilmek ve tedebbür edebilmek imkânsız değildir. İmkânsızlık soru sormayan ve “iqrâ”ya muhatap olmaktan kaçınan makbûl kullar için geçerli bir bahânedir. Lâkin hepimiz öyle ya da böyle aleyhimize delil olarak yazılacak mâzeretlerimizle ve sorumluluklarımızla bir gün yüzleşeceğiz:
O Gün varıp durulacak yer, Rabbinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. Doğrusu insan, kendi kendinin şahididir; türlü mâzeretler ortaya koymuş olsa bile… (Kıyâme 75/12-15)
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Muhakkak ki Allah,
adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder;
çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Nahl, 16:90)
Her Cuma namazında hutbenin sonunda okunan bu ayet, Yüce Rabbimizin biz kullarının uyması gereken kuralları öğüt almamız ve hayatımıza tatbik etmemiz için önemli emirleri içermektedir. Bu emirlerin başında adalet gelmektedir. Rabbimiz bize ‘adaleti… emrediyor’. Buradan hareketle bu yazımızda emredilen adaletin ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bunu yaparken de bazen git geller de yapmak durumunda kalacağız. Bir kavramı anlamak, tanımlamak, çağın idrakine sunmak, aynı zamanda o kavramın geçirmiş olduğu merhaleleri bilmeyi, ona yaklaşımların ne yönde olduğunu, nasıl tanımlandığını bilmeyi de gerektirir.
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.
İqrâ: Yenilen insandan yenilenen insana
“Yenilenme arzumuz ve çoğumuzun şu andakinden daha iyi olmamız hususundaki isteği bize, iş işten geçmediği hakkında düşünme hakkı veriyor. Şüphesiz yenilenmek (yeniden hayata dönmek) için ortada bir yol da mevcuttur. Bu yol görebilenler için apaçık ortadadır. Gerçekleşebilmesi de iki şeye bağlıdır. Bizdeki rûhî yenilginin veya ümitsizliğin bir başka adı olan “bahâne bulma rûhunu” terk etmek; Tam bir azim ve şuurla Resûlullah’ın sünnetiyle amel etmek…” Muhammed Esed – Yolların Ayrılış Noktasında İslam
Gün geçmiyor ki bağlamından veya bütününden kopartılmış bir çok metin ve video internet aracının inşâ ettiği ortamlarda paylaşılıyor olmasın. Paylaşımların bir çoğu daha çok beğenilmek ve paylaşılmak için duvarlara ve tünellere monte edilse de geri planlarında yer alan etkeni görme ve bilebilme kabiliyetimiz her geçen gün sekteye uğruyor. Mâruz bırakılmaya açık halde oluşumuz, belirlenmiş amaçlarla servis edilenleri romantizm örüntüsünde kanıksamamız sonucunu doğuruyor. Gündem edilen kişilerin söylemleri akademisyenlikleri ve okuryazarlıkları üzerinden değerlendirmeye tabi tutularak, “okumasak daha iyi”, “okuyucunca böyle olunuyor” şeklindeki ifadelerde hayat bulan bayağı bahâneler, farkında olmadan bizi; yerimize düşünenlerin “okumayın, uyun ve itaat edin” bayağılığını sunabilmeleri için daha hızlı yüzsüzleştiriyor.
Okuma, okunulan karşısında gerçekleşen zihinsel bir süreci ifade ederken bugün sadece metinsel okumadan bahsetmek artık mümkün görünmüyor. İnternet yoluyla karşı karşıya kalınılan fikir ve bilgi akışı başta olmak üzere görseller, metinler ve haberler okuma tanımının içine dahil olmuş durumdalar. Bu okumanın alfabetik seviyede kalıyor olmasını istemek, aklını kullanarak okuduklarını değerlendiren bireylerin yerine tebâ olan bireyleri tercih etmek demek. İhtiyacından fazla tüketen, bilgi kırıntıları ile düşünen, kutuplaşan ve itaat eden kitleleri idare etmek ve yönetmek için rahatlıkla kullanılabilen bu tercih ile kitleler her şekle sokulabilir hatta özgürce fikrini dile getirdiğini zannettiği mecralarda korkunun ve hamâsetin bekçiliğine soyundurulabilir ya da reklam pastasının süslü şekerlemeleri olarak rahatlıkla pazarlanabilir.
Bu kurgunun zıt kutbunda yer alan müktesebat ambarı, canlı zihinsel çalışmayı hızla ‘bilgi cehaleti’ne dönüştürebilmekte, nesnelere dönüşen bireyler beyinlerine yerleşen bilgiler ile mukayese ve tahlil kabiliyetlerini çuvallara doldurup servis edebilmekteler. Servis edilebilirlik günümüzde artık çok daha kolay ve hızlı iken bunlardan gelen bilginin doğruluğunu sorgulayabilme becerisinin gelişmesi için gayret etmesi gerekenler bir yetersizliğe mahkûm edilmekteler. Mahkumiyete bireylerin kendilerine yöneltmeleri gereken çabayı dışarıya doğrultmaları kadar aslında ona razı olmaları da olanak sağlamakta.
Hayatlarda yer alan her türlü mâlâyanî uğraşlara hevâ ve heves çıkarımları ile cevap bulup bunlara alışkanlık ve bağımlılık sarmalıyla kulluk etmek, ortaya konulacak mücadele için sahip olunması gereken imkânları da “gönüllü kul” gözleriyle görmeyi kolaylaştırıyor. Hâlbuki içinde bulunduğumuz, bilgiye erişim sorununun ortadan kalktığı bu mübarek çağ tüm bahâneleri geçersiz kılıyor. Tüm bu bahânelerle okuryazarlıktan uzaklaşanların yeni nesil okuryazarlığa ayak uydurması daha fazla zorlaşıyor.
Okunanı anlamlandırarak, sorgulayarak, güvenilir bilgi kaynaklarından yararlanarak ve aklederek varılacak sonuçlar ancak eleştirel okuryazarlıkla ortaya çıkabilir. Yazılı olsun, görsel olsun, grafiksel veya medyasal tüm metinlere bu şekilde yaklaşmak bunlar hakkında anlamlı ve doğru sorular sorabilmeyi, farklı bakış açılarını bulmayı ve eyleme geçmeyi gerekli kılar. Bilgi aracı olarak önümüze serilen internet dünyasında geliştirilen kavramsal ve kurumsal çalışmalar, geçici hevesler ve yüzeysel ilgiler bu eylemselliğin engellenmesine katkı sağlamak için bize sunulur. Aslında, bu çalışmaların izin verdiği ölçüde aklın kullanımına yer veren veya aklın kullanımına sadece onlara hizmet edecek kadar izin veren mecralar ekran çerçevelerine sığmamızı ve sadece orada kalmamızı sağlamaya çalışırlar.
Açık büfe bilginin her an elimizin altında olması, düşünme kabiliyetini ve hafızanın yitirilmesini hızlandırıyor. Artık ezberlenen mısralar bile yerlerini parmakların hemen ulaşabildiği arama motorlarına bırakıyor; şiir aynı şiir ama ona ulaşan akıl daha tembel bir akıl… Bu tembelleşmeden farklı mecraları sorumlu tutma tutarsızlığı ise çok daha sûni ve çok daha bayağı kalıyor. Teknoloji tarafından saf dışı bırakılma ve gelişmeleri kaçırma korkusu, karşılıklı kollamaları, pazarlıkları ya da husumetleri ve düşmanlıkları mevhûm ilişkilerin temeline oturtmamızı telkin ediyor. Gerçek ile bozulan temasımız ve isteklerimiz dışında her şeye kör kalışımız temyiz kabiliyetimizi de yavaş yavaş eritiyor. Sadece faydaya odaklanmış, bundan başka her şeye kör ve sağır kalmak akıllı olmakla eş anlamlı sayılıyor. Akıllı(!) olmanın aynı düzlemdeki başka bir boyutu da her geçen gün artan yalnızlık duygusu. Bu yalnızlık akıntıya çekilen kürekle ulaşılanların doğurduğu ve yoğun zihni çabaların ortaya çıkardığı bir yalnızlık değil; parmak uçlarında ve (a)sosyal ortamlarda kurgulananların yarattığı bir yalnızlık. Sanal birleştiricilere ve aynı zamanda onların bölücülüğüne yardım eden teknolojiye yüklediğimiz anlamın farklı bir sonucu aslında. İnsanın Allah’la, insanın insanla, insanın dünyayla ve insanın kendisiyle ilişkisinin, sanallığın sundukları ile daha hızlı bozulması ve buna karşı düşünce dünyasında hiçbir uyarının ve uyarıcının yer almaması onu çok daha vahim sonuçlara götürebiliyor; eşyanın ve hemcinsinin karşısında insan yeniliyor.
Medyasal araçların sıradan hale getirdiği, sosyal medyadan okunarak edinildiği sanılan, mihengi olmadan geliştirilen bilgi; bu kaynaklarla herkesin çok rahat bir şekilde ulaştığı ve paylaştığı, ağzı burnu dağılmış şekliyle üretilen yeni bilgi parçacıkları çoğu kez iyi niyetlerle ve derin hayranlıklarla sıradanlaştırılsa da, parçacıkların bütünü temsil etmediğini ve asla bütünün yerine geçmeyeceğini bilmenin ve bildirebilmenin tek yolu, araştırmanın ve okumanın sunacağı eleştirel okuryazarlığın geliştirilmesidir. Dijital okuryazarlık bu sürecin sadece bir ayağını meydana getirir. Bildiğimiz klasik okuryazarlığın üzerine çıkılabilecek katlardan bir kattır sadece. Bir bilgisayarı, bir cep telefonunu, bir yazılım veya uygulamayı kullanabiliyor olmaktan çok daha fazlasıdır, sosyal ağların ve onların çerçevesini çizen dijitalliğin ötesine geçen bir okumadır. Telefonlara yüklenen, tüm içeriklere erişebilmeleri için izin verdiğimiz uygulamaların izin taleplerindeki metinlerin ve sözleşmelerin okunması ile başlayan, bilgi bombardımanına tutulmamıza rağmen gereksiz, eksik ve yanlış bilgileri fark edebilmemizle, mevcut materyallerle yeni ve anlamlı şeyler üretmekle, teknik aksaklıkları fark edebilme, anlamlandırabilme ve giderebilme ile devam eden bir yoldur. Okuryazarlığından farklı ama ona paralel olarak ortaya atılan dijital yeterlilik kavramı ise, anlamı her yenilikle gelişse ve değişse de, eleştirel düşünme ile bağlantılı olan bilgi okuryazarlığının ve internet tabanlı bilgilerin etkili bir şekilde “aranması, bulunması ve değerlendirilmesi yeteneğinin” önemli saç ayaklarından biridir.
Bu meleke, edinildiği ortam ve içeriklere bağlı olarak kendini göstermekte veya gösterememektedir. Örneğin kitaplardan başlamayan okumanın üzerine inşa edilecek her türlü okuryazarlık kötürüm kalmakta ve videoların ya da fotoğrafların öncülüğünde temelsiz bir binanın katları sıralanmaktadır. Yapacak daha iyi şeyleri olmadığı için “bir şeyler” paylaşmak, beğenmek ve yorumlamak gerçek hayatların kamufle edilen ama itiraf edilemeyen çaresizliğini gözler önüne serer. Kendi dünya görüşlerini empoze eden ve onlarca yayın kuruluşuna, basılı ve dijital ortama sahip olan ticari firmalar ve bunlarla beraber işleyen sistemler bu yetersizliği teşvik eder. Bir zamanlar tutulan köşe başlarında sesini duyuramayanlar için umut olarak görünen dijital ortamlar, özgürlük temalı ya da ekonomi modelli muhalifliği besleyerek bu sisteme aynı yetersizliğin verdiği imkânlar eşliğinde rahatlıkla entegre edilebilir. Tahliye vanası olarak kullanılan bilgi üretim ve dağıtım mecraları, insanın düşüncesinin, bakış açısının, tecrübesinin ve mantığının genel kabullerin sınırını aşmasına izin vermez. Önüne serilen resmin bütününü görmesinin önüne geçerek, insanın yenilenmesine yine kendi bağımlılığını ve iradesizliğini kullanarak yeni engeller üretir. Bu engellerle şekillenen düşüncelerimiz, davranışlarımız ve değerlerimiz, doğru ve güvenilir bilgiye ulaşabilmek için gerçek ve iddia arasındaki farkı görememekte, raiyyeti ve “dijital vatandaşlığı” sorgulamaksızın kabul edebilmektedir.
Fişinin çekilmesinin imkânsız olduğu varsayılan, enerjiye bağımlı dijital dünyanın enerjimizi tüketip tüketmeyeceğine karar vermek; aynı enerji ile beslenenlerin idrâklerimizi körleştirmesine, düşüncelerimize set çekmesine izin verip vermemek “farkında” olmamızla mümkün olabilecektir. Okumanın “dünya görüşümüz”deki yerini “işitmek, görmek, izlemek ve göz atmak” ile değiştirmek ve bunu yeni nesillere “olağan” bir durummuş gibi sunmak “teslim” olmaktan başka bir şey olmayacaktır. Okumanın tüm dinamikleri yerine oturduğunda (en azından yerine oturmaya çalıştığında), ortaya koyulan çaba artık her türlü medyanın ve ortamın sunduklarından etkilenme düzeyini düşürmeye başlayacak ve onlardan etkilenmemek için tek başına yeterli olmadığını, bilgi ile bilmenin aynı şeyler olmadığını kavramamıza yardım edecektir. Ancak dikkatimizi dağıtmak için ortaya atılanları doğru yorumlama becerisini geliştirse bile Hakikat denklemine oturmadığı sürece zihinsel bir faaliyet olarak kalacaktır. “Bilişsel esnekliğin” sunduğu alternatiflerin neye ve kime göre kullanılacağını veya kullanılabileceğini; tüm bunların kullanımını sınırlayabilme ve ihtiyaç dahilinde bilgi üretebilme becerimizi de bu denklem belirlemek zorundadır. Belirleyici denklemde insan artık bir öznedir ve kendisini nesneleştirmeye çalışan her türlü egemeninin karşısında nesneleşmemek için mücadele edebilir. Düşündüğü ve ürettiği bilgilerle, söylediği yeni şeylerle “çağına kulak verirken ona boyun eğmez”; kendisine insanın yenildiğini söyleyenlere karşı yenilenmenin mümkünlüğünü gösterebilir. Mümkünlük aramakla başlar. Dün olduğu gibi bugün de duvarlar insanın arayışının önüne yenilenen sürümleri ile örülmektedir.
Arama motorları “arama”nın ve “bulma”nın yerini asla alamayacak; bunu saniyeler içinde yapıp bir de pişkin pişkin “aradığını buldun mu” diye sorsalar, arananın bulunmadığını gözlerimizden ve nabzımızdan veri haline getirip sayısallaştırsalar bile! Bunun böyle olacağına dair üzerimize kurgulanan dünyaya rağmen; varlıklarını bıkmadan usanmadan anlattıkları “fantastik kurgulara” borçlu olanların “hayat”ı anlamsız kılma ve insanı değersizleştirme çabalarına rağmen, zora talip olabilmek ve tedebbür edebilmek imkânsız değildir. İmkânsızlık soru sormayan ve “iqrâ”ya muhatap olmaktan kaçınan makbûl kullar için geçerli bir bahânedir. Lâkin hepimiz öyle ya da böyle aleyhimize delil olarak yazılacak mâzeretlerimizle ve sorumluluklarımızla bir gün yüzleşeceğiz:
O Gün varıp durulacak yer, Rabbinin huzurudur. O gün insana, ileri götürdüğü ve geri bıraktığı ne varsa bildirilir. Doğrusu insan, kendi kendinin şahididir; türlü mâzeretler ortaya koymuş olsa bile… (Kıyâme 75/12-15)
İlgili Yazılar
Vaatlerin Ötesinde: Teşhir Nesnesi Olarak Bilim Kurgusal Bedenler
Ve gelecek geldi. Burası fütürizmin son noktası olabilir. Uzak ve imkânsız bir geleceğin yerini, zamansal algının yıkıma uğradığı kopuk ve bağsız “şimdiler yığını” almaktadır. İnsan kalmak, bu asrın en başat sorunu. İnsanlık, binlerce yıllık ilerleme çabasına rağmen; bugün, başladığı yerin de gerisindedir. Modern insan bir zamanlar konfor ve verimlilik vaatleriyle ürettiği araçların bugün içine düşmüş görünmektedir. O, geldiğimiz noktada bedeniyle bir yok-karakterdir.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Mutluluk ve Ahlâk İlişkisi
Sosyolog Zygmunt Bauman ise mutluluk konusuna oldukça farklı bir noktadan yaklaşır. Ona göre “mutluluk, dertsizlik değil; dertlerle mücadele edebilme gücüdür. Mutluluk, sorunların yokluğu değil, onlarla yüzleşip onları aşabilme cesaretidir. İnsan hayatı hiçbir zaman tamamen huzurlu değildir; ancak anlamlı bir mücadele sürdüğü sürece ‘mutlu bir yaşam’dan söz edilebilir.”
Adaletin Mahiyetine Bir Bakış
Muhakkak ki Allah,
adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder;
çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar.
O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.
(Nahl, 16:90)
Her Cuma namazında hutbenin sonunda okunan bu ayet, Yüce Rabbimizin biz kullarının uyması gereken kuralları öğüt almamız ve hayatımıza tatbik etmemiz için önemli emirleri içermektedir. Bu emirlerin başında adalet gelmektedir. Rabbimiz bize ‘adaleti… emrediyor’. Buradan hareketle bu yazımızda emredilen adaletin ne olduğunu anlamaya çalışacağız. Bunu yaparken de bazen git geller de yapmak durumunda kalacağız. Bir kavramı anlamak, tanımlamak, çağın idrakine sunmak, aynı zamanda o kavramın geçirmiş olduğu merhaleleri bilmeyi, ona yaklaşımların ne yönde olduğunu, nasıl tanımlandığını bilmeyi de gerektirir.
Akıl-Vahiy İlişkisi Üzerine Mülâhazalar- Bilgiyi Temellendirmenin Serüveni-II-
Akıl-vahiy ilişkisi üzerine mülâhazalar” yazısı, bilginin kaynağı sorunu ekseninde kapsamlı bir çalışmanın önsözü mahiyetindedir. Çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Yazıda İslâm düşüncesinde esas itibariyle ‘bilginin kaynağı sorunu’nun olmadığına ancak daha sonraki dönemlerde kirlenmeye başlayan ‘Müslüman aklı’yla birlikte zihnî karışıklığın (teşevvüş) oluştuğuna dikkat çekilmiştir. Farklı kültür ve inançların müslüman düşünceye karışmasıyla oluşan kirlenme, kendi kavramlarını üretmede gecikmeyip kurumsallaşmıştır.