İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor. Önyargılardan arınmış okumalara, tartışmalara ekmek kadar ihtiyacımız var. Ziyauddin Serdar’ın “Cenneti Arayan Adam” kitabı, bildiğimiz birçok şeyin üstünden geçmek için iyi bir fırsat sunuyor.
Serdar Müslüman bir ailenin evladı olarak Pakistan’da doğup Londra’da büyümüş, İslam ve Batı medeniyetinin kökenlerine hakim bir entelektüel. Bu güne kadar onlarca kitabında ve saygın yayın organlarında yayınladığı makalelerde insanlığın ortaya koyduğu birikimi ele aldı, dünyada olup bitenlerin düşünsel yansımalarını sahadaki sonuçlarıyla birlikte analiz etti. Müslüman dünyanın gündelik yaşamı ve geleceğiyle ilgili belgeseller çekti.
Batılı eğitimden geçtiği halde neden ayağa kalkıp ‘aydınlanmayı’ alkışlamadığını, Aydınlanma’yı tartışmadan içselleştiren İslam dünyasının kimi aydınlarının nasıl bir ‘zihinsel kölelik’ içinde olduğunu kendince kanıtlamaya çalıştı. O da Aliya İzzetbegoviç gibi eleştirel akla olan derin ihtiyacımızın altını çizdi. Akılcılığın gelişiminde büyük rol oynarken ırk kavramını icat eden, başka halklar için işkenceleri, askeri müdahaleleri meşru gören, demokrasi ve insan halklarını şiddetin yıkımın gerekçesine dönüştüren çürümeyi deşifre etti.
Türkiye’de 2016’da katıldığı bir toplantıda elimizdeki normallerin bir işe yaramayacağını, dünyanın post- normal bir süreçten geçtiğini söylemişti. İnsanlığın farklı tutumları uzlaştıramamanın getirdiği çelişkilerle kimlik krizine düçâr olduğunu söylüyordu. Misal Müslüman dünyanın bir bölümü plastik sanatlarla uğraşan, caz festivalinde piyano konseri veren, sırtına çantasını alıp ‘kız başına’ dünyayı dolaşan, rap yapan dindar gençleri anlamakta zorlanıyor. Mahkum etme eğilimi ağır basıyor. Sürekli en büyük olmaya alışkın olan Amerikalılar, başka olanı asimile etmeden içine alamayan Avruplılar da kimlik krizinde.
Ziyaüddin Serdar Cenneti Arayan Adam Septik Bir Müslümanın Yolculuğu(Mahya,2018)kitabında dikkatini şimdiki zamanda İslam dünyasının kurtuluş adına ortaya koyduğu iddialara teksif etmiş. Anlatı tarzındaki kitap iki ziyaretçiyle açılıyor. Serdar yirmi yaşındayken Londra’da elektriklerin kesik olduğu bir anda, iki kişi azimle devasa gökdelenin onyedinci katındaki evlerine yürüyerek tırmanıyorlar, çünkü onu bir toplantıda tanımış ve namazlarını ihmal eden bir genç olarak işaretlemişler. Tebliğ Cemaati’nden zahmet ve emekle onu bulan gönüllüler kayıp kuşağa dahil olmaması için tatlı bir dille tebliğde bulunup birlikte yola çıkmayı teklif ediyorlar. Yoksa cennete gitmek istemiyor musun diye sonlanan konuşmadan etkilenen Serdar’ın yola çıkışı cenneti bulmak içindir. Her Müslümanın nihai hedefi de bu değil midir zaten. Dünyanın sonluluk sıkıntısını, çaresiz acılarını, eksikliklerini, kötülüklerini, faniliğini ve adaletsizliğini geride bırakıp tamlık duygusuna erişmek. Fakat o bir süre birlikte yolculuk edip çalışmalarına katıldığı cemaatin onu cennete eriştiremeyeceğini fark eder. Namaz kılıp zekat veren, bir kez hacca gidenlerin cenneti garantileyeceği fikri yetersiz gelir genç adama. Tebliğcileri bütün dünyada özellikle de Müslüman ülkelerde milyonlarca insanın yaşamını mahveden ağır adaletsizlikler, dehşet verici acılar ve ihmaller hakkında bir çaba sarfetmemekle itham ediyor kitapta. Bu dünyayı mamur etmeye çalışmamak, dünyanın maddi manevi hastalıklarına kayıtsız kalmak, eleştirel aklı harekete geçirmemek affedilmez bir eksikliktir.
“Sünneti takip etmeliyiz ama nesini? Peygamber’in giyindiği gibi giyiniyorlar ama önemli olan Peygamber’in değerleri ve düşünceleridir; nasıl göründüğü değil. Mesela Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde ilk işi Medine Anayasası’nı oluşturmak oldu. Çoğulcu bir belgedir. Müslüman, Ensari, Muhacir, Yahudi; herkese temsil hakkı veren bir dokümandır. Onu model olarak takip edeceksek önemsiz detaylara indirgemek yerine çoğulculuğunu, affediciliğini, vizyonerliğini öne çıkarmalıyız” diye düşünüyor. Kitapta tasavvuftan cihada, siyasetten felsefeye birçok akım, eğilim, kurum, konu ve kişi ele alınmış. Yazar İhvanı Müslimin, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ekmeleddin İhsanoğlu, Usame bir Ladin, Enver İbrahim, Hasan Sabbah, Vahhabilik, Humeyni ve devrim, Malezya deneyimi, 11 Eylül olayı gibi birçok konu ve kişi hakkında düşüncelerini gözlemlerini dile getirmiş. Mücadele ettiğimiz düşmana benzediğimiz anlara, kişisel ikbal hırsıyla insani vicdani değerleri çiğnediğimiz noktalara dikkat çekmiş.
Cenneti ararken Serdar’ın yolu arayış içindeki birçok Müslüman gibi tasavvuftan geçmese olmazdı. Birçok çocuk gibi annesinden peygamber ve evlilya kıssaları dinleyerek büyümüş. Küçük yaşlarda Mevlana’nın Mesnevi’sinden ve Mantiku’t-Tayr’dan hikayeler okumuş. Konya’ya gelince bu şehdin Nuh Tufanı’ndan kurtulan nadir şehirlerden biri olduğunu hissetmiş. O zamanlar burada insanlar yaşıyor muydu bilemiyoruz. Tasavvufun birçok tanımı yapıldı erbabı tarafından; ne harici tecrübe ne de ilimdir, tamamı erdemdir, arada herhangi bir bağ olmaksızın Allah ile birlikte olmaktır, az yemek, huzuru Hak’ta aramak, insanlardan kaçmaktır, tasavvuf odur ki ne siz bir şeye sahip olursunuz ne de bir şey size. Serdar özellikle İngiltere deneyiminde şeyh Nazım ve başka tarikat ehlinin çalışmalarını, tanık olduğu zikir halkalarını, Müslüman olmada güçlü bir yol açan söylemlerden övgüyle söz etse de anlıyoruz ki kimi aşırılık ve tutarsızlıklar yüzünden bu durakta da ikna olup kalamamış. Çünkü oluşan iktidar alanını insanı köleleştiren akıları esir alan yapılanmalardan rahatsızlık duymaya başlamıştır. Sonunda zamanı tersine çevirip ilkel hayata dönme tekliflerinin değil modern hayatın ve zamanın içinde kalarak işini doğru yapmanın helal rızık kazanmanın ve buradan yayılan halenin tasavvufa uyduğunu düşünür. Takip edilmesi gereken asıl şeyh, kendisinin şeyh olduğunu bilmeyen mürit aramayan, en iyi yaptığı işi yaparak kendini sanatına ve ibadetine veren kişidir.
Cenneti arayan kaygılı bir entelektüelin can yakıcı metni üzerine epeyce konuşulmaya değer. Türkiye tecrübesini ve kendi düşünce serüvenimizi de hatırlayarak birlikte üzerinden geçebiliriz.
Tercüme ve seyahatlerle aşina olduğumuz İslam dünyası izlenimlerimiz Serdar’la bazen bir kavşakta buluşuyor, bazen ayrılıyor. İslam ezilenlere hakkı çiğnenenlere bir şey vaat ediyor mu, evet. O halde bütün insanlığı etkileyecek inandırıcı kurucu fikirler doğmuyorsa, ortada dolaşan fikir uçuşmaları İstanbul ya da Ravalpindi’deki gençlere de bir şey vaat etmez. Yayınevi “bu kitabın yayınlanması yazarın ifade ettiği görüş ve fikirlerin yayınevi tarafından paylaşıldığı anlamına gelmez.” diye şerh düşmüş. Önemli olan serdedilen eleştiri ve görüşleri kabul ya da ret etmek değil, bu vesileyle içimizde biriken olgunlaşan izlenim ve hissiyatı paylaşabilmek yeni ufuklar oluşturmak.
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…
Septik Bir Müslümanın Yolculuğu
İslam dünyasında bütün insanlığı kuşatacak kurucu fikirler ortaya koymanın aciliyetinin bilincinde, zamanın ruhunu kavramış çok kıymetli alimler düşünürler ve entelektüeller var. Fakat savaşların üzerimize boca ettiği kan ve gözyaşının yarattığı sellerin sesi, bu naif ve derinden gelen seslerin duyulmasını engelliyor. Bir de bir kişiyi ya bütünüyle kabul ya da ret etme zorunluluğu varmış gibi, en küçük bir fikir ayrılığı yaklaşım farklılığı bile düşünce üreten insanların hızla tasfiyesine yol açıyor. Önyargılardan arınmış okumalara, tartışmalara ekmek kadar ihtiyacımız var. Ziyauddin Serdar’ın “Cenneti Arayan Adam” kitabı, bildiğimiz birçok şeyin üstünden geçmek için iyi bir fırsat sunuyor.
Serdar Müslüman bir ailenin evladı olarak Pakistan’da doğup Londra’da büyümüş, İslam ve Batı medeniyetinin kökenlerine hakim bir entelektüel. Bu güne kadar onlarca kitabında ve saygın yayın organlarında yayınladığı makalelerde insanlığın ortaya koyduğu birikimi ele aldı, dünyada olup bitenlerin düşünsel yansımalarını sahadaki sonuçlarıyla birlikte analiz etti. Müslüman dünyanın gündelik yaşamı ve geleceğiyle ilgili belgeseller çekti.
Batılı eğitimden geçtiği halde neden ayağa kalkıp ‘aydınlanmayı’ alkışlamadığını, Aydınlanma’yı tartışmadan içselleştiren İslam dünyasının kimi aydınlarının nasıl bir ‘zihinsel kölelik’ içinde olduğunu kendince kanıtlamaya çalıştı. O da Aliya İzzetbegoviç gibi eleştirel akla olan derin ihtiyacımızın altını çizdi. Akılcılığın gelişiminde büyük rol oynarken ırk kavramını icat eden, başka halklar için işkenceleri, askeri müdahaleleri meşru gören, demokrasi ve insan halklarını şiddetin yıkımın gerekçesine dönüştüren çürümeyi deşifre etti.
Türkiye’de 2016’da katıldığı bir toplantıda elimizdeki normallerin bir işe yaramayacağını, dünyanın post- normal bir süreçten geçtiğini söylemişti. İnsanlığın farklı tutumları uzlaştıramamanın getirdiği çelişkilerle kimlik krizine düçâr olduğunu söylüyordu. Misal Müslüman dünyanın bir bölümü plastik sanatlarla uğraşan, caz festivalinde piyano konseri veren, sırtına çantasını alıp ‘kız başına’ dünyayı dolaşan, rap yapan dindar gençleri anlamakta zorlanıyor. Mahkum etme eğilimi ağır basıyor. Sürekli en büyük olmaya alışkın olan Amerikalılar, başka olanı asimile etmeden içine alamayan Avruplılar da kimlik krizinde.
Ziyaüddin Serdar Cenneti Arayan Adam Septik Bir Müslümanın Yolculuğu(Mahya,2018)kitabında dikkatini şimdiki zamanda İslam dünyasının kurtuluş adına ortaya koyduğu iddialara teksif etmiş. Anlatı tarzındaki kitap iki ziyaretçiyle açılıyor. Serdar yirmi yaşındayken Londra’da elektriklerin kesik olduğu bir anda, iki kişi azimle devasa gökdelenin onyedinci katındaki evlerine yürüyerek tırmanıyorlar, çünkü onu bir toplantıda tanımış ve namazlarını ihmal eden bir genç olarak işaretlemişler. Tebliğ Cemaati’nden zahmet ve emekle onu bulan gönüllüler kayıp kuşağa dahil olmaması için tatlı bir dille tebliğde bulunup birlikte yola çıkmayı teklif ediyorlar. Yoksa cennete gitmek istemiyor musun diye sonlanan konuşmadan etkilenen Serdar’ın yola çıkışı cenneti bulmak içindir. Her Müslümanın nihai hedefi de bu değil midir zaten. Dünyanın sonluluk sıkıntısını, çaresiz acılarını, eksikliklerini, kötülüklerini, faniliğini ve adaletsizliğini geride bırakıp tamlık duygusuna erişmek. Fakat o bir süre birlikte yolculuk edip çalışmalarına katıldığı cemaatin onu cennete eriştiremeyeceğini fark eder. Namaz kılıp zekat veren, bir kez hacca gidenlerin cenneti garantileyeceği fikri yetersiz gelir genç adama. Tebliğcileri bütün dünyada özellikle de Müslüman ülkelerde milyonlarca insanın yaşamını mahveden ağır adaletsizlikler, dehşet verici acılar ve ihmaller hakkında bir çaba sarfetmemekle itham ediyor kitapta. Bu dünyayı mamur etmeye çalışmamak, dünyanın maddi manevi hastalıklarına kayıtsız kalmak, eleştirel aklı harekete geçirmemek affedilmez bir eksikliktir.
“Sünneti takip etmeliyiz ama nesini? Peygamber’in giyindiği gibi giyiniyorlar ama önemli olan Peygamber’in değerleri ve düşünceleridir; nasıl göründüğü değil. Mesela Mekke’den Medine’ye hicret ettiğinde ilk işi Medine Anayasası’nı oluşturmak oldu. Çoğulcu bir belgedir. Müslüman, Ensari, Muhacir, Yahudi; herkese temsil hakkı veren bir dokümandır. Onu model olarak takip edeceksek önemsiz detaylara indirgemek yerine çoğulculuğunu, affediciliğini, vizyonerliğini öne çıkarmalıyız” diye düşünüyor. Kitapta tasavvuftan cihada, siyasetten felsefeye birçok akım, eğilim, kurum, konu ve kişi ele alınmış. Yazar İhvanı Müslimin, Seyyid Kutup, Mevdudi, Ekmeleddin İhsanoğlu, Usame bir Ladin, Enver İbrahim, Hasan Sabbah, Vahhabilik, Humeyni ve devrim, Malezya deneyimi, 11 Eylül olayı gibi birçok konu ve kişi hakkında düşüncelerini gözlemlerini dile getirmiş. Mücadele ettiğimiz düşmana benzediğimiz anlara, kişisel ikbal hırsıyla insani vicdani değerleri çiğnediğimiz noktalara dikkat çekmiş.
Cenneti ararken Serdar’ın yolu arayış içindeki birçok Müslüman gibi tasavvuftan geçmese olmazdı. Birçok çocuk gibi annesinden peygamber ve evlilya kıssaları dinleyerek büyümüş. Küçük yaşlarda Mevlana’nın Mesnevi’sinden ve Mantiku’t-Tayr’dan hikayeler okumuş. Konya’ya gelince bu şehdin Nuh Tufanı’ndan kurtulan nadir şehirlerden biri olduğunu hissetmiş. O zamanlar burada insanlar yaşıyor muydu bilemiyoruz. Tasavvufun birçok tanımı yapıldı erbabı tarafından; ne harici tecrübe ne de ilimdir, tamamı erdemdir, arada herhangi bir bağ olmaksızın Allah ile birlikte olmaktır, az yemek, huzuru Hak’ta aramak, insanlardan kaçmaktır, tasavvuf odur ki ne siz bir şeye sahip olursunuz ne de bir şey size. Serdar özellikle İngiltere deneyiminde şeyh Nazım ve başka tarikat ehlinin çalışmalarını, tanık olduğu zikir halkalarını, Müslüman olmada güçlü bir yol açan söylemlerden övgüyle söz etse de anlıyoruz ki kimi aşırılık ve tutarsızlıklar yüzünden bu durakta da ikna olup kalamamış. Çünkü oluşan iktidar alanını insanı köleleştiren akıları esir alan yapılanmalardan rahatsızlık duymaya başlamıştır. Sonunda zamanı tersine çevirip ilkel hayata dönme tekliflerinin değil modern hayatın ve zamanın içinde kalarak işini doğru yapmanın helal rızık kazanmanın ve buradan yayılan halenin tasavvufa uyduğunu düşünür. Takip edilmesi gereken asıl şeyh, kendisinin şeyh olduğunu bilmeyen mürit aramayan, en iyi yaptığı işi yaparak kendini sanatına ve ibadetine veren kişidir.
Tercüme ve seyahatlerle aşina olduğumuz İslam dünyası izlenimlerimiz Serdar’la bazen bir kavşakta buluşuyor, bazen ayrılıyor. İslam ezilenlere hakkı çiğnenenlere bir şey vaat ediyor mu, evet. O halde bütün insanlığı etkileyecek inandırıcı kurucu fikirler doğmuyorsa, ortada dolaşan fikir uçuşmaları İstanbul ya da Ravalpindi’deki gençlere de bir şey vaat etmez. Yayınevi “bu kitabın yayınlanması yazarın ifade ettiği görüş ve fikirlerin yayınevi tarafından paylaşıldığı anlamına gelmez.” diye şerh düşmüş. Önemli olan serdedilen eleştiri ve görüşleri kabul ya da ret etmek değil, bu vesileyle içimizde biriken olgunlaşan izlenim ve hissiyatı paylaşabilmek yeni ufuklar oluşturmak.
İlgili Yazılar
Mustafa Ökkeş Evren’den Hız Çağına “Sus İşareti”
“Az söz er öğüdüdür
Çok söz hayvan yüküdür
Bilire bir söz yeter
Sende gevher var ise”
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Kaymak
Tevfikbey Mahallesi’nin ara sokaklarında yeni aldığı Chelsea botunun kaldırımı döven sesiyle yürüyordu. Otobüsten iner inmez akşam ezanı kulaklarına dolmuştu. Etrafı şöyle bir kolaçan etti, Sefaköy’ün boğuk, tıkış tıkış binaları arasında tek bir minare yükselmiyordu. Geçen arabaların yanıp sönen farları ve sıra sıra dükkânların spot lambaları, caddeyi ışıl ışıl parlatıyordu.
Zaman Yok Artık: Duvar Saatinin On Üçüncü Gongu
Gösterişten hemen her zaman kaçınan metin, ayrıntıya verdiği değeri gözler önüne sermekten çekinmiyor. Seranın içinde, okura rehberli tur yaptıran satırlarda, renkli camların ışık oyunlarını görür gibi oluyorsunuz. Sanki o camların her birinden sakince bakıp, sarıyla, kırmızıyla, yeşille, siyahla ve morla kuşatılıyorsunuz.
Konuşularak Yapılan Masallar
Koşarak anlatıyoruz kendimizi. Evdeysek evimizi ya da sokağı, sakinleşmek için adımlarımızı saydığımız sahil yolunu, iş çıkışlarını, buluşmaları, ayrılmaları koşturuyoruz. Küçücük bir çay ocağını bile bir sonraki işin peşine takıyoruz. Sonra ayaklarımız zonkluyor gece olunca. Ayaklarımız yetişemediğimiz ne varsa ona göre zonkluyor. Neye geç kaldık, neyin cevabını zamanında veremedik de içimizde büyüdü sözler…