Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar. Aslında Özdenören’i bu sayfalara yönelten biraz da içinde bulunduğu şartlardır. O dönemde tecrübeli bir öğrenci olan Özdenören, babasının yolladığı burs dışında başka bir yerden destek göremez. Bu durum karşısında biraz da ailesine karşı mahcuptur: “Paranın zaman zaman az geldiğini söylemeye de yüzümüz tutmuyordu”. Biraz da bu durum sebebiyle ve gazetenin önemli simalarından olan M.Şevket Eygi’nin de teşvikiyle, arkadaşı Ahmet Kutlay ilebirlikte gazetenin sanat edebiyat sayfalarıyla ilgilenmeye başlar.Özdenören o zamanlar yirmi beş yaşındadır. Dolayısıyla, sanat anlayışının temellerini bu mektuplarda görebilmek mümkündür. Yine Özdenören’in, usta bir kalem olarak adlandırılmasının da sebeplerini bu satırlarda bulabiliriz. Aynı zamanda üstlenilen vazifenin büyük bir mesuliyet ile cesaret gerektirdiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Çünkü gönderilen esere verilecek yanıtla, muhatabın şevkini bileylemek de kırmak da mümkün olabilir. Ayrıca belirtmekte fayda var, 1960 İhtilali’nin ardından gelen ilk yıllardır ve her ne kadar kısmî bir rahatlama görülse de; ortam hala gergindir. Hatta bizzat kendi mahallenizde salyangoz satmakla da itham edilebilmeniz mümkündür. Özdenören’in cümlelerinden takip edelim:
“Darendelioglu, bizi de doğrudan tanımıyor, Şevket Eygi’ye: “Senin bu gazetede, demiş, komünistler var”. Şevket Eygi de: “Kim o komunistler” deyince, ” İşte senin bu Sanat- Edebiyat sayfasını hazırlayan adamlar komünist”. O da: ” Onlar komünist filan değil, nereden çıkarıyorsun?” demiş, ” Abuk sabuk resimler koyuyorlar, Sait Faik’in adı geçiyor, ne bileyim işte Alain gibi, Kafka gibi, William Saroyan gibi böyle tuhaf tuhaf isimler geçiyor, onlar demiş komünist. Eygi de bizi tanıdığı için: ” Ya onlar komünist falan değil, alni secdeli gençler” demiş, bizi öylece beraat ettirmiş. Yoksa adımız komüniste de çıkıyordu.”
Hatta bu sebepten olsa gerek aynı sayfalarda Dostoyevski, okuyucuya tavsiye edilirken: “Dostoyevski, Rus’tur ama komünist değildir’’ diye şerh düşme ihtiyacı hissedilir.
Açık Mektuplar dört ay sürüyor, neden devamı gelmediğini düşününce net bir cevap bulamıyoruz. Fakat Özdenören bize bunun da ipucunu sanırım veriyor: “Bunun yanında Yeni İstiklal gazetesiyle bizlerin sanat telakkisi, edebiyat telakkisi arasında, dünyaya bakış tarzımız arasında, kan uyuşmazlığı vardı.”
Her ne kadar kısa sürdüğünü düşünsek de, sanat-edebiyat sayfalarına çalışmalarını gönderen isimler açısından aldıkları yanıtlar oldukça önemlidir. İnsan bir cümlecik kadar bile olsa muhatap alındığını görünce, bu durum onun gönlünü okşar.
Bu her zaman böyledir, çünkü insanın doğasında hem acelecilik hem de taltif görme isteği vardır. Bugün, herhangi bir iletiyi alıcısına yollamak fırına gidip ekmek almaktan daha kısa sürede olabilmekte. Ancak o günleri kendi koşulları içinde değerlendirince, usta bir öğreticiden mektubunuza bir karşılık bulmak, hatta çalışmanızdan bir bölümün ilgili sayfalarda yayınlandığına tanıklık etmek, büyük bir yüreklendirme örneğidir. Özdenören açısından ise hem bildiklerini paylaşmaya, hem de elinden geldiği nispette teveccüh gösteren insanlara yol göstermeye vesile olan Açık Mektuplar’dır. Yıllar sonra Özdenören de şöyle diyecektir: “Tabii karşıdaki o tavsiyeden ne anlıyor, bugünden geriye bakarak kestirmemiz mümkün değil. Ama görünen o ki, neticede bunlar bir avuç insan, onlar arasında günümüze kalan, bugün de hala ismi olan yazarlar, şairler olarak duruyor ise, bir parça bizim de bu bakiyede tuzumuzun olduğunu düşünebilirim. Bu da bizim için bir iftihar vesilesi sayılabilir.” Bahsedilen bir avuç insan arasında bugün ismini çokça andığımız ve yaşları -o dönem- ekseriyetle yirminin altında olan gençlere rastlıyoruz. Bu isimlerden bazıları: Metin Önal Mengüşoğlu, Sıddık Elbistan(lı), Ali Rıza Demircan, Vehbi Vakkasoğlu, H.KamilBüyüközer…
Özellikle de iki ismin sanat cephesinde oldukça mesafe kat ettiği, usta birer kalem olarak anıldıkları aşikârdır. Bunlar, Özdenören’in de vurguladığı gibi, Metin Önal Mengüşoğlu ve Sıddık Elbistanlı’dır. O yıllarda 18 yaşında bir gençtir Mengüşoğlu.Bir lise öğrencisidir. Özdenören’in onun ilk çalışmasına yanıtı şöyledir:“…Ancak şiirinizde Necip Fazıl’ın bariz etkileri görülüyor. Tesir altında kalmak -hele sizin gibi daha pek genç yaşta birisi için- korkulacak bir şey değildir. Yeter ki, zamanla, etkisi altında kaldığınız şairden çıkarak kendi özel şahsiyetinizi kurma gücünü göstermesini bilmiş olunuz. Yeni çalışmalarınızı bekliyoruz. Gözlerinizden öperiz, selamlar”.
Yaklaşık elli sene sonra, Umran Dergisi’nin 2014 yılındaki bir sayısında, Mengüşoğlu; ‘Son Açık Mektubumdur’ başlığını Özdenören’e ithaf ederek şunları söyler: “1965 yılında, Yeni İstiklal mecmuasının kültür-sanat sahifesinde üçbeş aylık bir süre zarfında okuyucu mektupları başlığıyla biz çıraklara kalfalık öğrettiğiniz o yılların hatırası meğer ne kadar kıymetliymiş. (… ) Aziz ağabey bu minvalde devam ederken Şubat 1965’te biz çıraklardan ürünlerimizi istediniz. Ben de doğrusu gizli bir kibri de kalbimde saklayarak “Unutmak” başlıklı şiirimi size postaladım. Necip Fazıl’ın tesirinde kaldığımı bana söyleyen demek sizdiniz. Ama sizinle daha ilk kez tanışıyor olmamıza rağmen şiirimi de yayımladınız. İçimdeki şair bakımından şiirle meşguliyetimin doğruluğu tescillenmişti”.
Bu vesikalardan da anlaılacağı üzere Açık Mektuplar hem muhatabında hem de diğer okuyucularda önzemli izler bırakmıştır. Bu süre zarfında sanat-edebiyat sayfalarına yollanan eserlerin çoğunun şiir olduğunu görüyoruz. Burada Özdenören’in gelen çalışmalara yaptığı dönüşlerden birkaçını daha anmak istiyorum. İlki şöyle: “Bir sanat eseri verirken kendini mutlak olarak bir konuyla şartlamayı doğru görmüyoruz. Anlatacağınız şeyleri, anlatış ustalığı ve şiir örgüsü içinde öyle eritmelisiniz ki, eserinizde, bir sanat yapısı olarak göze batıcı unsurlar kalmasın.” Bir diğeri ise şöyle: “Bir şair için güzellik ölçüsü kendinden önce yaşamış olan şairlerin eserlerine bir şeyler katmak mıdır? Yoksa bizzat güzeli yaratmak mıdır? Çalışmalarınızda prensip olarak kendi imkânlarınızı kullanmayı düşünün”.
Mengüşoğlu ile hemen hemen aynı yaşlarda olan ve 2018’de vefat eden Sıddık Elbistanlı’nın şiirlerine karşı, Özdenören’in taltif ifadelerini de esirgemeden şu eleştirileri yaptığına tanık oluyoruz: “Öz konusunda size söyleyebileceğimiz şu olabilir: Bir eseri kalıcı kılan, onun uzandığı meseleleri evrensel bir açıdan yansıtmasıdır, insanın ebedi soruları açığa vurmasıdır.Şiirlerinizi yine aynı “biçim” içinde kalarak bir de bu yönden deneyiniz ve bu yoldaki çalışmalarınızı da gönderiniz”.
Henüz sanat hayatının başlangıcında olan isimler açısında bu dönüşler oldukça önem arz ediyor. Özdenören’in bu sayfalarda yapmaya çalıştığı şeyin, eli kalem tutan gençleri soylu bir sanata yönlendirmek amacı güttüğünü söyleyebiliriz. Üstelik sadece gelen çalışmalar değerlendirilmiyor, bunun yanında işin kuramsal kısmına dair esaslı şeyler de söyleniyor. Okuyuculara -satır aralarında- Doğu’dan ve Batı’dan isimler de tavsiye ediliyor. Ali Görkem Userin’in de tespit ettiği üzere, “Dostoyevski dışında Tolstoy, Pasternak, Ivo Andriç ve Peyami Safa gibi romancılar ve Fuzuli, Baki, Şeyh Galip, Nedim, Homeros, Dante, Baudelaire, Rimbaud, Ahmet Haşim, Tanpınar, Tarancı, Dıranas, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairler farklı vesilelerle sık sık tavsiye edilir, edebiyat meraklısı okuyuculara”.
Kitabı okurken düşündüm, bugün yirmi beş yaşındaki bir gence sanat-edebiyat sayfalarını emanet edebilir miyiz? Neden olmasın, elbette edebiliriz. Olması gereken de bu değil mi? Ancak gün geçtikçe artan ‘olgunlaşma yaşını’ düşündükçe bunun zorlaştığını da söyleyebiliriz. Her geçen gün artan; evlilik, mezuniyet ve eline mesleğini alma yaşları bunu daha da güçleştiriyor. Sıkı bir eğitim sistemi eleştirmeni olan J.Taylor Gatto, -her ne kadar Amerika’dan seslense de- bizi de ilgilendiren bu konuya dikkat çekiyordu -Bir Kitle İmha Silahı:Eğitim- kitabında. Yirmi beş yaşındaki genç Özdenören’i okurken bunlar da zihnimden geçiverdi. Bu son kısmı da bir açık mektup olarak düşünebilirsiniz…
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Genç Özdenören’in Açık Mektuplar’ı
Açık Mektuplar, okuyucularını Rasim Özdenören’in yarım asrı aşan sanat hayatının başlarına götürüyor. Dönemin önemli neşriyatlardan Yeni İstiklal Gazetesi’nin sanat-edebiyat sayfalarına yollanan yazılara verilen cevaplar, Açık Mektuplar’ı oluşturuyor. Daha evvel aynı sayfalarda Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in de isimlerine rastlıyoruz. Rasim Özdenören, Sezai Karakoç ile tanıştıktan sonra -bir dönem- yazı yazmaktan vazgeçer. Hatta, 1962 ile 1964 yılları arasında, adı geçen sayfaların editörlüğünü yapan Nuri Pakdil, kendisinden yazı isteyince önceden yazdıklarından yollar. Aslında Özdenören’i bu sayfalara yönelten biraz da içinde bulunduğu şartlardır. O dönemde tecrübeli bir öğrenci olan Özdenören, babasının yolladığı burs dışında başka bir yerden destek göremez. Bu durum karşısında biraz da ailesine karşı mahcuptur: “Paranın zaman zaman az geldiğini söylemeye de yüzümüz tutmuyordu”. Biraz da bu durum sebebiyle ve gazetenin önemli simalarından olan M.Şevket Eygi’nin de teşvikiyle, arkadaşı Ahmet Kutlay ilebirlikte gazetenin sanat edebiyat sayfalarıyla ilgilenmeye başlar.Özdenören o zamanlar yirmi beş yaşındadır. Dolayısıyla, sanat anlayışının temellerini bu mektuplarda görebilmek mümkündür. Yine Özdenören’in, usta bir kalem olarak adlandırılmasının da sebeplerini bu satırlarda bulabiliriz. Aynı zamanda üstlenilen vazifenin büyük bir mesuliyet ile cesaret gerektirdiğini belirtmek yanlış olmayacaktır. Çünkü gönderilen esere verilecek yanıtla, muhatabın şevkini bileylemek de kırmak da mümkün olabilir. Ayrıca belirtmekte fayda var, 1960 İhtilali’nin ardından gelen ilk yıllardır ve her ne kadar kısmî bir rahatlama görülse de; ortam hala gergindir. Hatta bizzat kendi mahallenizde salyangoz satmakla da itham edilebilmeniz mümkündür. Özdenören’in cümlelerinden takip edelim:
“Darendelioglu, bizi de doğrudan tanımıyor, Şevket Eygi’ye: “Senin bu gazetede, demiş, komünistler var”. Şevket Eygi de: “Kim o komunistler” deyince, ” İşte senin bu Sanat- Edebiyat sayfasını hazırlayan adamlar komünist”. O da: ” Onlar komünist filan değil, nereden çıkarıyorsun?” demiş, ” Abuk sabuk resimler koyuyorlar, Sait Faik’in adı geçiyor, ne bileyim işte Alain gibi, Kafka gibi, William Saroyan gibi böyle tuhaf tuhaf isimler geçiyor, onlar demiş komünist. Eygi de bizi tanıdığı için: ” Ya onlar komünist falan değil, alni secdeli gençler” demiş, bizi öylece beraat ettirmiş. Yoksa adımız komüniste de çıkıyordu.”
Hatta bu sebepten olsa gerek aynı sayfalarda Dostoyevski, okuyucuya tavsiye edilirken: “Dostoyevski, Rus’tur ama komünist değildir’’ diye şerh düşme ihtiyacı hissedilir.
Açık Mektuplar dört ay sürüyor, neden devamı gelmediğini düşününce net bir cevap bulamıyoruz. Fakat Özdenören bize bunun da ipucunu sanırım veriyor: “Bunun yanında Yeni İstiklal gazetesiyle bizlerin sanat telakkisi, edebiyat telakkisi arasında, dünyaya bakış tarzımız arasında, kan uyuşmazlığı vardı.”
Bu her zaman böyledir, çünkü insanın doğasında hem acelecilik hem de taltif görme isteği vardır. Bugün, herhangi bir iletiyi alıcısına yollamak fırına gidip ekmek almaktan daha kısa sürede olabilmekte. Ancak o günleri kendi koşulları içinde değerlendirince, usta bir öğreticiden mektubunuza bir karşılık bulmak, hatta çalışmanızdan bir bölümün ilgili sayfalarda yayınlandığına tanıklık etmek, büyük bir yüreklendirme örneğidir. Özdenören açısından ise hem bildiklerini paylaşmaya, hem de elinden geldiği nispette teveccüh gösteren insanlara yol göstermeye vesile olan Açık Mektuplar’dır. Yıllar sonra Özdenören de şöyle diyecektir: “Tabii karşıdaki o tavsiyeden ne anlıyor, bugünden geriye bakarak kestirmemiz mümkün değil. Ama görünen o ki, neticede bunlar bir avuç insan, onlar arasında günümüze kalan, bugün de hala ismi olan yazarlar, şairler olarak duruyor ise, bir parça bizim de bu bakiyede tuzumuzun olduğunu düşünebilirim. Bu da bizim için bir iftihar vesilesi sayılabilir.” Bahsedilen bir avuç insan arasında bugün ismini çokça andığımız ve yaşları -o dönem- ekseriyetle yirminin altında olan gençlere rastlıyoruz. Bu isimlerden bazıları: Metin Önal Mengüşoğlu, Sıddık Elbistan(lı), Ali Rıza Demircan, Vehbi Vakkasoğlu, H.KamilBüyüközer…
Özellikle de iki ismin sanat cephesinde oldukça mesafe kat ettiği, usta birer kalem olarak anıldıkları aşikârdır. Bunlar, Özdenören’in de vurguladığı gibi, Metin Önal Mengüşoğlu ve Sıddık Elbistanlı’dır. O yıllarda 18 yaşında bir gençtir Mengüşoğlu.Bir lise öğrencisidir. Özdenören’in onun ilk çalışmasına yanıtı şöyledir:“…Ancak şiirinizde Necip Fazıl’ın bariz etkileri görülüyor. Tesir altında kalmak -hele sizin gibi daha pek genç yaşta birisi için- korkulacak bir şey değildir. Yeter ki, zamanla, etkisi altında kaldığınız şairden çıkarak kendi özel şahsiyetinizi kurma gücünü göstermesini bilmiş olunuz. Yeni çalışmalarınızı bekliyoruz. Gözlerinizden öperiz, selamlar”.
Yaklaşık elli sene sonra, Umran Dergisi’nin 2014 yılındaki bir sayısında, Mengüşoğlu; ‘Son Açık Mektubumdur’ başlığını Özdenören’e ithaf ederek şunları söyler: “1965 yılında, Yeni İstiklal mecmuasının kültür-sanat sahifesinde üçbeş aylık bir süre zarfında okuyucu mektupları başlığıyla biz çıraklara kalfalık öğrettiğiniz o yılların hatırası meğer ne kadar kıymetliymiş. (… ) Aziz ağabey bu minvalde devam ederken Şubat 1965’te biz çıraklardan ürünlerimizi istediniz. Ben de doğrusu gizli bir kibri de kalbimde saklayarak “Unutmak” başlıklı şiirimi size postaladım. Necip Fazıl’ın tesirinde kaldığımı bana söyleyen demek sizdiniz. Ama sizinle daha ilk kez tanışıyor olmamıza rağmen şiirimi de yayımladınız. İçimdeki şair bakımından şiirle meşguliyetimin doğruluğu tescillenmişti”.
Bu vesikalardan da anlaılacağı üzere Açık Mektuplar hem muhatabında hem de diğer okuyucularda önzemli izler bırakmıştır. Bu süre zarfında sanat-edebiyat sayfalarına yollanan eserlerin çoğunun şiir olduğunu görüyoruz. Burada Özdenören’in gelen çalışmalara yaptığı dönüşlerden birkaçını daha anmak istiyorum. İlki şöyle: “Bir sanat eseri verirken kendini mutlak olarak bir konuyla şartlamayı doğru görmüyoruz. Anlatacağınız şeyleri, anlatış ustalığı ve şiir örgüsü içinde öyle eritmelisiniz ki, eserinizde, bir sanat yapısı olarak göze batıcı unsurlar kalmasın.” Bir diğeri ise şöyle: “Bir şair için güzellik ölçüsü kendinden önce yaşamış olan şairlerin eserlerine bir şeyler katmak mıdır? Yoksa bizzat güzeli yaratmak mıdır? Çalışmalarınızda prensip olarak kendi imkânlarınızı kullanmayı düşünün”.
Mengüşoğlu ile hemen hemen aynı yaşlarda olan ve 2018’de vefat eden Sıddık Elbistanlı’nın şiirlerine karşı, Özdenören’in taltif ifadelerini de esirgemeden şu eleştirileri yaptığına tanık oluyoruz: “Öz konusunda size söyleyebileceğimiz şu olabilir: Bir eseri kalıcı kılan, onun uzandığı meseleleri evrensel bir açıdan yansıtmasıdır, insanın ebedi soruları açığa vurmasıdır.Şiirlerinizi yine aynı “biçim” içinde kalarak bir de bu yönden deneyiniz ve bu yoldaki çalışmalarınızı da gönderiniz”.
Henüz sanat hayatının başlangıcında olan isimler açısında bu dönüşler oldukça önem arz ediyor. Özdenören’in bu sayfalarda yapmaya çalıştığı şeyin, eli kalem tutan gençleri soylu bir sanata yönlendirmek amacı güttüğünü söyleyebiliriz. Üstelik sadece gelen çalışmalar değerlendirilmiyor, bunun yanında işin kuramsal kısmına dair esaslı şeyler de söyleniyor. Okuyuculara -satır aralarında- Doğu’dan ve Batı’dan isimler de tavsiye ediliyor. Ali Görkem Userin’in de tespit ettiği üzere, “Dostoyevski dışında Tolstoy, Pasternak, Ivo Andriç ve Peyami Safa gibi romancılar ve Fuzuli, Baki, Şeyh Galip, Nedim, Homeros, Dante, Baudelaire, Rimbaud, Ahmet Haşim, Tanpınar, Tarancı, Dıranas, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç gibi şairler farklı vesilelerle sık sık tavsiye edilir, edebiyat meraklısı okuyuculara”.
Kitabı okurken düşündüm, bugün yirmi beş yaşındaki bir gence sanat-edebiyat sayfalarını emanet edebilir miyiz? Neden olmasın, elbette edebiliriz. Olması gereken de bu değil mi? Ancak gün geçtikçe artan ‘olgunlaşma yaşını’ düşündükçe bunun zorlaştığını da söyleyebiliriz. Her geçen gün artan; evlilik, mezuniyet ve eline mesleğini alma yaşları bunu daha da güçleştiriyor. Sıkı bir eğitim sistemi eleştirmeni olan J.Taylor Gatto, -her ne kadar Amerika’dan seslense de- bizi de ilgilendiren bu konuya dikkat çekiyordu -Bir Kitle İmha Silahı:Eğitim- kitabında. Yirmi beş yaşındaki genç Özdenören’i okurken bunlar da zihnimden geçiverdi. Bu son kısmı da bir açık mektup olarak düşünebilirsiniz…
İlgili Yazılar
Bir Felsefe Atölyesi Örneği
İlk seansta çocuklara “akıllı olmak” ne demek şeklinde bir soru yöneltilebilir.
Muhtemel cevaplar: “Akıllı, uslu olmak”, “yaramazlık yapmamak”, “annemin babamın sözünü dinlemek” gibi cevaplar gelecektir.
“Akıllı olmanın karşıtı, zıttı nedir?” Bu şekilde bir soru sorulabilir.
Muhtemel cevaplar: “Deli olmak”, “söz dinlememek”.
“Deli olmak ne demek?”
Muhtemel cevaplar: “Topluma ayak uyduramayan kişilere deli denir. Bu kişiler kurallara uymazlar.”
“Topluma ayak uydurmak kurallara uymak mı demek? Bir de hangi kurallara uymak? Ailenin kuralları, kabilenin kuralları, kendi kuralların?” Bir hikâye etrafında bu tür sorgulamalar daha iyi yapılabilir.
Kendi Bahçeni Sen Yeşertmelisin…
Başka birinin sana çiçek getirmesini beklemeden
Kendi bahçeni yeşert…
Ve kendi ruhunu kendin süsle.
Ne kadar dayanıklı olduğunu göreceksin…
Ne kadar güçlü olduğunu
Ve ne kadar değerli olduğunu öğreneceksin…
Her yeni elveda ile öğreneceksin…”
Gassal: Randevuyla Çalışmıyoruz
Aşikâr ki ölüm dikkatini yitirmeden dünyanın -ve iç dünyamızın- ayartıcılarına tam anlamıyla kapılamıyoruz. Bunun farkında olarak çarklarını döndürmek isteyen sistem, ölüm düşüncesini hayatın büsbütün dışına atmak için elinden geleni yapıyor. Bunu yapamadığındaysa ona alışmamızı ve sıradan bir hadise olarak yorumlamamızı istiyor.
Seyyah
Zamanın birinde , elinde not defteriyle yollara düşen ve aldığı yollarda kendine yaklaşmanın ümidini taşıyan bir seyyah varmış. Seyyah dediysem ; amaçsız bir gezgin değil kastım. O kendisine yapıştırılan tüm etiketlerden sıyrılıp, dünyayı tanımaya karar veren ,dünyayı tanıdıkça kendini de çözebileceğini düşünen biriymiş.
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.