Genel olarak aç kalmak ve özel olarak Allah’ın rızasını kazanmak için oruç tutmak; insanın, duygularını kontrol altına almasını, böylece eğitilmesini sağlayan bir irade eğitimidir. Onun için geçmiş ümmetlere farz olduğu gibi Müslümanlara da farz olmuştur. Yüce Allah “Ramazan, insanlara rehberlik yapmak, bilgilendirmek ve yanlıştan doğruya yönelten bir ölçü olmak üzere içinde Kur’ân’ın indiği aydır” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir.
Evet, Yüce Allah, insanlara şefkat ve merhametinin eseri olarak Kur’ân’ı rahmet, gerçekleri görmeleri için nur/ışık, hakkı ve batılı ayırdetmek için furkân/ayırıcı, hakkın gerçekliğini ve batılın geçersizliğini ispat etmek için beyyine/açık delil ve burhân, hakkın ölçüsüyle ölçüp tartmak için mîzan/ölçü-terazi, hakkı unutmuş olanlara hatırlatmak için zikir/hatırlatma, ıslah edip hakka yönlendirmek için mevize/öğüt, teşvikle yola gelmeyenleri ceza ile tehdit ederek uyarmak için nezîr, Allah katında geçerli ve geçersiz uygulamaları belirlemek için hüküm/karar, hakkı yerli yerinde sağlam öğretmek için hikmet, tevhîde aykırı hastalıklardan kurtuluş için şifâ/iyileştirme, imdat isteyenlere kurtuluş için uzatılan hablullah/Allah’ın ipi, kopmayan sağlam bir ipe tutunmaları için el-urvetu’l-vusqâ/sağlam ip, doğru yol olarak sırât-ı mustaqîm ve doğru yola kılavuzluk için hidâyet olarak indirmiştir. Onun için inmeye başladığı Kadir Gecesi’nin çokluktan kinaye olarak bin aydan daha hayırlı olduğunu söylemektedir.
Hicretin ikinci yılında Allah’ın nurunu söndürmek/vahyin önünü kesmek için Mekke’den kalkarak büyük bir ordu ile Medine’ye saldıran müşriklere karşı Resûlullah’ın ve mü’minlerin yaptıkları ölüm kalım savaşı olan Bedir savaşının da bu ayda olduğunu biliyoruz. Onun için Ramazan ayı değeri çok büyük olan Kadir Gecesi ayıdır, oruçla kişileri eğitme ve yetiştirme ayıdır, saldıran düşmana karşı sözle, malla ve canla cihâd etme ayıdır.
Kişinin bütün çeşitleri ve şekilleriyle olumsuz davranışlardan uzaklaştırılması, onların yerine olumlu huylara ve davranışlara yönlendirilmesi, alıştırılması ve yetiştirilmesi için Ramazan ayının büyük bir disiplin uygulaması olduğunu biliyoruz.
Kişinin haramlardan sakınması, farzları yerine getirmesi, infak, paylaşma ve yardım duygularının harekete geçirilmesi, kısaca mal ile cihâd yolunda çok büyük bir eğitim olduğu gibi, Bedir savaşında gördüğümüz beden ile savaş yapabilmek için de çok büyük bir eğitim ve hazırlıktır. Zira yoksulun, fakirin, muhtacın, ezilmişin, kimsesizin, hak ve hürriyetleri elinden alınmış esirin, kölenin, cariyenin, mazlum ve mağdurun mali ve bedeni özgürlüğe kavuşması için malını infak etmeyen/malı ile cihâd etmeyen kişinin Allah yolunda canı ile cihâd etmesi/canını vermesi mümkün değildir. İşte Ramazan ayında inen Kur’ân, yaptığı bilgilendirme, yol gösterme, bilinçlendirme ve terbiye etmeyle kişiyi buna hazırlarken, gerektiğinde canı ile de bu fedakarlığı yapmasını öğretmekte ve ona hazırlamaktadır.
Onun için Ramazan ayında inen Kur’ân: “Ey mü’minler! Sizi dipdiri kılıp ayakta tutacak olan/cihâda çağırdığında Allah’ın ve Resûlünün çağrısına uyun. Bilin ki Allah (Bedir savaşında olduğu gibi sizin kalplerinizdeki kaygıyı cesarete, müşriklerin zihinlerindeki ‘biz güçlüyüz, yok ederiz’ düşüncesini korku ve dehşete dönüştürmesi gibi) kişi ile kalbi arasına girer, şüphesiz hepiniz dönüp O’nun huzurunda toplanacaksınız” âyetinin ve başka âyetlerin de belirttiği gibi insanlar için güven, izzet, onur, şahsiyet, özgürlük, yalnız Allah’a kulluk, adâlet, insanlık ve bütün güzel değerlerin oluşturduğu yeni bir hayattır.
Onun için tarihin her döneminde gelen vahye toplumun seçkinleri, yönetim ve çıkar çarkını ellerinde tutan aristokrat ve şımarık zenginleri başta olmak üzere büyük bir kesimi karşı çıkarken; ezilmiş, dışlanmış, hak ve hürriyetleri ellerinden alınmış, korumasız az sayıda bir kesim insan inanmıştır.
Bunun için mü’minlerin, inanmayan egemen ve seçkinlerle araları açılır; icabında en yakın akrabalarından dışlanır, horlanır, mahrumiyetler ve boykotlar yaşarlar; ezilir, işkence görür, evlerinden, mallarından, varsa ticaret ve servetlerinden, makam ve mevkilerinden olurlar; inançları ve canları tehlikeye girince iki kez Habeşistan’a ve daha sonra Medine’ye Müslümanların hicret etmesinde gördüğümüz gibi yaşadığı toplumu terk ederek yaban ellerde bir yuvaya ve bir ekmeğe muhtaç muhâcir/mülteci olarak yaşamaya mecbur kalırlar. Kısaca bütün varlıklarını o vahye adar ve gereğini yerine getirmek için her fedakârlığı yaparlar. Bunu bütün peygamberlerin ve ilk mü’minlerin hayat hikâyelerinde görüyoruz.
Bütün bunlar; inandığı vahyin kişilere verdiği hayat, sağladığı insanlık, hürriyet, eşitlik, hak ve adâlet, şefkat ve merhamet, verdiği onur ve huzur, dünyada ve ahirette vaat ettiği üstünlük, zafer ve kurtuluş uğruna olmaktadır. Artık bu öğretiler o insanlar için her şeyden daha değerli ve hem dünyada hem de ahirette tek kurtuluş yolu olduğundan onları korumak ve yaşayıp yaşatmak için mü’minler gerekirse uğrunda mallarını ve canlarını feda ederler ve etmektedirler. Ama adâletsizliğin, haksızlığın ve cahiliye anlayışlarının oluşturduğu statükonun nimetlerinden yararlanarak siyasal, sosyal ve ekonomik hegemonyalarını kaybetmek istemeyen aristokrat takımı bu şirk düzenlerine dört elle sarılır ve muhalifleri, gerekirse kitle imha silahlarıyla yok etmeye koyulurlar.
“Biz ne zaman bir memlekete uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri elçilere ‘getirdiğiniz şeyleri kabul etmiyoruz, bizim mallarımız da, adamlarımız da sizden daha çoktur, azap falan görecek de değiliz’ demişlerdir” âyetinin belirttiği gibi, istisnalar dışında, bütün toplumlarda vahye; seçkinlerin, egemenlerin, aristokratların ve mütref/şımarık zenginlerin değil de, ezilenlerin, horlananların, ötekileştirilenlerin, kölelik ve cariyelikle hak ve hüriyetleri ellerinden alınmışların, yoksul ve güçsüz bırakılmış/musta’zafların inanmasının ve sarılmasının, bunun için canlarını vermek dahil her türlü baskıya, haksızlığa, dışlanmaya, yoksulluğa, işkenceye ve zulme uğramayı göze almalarının sebebi budur. Çünkü vahiy, sapmaların karanlıkları (zulumât) içinde egemen olan câhiliyenin tahakkümü altında kaybedilen bütün bu değerleri ve hakları yeniden insanlara vermekte ve kurtuluş yolunu aydınlatarak bunlara kavuşma yolunu göstermektedir. Onun için vahiy yeni bir hayattır.
“Allah, inananların velîsidir (dostudur, koruyucusudur, yöneticisidir), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” “Allah’tan size bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir. Rızasını kazanmak isteyenlere Allah onunla esenlik yollarını gösterir, izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.” “Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” “Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için o ve melekleri sizi destekliyor.” “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren odur.”
“Sakın kâfirlere boyun eğme, bu Kur’ân ile onlara karşı büyük bir cihâd yap” âyetinin söylediği gibi, öğrenme, öğretme, okuma, anlama, anlatma, yaşama ve uygulama cihâdı yapmalıyız. Yeniden Kur’ân ile dirilmeliyiz, câhiliye anlayışlarından ve uyuşturucu hurâfelerden kurtularak kendimize gelmeliyiz, bilinçlenmeliyiz, her türlü fırka, mezhep, meşrep, cemaat ve tarikat, parti ve kavmiyet ayrılıklarından kurtularak birlik ve beraberlik hâlinde olmalıyız, maddî ve mânevî yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalıyız. Bütün bunları artık hayatımızın davranışı, ahlâkı, ilkesi ve kuralı yapmalıyız.
Özetle, câhiliye karanlıkları içinde müşrik yaşayıp öldüğünde ateşe gidecek olan o günkü müşrik toplumdan insanlar için ortaya çıkmış en hayırlı ümmet olan Asr-ı Saadet toplumu gibi Kur’ân ile yeniden hayat bulmalı, infak, yardımlaşma ve dayanışma ile iyi olanı emrederek ve kötülüklerden sakındırarak yeniden hayırlı bir toplum olmalıyız. Ramazan ayını, (tarihte bir kez gelmiş geçmiş olsa da) Kadir Gecesini bu bilinçle yaşamalıyız. Her birimiz Kur’ân’ı; ‘yeni ve bana iniyor’ bilinci ve sorumluluğuyla okumalı, anlamalı, anlatmalı ve yaşamalıyız.
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Hep aynı pencereden mi bakılması gerek hayata, olaylara, geçmişe, geleceğe? Sormak, sorgulamak, eleştirmek gerekmez mi alışılmışları, öne sürülenleri? Sormak, sorgulamak, eleştirmek başka pencereler açmaktır hayata, olaylara. Başka ufuklar kazandırmak, başka imkânlar bulmak…
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.
Kur’an ve Cihad Ayı Ramazan
Genel olarak aç kalmak ve özel olarak Allah’ın rızasını kazanmak için oruç tutmak; insanın, duygularını kontrol altına almasını, böylece eğitilmesini sağlayan bir irade eğitimidir. Onun için geçmiş ümmetlere farz olduğu gibi Müslümanlara da farz olmuştur. Yüce Allah “Ramazan, insanlara rehberlik yapmak, bilgilendirmek ve yanlıştan doğruya yönelten bir ölçü olmak üzere içinde Kur’ân’ın indiği aydır” buyurarak bu gerçeği ifade etmektedir.
Evet, Yüce Allah, insanlara şefkat ve merhametinin eseri olarak Kur’ân’ı rahmet, gerçekleri görmeleri için nur/ışık, hakkı ve batılı ayırdetmek için furkân/ayırıcı, hakkın gerçekliğini ve batılın geçersizliğini ispat etmek için beyyine/açık delil ve burhân, hakkın ölçüsüyle ölçüp tartmak için mîzan/ölçü-terazi, hakkı unutmuş olanlara hatırlatmak için zikir/hatırlatma, ıslah edip hakka yönlendirmek için mevize/öğüt, teşvikle yola gelmeyenleri ceza ile tehdit ederek uyarmak için nezîr, Allah katında geçerli ve geçersiz uygulamaları belirlemek için hüküm/karar, hakkı yerli yerinde sağlam öğretmek için hikmet, tevhîde aykırı hastalıklardan kurtuluş için şifâ/iyileştirme, imdat isteyenlere kurtuluş için uzatılan hablullah/Allah’ın ipi, kopmayan sağlam bir ipe tutunmaları için el-urvetu’l-vusqâ/sağlam ip, doğru yol olarak sırât-ı mustaqîm ve doğru yola kılavuzluk için hidâyet olarak indirmiştir. Onun için inmeye başladığı Kadir Gecesi’nin çokluktan kinaye olarak bin aydan daha hayırlı olduğunu söylemektedir.
Hicretin ikinci yılında Allah’ın nurunu söndürmek/vahyin önünü kesmek için Mekke’den kalkarak büyük bir ordu ile Medine’ye saldıran müşriklere karşı Resûlullah’ın ve mü’minlerin yaptıkları ölüm kalım savaşı olan Bedir savaşının da bu ayda olduğunu biliyoruz. Onun için Ramazan ayı değeri çok büyük olan Kadir Gecesi ayıdır, oruçla kişileri eğitme ve yetiştirme ayıdır, saldıran düşmana karşı sözle, malla ve canla cihâd etme ayıdır.
Kişinin haramlardan sakınması, farzları yerine getirmesi, infak, paylaşma ve yardım duygularının harekete geçirilmesi, kısaca mal ile cihâd yolunda çok büyük bir eğitim olduğu gibi, Bedir savaşında gördüğümüz beden ile savaş yapabilmek için de çok büyük bir eğitim ve hazırlıktır. Zira yoksulun, fakirin, muhtacın, ezilmişin, kimsesizin, hak ve hürriyetleri elinden alınmış esirin, kölenin, cariyenin, mazlum ve mağdurun mali ve bedeni özgürlüğe kavuşması için malını infak etmeyen/malı ile cihâd etmeyen kişinin Allah yolunda canı ile cihâd etmesi/canını vermesi mümkün değildir. İşte Ramazan ayında inen Kur’ân, yaptığı bilgilendirme, yol gösterme, bilinçlendirme ve terbiye etmeyle kişiyi buna hazırlarken, gerektiğinde canı ile de bu fedakarlığı yapmasını öğretmekte ve ona hazırlamaktadır.
Onun için Ramazan ayında inen Kur’ân: “Ey mü’minler! Sizi dipdiri kılıp ayakta tutacak olan/cihâda çağırdığında Allah’ın ve Resûlünün çağrısına uyun. Bilin ki Allah (Bedir savaşında olduğu gibi sizin kalplerinizdeki kaygıyı cesarete, müşriklerin zihinlerindeki ‘biz güçlüyüz, yok ederiz’ düşüncesini korku ve dehşete dönüştürmesi gibi) kişi ile kalbi arasına girer, şüphesiz hepiniz dönüp O’nun huzurunda toplanacaksınız” âyetinin ve başka âyetlerin de belirttiği gibi insanlar için güven, izzet, onur, şahsiyet, özgürlük, yalnız Allah’a kulluk, adâlet, insanlık ve bütün güzel değerlerin oluşturduğu yeni bir hayattır.
Onun için tarihin her döneminde gelen vahye toplumun seçkinleri, yönetim ve çıkar çarkını ellerinde tutan aristokrat ve şımarık zenginleri başta olmak üzere büyük bir kesimi karşı çıkarken; ezilmiş, dışlanmış, hak ve hürriyetleri ellerinden alınmış, korumasız az sayıda bir kesim insan inanmıştır.
Bunun için mü’minlerin, inanmayan egemen ve seçkinlerle araları açılır; icabında en yakın akrabalarından dışlanır, horlanır, mahrumiyetler ve boykotlar yaşarlar; ezilir, işkence görür, evlerinden, mallarından, varsa ticaret ve servetlerinden, makam ve mevkilerinden olurlar; inançları ve canları tehlikeye girince iki kez Habeşistan’a ve daha sonra Medine’ye Müslümanların hicret etmesinde gördüğümüz gibi yaşadığı toplumu terk ederek yaban ellerde bir yuvaya ve bir ekmeğe muhtaç muhâcir/mülteci olarak yaşamaya mecbur kalırlar. Kısaca bütün varlıklarını o vahye adar ve gereğini yerine getirmek için her fedakârlığı yaparlar. Bunu bütün peygamberlerin ve ilk mü’minlerin hayat hikâyelerinde görüyoruz.
Bütün bunlar; inandığı vahyin kişilere verdiği hayat, sağladığı insanlık, hürriyet, eşitlik, hak ve adâlet, şefkat ve merhamet, verdiği onur ve huzur, dünyada ve ahirette vaat ettiği üstünlük, zafer ve kurtuluş uğruna olmaktadır. Artık bu öğretiler o insanlar için her şeyden daha değerli ve hem dünyada hem de ahirette tek kurtuluş yolu olduğundan onları korumak ve yaşayıp yaşatmak için mü’minler gerekirse uğrunda mallarını ve canlarını feda ederler ve etmektedirler. Ama adâletsizliğin, haksızlığın ve cahiliye anlayışlarının oluşturduğu statükonun nimetlerinden yararlanarak siyasal, sosyal ve ekonomik hegemonyalarını kaybetmek istemeyen aristokrat takımı bu şirk düzenlerine dört elle sarılır ve muhalifleri, gerekirse kitle imha silahlarıyla yok etmeye koyulurlar.
“Biz ne zaman bir memlekete uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri elçilere ‘getirdiğiniz şeyleri kabul etmiyoruz, bizim mallarımız da, adamlarımız da sizden daha çoktur, azap falan görecek de değiliz’ demişlerdir” âyetinin belirttiği gibi, istisnalar dışında, bütün toplumlarda vahye; seçkinlerin, egemenlerin, aristokratların ve mütref/şımarık zenginlerin değil de, ezilenlerin, horlananların, ötekileştirilenlerin, kölelik ve cariyelikle hak ve hüriyetleri ellerinden alınmışların, yoksul ve güçsüz bırakılmış/musta’zafların inanmasının ve sarılmasının, bunun için canlarını vermek dahil her türlü baskıya, haksızlığa, dışlanmaya, yoksulluğa, işkenceye ve zulme uğramayı göze almalarının sebebi budur. Çünkü vahiy, sapmaların karanlıkları (zulumât) içinde egemen olan câhiliyenin tahakkümü altında kaybedilen bütün bu değerleri ve hakları yeniden insanlara vermekte ve kurtuluş yolunu aydınlatarak bunlara kavuşma yolunu göstermektedir. Onun için vahiy yeni bir hayattır.
“Allah, inananların velîsidir (dostudur, koruyucusudur, yöneticisidir), onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır.” “Allah’tan size bir nûr ve apaçık bir kitap gelmiştir. Rızasını kazanmak isteyenlere Allah onunla esenlik yollarını gösterir, izni ile onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve dosdoğru yola iletir.” “Bu, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” “Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için o ve melekleri sizi destekliyor.” “Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için kuluna apaçık âyetler indiren odur.”
“Sakın kâfirlere boyun eğme, bu Kur’ân ile onlara karşı büyük bir cihâd yap” âyetinin söylediği gibi, öğrenme, öğretme, okuma, anlama, anlatma, yaşama ve uygulama cihâdı yapmalıyız. Yeniden Kur’ân ile dirilmeliyiz, câhiliye anlayışlarından ve uyuşturucu hurâfelerden kurtularak kendimize gelmeliyiz, bilinçlenmeliyiz, her türlü fırka, mezhep, meşrep, cemaat ve tarikat, parti ve kavmiyet ayrılıklarından kurtularak birlik ve beraberlik hâlinde olmalıyız, maddî ve mânevî yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalıyız. Bütün bunları artık hayatımızın davranışı, ahlâkı, ilkesi ve kuralı yapmalıyız.
Özetle, câhiliye karanlıkları içinde müşrik yaşayıp öldüğünde ateşe gidecek olan o günkü müşrik toplumdan insanlar için ortaya çıkmış en hayırlı ümmet olan Asr-ı Saadet toplumu gibi Kur’ân ile yeniden hayat bulmalı, infak, yardımlaşma ve dayanışma ile iyi olanı emrederek ve kötülüklerden sakındırarak yeniden hayırlı bir toplum olmalıyız. Ramazan ayını, (tarihte bir kez gelmiş geçmiş olsa da) Kadir Gecesini bu bilinçle yaşamalıyız. Her birimiz Kur’ân’ı; ‘yeni ve bana iniyor’ bilinci ve sorumluluğuyla okumalı, anlamalı, anlatmalı ve yaşamalıyız.
İlgili Yazılar
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Eleştirel Düşünme Ya Da Nida Dergisi
Hep aynı pencereden mi bakılması gerek hayata, olaylara, geçmişe, geleceğe? Sormak, sorgulamak, eleştirmek gerekmez mi alışılmışları, öne sürülenleri? Sormak, sorgulamak, eleştirmek başka pencereler açmaktır hayata, olaylara. Başka ufuklar kazandırmak, başka imkânlar bulmak…
İktidarın Gücü İle Gücün İktidarı Arasında Meşruiyet Sorunsalı
Bir yerde gücü elinde bulunduran, iktidar sahibi muktedirlere sorulacak iki adet soru vardır: neden ve nasıl. İktidar sahibi, bir kişi olabileceği gibi birden fazla kişi ya da zümre de olabilir. Neden siz yönetiyorsunuz? Siz nasıl yönetiyorsunuz? İlk soru iktidarın meşruiyetini anlamak üzere sorulurken; ikincisi iktidarın sahip olduğu aygıtları ve süreçleri ihtiva etmektedir. Birincisi ontolojik bir soruyken; ikincisi teknik bir sorudur. Soruların açık ve netliği cevapların da net ve basit olacağı anlamına gelmiyor elbette. Özellikle “neden” sorusunun cevabı müesses nizam sahipleri için de bir sorgulanma ve hatta tehdit içermektedir. “Nasıl” sorusunun cevabı yasal metinlerde ve görünür uygulamalarda kendini belli etmektedir. Ancak “neden” sorusunun cevabı için verilecek cevabın ötesine gitmek gerekir. Bu yüzden sistemin asıl oyuncuları ve oyun kurucuları bu “neden” sorusunu “nasıl”ın cevaplarıyla geçiştirmektedir.
Kurulu Sistemlerin Truva Atı Olmak
Zor yıllarda aydın olmak… Ya da aydına ihtiyaç duymak… Cesaretin budandığı, korkunun egemen kılındığı zamanlarda… Bid’atlerle kucaklaşıldığı, düş kurulmasına bile engellerin çıktığı zamanlarda… Sarsıcı, dönüştürücü, yozlaştırıcı, bir değişim sürecinden geçilmektedir. Bu değişim sürecinde özellikle Müslüman aydınlarda, öncü kadrolarda düşünsel bakımdan yalpalamalar yaşanmakta, görece olumluluklara razı olmanın, bazı imkânlar elde etmenin etkisiyle sistem içi değişime eklemlenmeler …
Palyatif ve Yorgun Toplumların Palyatif ve Yorgun Filozofları
Filozoflar, hem içinde yaşadıkları toplumlarının bir parçasıdırlar hem de söyledikleri yani felsefeleri ile çağın ruhu olan kişilerdir. Batılı filozoflar, her ne kadar “filozof” olsalar da Batılı kültürel kodun izlerini taşıdıkları için diğer toplumları “yabancı,” öteki”, “barbar”, “az gelişmiş” olarak görürler. Nitekim Kıta Avrupası felsefesi ve filozofları etno-santrik olarak görülmüşlerdir. Bu ruh hâlâ çakılı olarak devam etmektedir.