Hep aynı pencereden mi bakılması gerek hayata, olaylara, geçmişe, geleceğe? Sormak, sorgulamak, eleştirmek gerekmez mi alışılmışları, öne sürülenleri? Sormak, sorgulamak, eleştirmek başka pencereler açmaktır hayata, olaylara. Başka ufuklar kazandırmak, başka imkânlar bulmak…
Sormak, sorgulamak, eleştirmek… Renkleri katarak hayata… Kirden, pastan arındırmak için izlenen yolu… Diri kalmak için… Düşüncesiz, kavramsız, eleştirirsiz, sahih bilgiye dayanmayan bir din anlayışından kurtulabilmek için… Yanlışları ayıklayabilmek, düşünsel donukluğu aşabilmek ve aklı vahiyle birleştirebilmek için… Farklı bakış açılarını yakalayabilmek için… Ön yargılarından, saplantılardan kurtulabilmek için… Hep aynı yanlışı sürdürmemek için… Müslüman şahsiyetin inşası ve sahih yapıların gelişimi için… Farklı çıkış yollarının olabileceğine inanarak…
“Eleştiri yetisini kullanmayan zihin her adımda yanılmaya mahkûmdur.” diyor Nurettin Topçu. Kabul edilen ve soru sorulmaksızın peşinde koşulan bilgileri, görgüleri ortaya çıkarmak, ortak duyuya ve ortak kanıya yerleşen ve bu nedenle de hakikat yanılsamasına yol açan tortuları temizlemek her Müslüman’ın görevidir. İslam’a aykırı olmakla birlikte İslam’ın kuralı, parçası gibi gösterilen eklentilere karşı muhalif tavrın sürdürülmesi gerek. Önemli olan bakmak ve görmek, görüneni okuyup anlayabilmek ve böylece zihnin bakışını eleştirel bir gözle harekete geçirmektir. Zira İslam düşüncesinde bir tıkanma söz konusudur.
Müslümanların yalnızca kazanımlara ve olumluluklara odaklanmaları, sorunların üstünü örtecek şekilde eleştirel mekanizmaları dışlamaları, İslam düşüncesine aykırılıkların normalmiş gibi algılanmasına ve büyümesine yol açmıştır. Bu da beraberinde açıkça tavır alınması gereken konulara bile kayıtsız kalmayı getirmiştir. Bir yanda kayıtsızlık sürerken diğer yanda ölçütsüzlük, dine yapılan ekleme ve dinden çıkarmalar çarpıklıkların, yanlışların meşrulaşmasını, hatta din istismarını kolaylaştırmıştır. Herkesin her alanda doğru bilgiye ihtiyacı vardır; ancak din alanında doğru bilgiye olan ihtiyaç bütün insanlığın geleceğini etkileyeceği için çok daha önemlidir.
Sorgulayan, tartışan, itiraz eden bir yaklaşım yerine ses çıkarmayıp itaat eden, aykırılıkları göremeyen veya umursamayan bireylerden oluşan bir toplum çürümüş bir toplumdur. Kapılar eleştiriye kapandıkça çürüme daha da artar. Muhafazakârlaşmak, dar kalıplar içinde düşünmek, alışkanlıklarla hareket etmek, edilgenlik bu tür toplumların genel karakteristik özelliklerinden bazılarıdır.
Eleştirmeme, sorgulamama, tartışmama alışkanlığı pasifliği, kuru kalabalıklara uyumu, inisiyatif almamayı beraberinde getirecektir. Bu da yanlışa ortak olmak demektir. Böyle ortamlarda sorumluluk almama ve bireyselleşme yaygınlaşacaktır. Sorumluluk almama ve bireyselleşme kalıcı hasarlara yol açabilmektedir. Bu hasarlardan en büyüğü istişareden uzaklaşmaktır. “Onların aralarındaki işler istişare iledir.” (Şura, 38) buyruğu terk edilmiş olacaktır.
Doğru saptamalarda bulunmak, doğru kararlar vermek, doğru çözümler üretmek kolay değildir. Ne kadar iyi niyetli ve mahir olursa olsun herkesin yanlış yapma ihtimali vardır. Daha doğruya, daha güzele ulaşmak çoğu zaman istişareyi, eleştiriyi gerektirir. Önemli olan eleştirel tutum sergilerken İslam’ın tanıklığını gerçekleştirmek, İslam’ı bir çekim merkezi haline getirmek, Müslümanlara karşı şefkatli ve merhametli, kâfirlere ve zalimlere karşı onurlu bir duruş sergilemektir.
Eleştiri yalnızca olumsuzluklar üzerine odaklanan bir kavram değil; çok boyutlu ve derinlemesine bir bakış açısı geliştirmeyi hedefler, düşünmeye yönelik farklı ve zengin anlamlar oluşturan eylemlerin odak noktasını ortaya çıkarır. Eleştiri çabası, yapılan edilen şeylerin ne anlam ifade ettiğinin saptanması, yeni imkânların ve faaliyet alanlarının belirlenmesi için gerekli ve zorunlu bir çabadır.
Eleştirebilmek için, her şeyden önce, eleştirel düşünme becerisine sahip olmak gerek. Eleştirel düşünme, analiz yaparak akıl yürütme ve bunları değerlendirme gibi zihinsel süreçleri kapsayan düşünme şeklidir. Eleştirel düşünmeden mahrum olanların eleştirel yaklaşımlarda bulunmaları beklenemez. Sağlam, güvenilir bilgiye sahip olabilmenin, doğru olanı tercih edebilmenin ve doğru davranışlarda bulunabilmenin yolu “eleştirel yaklaşım”dan geçmektedir.
İslam düşüncesinde merakın, kuşkunun, sorgulamanın ve eleştirel düşünmenin etkin olduğu dönemlerde İslam medeniyeti ve kültürü zirvede yer almıştır. Bu özelliklerin ihmal edildiği dönemlerde ise İslam medeniyeti ve kültürü varoluş ve anlam değerini kaybetmiştir. Müslümanların tarihte güçlü oldukları, insanları ve toplumları Kur’an’ın ışığıyla aydınlattıkları dönemlerde eleştiri yolunun işletilmesinin payı inkâr edilemez elbet. Müslümanlar bu eleştirel yönleriyle hakikate ulaşmada pek zorluk çekmedikleri gibi eleştiri yoluyla bilgi ve kültür üretmişler, donuklukları aşmışlardır. Gerek izlenen yol ve yöntemler gerek İslam dışı düşünceler, sanki dinin unsurlarıymış gibi korunmaya çalışılan gelenekler hep eleştirilmiştir.
Merakın, kuşkunun, sorgulamanın ve eleştirel düşünmenin rafa kaldırılması her bakımdan Müslümanların çöküşüne ve tarih sahnesinden çekilmesine neden olmuştur. Bu dönemde içtihada, gelişime açık alanlar bile dokunulmaz alanlarmış gibi görülmüştür. Bunu, başta tefsir olmak üzere birçok alanda görmek mümkündür.
Eleştiri ileri bir kültür, hatta bir sanattır aslında. İslam âleminin en büyük handikaplarından biri eleştiri kültürü geleneğinin gelişmemiş olmasıdır belki de. Aliya İzzetbegoviç, “Ben olsam Müslüman doğudaki tüm mekteplere eleştirel düşünme dersleri koyardım. Batının aksine doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” diyerek, bir gerçeği dillendirmiştir.
Eleştiri doğruya ulaşma ve düşünsel gelişimin aracı olmuştur çoğu zaman. Zira bilginin üretimi için eleştirel bakış gerek. Eleştirel bakışın olmadığı yerde bilginin üretilmesi, donuklaşmış düşüncelerin yerini yeni düşüncelerin alması beklenemez; var olan anlayış ve donuklaşmış düşünceler taklit edilmeye başlar. Taklit ile birlikte eleştirellik ortadan kalkar, bilgi kaybolur, akıl durağanlaşır. Oysa eleştirellik ile Müslüman’ın bilinç ve ufku gelişir.
Müslümanların eleştirel düşünmeyi önemsememesi nedeniyle birçok alanda hak ile batılın birbirine karıştığı ve bu durumun giderek kanıksandığı görmezden gelinemez.
Eleştirel düşünmeye önem verilseydi sözde İslami olan çarpık anlayışlar ortaya çıkmayabilirdi. Kendilerini sözde cihat ehli gören, insanları acımasızca katleden şiddet ve terör yanlısı yapılanmalar türemeyebilirdi. Yalnızca şiddet ve terör yanlısı yapılanmalar değil, bidat ve hurafelerle yol almaya çalışan sözde İslami yapılanmalar da…
İslami bilinç, bilgi, birikim ve samimiyet eleştirel düşünme ile geliştirilebilir ancak. Eleştiri, her şeyden önce bir sorumluluktur. Eleştiri; düzeltme, arınma yolunda yararlanılması gereken ortamı sunmaktır. Eleştirinin yokluğu ya da eksikliği halinde yanlışlar, donukluk kalıcı hale gelir. Daha kötüsü ise tasfiye edilmeyen yanlışların içselleştirilmesidir.
Eleştirmek… Eleştirmek için eleştirmek değil, doğru olanı ortaya koymak için eleştirmek… Yerinde ve zamanında… Kırıp dökmeden, nefret ettirmeden… Teslimiyetçi bir uyumu, batılla uzlaşmayı reddederek… Yanlışın yerine neyin ikame edileceğini belirterek… Ölçüyü, merhameti, saygıyı elden bırakmadan… Eleştirel olmamanın sorumsuzluk olduğunu düşünerek…
Bilinenlerin, sunulanların, anlatılanların, yazılanların, aktarılanların tamamının vahyin süzgecinden geçirilmesi gerek. Ön yargıları bir yana bırakarak… Grupçuluk, aşiretçilik, hemşehricilik psikolojisiyle değil… Müşriklerin Kur’an’ın sesinin duyulmaması için etrafı kuru gürültüye boğdukları gibi değil. Hakikatin peşinden koşmak amacıyla… Öze dönüş için… Müslüman’ca düşünerek…
Düşünmeyi gerçekleştiremeyenler büyük zarardadır kuşkusuz. Düşünmek; yakınmak değil çözümlemek, suçlamak değil eleştirmek, üstünü çizmek değil açıklamaktır.
“… Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (Ali İmran, 65)
“… Hala akıllanmayacak mısınız?” (Enam, 32)
“… Düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.” (Rum, 28)
Düşünmeye davet eden Kur’an sorgulama yapmaya da davet etmektedir. Evrenin, insanın yaratılışının sorgulanması… Ataların dininin sorgulanması…
Kur’an’da Hz. İbrahim’in kıssasına bakıldığında bu kıssanın tamamen bir sorgulama sürecini anlattığı görülmektedir. Bu kıssa, sorgulayarak gerçeklere ulaşılabileceğini öğretmektedir. Sorgulama ihtiyacı duymayan toplumlar, kültürler doğru bilgilere ulaşamayacakları gibi yenilenmeyi de gerçekleştiremezler. Soru sormakla başlar her şey. Mehmet Said Çekmegil, “Sualler tefekkürü, tefekkür araştırmayı, araştırmak ise insanı ilmin çıkış noktasına götürür.” diyerek her şeyin soru sormakla başladığını belirtmek istemiştir. Soru sorabilmek için de meraka ve kuşkuya ihtiyaç var. Merak ve kuşku sorgulamanın, sorgulama da eleştiri kültürünün ortaya çıkmasına neden olur.
Duyulanlar, görülenler, yazılanlar sorgulamaya tabi tutulmadığı takdirde her söylenti doğru kabul edilmeye başlar. Bu durum, İslam kimliğinin kaybolmasına yol açar. İslam, hakikati önemser ve onun açığa çıkmasını ister. Araştırarak, soruşturarak… Taklitle kimse bir yere varamaz.
Eleştirmek… Sorarak, sorgulayarak… Yanlış olan ne varsa ayıklamak için… Tercihler, saptamalar, yorumlar… İstişare enginliğinde… Vahyin belirleyiciliğinde… Kur’an ve sünneti eleştirmek, sorgulamak değil; aksine olup bitenlerin, yazılıp söylenenlerin, yapılıp edilenlerin Kur’an ve sünnetle örtüşüp örtüşmediklerini ortaya koymak için… Edilgenliğin bir yıkıma ve buhrana neden olabileceğini düşünerek… Düşünceler arasındaki mantıksal ilişkileri, farlılıkları, benzerlikleri belirterek… Sistematik yaklaşımlar sergileyerek…
Sağlıklı, tutarlı, sonuç aldırıcı bir eleştirel düşünme gerçekleştirebilmek için öncelikle Kur’an ve sünnetin vermek istedikleri mesajın iyi bilinmesi gerek. Ayrıca, doğru değerlendirme yeteneğinin devreye girmesi, bunun için de uygun ortamın olması gerek. Bu takdirde ancak eleştirel bakış bir anlam ifade edecektir. Eleştirel bakış, düşünülen konu ya da olay hakkında hep aynı noktadan değil, farklı noktalardan bakabilmenin kapılarını aralar. Cemil Meriç, “Düşünce, kuşkuyla başlar ve karşıtlarıyla bütündür. Karşıt düşüncelere kulakları kapamak hataya mahkûm olmak demektir.” diyor.
Eleştirel düşünme, olumsuz ve yıkıcılığı hedefleyen bir düşünme şekli değildir. Hakaret etmenin, küçük düşürmenin, dışlamanın eleştirel düşünme ile bir ilgisi yoktur. Manipüle etme ve propaganda yapma uğraşı da değildir eleştirel düşünme. Her şeyi reddetmenin, her şeye karşı çıkmanın, başkalarını suçlamanın, eskinin düşmanlığını yapmanın eleştirel düşünme ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
Düşünme sürecinin doğru yönetilmesi için eleştirel düşünme sürecini engelleyen etkenlerin de bilinmesi gerek. İlk etken, kişinin üzerine düşüneceği konuya yaklaşımıdır. Tek yanlı, inatçı ve taklitçi bir yaklaşım sergilemek doğru değildir. İkinci etken, kişinin kendisinde bulunan özelliklerdir. Ön yargılı, bencil, kendini yeterli gören ve bağımlı kişilik yapısına sahip kişiler eleştiri yapmakta zorlanırlar. Son etken ise, kişinin düşünme biçimleridir. Grup ve otorite merkezci düşünmeler yapan kişiler eleştirel düşünme sürecini doğru yönetemezler.
Eleştirel düşünme için gerekli olan davranışları gösterenler belli özelliklere sahip kişilerdir kuşkusuz. Bazı felsefecilere göre; bu kişiler sürekli olarak araştırır ve neden ararlar, açık fikirli ve ön yargısızdırlar, yargılarken dürüst davranırlar, alçak gönüllüdürler, ölçütlerinde mantıklı ve net bakış açısına sahiptirler.
İslam düşüncesinin durgunluk ve tekrar sarmalından kurtulması için sorgulayan, araştıran, merak eden, düşüncelerini tartabilen, farklı çözüm yolları üretebilen, eleştirel ve analitik bakış açısıyla bakabilen insanlara ihtiyaç var. Bu gerçekleşirse Müslümanların kendileriyle köklü ve yapıcı hesaplaşma süreci başlayabilir. İşte o takdirde çöken ya da çökmeye yakın dokular yeni ve diri dokularla vahye uygun hale getirilebilir. Sezai Karakoç, “Umutsuzluk yok; gün gelir gül de açar, bülbül de öter.” diyor. Hedefsizlik olmasın yeter ki. Çünkü geçmişi ve geçmişe yönelik düşünceyi bilmek, geleceğe yönelik düşünce üretmek, olayların arka planına nüfuz ederek önlem almak, geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmak ve bugüne dair doğru sonuçlar çıkarmak büyük hedeflerin olmasını gerektirir. İslam coğrafyasında Müslüman toplumlar arasındaki uyuşukluğun, bağnazlığın, düşünce donukluğunun ve geriliğin son bulması için ıslah ve yenilenmek gerektiğini düşünenlerin, çözümün vahye dönüşle mümkün olduğunu ileri sürenlerin büyük hedefler belirlemeleri kaçınılmazdır.
Büyük hedeflerin belirlenmesiyle bilgi kirliliğinden kurtulmak, sahih bilgiye ulaşmak, dine eklenenleri ve dinden çıkarılanları saptamak ve sağlıklı yapıların oluşumuna katkıda bulunmak için sorgulamak, eleştirmek ve itiraz etmek mümkün olabilir ancak. Ali Şeriati, “Düşünme, itaat et diyenlere değil; düşün, sor, sorgula diyenlere kulak ver.” diyor.
“Sorgulayan, eleştiren, düşünmeye önem veren, itiraz eden bir yayın organı, örneğin bir dergi var mıdır?” sorusu yöneltilebilir.
Her yayın organının kendine özgü bir çizgisi, bir yayın politikası vardır. Bazı dergilerde “Sorgulama, eleştirme, düşünme, itiraz etme” temalı tek tük yazı çıksa da bu boşluğu ağırlıklı olarak “Nida Dergisi” doldurmaktadır.
Eleştirel düşünme denince Nida Dergisi akla gelmektedir zaten.
Nida Dergisi, egemen İslam anlayışından ayrışarak eleştirel bakışa sahip bir Müslüman kimliğinin inşası amacıyla başlamıştır yayın hayatına. Her türlü hiyerarşiyi reddeden, kişiye değil metne referans veren bir anlayış öncelenmiştir. Herhangi bir akıma bağlı kalmadan kendi yolunu çizmiştir. Kur’an’la yeniden duygu, düşünce ve davranış bağı kurmanın, dinin özüyle temasa geçmenin zorunlu olduğu savunulmuştur.
Nida Dergisi önemli bir misyonu taşıma azmi içindedir. Bu misyon, muharref olan tüm geleneksel ve modern eğilimler karşısında vahyi yeniden inancın ve düşüncenin temel belirleyicisi edinmektir. Vicdanların diri tutulması bağlamında uyarıcı bir misyon… Zihinlerin, bilinçlerin inşası… Yozlaştırılan insanlara İslami kimlik edindirme çabası…
Nida Dergisi…1997’den beri okuyucularına seslenen… Rüştünü çoktan ispatlamış olan… Kesintisiz… Zikzaklar çizmeden… Bulanmadan, bulatmadan… Eleştiride bulunmanın, sorgulama yapmanın bir ibadet olduğu bilinciyle…
Nida Dergisi… Çizgisiyle, mücadelesindeki sürekliliğiyle… Bilgi, bilinç ve eylem arasında işlevsel bağlar kurabilmenin çabasında olan… Müslüman’ım diyenleri hurafelerden, kanıksanmış yenilgilerden, modernizmin soysuzluğundan ve türediliğinden uzaklaştırmak için çaba sarf eden…
Dönem dergisi değil Nida Dergisi, duruş ve kimlik dergisidir. Çoğunluğun sustuğu ya da kuşdiliyle konuşmaya çalıştığı zamanlarda duruşunu bozmayan… Yayıncılığın, özellikle dergiciliğin, ciddi sorunlarının olduğu bir dönemde tüm imkânsızlıklara rağmen sesini kısmayan… Hemen her kesimin güçten yana olduğu zor zamanlarda hakkın ve haklının yanında olan… Dayatılmak istenenleri reddeden… Çizgisinden ödün verilmesi karşılığında gelebilecek “aferin”leri elinin tersiyle iten… Tüm olumsuzluklara rağmen rüzgâra karşı yürüyen… Nida Dergisi sıradan bir dergi değil, bir ekol dergisidir çünkü.
Nida Dergisi, tüm sayılar boyunca İslami kimliğin dinamik bir göstergesi olmuştur. Yayın hayatının 24 yılını geride bırakırken Türkiye ve İslam dünyasında yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel gelişmelere düşünce ve eylem noktasında önemli notlar düşmüştür. Sorunlara Kur’an merkezli bir temel üzerinde yaklaşarak düşünce dünyasında kalıcı bir örneklik oluşturmuştur. Bütün bunlar bilgiye olan güvenin, doğru istikamette olmanın ve samimi duruşun bir sonucudur kuşkusuz.
Nida Dergisi klasik manada yalnızca bugünü ve geçmişi değerlendiren bir yaklaşım içerisinde olmamış; bugünü, dünü ve yarını sorgulayarak tarihe tanıklık etmiş, gerek çizgisiyle gerekse işlediği konularla bir mektep havası yakalamayı başarmıştır.
Taklidi değil tahkiki esas alan… Kur’an ışığında değerlendiren… Doğru, öznel ve tarafgir yorumlardan arınmış bilgilerle… Güçlü yazar, mütefekkir kalemleriyle…
Geleneksel, taklitçi bir İslam anlayışının hâkim olduğu, belli çevrelerin yeniliği, eleştirel düşünceyi, muhalefeti kendi statükoları için bir tehdit olarak algıladığı bir dönemde bütüncül sorgulamalar yapmayı, yeniden düşünmeyi, yeniden kavramsallaştırmaları telkin etme beceri ve cesaretini gösteren bir dergidir Nida Dergisi. Yaşanan değişimler, Müslümanlar üzerine kurulan proje ve planlar mevcut bakış açısıyla doğru okunamamıştır. Bu bakış açısı düşünsel savrulmaları, yanlış siyasal duruşları beraberinde getirmiş; eklektik, sapkın, iki yüzlü, pragmatik yapılanmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yapılanmaların ıslahı için öncelikle vahyin kendi kavramlarıyla yeniden sunulması gerekirdi. Sahih bilgilerle İslam’ın model insanının yetişmesi gerekiyordu çünkü. Bu da ancak İslam düşüncesini içselleştirmiş, eleştirel düşünmeyle yol almak isteyen bir yazar, mütefekkir ekibiyle mümkündü. Bu zor görevi Nida Dergisi üstlenmiştir. Ana çizgisinden sapmadan… Akıl hocalığı yapmadan… Okuyucularıyla birlikte düşünerek, sorgulayarak… İstişare ederek, birlikte yol alarak… İstikameti koruyarak… Hayatın tamamının vahye göre inşa edilmesi için…
Hiçbir derginin devamı, benzeri, taklidi, kolu değildir Nida Dergisi. Bir yandan malum din anlayışının farklı versiyonlarıyla mücadele etmek, diğer yandan dine dışarıdan gelecek saldırılara karşı net bir duruş sergilemek “olmazsa olmaz”ları arasında olmuştur hep Nida Dergisi’nin. Aynı ilkesel mücadelesini bundan sonra da sürdürecektir kuşkusuz. Her şey ilkeler üzerinde yürümeye bağlıdır elbet. Kur’an merkezli, Rasul’ün örnekliğini esas alan tüm çabaların ilkeli olması beklenir çünkü.
Geleneğin, göreneğin, mistisizmin, mitolojinin, efsanelerin dine dönüştürüldüğü; dinin ise geleneğe, göreneğe, muhafazakârlığa indirgendiği bir toplumda İslam’ı kendi asli bağlamına yeniden kazandırmak, İslam’ın özgün kavramsal çerçevesini ortaya koymak üzere yola çıkan bir dergidir Nida Dergisi. “Tevhidi dil, eleştirel düşünme, hurafe ve bidatlerle mücadele” kararlılıkla sürdürülen çabalarda kendini göstermektedir. Hakikatin tanıklığını yaparak… Vahdeti önceleyerek… İlkesizliğe, bağnazlığa, uyuşukluğa, hile ve yalana ödün vermeden… Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek…
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Toplumu oluşturan en önemli unsurlardan birisi dindir. İnsanlık tarihindeki örneklerine bakıldığında tüm dinlerde görevi dinî öğretileri temsil etmek ve bunları insanlara anlatmak olan bir sınıfla karşılaşılır. Diğer dinlere nazaran İslam’da din adamı ve ruhban sınıfı olmadığı kabul edilir. Bu tespit Hz. Peygamber ve yakın arkadaşlarının örnekliği esas alındığında doğru kabul edilebilir. Ancak ilk halifeler döneminde …
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.
Eleştirel Düşünme Ya Da Nida Dergisi
Hep aynı pencereden mi bakılması gerek hayata, olaylara, geçmişe, geleceğe? Sormak, sorgulamak, eleştirmek gerekmez mi alışılmışları, öne sürülenleri? Sormak, sorgulamak, eleştirmek başka pencereler açmaktır hayata, olaylara. Başka ufuklar kazandırmak, başka imkânlar bulmak…
Sormak, sorgulamak, eleştirmek… Renkleri katarak hayata… Kirden, pastan arındırmak için izlenen yolu… Diri kalmak için… Düşüncesiz, kavramsız, eleştirirsiz, sahih bilgiye dayanmayan bir din anlayışından kurtulabilmek için… Yanlışları ayıklayabilmek, düşünsel donukluğu aşabilmek ve aklı vahiyle birleştirebilmek için… Farklı bakış açılarını yakalayabilmek için… Ön yargılarından, saplantılardan kurtulabilmek için… Hep aynı yanlışı sürdürmemek için… Müslüman şahsiyetin inşası ve sahih yapıların gelişimi için… Farklı çıkış yollarının olabileceğine inanarak…
“Eleştiri yetisini kullanmayan zihin her adımda yanılmaya mahkûmdur.” diyor Nurettin Topçu. Kabul edilen ve soru sorulmaksızın peşinde koşulan bilgileri, görgüleri ortaya çıkarmak, ortak duyuya ve ortak kanıya yerleşen ve bu nedenle de hakikat yanılsamasına yol açan tortuları temizlemek her Müslüman’ın görevidir. İslam’a aykırı olmakla birlikte İslam’ın kuralı, parçası gibi gösterilen eklentilere karşı muhalif tavrın sürdürülmesi gerek. Önemli olan bakmak ve görmek, görüneni okuyup anlayabilmek ve böylece zihnin bakışını eleştirel bir gözle harekete geçirmektir. Zira İslam düşüncesinde bir tıkanma söz konusudur.
Müslümanların yalnızca kazanımlara ve olumluluklara odaklanmaları, sorunların üstünü örtecek şekilde eleştirel mekanizmaları dışlamaları, İslam düşüncesine aykırılıkların normalmiş gibi algılanmasına ve büyümesine yol açmıştır. Bu da beraberinde açıkça tavır alınması gereken konulara bile kayıtsız kalmayı getirmiştir. Bir yanda kayıtsızlık sürerken diğer yanda ölçütsüzlük, dine yapılan ekleme ve dinden çıkarmalar çarpıklıkların, yanlışların meşrulaşmasını, hatta din istismarını kolaylaştırmıştır. Herkesin her alanda doğru bilgiye ihtiyacı vardır; ancak din alanında doğru bilgiye olan ihtiyaç bütün insanlığın geleceğini etkileyeceği için çok daha önemlidir.
Sorgulayan, tartışan, itiraz eden bir yaklaşım yerine ses çıkarmayıp itaat eden, aykırılıkları göremeyen veya umursamayan bireylerden oluşan bir toplum çürümüş bir toplumdur. Kapılar eleştiriye kapandıkça çürüme daha da artar. Muhafazakârlaşmak, dar kalıplar içinde düşünmek, alışkanlıklarla hareket etmek, edilgenlik bu tür toplumların genel karakteristik özelliklerinden bazılarıdır.
Eleştirmeme, sorgulamama, tartışmama alışkanlığı pasifliği, kuru kalabalıklara uyumu, inisiyatif almamayı beraberinde getirecektir. Bu da yanlışa ortak olmak demektir. Böyle ortamlarda sorumluluk almama ve bireyselleşme yaygınlaşacaktır. Sorumluluk almama ve bireyselleşme kalıcı hasarlara yol açabilmektedir. Bu hasarlardan en büyüğü istişareden uzaklaşmaktır. “Onların aralarındaki işler istişare iledir.” (Şura, 38) buyruğu terk edilmiş olacaktır.
Doğru saptamalarda bulunmak, doğru kararlar vermek, doğru çözümler üretmek kolay değildir. Ne kadar iyi niyetli ve mahir olursa olsun herkesin yanlış yapma ihtimali vardır. Daha doğruya, daha güzele ulaşmak çoğu zaman istişareyi, eleştiriyi gerektirir. Önemli olan eleştirel tutum sergilerken İslam’ın tanıklığını gerçekleştirmek, İslam’ı bir çekim merkezi haline getirmek, Müslümanlara karşı şefkatli ve merhametli, kâfirlere ve zalimlere karşı onurlu bir duruş sergilemektir.
Eleştiri yalnızca olumsuzluklar üzerine odaklanan bir kavram değil; çok boyutlu ve derinlemesine bir bakış açısı geliştirmeyi hedefler, düşünmeye yönelik farklı ve zengin anlamlar oluşturan eylemlerin odak noktasını ortaya çıkarır. Eleştiri çabası, yapılan edilen şeylerin ne anlam ifade ettiğinin saptanması, yeni imkânların ve faaliyet alanlarının belirlenmesi için gerekli ve zorunlu bir çabadır.
Eleştirebilmek için, her şeyden önce, eleştirel düşünme becerisine sahip olmak gerek. Eleştirel düşünme, analiz yaparak akıl yürütme ve bunları değerlendirme gibi zihinsel süreçleri kapsayan düşünme şeklidir. Eleştirel düşünmeden mahrum olanların eleştirel yaklaşımlarda bulunmaları beklenemez. Sağlam, güvenilir bilgiye sahip olabilmenin, doğru olanı tercih edebilmenin ve doğru davranışlarda bulunabilmenin yolu “eleştirel yaklaşım”dan geçmektedir.
İslam düşüncesinde merakın, kuşkunun, sorgulamanın ve eleştirel düşünmenin etkin olduğu dönemlerde İslam medeniyeti ve kültürü zirvede yer almıştır. Bu özelliklerin ihmal edildiği dönemlerde ise İslam medeniyeti ve kültürü varoluş ve anlam değerini kaybetmiştir. Müslümanların tarihte güçlü oldukları, insanları ve toplumları Kur’an’ın ışığıyla aydınlattıkları dönemlerde eleştiri yolunun işletilmesinin payı inkâr edilemez elbet. Müslümanlar bu eleştirel yönleriyle hakikate ulaşmada pek zorluk çekmedikleri gibi eleştiri yoluyla bilgi ve kültür üretmişler, donuklukları aşmışlardır. Gerek izlenen yol ve yöntemler gerek İslam dışı düşünceler, sanki dinin unsurlarıymış gibi korunmaya çalışılan gelenekler hep eleştirilmiştir.
Merakın, kuşkunun, sorgulamanın ve eleştirel düşünmenin rafa kaldırılması her bakımdan Müslümanların çöküşüne ve tarih sahnesinden çekilmesine neden olmuştur. Bu dönemde içtihada, gelişime açık alanlar bile dokunulmaz alanlarmış gibi görülmüştür. Bunu, başta tefsir olmak üzere birçok alanda görmek mümkündür.
Eleştiri ileri bir kültür, hatta bir sanattır aslında. İslam âleminin en büyük handikaplarından biri eleştiri kültürü geleneğinin gelişmemiş olmasıdır belki de. Aliya İzzetbegoviç, “Ben olsam Müslüman doğudaki tüm mekteplere eleştirel düşünme dersleri koyardım. Batının aksine doğu bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” diyerek, bir gerçeği dillendirmiştir.
Eleştiri doğruya ulaşma ve düşünsel gelişimin aracı olmuştur çoğu zaman. Zira bilginin üretimi için eleştirel bakış gerek. Eleştirel bakışın olmadığı yerde bilginin üretilmesi, donuklaşmış düşüncelerin yerini yeni düşüncelerin alması beklenemez; var olan anlayış ve donuklaşmış düşünceler taklit edilmeye başlar. Taklit ile birlikte eleştirellik ortadan kalkar, bilgi kaybolur, akıl durağanlaşır. Oysa eleştirellik ile Müslüman’ın bilinç ve ufku gelişir.
Eleştirel düşünmeye önem verilseydi sözde İslami olan çarpık anlayışlar ortaya çıkmayabilirdi. Kendilerini sözde cihat ehli gören, insanları acımasızca katleden şiddet ve terör yanlısı yapılanmalar türemeyebilirdi. Yalnızca şiddet ve terör yanlısı yapılanmalar değil, bidat ve hurafelerle yol almaya çalışan sözde İslami yapılanmalar da…
İslami bilinç, bilgi, birikim ve samimiyet eleştirel düşünme ile geliştirilebilir ancak. Eleştiri, her şeyden önce bir sorumluluktur. Eleştiri; düzeltme, arınma yolunda yararlanılması gereken ortamı sunmaktır. Eleştirinin yokluğu ya da eksikliği halinde yanlışlar, donukluk kalıcı hale gelir. Daha kötüsü ise tasfiye edilmeyen yanlışların içselleştirilmesidir.
Eleştirmek… Eleştirmek için eleştirmek değil, doğru olanı ortaya koymak için eleştirmek… Yerinde ve zamanında… Kırıp dökmeden, nefret ettirmeden… Teslimiyetçi bir uyumu, batılla uzlaşmayı reddederek… Yanlışın yerine neyin ikame edileceğini belirterek… Ölçüyü, merhameti, saygıyı elden bırakmadan… Eleştirel olmamanın sorumsuzluk olduğunu düşünerek…
Bilinenlerin, sunulanların, anlatılanların, yazılanların, aktarılanların tamamının vahyin süzgecinden geçirilmesi gerek. Ön yargıları bir yana bırakarak… Grupçuluk, aşiretçilik, hemşehricilik psikolojisiyle değil… Müşriklerin Kur’an’ın sesinin duyulmaması için etrafı kuru gürültüye boğdukları gibi değil. Hakikatin peşinden koşmak amacıyla… Öze dönüş için… Müslüman’ca düşünerek…
Düşünmeyi gerçekleştiremeyenler büyük zarardadır kuşkusuz. Düşünmek; yakınmak değil çözümlemek, suçlamak değil eleştirmek, üstünü çizmek değil açıklamaktır.
“… Siz hiç düşünmüyor musunuz?” (Ali İmran, 65)
“… Hala akıllanmayacak mısınız?” (Enam, 32)
“… Düşünen bir topluluk için ayetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.” (Rum, 28)
Düşünmeye davet eden Kur’an sorgulama yapmaya da davet etmektedir. Evrenin, insanın yaratılışının sorgulanması… Ataların dininin sorgulanması…
Kur’an’da Hz. İbrahim’in kıssasına bakıldığında bu kıssanın tamamen bir sorgulama sürecini anlattığı görülmektedir. Bu kıssa, sorgulayarak gerçeklere ulaşılabileceğini öğretmektedir. Sorgulama ihtiyacı duymayan toplumlar, kültürler doğru bilgilere ulaşamayacakları gibi yenilenmeyi de gerçekleştiremezler. Soru sormakla başlar her şey. Mehmet Said Çekmegil, “Sualler tefekkürü, tefekkür araştırmayı, araştırmak ise insanı ilmin çıkış noktasına götürür.” diyerek her şeyin soru sormakla başladığını belirtmek istemiştir. Soru sorabilmek için de meraka ve kuşkuya ihtiyaç var. Merak ve kuşku sorgulamanın, sorgulama da eleştiri kültürünün ortaya çıkmasına neden olur.
Duyulanlar, görülenler, yazılanlar sorgulamaya tabi tutulmadığı takdirde her söylenti doğru kabul edilmeye başlar. Bu durum, İslam kimliğinin kaybolmasına yol açar. İslam, hakikati önemser ve onun açığa çıkmasını ister. Araştırarak, soruşturarak… Taklitle kimse bir yere varamaz.
Eleştirmek… Sorarak, sorgulayarak… Yanlış olan ne varsa ayıklamak için… Tercihler, saptamalar, yorumlar… İstişare enginliğinde… Vahyin belirleyiciliğinde… Kur’an ve sünneti eleştirmek, sorgulamak değil; aksine olup bitenlerin, yazılıp söylenenlerin, yapılıp edilenlerin Kur’an ve sünnetle örtüşüp örtüşmediklerini ortaya koymak için… Edilgenliğin bir yıkıma ve buhrana neden olabileceğini düşünerek… Düşünceler arasındaki mantıksal ilişkileri, farlılıkları, benzerlikleri belirterek… Sistematik yaklaşımlar sergileyerek…
Sağlıklı, tutarlı, sonuç aldırıcı bir eleştirel düşünme gerçekleştirebilmek için öncelikle Kur’an ve sünnetin vermek istedikleri mesajın iyi bilinmesi gerek. Ayrıca, doğru değerlendirme yeteneğinin devreye girmesi, bunun için de uygun ortamın olması gerek. Bu takdirde ancak eleştirel bakış bir anlam ifade edecektir. Eleştirel bakış, düşünülen konu ya da olay hakkında hep aynı noktadan değil, farklı noktalardan bakabilmenin kapılarını aralar. Cemil Meriç, “Düşünce, kuşkuyla başlar ve karşıtlarıyla bütündür. Karşıt düşüncelere kulakları kapamak hataya mahkûm olmak demektir.” diyor.
Eleştirel düşünme, olumsuz ve yıkıcılığı hedefleyen bir düşünme şekli değildir. Hakaret etmenin, küçük düşürmenin, dışlamanın eleştirel düşünme ile bir ilgisi yoktur. Manipüle etme ve propaganda yapma uğraşı da değildir eleştirel düşünme. Her şeyi reddetmenin, her şeye karşı çıkmanın, başkalarını suçlamanın, eskinin düşmanlığını yapmanın eleştirel düşünme ile bir ilgisi bulunmamaktadır.
Düşünme sürecinin doğru yönetilmesi için eleştirel düşünme sürecini engelleyen etkenlerin de bilinmesi gerek. İlk etken, kişinin üzerine düşüneceği konuya yaklaşımıdır. Tek yanlı, inatçı ve taklitçi bir yaklaşım sergilemek doğru değildir. İkinci etken, kişinin kendisinde bulunan özelliklerdir. Ön yargılı, bencil, kendini yeterli gören ve bağımlı kişilik yapısına sahip kişiler eleştiri yapmakta zorlanırlar. Son etken ise, kişinin düşünme biçimleridir. Grup ve otorite merkezci düşünmeler yapan kişiler eleştirel düşünme sürecini doğru yönetemezler.
Eleştirel düşünme için gerekli olan davranışları gösterenler belli özelliklere sahip kişilerdir kuşkusuz. Bazı felsefecilere göre; bu kişiler sürekli olarak araştırır ve neden ararlar, açık fikirli ve ön yargısızdırlar, yargılarken dürüst davranırlar, alçak gönüllüdürler, ölçütlerinde mantıklı ve net bakış açısına sahiptirler.
İslam düşüncesinin durgunluk ve tekrar sarmalından kurtulması için sorgulayan, araştıran, merak eden, düşüncelerini tartabilen, farklı çözüm yolları üretebilen, eleştirel ve analitik bakış açısıyla bakabilen insanlara ihtiyaç var. Bu gerçekleşirse Müslümanların kendileriyle köklü ve yapıcı hesaplaşma süreci başlayabilir. İşte o takdirde çöken ya da çökmeye yakın dokular yeni ve diri dokularla vahye uygun hale getirilebilir. Sezai Karakoç, “Umutsuzluk yok; gün gelir gül de açar, bülbül de öter.” diyor. Hedefsizlik olmasın yeter ki. Çünkü geçmişi ve geçmişe yönelik düşünceyi bilmek, geleceğe yönelik düşünce üretmek, olayların arka planına nüfuz ederek önlem almak, geçmiş ve gelecek arasında bağ kurmak ve bugüne dair doğru sonuçlar çıkarmak büyük hedeflerin olmasını gerektirir. İslam coğrafyasında Müslüman toplumlar arasındaki uyuşukluğun, bağnazlığın, düşünce donukluğunun ve geriliğin son bulması için ıslah ve yenilenmek gerektiğini düşünenlerin, çözümün vahye dönüşle mümkün olduğunu ileri sürenlerin büyük hedefler belirlemeleri kaçınılmazdır.
Büyük hedeflerin belirlenmesiyle bilgi kirliliğinden kurtulmak, sahih bilgiye ulaşmak, dine eklenenleri ve dinden çıkarılanları saptamak ve sağlıklı yapıların oluşumuna katkıda bulunmak için sorgulamak, eleştirmek ve itiraz etmek mümkün olabilir ancak. Ali Şeriati, “Düşünme, itaat et diyenlere değil; düşün, sor, sorgula diyenlere kulak ver.” diyor.
“Sorgulayan, eleştiren, düşünmeye önem veren, itiraz eden bir yayın organı, örneğin bir dergi var mıdır?” sorusu yöneltilebilir.
Eleştirel düşünme denince Nida Dergisi akla gelmektedir zaten.
Nida Dergisi, egemen İslam anlayışından ayrışarak eleştirel bakışa sahip bir Müslüman kimliğinin inşası amacıyla başlamıştır yayın hayatına. Her türlü hiyerarşiyi reddeden, kişiye değil metne referans veren bir anlayış öncelenmiştir. Herhangi bir akıma bağlı kalmadan kendi yolunu çizmiştir. Kur’an’la yeniden duygu, düşünce ve davranış bağı kurmanın, dinin özüyle temasa geçmenin zorunlu olduğu savunulmuştur.
Nida Dergisi önemli bir misyonu taşıma azmi içindedir. Bu misyon, muharref olan tüm geleneksel ve modern eğilimler karşısında vahyi yeniden inancın ve düşüncenin temel belirleyicisi edinmektir. Vicdanların diri tutulması bağlamında uyarıcı bir misyon… Zihinlerin, bilinçlerin inşası… Yozlaştırılan insanlara İslami kimlik edindirme çabası…
Nida Dergisi…1997’den beri okuyucularına seslenen… Rüştünü çoktan ispatlamış olan… Kesintisiz… Zikzaklar çizmeden… Bulanmadan, bulatmadan… Eleştiride bulunmanın, sorgulama yapmanın bir ibadet olduğu bilinciyle…
Nida Dergisi… Çizgisiyle, mücadelesindeki sürekliliğiyle… Bilgi, bilinç ve eylem arasında işlevsel bağlar kurabilmenin çabasında olan… Müslüman’ım diyenleri hurafelerden, kanıksanmış yenilgilerden, modernizmin soysuzluğundan ve türediliğinden uzaklaştırmak için çaba sarf eden…
Dönem dergisi değil Nida Dergisi, duruş ve kimlik dergisidir. Çoğunluğun sustuğu ya da kuşdiliyle konuşmaya çalıştığı zamanlarda duruşunu bozmayan… Yayıncılığın, özellikle dergiciliğin, ciddi sorunlarının olduğu bir dönemde tüm imkânsızlıklara rağmen sesini kısmayan… Hemen her kesimin güçten yana olduğu zor zamanlarda hakkın ve haklının yanında olan… Dayatılmak istenenleri reddeden… Çizgisinden ödün verilmesi karşılığında gelebilecek “aferin”leri elinin tersiyle iten… Tüm olumsuzluklara rağmen rüzgâra karşı yürüyen… Nida Dergisi sıradan bir dergi değil, bir ekol dergisidir çünkü.
Nida Dergisi, tüm sayılar boyunca İslami kimliğin dinamik bir göstergesi olmuştur. Yayın hayatının 24 yılını geride bırakırken Türkiye ve İslam dünyasında yaşanan siyasal, sosyal ve kültürel gelişmelere düşünce ve eylem noktasında önemli notlar düşmüştür. Sorunlara Kur’an merkezli bir temel üzerinde yaklaşarak düşünce dünyasında kalıcı bir örneklik oluşturmuştur. Bütün bunlar bilgiye olan güvenin, doğru istikamette olmanın ve samimi duruşun bir sonucudur kuşkusuz.
Taklidi değil tahkiki esas alan… Kur’an ışığında değerlendiren… Doğru, öznel ve tarafgir yorumlardan arınmış bilgilerle… Güçlü yazar, mütefekkir kalemleriyle…
Geleneksel, taklitçi bir İslam anlayışının hâkim olduğu, belli çevrelerin yeniliği, eleştirel düşünceyi, muhalefeti kendi statükoları için bir tehdit olarak algıladığı bir dönemde bütüncül sorgulamalar yapmayı, yeniden düşünmeyi, yeniden kavramsallaştırmaları telkin etme beceri ve cesaretini gösteren bir dergidir Nida Dergisi. Yaşanan değişimler, Müslümanlar üzerine kurulan proje ve planlar mevcut bakış açısıyla doğru okunamamıştır. Bu bakış açısı düşünsel savrulmaları, yanlış siyasal duruşları beraberinde getirmiş; eklektik, sapkın, iki yüzlü, pragmatik yapılanmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu yapılanmaların ıslahı için öncelikle vahyin kendi kavramlarıyla yeniden sunulması gerekirdi. Sahih bilgilerle İslam’ın model insanının yetişmesi gerekiyordu çünkü. Bu da ancak İslam düşüncesini içselleştirmiş, eleştirel düşünmeyle yol almak isteyen bir yazar, mütefekkir ekibiyle mümkündü. Bu zor görevi Nida Dergisi üstlenmiştir. Ana çizgisinden sapmadan… Akıl hocalığı yapmadan… Okuyucularıyla birlikte düşünerek, sorgulayarak… İstişare ederek, birlikte yol alarak… İstikameti koruyarak… Hayatın tamamının vahye göre inşa edilmesi için…
Hiçbir derginin devamı, benzeri, taklidi, kolu değildir Nida Dergisi. Bir yandan malum din anlayışının farklı versiyonlarıyla mücadele etmek, diğer yandan dine dışarıdan gelecek saldırılara karşı net bir duruş sergilemek “olmazsa olmaz”ları arasında olmuştur hep Nida Dergisi’nin. Aynı ilkesel mücadelesini bundan sonra da sürdürecektir kuşkusuz. Her şey ilkeler üzerinde yürümeye bağlıdır elbet. Kur’an merkezli, Rasul’ün örnekliğini esas alan tüm çabaların ilkeli olması beklenir çünkü.
Geleneğin, göreneğin, mistisizmin, mitolojinin, efsanelerin dine dönüştürüldüğü; dinin ise geleneğe, göreneğe, muhafazakârlığa indirgendiği bir toplumda İslam’ı kendi asli bağlamına yeniden kazandırmak, İslam’ın özgün kavramsal çerçevesini ortaya koymak üzere yola çıkan bir dergidir Nida Dergisi. “Tevhidi dil, eleştirel düşünme, hurafe ve bidatlerle mücadele” kararlılıkla sürdürülen çabalarda kendini göstermektedir. Hakikatin tanıklığını yaparak… Vahdeti önceleyerek… İlkesizliğe, bağnazlığa, uyuşukluğa, hile ve yalana ödün vermeden… Yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu gözeterek…
İlgili Yazılar
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Küresel Panoptikon Egemen Güçlerin Yenidünya Düzenidir
İnsanların özgürlük beklentileri hiçbir dönemde bu kadar çok olmamıştır. Tarihe bakıldığında insanoğlunun kimi dönemlerde özgürce yaşadığı kimi dönemlerde özgürlüğünü bir güç sahibine devrettiği, görece daha sınırlandırılmış bir şekilde hayatına devam ettiği görülecektir. Tarih boyunca kitle yönetimi devletlerin önceliği olmuştur hep. Gerek hapishanelerin doğuşu ve gerekse akıl hastanelerinin kuruluşu hatta düzenli eğitim kurumlarının ortaya çıkışı bir yandan başıbozukluğu ve kaosu önlemişken diğer yandan da toplumu sınırlamış, bireylerin tek tipleşmesinin ve onları istenilen şekle dönüştürmenin yolunu açmıştır.
Vaazcı Dinî Söylemin İnsan ve Toplum Psikolojisine Etkisi (Ali el-Verdî’nin “Sultanların Vaizleri” Adlı Eseri Üzerine)
Toplumu oluşturan en önemli unsurlardan birisi dindir. İnsanlık tarihindeki örneklerine bakıldığında tüm dinlerde görevi dinî öğretileri temsil etmek ve bunları insanlara anlatmak olan bir sınıfla karşılaşılır. Diğer dinlere nazaran İslam’da din adamı ve ruhban sınıfı olmadığı kabul edilir. Bu tespit Hz. Peygamber ve yakın arkadaşlarının örnekliği esas alındığında doğru kabul edilebilir. Ancak ilk halifeler döneminde …
Çocuk Edebiyatının Kuramsal Boyutu
Çocuk edebiyatında özerkleşmenin niteliksel karşılıklarını yadsımak yanlış sonuçlara vardırır. Fakat alanı, birincil derecede bağımlı olduğu edebiyat ve çocukluk kavramından ayırmak neredeyse imkânsızdır. Tacettin Şimşek’in dikkat çektiği üzere çocuk edebiyatı, her şeyden önce bir edebiyattır. Bu nedenle edebiyat için geçerli olan değerlendirmelerin ve kıstasların ancak çocuk ölçüsünde özel bağlamlarla anlaşılabileceği boyutlar söz konusudur. Bu durum, tam da çocuk olmaklığın barındırdığı özelliklerle bir denkleşmeye işaret eder.
Şii Fıkıh Geleneğinde İctihadın Anlam Değişimi ve kabulü: Masum İmamlara Rağmen İctihad Mümkün mü?
Görüleceği gibi Ahbârîler, şer’î hükmün zann-ı galibe dayalı olmasını reddetmişlerdir. Onlara göre şer’î hüküm yalnızca nassa dayanmalıdır. Nas ise nefsu’l-emre(şeyin kendindeliğine/hakikatine) uygun düşen rivayetlerdir. Masum İmamlardan nakledilen rivayetler nefsu’l-emre uygun düştüğü için asıl delil Kur’ân ve İmamlardan gelen hadislerdir.