Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, bir hedefe ulaşmak, yani ‘başarı’ elde etmek mümkün değildir. Allah bu dünya hayatını, tabiri caizse, bu ilke üzerine kurmuştur ve o yüzdendir ki insan için ‘çalıştığından’ başkası yoktur! (Necm:39)
İnsan, bu dünyada, bir fanus içinde yaşamıyor. Bilakis verili şartlara doğuyor. Herkes, öyle veya böyle bir ‘çevre’ etkisine maruz kalıyor. Hatta popüler bir tartışmanın diliyle ifade edilecek olursa, bütün insanlar, şu veya bu şekilde ‘çevre’sinin ürünü olarak dahi görülebilir. Bu, Aristo’dan sosyalist, Marks’tan stoacı, Ebu Hanife’den Gazzâlî olamayacağı anlamına gelir. Yani, insan düşüncesi, yaşadığı dönemin etkilerine açıktır. Ali Şeriati, bunu İnsanın Dört Zindanı adlı eserinde gayet güzel bir şekilde tasvir etmiştir. Ama tabii ki, bu etkiden kurtulmak da mümkündür. Bunu ise, ancak vahyin kılavuzluğu temin edebilir. Çünkü o, beşer kaynaklı değildir! Ve bu yüzdendir ki, farklı tarihsel dönemlerde yaşamış ‘müslümanlar’ arasında, bir anlamda ‘çağlar üstü’ bir anlayışla, sanki kökü mazide ucu atide olan ve onları birbirine bağlayan şeffaf bir bağ vardır! Hz. Âdem ile Hz. Muhammed kardeştirler ve aynı idealler için mücadele verip aynı ilkelerin savunuculuğunu yapmışlardır. İşte ‘yüzük kardeşliği’ budur ve nesilden nesile bu inancı paylaşanları kopmak bilmez bir iple birbirine bağlar.
Fakat bu demek değildir ki Hz. Âdem de, Hz. Muhammed de verili şartlardan tamamen bağımsız bir hayat sürmüşlerdir. Hayır, onlar da bizim gibi ‘şartlar’ın etkisine açıktırlar ve onlar da bizim gibi “bu dünyanın insanıdırlar.” Yani onlar da, gayeleri uğrunda mücadele verirken sebeplere tutunmak durumundadırlar. Tek farkları, Rablerinin murakabesi altında olmaları ve bir hata yaptıklarında düzeltilmeleridir. Hz. Yunus, bu konuda Kur’an’ın verdiği en çarpıcı örneklerden biridir. Eğer yapmış olduğu ‘hata’, o hayattayken düzeltilmeseydi, dâvâ erleri, bir toplumun hidayetinden ümit kestiklerinde mücadeleyi bırakırlardı ve bu ‘gelenek’ öylece devam edip gelirdi. Bunun olmaması için, bizim gibi ‘beşer’ olan peygamberlerin ‘hata’ları hayatlarındayken düzeltilmiştir. Dolayısıyla, onların her birinin ‘usvetu’l-hasene’ olması da bu şekilde anlaşılmalıdır. Yani bir Müslüman, hangi peygambere tabi olursa, hidayeti bulur. Fakat bu, “namaz kılmayınız” emrini, cümlenin geri kalanını da (yani “içkiliyken” ifadesini de okuyarak) yapılmalıdır Dolayısıyla, her peygamberin ‘güzel örnekliği’ hayat hikayesi tamamlandığında ortaya çıkan toplam hasıladan bulunabilir. Bu hâsıla içerisinde, dâvâ uğruna gösterilen azami gayret (cehd) en öne çıkan vasıflardan biri olarak karşımıza çıkar. Peygamberlerin cehdi, beşer takatinin üst sınırını temsil eder. Beşere örnek gösterilmeleri, bu takatin ‘imkansız’ olmadığını gösterir ama onun benzerini yakalamak zordur. Ve bu zorluk, öylesine üst sınırlardadır ki, bu örnekliğin içinde, peygamberin, mü’minlerle birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye Rabbine yakarması da vardır!
Bu bir şikayet midir? Hayır, bu, “hakkı ve sabrı tavsiye etmenin” doğal sonucudur. Allah, bu dünyanın düzenini böyle kurmuştur. Peygamber de olsanız, çalışacak, çabalayacak, sabredecek ve Allah’ın izniyle ancak o zaman zafere ulaşacaksınız! Peygamber için dahi, “zahmet olmadan, rahmet olmaz!”
Peki, peygamberlerin örnekliğinden ‘şartlar’ın icbar ediciliğine dair bir çıkarımda bulunmamız mümkün mü? Malum, peygamberler de bizim gibi verili şartlara doğuyorlar. Onlar da bizim gibi çarşılarda, pazarlarda dolaşıyor, yemek yiyorlar, uyuyor ve ihtiyaç gideriyorlar. Onlar da çalışarak hayatlarını kazanıyorlar; onlar da başarı elde etmek için mücadele veriyor; ölüyor ve öldürülüyorlar. Fakat onlar, tarihte hiçbir insanın yapamadığı bir şeyi yapıyorlar. Tabiri caizse, ölü toprağa düşüp onu diriltiyorlar. Sıfırdan başlıyor ve bütün bir dünyayı değiştiriyorlar. Gerçekten, günümüzün popüler bir tabiriyle ifade edecek olursak, bütün tarih boyunca ‘gerçek devrimciler’ peygamberlerdir. Peygamberlerin yanında, diğer ‘devrimcilik’ iddiasında bulunan önderler, ancak ‘ıslahatçı’ olarak nitelenebilirler. Çünkü hiç biri, zaman ve mekan sınırlarını aşacak derecede ‘büyük’ inkılaplar yapamamışlardır. Peygamberlerinki haza ‘devrim’dir; çünkü ‘olmaz’ denilen şeyleri ‘olur’ hale getirmişlerdir. Onlara, ‘deli’, ‘mecnun’, ‘meftun’, ‘sihirbaz’ ve ‘kahin’ denmesinin sebebi de bundan başkası değildir. Çünkü yapacaklarını söyledikleri şeyleri yapmak, o dönemin şartlarında hep ‘imkansız’ görünmüştür. Firavun, Musa’ya “sarayımızda büyümüş çocuk” muamelesi yapmaya kalkmış, fakat Musevi devrim, sadece dönemin firavununu değil, Mısır coğrafyasındaki Firavunlar iktidarını da tümden sarsmış ve tarihte bir dönemin kapanışının başlangıcını temsil etmiştir. Nuh devrimi ise, söze ihtiyaç yok, sadece insan neslinin değil, diğer canlıların da ‘yeni bir başlangıç’ yapmasını sembolize eder. Yani Nuh, öylesine büyük bir isimdir ki, tarihsel dönemler dahi, “Nuh’tan önce-Nuh’tan sonra” diye tasnif edilmektedir! Ya İbrahim devrimine ne demeli? Kur’an’ın ifadesiyle, ‘tek başına bir ümmet’ olan bu büyük insan, öylesine büyük işler başarmıştır ki, adı hâlâ gönüllerdedir, inşa ettiği ev, hâlâ ‘beytullah’ olarak bilinmektedir. Kur’an’ın ifadesiyle, ‘azim sahibi’ peygamberler arasında olan İsa ise, tarihin gördüğü en azametli imparatorluklardan birinin köküne kibrit suyu döken devrimcidir. Kendisi vefat etmesine rağmen, Havarilerinin daveti öylesine etkili olmuştur ki, bütün dünyayı titreten koca Roma imparatorluğu, tehditle başa çıkmak için (taktik gereği de olsa) resmen onun dinini kabul etmek durumunda kalmıştır! Muhammed’e gelince, onun yaptığı devrim gibisini yapan mı var? Bizzat Batılı oryantalistlerin itirafıyla, O, “bütün zamanların en büyük devrimcisidir.” Zihinlerde, ruhlarda ve bizzat toplumda gerçekleştirdiği büyük devrime tarih şahitlik etmektedir. O, makamı ‘mahmud’ (övülmüş) olan bir peygamberdir ve bu yüzden, örnekliği iyi incelenmeli ve takip edilmelidir.
Hz. Muhammed ne yapmıştır? Varaka bin Nevfel, “eğer sana gelen, Musa’ya gelen namus/melek ise, o zaman kavmin seni yaşadığın şehirden çıkarmak isteyecektir” dediğinde: “ben bu işlerin adamı değilim; ben işinde gücünde, kimseye zararı dokunmayan, iyi/munis bir adamım” diyerek köşesine mi çekilmiştir, yoksa “örtüsünü üzerinden atarak, kalkıp toplumunu inzar mı etmiştir?” Şeytan’ı sağdan yaklaştığı anlarda, “ben peygamberim; fazla çalışmama gerek yok; nasıl olsa Rabbimin orduları benim adıma savaşır” deyip mücadelede gevşeklik mi göstermiştir, yoksa diğer ‘azamet sahibi’ peygamberler gibi, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihad mı etmiştir? Eşi kendisine: “Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetti; neden gece boyunca ibadet ediyorsun?” dediğinde, “evet öyleyim, aslında bu kadar ibadet etmesem de olur” mu demiştir, yoksa “şükreden bir kul olmamayım mı?” demiştir. Bu sorulara verilmiş malum cevapları burada sıralamak uzun sürer, ama şunu biliyoruz ki, Hz. Muhammed, asla, mücadele sürecinde, ‘kolaycılığa’ kaçmamış, mazeret ileri sürmemiş, yani şartların baskısına boyun eğmemiştir! Yapması gereken neyse, onu yapmaya çalışmıştır. Bazen, bir insanın tahammül etmesi imkansız denecek kadar zorlu anlar yaşamış; ama asla yılmamış, ümitsizliğe düşmemiştir. Hak yolunda mücadele edenlere Rabbinin yardımının bir ‘borç’ olduğu bilinci ve ümidiyle, hep doğru olanı yapmaya çalışmış ve sonunda da Hakk’ın (‘yakın’ olan) yardımı gelmiştir! Olmaz denilen olmuş; Medine kurulmuş, Mekke fethedilmiş; ardından da Doğu’nun ve Batı’nın rabbi, Müslümanları doğunun ve batının hükümdarları yapmıştır!
Hz. Muhammed’in hayatı, başarının, azim ve sabrın sonucu olduğunun en güzel kanıtı olarak ortadadır. Bunu, vicdan sahibi her insan kabul eder. Etmeyenler mi var, o zaman onlar da kendi dünyalarından benzer örnekler bulabilirler. Mesela Cesur Yürek filmini izleyenler, orada da benzer mesajları rahatlıkla bulabilirler. Bu filmin senaristi, acaba William Wallace’ı niçin bu şekilde tasvir etmiş olabilir, hiç düşündünüz mü? Sebebi bellidir: başarının sırrı, her yerde aynıdır! İnanç, cesaret ve azim. Sabır ve kararlılık. En yakınından ihanet görsen bile, yılmamak. Kısacası, kelimenin tam anlamıyla, dâvâ adamlığı. Sizde bunlar varsa, şartların belirleyiciliği diye bir şey de yoktur!
Şartlar, kimin hayatını belirler? İnancı olmayanın, ilkesi olmayanın. İşin esası budur. Gerçek iman sahibi, ‘zorluklar’ karşısında yılar mı? Dâvâsından döner mi? Gömlek çıkarır mı? Onu, kesseniz, yolundan dönmez.
Ateşlere atsanız, ‘Ahad, ahad’ der! Demir taraklarla tarasanız, “Rabbimiz Allah’tır” der. Bu, Abdullah bin Huzeyfe’nin yoludur!
Elbette ki bu, Ammar bin Yasir’in yaptığının yanlış olduğu anlamına gelmez. Bilakis (ve şüphesiz), bazı zamanlarda da Ammar’ın yaptığını yapmak gerekir! Çünkü gereksiz cesaret gösterisi, vebal doğurur! Dâvâ adamı, neyi ne zaman ve nasıl yapacağını iyi bilmelidir. Hikmetli düşünmeli ve hikmetli davranmalıdır.
Abdullah bir Huzeyfe ile Ammar bin Yasir’in yaptıkları arasındaki görünür çelişkiyi nasıl izah etmek lazım? Tabii ki aklı doğru kullanarak, yaşanmışlıklardan ders çıkararak. Hikmetli davranmanın özünde yatan budur. Heyecan-yoğun tipler, yaptıklarını ‘mücahitlik’ zanneder, ama onların yaptığı, dâvâya zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Onlar, Hz. Muhammed’i, tabiri caizse, davetin ilk üç yılında, Bedir Savaşı’nı başlatmaya çağıran kişilerdir! Bu, akılsızlığın dik âlâsıdır. Hikmetli davranış, ilk üç yılda Erkam’ın evinde toplanmak, hicretten sonra güç toplandığında da, Bedir’e çıkmaktır! Bilinmelidir ki, Mekke’yi Medine’ye, Medine’yi Mekke’ye taşıma gayretleri beyhudedir, başarısızlığa mahkûmdur. Yanlışa, tedbirsizliğe ve akılsızlığa dinden delil bulma gayretleri sonuç vermez. Çünkü yanlış hesap Bağdat’tan döner!
Bütün bunlardan sonra, şu soruya da cevap vermemiz gerekiyor: “şartlar neyi belirler?” Evet, şartlar, mücadelenin ‘yönünü’ ve ‘karakterini’ belirleyemez, belirlememelidir. Fakat mücadeleyi sağlam bir zeminde sürdürmek için de şartları dikkate almak gerekir. Aksi halde, ‘ütopya’ ortaya çıkar. Klasik dönemde Eflatun’un şanssızlığı budur, kurmaya çalıştığı devlet de bu yüzden başarısız olmuştur; Aristo ise, meselenin farkındadır ve ayağı yere basan önerilerde bulunup hocası olduğu Büyük İskender’in başarısına katkıda bulunmuştur. Peygamberler ise, haza ‘gerçekçi’ insanlardır. Asla “olmayacak duaya amin demezler”; sırtlarını Rablerine dayayıp, işlerini mucizelerle halletmezler. Onlar, kendi işlerini sebep-sonuç kurallarına uyarak halletmeye çalışırlar, mucize işlerini ise Allah’a bırakırlar! Mü’minler de öyle yapmalıdır. Geçimliklerini, ellerinin kazandıklarıyla sağlamaya çalışmalı; başarı elde etmek istiyorlarsa da, azmedip sabır göstererek gayeleri yolunda gayret göstermelidirler. Meselenin aslı/özü budur. Mücadele yolunda, elbette ki Rabbimizin gaybî yardımları da talep edilecektir. Ancak bu, işlerin Rabbe ‘havale’ edilebileceği anlamına gelmez. Bu, ‘ümitvar’ olunması gerektiği anlamına gelir. Mücadele sürecinde asla yeise düşülmemelidir; çünkü Allah varsa, ‘ümit’ de vardır! Evet, O, mü’minlere yardımı, üzerine bir ‘borç’ olarak almıştır, ama hangi mü’minlere? “Evlerinde oturanlar”a mı, yoksa “O’na yardım eden” mü’minlere mi? “Allah’a yardım etmek”, şartların belirleyiciliğine değil, Allah’ın “her şeye kadir olduğuna” inananların harcıdır! “Allah’a yardım etmek” ancak azim ve sabırla, mal ve canla, kan, gözyaşı ve terle mümkündür!
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?
‘Şartlar’ Neyi Belirler
Hayatta bir gayesi olan, bir amaç veya dâvâ uğruna mücadele veren her insan, ‘değişim’ meselesiyle yüzleşmek durumundadır. Çünkü bir gaye sahibi olmak, henüz elinizde olmayan, size ait olmayan bir şeye ulaşmak için çaba göstermeniz gerektiği anlamına gelir. Bunun için ise, bir şeylerin ‘değişmesi’ gerekir ve bu da bir ‘cehd’e ihtiyaç duyar. Mücadele ve sabır olmaksızın, bir hedefe ulaşmak, yani ‘başarı’ elde etmek mümkün değildir. Allah bu dünya hayatını, tabiri caizse, bu ilke üzerine kurmuştur ve o yüzdendir ki insan için ‘çalıştığından’ başkası yoktur! (Necm:39)
İnsan, bu dünyada, bir fanus içinde yaşamıyor. Bilakis verili şartlara doğuyor. Herkes, öyle veya böyle bir ‘çevre’ etkisine maruz kalıyor. Hatta popüler bir tartışmanın diliyle ifade edilecek olursa, bütün insanlar, şu veya bu şekilde ‘çevre’sinin ürünü olarak dahi görülebilir. Bu, Aristo’dan sosyalist, Marks’tan stoacı, Ebu Hanife’den Gazzâlî olamayacağı anlamına gelir. Yani, insan düşüncesi, yaşadığı dönemin etkilerine açıktır. Ali Şeriati, bunu İnsanın Dört Zindanı adlı eserinde gayet güzel bir şekilde tasvir etmiştir. Ama tabii ki, bu etkiden kurtulmak da mümkündür. Bunu ise, ancak vahyin kılavuzluğu temin edebilir. Çünkü o, beşer kaynaklı değildir! Ve bu yüzdendir ki, farklı tarihsel dönemlerde yaşamış ‘müslümanlar’ arasında, bir anlamda ‘çağlar üstü’ bir anlayışla, sanki kökü mazide ucu atide olan ve onları birbirine bağlayan şeffaf bir bağ vardır! Hz. Âdem ile Hz. Muhammed kardeştirler ve aynı idealler için mücadele verip aynı ilkelerin savunuculuğunu yapmışlardır. İşte ‘yüzük kardeşliği’ budur ve nesilden nesile bu inancı paylaşanları kopmak bilmez bir iple birbirine bağlar.
Fakat bu demek değildir ki Hz. Âdem de, Hz. Muhammed de verili şartlardan tamamen bağımsız bir hayat sürmüşlerdir. Hayır, onlar da bizim gibi ‘şartlar’ın etkisine açıktırlar ve onlar da bizim gibi “bu dünyanın insanıdırlar.” Yani onlar da, gayeleri uğrunda mücadele verirken sebeplere tutunmak durumundadırlar. Tek farkları, Rablerinin murakabesi altında olmaları ve bir hata yaptıklarında düzeltilmeleridir. Hz. Yunus, bu konuda Kur’an’ın verdiği en çarpıcı örneklerden biridir. Eğer yapmış olduğu ‘hata’, o hayattayken düzeltilmeseydi, dâvâ erleri, bir toplumun hidayetinden ümit kestiklerinde mücadeleyi bırakırlardı ve bu ‘gelenek’ öylece devam edip gelirdi. Bunun olmaması için, bizim gibi ‘beşer’ olan peygamberlerin ‘hata’ları hayatlarındayken düzeltilmiştir. Dolayısıyla, onların her birinin ‘usvetu’l-hasene’ olması da bu şekilde anlaşılmalıdır. Yani bir Müslüman, hangi peygambere tabi olursa, hidayeti bulur. Fakat bu, “namaz kılmayınız” emrini, cümlenin geri kalanını da (yani “içkiliyken” ifadesini de okuyarak) yapılmalıdır Dolayısıyla, her peygamberin ‘güzel örnekliği’ hayat hikayesi tamamlandığında ortaya çıkan toplam hasıladan bulunabilir. Bu hâsıla içerisinde, dâvâ uğruna gösterilen azami gayret (cehd) en öne çıkan vasıflardan biri olarak karşımıza çıkar. Peygamberlerin cehdi, beşer takatinin üst sınırını temsil eder. Beşere örnek gösterilmeleri, bu takatin ‘imkansız’ olmadığını gösterir ama onun benzerini yakalamak zordur. Ve bu zorluk, öylesine üst sınırlardadır ki, bu örnekliğin içinde, peygamberin, mü’minlerle birlikte “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye Rabbine yakarması da vardır!
Bu bir şikayet midir? Hayır, bu, “hakkı ve sabrı tavsiye etmenin” doğal sonucudur. Allah, bu dünyanın düzenini böyle kurmuştur. Peygamber de olsanız, çalışacak, çabalayacak, sabredecek ve Allah’ın izniyle ancak o zaman zafere ulaşacaksınız! Peygamber için dahi, “zahmet olmadan, rahmet olmaz!”
Peki, peygamberlerin örnekliğinden ‘şartlar’ın icbar ediciliğine dair bir çıkarımda bulunmamız mümkün mü? Malum, peygamberler de bizim gibi verili şartlara doğuyorlar. Onlar da bizim gibi çarşılarda, pazarlarda dolaşıyor, yemek yiyorlar, uyuyor ve ihtiyaç gideriyorlar. Onlar da çalışarak hayatlarını kazanıyorlar; onlar da başarı elde etmek için mücadele veriyor; ölüyor ve öldürülüyorlar. Fakat onlar, tarihte hiçbir insanın yapamadığı bir şeyi yapıyorlar. Tabiri caizse, ölü toprağa düşüp onu diriltiyorlar. Sıfırdan başlıyor ve bütün bir dünyayı değiştiriyorlar. Gerçekten, günümüzün popüler bir tabiriyle ifade edecek olursak, bütün tarih boyunca ‘gerçek devrimciler’ peygamberlerdir. Peygamberlerin yanında, diğer ‘devrimcilik’ iddiasında bulunan önderler, ancak ‘ıslahatçı’ olarak nitelenebilirler. Çünkü hiç biri, zaman ve mekan sınırlarını aşacak derecede ‘büyük’ inkılaplar yapamamışlardır. Peygamberlerinki haza ‘devrim’dir; çünkü ‘olmaz’ denilen şeyleri ‘olur’ hale getirmişlerdir. Onlara, ‘deli’, ‘mecnun’, ‘meftun’, ‘sihirbaz’ ve ‘kahin’ denmesinin sebebi de bundan başkası değildir. Çünkü yapacaklarını söyledikleri şeyleri yapmak, o dönemin şartlarında hep ‘imkansız’ görünmüştür. Firavun, Musa’ya “sarayımızda büyümüş çocuk” muamelesi yapmaya kalkmış, fakat Musevi devrim, sadece dönemin firavununu değil, Mısır coğrafyasındaki Firavunlar iktidarını da tümden sarsmış ve tarihte bir dönemin kapanışının başlangıcını temsil etmiştir. Nuh devrimi ise, söze ihtiyaç yok, sadece insan neslinin değil, diğer canlıların da ‘yeni bir başlangıç’ yapmasını sembolize eder. Yani Nuh, öylesine büyük bir isimdir ki, tarihsel dönemler dahi, “Nuh’tan önce-Nuh’tan sonra” diye tasnif edilmektedir! Ya İbrahim devrimine ne demeli? Kur’an’ın ifadesiyle, ‘tek başına bir ümmet’ olan bu büyük insan, öylesine büyük işler başarmıştır ki, adı hâlâ gönüllerdedir, inşa ettiği ev, hâlâ ‘beytullah’ olarak bilinmektedir. Kur’an’ın ifadesiyle, ‘azim sahibi’ peygamberler arasında olan İsa ise, tarihin gördüğü en azametli imparatorluklardan birinin köküne kibrit suyu döken devrimcidir. Kendisi vefat etmesine rağmen, Havarilerinin daveti öylesine etkili olmuştur ki, bütün dünyayı titreten koca Roma imparatorluğu, tehditle başa çıkmak için (taktik gereği de olsa) resmen onun dinini kabul etmek durumunda kalmıştır! Muhammed’e gelince, onun yaptığı devrim gibisini yapan mı var? Bizzat Batılı oryantalistlerin itirafıyla, O, “bütün zamanların en büyük devrimcisidir.” Zihinlerde, ruhlarda ve bizzat toplumda gerçekleştirdiği büyük devrime tarih şahitlik etmektedir. O, makamı ‘mahmud’ (övülmüş) olan bir peygamberdir ve bu yüzden, örnekliği iyi incelenmeli ve takip edilmelidir.
Hz. Muhammed ne yapmıştır? Varaka bin Nevfel, “eğer sana gelen, Musa’ya gelen namus/melek ise, o zaman kavmin seni yaşadığın şehirden çıkarmak isteyecektir” dediğinde: “ben bu işlerin adamı değilim; ben işinde gücünde, kimseye zararı dokunmayan, iyi/munis bir adamım” diyerek köşesine mi çekilmiştir, yoksa “örtüsünü üzerinden atarak, kalkıp toplumunu inzar mı etmiştir?” Şeytan’ı sağdan yaklaştığı anlarda, “ben peygamberim; fazla çalışmama gerek yok; nasıl olsa Rabbimin orduları benim adıma savaşır” deyip mücadelede gevşeklik mi göstermiştir, yoksa diğer ‘azamet sahibi’ peygamberler gibi, malıyla ve canıyla Allah yolunda cihad mı etmiştir? Eşi kendisine: “Allah senin gelmiş geçmiş bütün günahlarını affetti; neden gece boyunca ibadet ediyorsun?” dediğinde, “evet öyleyim, aslında bu kadar ibadet etmesem de olur” mu demiştir, yoksa “şükreden bir kul olmamayım mı?” demiştir. Bu sorulara verilmiş malum cevapları burada sıralamak uzun sürer, ama şunu biliyoruz ki, Hz. Muhammed, asla, mücadele sürecinde, ‘kolaycılığa’ kaçmamış, mazeret ileri sürmemiş, yani şartların baskısına boyun eğmemiştir! Yapması gereken neyse, onu yapmaya çalışmıştır. Bazen, bir insanın tahammül etmesi imkansız denecek kadar zorlu anlar yaşamış; ama asla yılmamış, ümitsizliğe düşmemiştir. Hak yolunda mücadele edenlere Rabbinin yardımının bir ‘borç’ olduğu bilinci ve ümidiyle, hep doğru olanı yapmaya çalışmış ve sonunda da Hakk’ın (‘yakın’ olan) yardımı gelmiştir! Olmaz denilen olmuş; Medine kurulmuş, Mekke fethedilmiş; ardından da Doğu’nun ve Batı’nın rabbi, Müslümanları doğunun ve batının hükümdarları yapmıştır!
Hz. Muhammed’in hayatı, başarının, azim ve sabrın sonucu olduğunun en güzel kanıtı olarak ortadadır. Bunu, vicdan sahibi her insan kabul eder. Etmeyenler mi var, o zaman onlar da kendi dünyalarından benzer örnekler bulabilirler. Mesela Cesur Yürek filmini izleyenler, orada da benzer mesajları rahatlıkla bulabilirler. Bu filmin senaristi, acaba William Wallace’ı niçin bu şekilde tasvir etmiş olabilir, hiç düşündünüz mü? Sebebi bellidir: başarının sırrı, her yerde aynıdır! İnanç, cesaret ve azim. Sabır ve kararlılık. En yakınından ihanet görsen bile, yılmamak. Kısacası, kelimenin tam anlamıyla, dâvâ adamlığı. Sizde bunlar varsa, şartların belirleyiciliği diye bir şey de yoktur!
Ateşlere atsanız, ‘Ahad, ahad’ der! Demir taraklarla tarasanız, “Rabbimiz Allah’tır” der. Bu, Abdullah bin Huzeyfe’nin yoludur!
Elbette ki bu, Ammar bin Yasir’in yaptığının yanlış olduğu anlamına gelmez. Bilakis (ve şüphesiz), bazı zamanlarda da Ammar’ın yaptığını yapmak gerekir! Çünkü gereksiz cesaret gösterisi, vebal doğurur! Dâvâ adamı, neyi ne zaman ve nasıl yapacağını iyi bilmelidir. Hikmetli düşünmeli ve hikmetli davranmalıdır.
Abdullah bir Huzeyfe ile Ammar bin Yasir’in yaptıkları arasındaki görünür çelişkiyi nasıl izah etmek lazım? Tabii ki aklı doğru kullanarak, yaşanmışlıklardan ders çıkararak. Hikmetli davranmanın özünde yatan budur. Heyecan-yoğun tipler, yaptıklarını ‘mücahitlik’ zanneder, ama onların yaptığı, dâvâya zarar vermekten başka bir işe yaramaz. Onlar, Hz. Muhammed’i, tabiri caizse, davetin ilk üç yılında, Bedir Savaşı’nı başlatmaya çağıran kişilerdir! Bu, akılsızlığın dik âlâsıdır. Hikmetli davranış, ilk üç yılda Erkam’ın evinde toplanmak, hicretten sonra güç toplandığında da, Bedir’e çıkmaktır! Bilinmelidir ki, Mekke’yi Medine’ye, Medine’yi Mekke’ye taşıma gayretleri beyhudedir, başarısızlığa mahkûmdur. Yanlışa, tedbirsizliğe ve akılsızlığa dinden delil bulma gayretleri sonuç vermez. Çünkü yanlış hesap Bağdat’tan döner!
Bütün bunlardan sonra, şu soruya da cevap vermemiz gerekiyor: “şartlar neyi belirler?” Evet, şartlar, mücadelenin ‘yönünü’ ve ‘karakterini’ belirleyemez, belirlememelidir. Fakat mücadeleyi sağlam bir zeminde sürdürmek için de şartları dikkate almak gerekir. Aksi halde, ‘ütopya’ ortaya çıkar. Klasik dönemde Eflatun’un şanssızlığı budur, kurmaya çalıştığı devlet de bu yüzden başarısız olmuştur; Aristo ise, meselenin farkındadır ve ayağı yere basan önerilerde bulunup hocası olduğu Büyük İskender’in başarısına katkıda bulunmuştur. Peygamberler ise, haza ‘gerçekçi’ insanlardır. Asla “olmayacak duaya amin demezler”; sırtlarını Rablerine dayayıp, işlerini mucizelerle halletmezler. Onlar, kendi işlerini sebep-sonuç kurallarına uyarak halletmeye çalışırlar, mucize işlerini ise Allah’a bırakırlar! Mü’minler de öyle yapmalıdır. Geçimliklerini, ellerinin kazandıklarıyla sağlamaya çalışmalı; başarı elde etmek istiyorlarsa da, azmedip sabır göstererek gayeleri yolunda gayret göstermelidirler. Meselenin aslı/özü budur. Mücadele yolunda, elbette ki Rabbimizin gaybî yardımları da talep edilecektir. Ancak bu, işlerin Rabbe ‘havale’ edilebileceği anlamına gelmez. Bu, ‘ümitvar’ olunması gerektiği anlamına gelir. Mücadele sürecinde asla yeise düşülmemelidir; çünkü Allah varsa, ‘ümit’ de vardır! Evet, O, mü’minlere yardımı, üzerine bir ‘borç’ olarak almıştır, ama hangi mü’minlere? “Evlerinde oturanlar”a mı, yoksa “O’na yardım eden” mü’minlere mi? “Allah’a yardım etmek”, şartların belirleyiciliğine değil, Allah’ın “her şeye kadir olduğuna” inananların harcıdır! “Allah’a yardım etmek” ancak azim ve sabırla, mal ve canla, kan, gözyaşı ve terle mümkündür!
İlgili Yazılar
Efendim Şartlar Böyle
Hiç akla gelir miydi bu âşıklığım ey dil Kim derdi ki bir gün bana divane desinler Lâ Edrî Muhitimde çok sık telâffuz edilen bir kavram var; şartlar kavramı… “Efendim, şartlar bunu gerektiriyor. Bu böyle oldu çünkü şartlar bunu zorunlu kıldı. Mevcut şartlar gereği böyle olmasında fayda vardır. Öyle yapmak zorundaydılar çünkü şartlar öyle …
Gündelik Dil Felsefesi
Gündelik dil felsefesinin yapıldığı döneme “İkinci Analiz Dönemi” denir. Gündelik dil filozofları biçimsel dilin analizleriyle değil; doğal dillerle ilgilenmiştir. Kuşkusuz gündelik dil filozoflarından bazıları analizlerinde biçimsel dili de kullanmışlardır. Ancak bu analizler çok azdır.
Panoptikon ve Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı
Gözetim, 18. yüzyılda, fizikî sınırların, duvarların, kamu mekânlarının ve şehrin bir kısmını içeren ve düzenin sağlanması için iktidara “güç” kazandıran panoptikonlar aracılığıyla sağlanmaktayken; 21. yüzyılda, Bauman’ın dediği gibi, sınırları olmayan, akışkan ve bireysel düzlemde mikropanoptikonlar yani akıllı cihazlarla dijital olarak sağlanmaktadır. Artık insanın sadece rasyonelliği değil irrasyonelliği de çeşitli denetim mekanizmalarının, gözetim teknolojilerinin boyunduruğu altındadır.
Ramazan; Vakit ve Zaman
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
Natüralist Çizgide Erdem Kazanımı: Aristoteles, Nikomakhos’a Etik
. Filozofik bir soru olan erdem kazanımında doğanın ve alışkanlıkların konumlandırılışı sorunsalı hakkında bir görüş ortaya koymak için konu hakkında düşünmeye teşvik edecek kapsamlı bir akıl yürütmeye ihtiyaç vardır. Söz konusu akıl yürütme hangi çizgide ele alınabilir?