Şartlar… Ne onsuz ne de ona teslim olarak… Onsuz olunduğunda hayalci, hercaî; ona teslim olunduğundaysa statükocu, gelişime kapalı…
Şartlar gözetilmeden adım atmak insanı mahcub eder. Fakat şartlar, esaslar değil; ‘esaslarımızı/ilkelerimizi’ gerçekleştirmek için dikkate alınması gereken unsurlardır.
Kimileri ‘şartlar böyle’ diyerek ilkelerinden vazgeçiyorsa, ‘şartlar’ onu esir almış demektir. Rabbi olmuştur, gözeten ve kollayanı…
Şartlar, yönlendirilmesi gereken unsurlardandır. Şartlar, ‘ama şartlar böyle’ denilerek teslim olunacak iman ilkesi gibi algılanmamalıdır.
Biz de Ferda Kürün Bütün’e ‘Şartlar böyle, ya siz?’ diye sorduk ve kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.
Buyurun hep birlikte tefekkür etmeye…
Öncelikle ideallerinize ne kadar bağlısınız? Ya da şöyle sorayım; idealist biri misiniz?
Bismillahirrahmanirrahim, rabbi zidni ilmen ve fehmen bi avnillah.
İnsan eşittir akletmek, akletmenin tezahürü de fikretmek ise bir Müslüman olarak ben de idealist biri olmaya çalışıyorum. Fikretmenin idealleri beslediğinin, doğruyu araştırmanın mü’minlere farz olduğunun bilincindeyim elhamdulillah. İdeallerime gücüm nisbetinde bağlı kalmaya çalışıyor ve dua ediyorum: “El-Aziz olan Allah’ım, İzzet, azamet, şeref ve onur sahibi. Mağlup edilmeyen, edilmesi mümkün olmayan, daima galip gelen rabbim, dünyalıklar ve zaaflarım karşısında mağlup olmamak için bana güç ve destek ver!”
İdealleriniz için şartlarınızdan feragat eder misiniz?
Şartları oluşturan nedir? Öncelikle bu soruyu sormamız gerekebilir. İnsanı çevreleyen sosyal ve ekonomik şartların dışsal bir çeper olduğu malumumuz. Eğer idealler içerden imanla besleniyor, salih amelle destekleniyorsa insan ona göre şartlandırıyor kendisini. “Siz ey imana ermiş olanlar! Siz [yalnız] kendinizden sorumlusunuz: Sapkınlığa düşenler, eğer doğru yolda iseniz, size hiçbir zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır: Ve o zaman Allah, size [hayatta] yapmış olduğunuz her şeyi bildirecektir.” (Maide 105) ayeti insana mukavemet veriyor bu konuda. İdealler için şartlardan feragat etmeyi, yaşaya yaşaya öğreniyorsunuz. Şu an için önümdeki, yanımdakilere söylemeye çalıştığım önemli tembihlerden biri de bu: ideallerinizi başkalarının realitelerine kurban etmeyin…
Şartlarınızdan dolayı ideallerinizden vazgeçer misiniz? Şartların icbar ediciliği ve ideallerin cezbediciliği dikotomisinde doğru konum hangisidir?
Şartlardan dolayı ideallerimden vazgeçmemeye çalıştım şimdiye kadar. Zira bir dâvâsı var Müslümanın. İnsanları hayra davet eden, iyiliği emreden, kötülüğü nehyeden bir mü’min olmak. Vazgeçilir bir ideal değil bu. İçinizde kaybetmediyseniz bu dâvâyı, şartların sizin üzerinizdeki baskıcı etkisini hafifletecek stratejiler oluşturmaya çalışırsınız. Resullerin örnekliğinde yol almaya çalışırsınız. Alternatifler oluşturur, gerektiğinde hicret edersiniz. Bir usulden başka bir usule, bir mekândan başka bir mekâna. Şartları şekillendirme mücadelesi içerisinde olmazsanız, ister istemez “buna mecburum” diyerek ideallerinizden feragat edersiniz. Sorunuzdaki “ideallerin cezbediciliği” kısmı önemli. Eğer dikkatinizi başka yerlere kaydırıyorsanız elinizdeki cazibesini gelir geçere devrediyor. Bunun için Allah; ideali, rızasını kazanmak üzere iman etmiş kullarına nasihat ediyor: “Ve sakın, pek çoklarına, (sadece) onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatına mahsus şu ya da bu parlaklığa, görkeme gözünü dikme; çünkü Rabbinin [sana] sağladığı rızık, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Taha 131)
Sorun, şartların icbar ediciliğinde değil de ideallerin insan veya toplumlar nezdinde cazibesini kaybetmesinde. Servetin ve makamın neon ışıkları, nöbet bekleyen askerin dikkatinin dağılması gibi ideallere olan hassasiyeti bir anda dağıtıyor. Basiretin bağlanması şartlara mecburmuş hissi uyandırıyor insanda. Bu mecburiyetmiş gibi zannedilen şartlanmışlığın tuzağına düşmemek için konumunuz ideallerinize hizmet eden yerde konumlanmak olmalı.
Modern dünyada Müslümanların şartları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu şartların olumlu olumsuz yönlerinden bahsedebilir misiniz?
İslam’ın şartlarını azalttıkları günden beridir Müslümanım diyenler, şartlarını oluşturamaz oldular. İlahı birlemede, tevhid eylemede muvahhid oldukları kadar düşünsel ibadetlerini eda ederken de muvahhid olmalıydılar. İslam’ın şartını beşe indirgeyerek değişen diğer şartları göz ardı etmemeliydiler. İslam’ın birincil şartının “din Allah’ın oluncaya kadar” mücadele etmek olduğu bilincini diri tutmalıydılar. Kanaatleri dogmalaştırdıkları zamanlardan bu güne Müslümanım diyenler kendi şartlarını değil, modern dünyanın şartlarını yaşar hale geldiler. Oysa Müslümanların dünyaya söyleyecek ilahi referanslı sözleri vardı. Emanet edilmiş yeryüzünün tahrif olmaması, neslin ve harsın ifsad edilmemesi için kenetlenmeleri lazımdı. Ayrışmaların, ihtilafların sentezini yapamamaları Müslüman toplumları huzursuzluğa itmiştir. Huzursuz hanede büyüyen çocukların büyüdüğünün farkına varılmadan kaybedilmesi gibi, gözünü dışarıya dikmesinin akabinde Müslüman mahallelerde salyangoz satılmaya başlandı. Üretimi beceremeyenler, üretenlerin satıcısı olmaya mahkûm oldu. Bu mahkûmiyet, gittikçe müebbede dönüşmeden önce iç sorunların çözülmesi ve daha sonra sırat-ı mustakim üzere olanların şartları belirlemesi, olumsuzlukları olumluluğa doğru değiştirecektir inşallah.
En sade haliyle şartlar böyle demek sizce ne ifade ediyor?
İdeallerinden uzaklaşan birinin “şartlar böyle” demesi acziyeti ve öğrenilmiş çaresizliği resmediyor. Ne demek şartlar böyle! Mücadele, mukavemet ne günler için var. “Siz ey imana erişenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın” diye çağrıldığınız zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Sonraki hayatı(n iyiliklerini) gözden çıkarıp bu dünyadaki hayat(ın rahatlıklarıy)la mı kendinize doyum sağlama peşindesiniz? Fakat bu dünyadaki hayatın verdiği haz ve doyum sonraki hayatın vereceği yanında değersiz bir şeyden başka nedir ki!” (Tevbe 38)
Müslümanlar olarak Modern dünya şartlarında ilkelerimiz nasıl olmalı?
İlkelerimiz… Tercih hakkımız var mı ki!? Dün ne idiyse bugün de o! Düşmanın ekmeğine yağ sürmemek, düşmanın stratejilerini boşa çıkaracak stratejiler oluşturmak, günün sorunlarına öykünerek değil de içtihad ederek çözümler bulmak, saf halinde olmayı namazdan cepheye kadar becermek için gayret göstermek… Günümüz Müslümanları olarak bunları bir yapabilsek gerisi gelecek Allah’ın izniyle…
Ebedî ve ezelî ilkelerimizi düşündüğümüzde şartlarımız nasıl olmalı?
Ebedî ve ezelî olan ilkelerimizi ebedî olan Allah belirliyorsa düşünecek bir şey yok. İlkeleri hayata geçirecek cehd içerisinde olmamız gerekiyor. Çevremizle ilişki biçimimizi belirleyen bir dik duruş oluşturmaya çalışmalıyız. Bütün mesele zorlukları göğüsleyebilecek o dik duruşu sağlayacak gücü elde etmede. Kişinin netliği karşıdakinin davranışlarını da belirliyor. Atacağı adımlarda size göre şartlar oluşturmak zorunda kalmalı muhatabınız. Bunun için sizde onun vazgeçemeyeceği bir şeyler olmalı ya da endişeleneceği… Peygamberlerin net duruşları, “Allahtan başka ilah yoktur” ilkesini yeryüzünde tebliğ etme mükellefiyetlerinden vazgeçmeyen o stratejik duruşları, karşı tarafa gardını aldırmıştır. Şiddet, zulüm, ambargo, yerlerinden yurtlarından edilişleri… Bu net duruşları daha sonra güya soft davranışlara evirilmiş; şartlarını kendilerinin oluşturacakları makamların görünür yetkilerini vermeyi teklif edecek kadar… İşte bu pozisyonlarda vahiy, zaafa düşmemeyi, güçlüyken barışa yanaşmamayı tavsiye eder. Rüzgârın kaptanın rotasından yana esmesi kaptan için bir avantajdır; rüzgâr rotadan yana esmiyor diye kaptan rüzgârın sürüklediği yere doğru gitmez, dümene hâkimiyet gücü varsa. O gücü elde etmenin şartlarını sağlama cehdinden vazgeçmek, oturup ağlaşarak şartların düzelmesini beklemek yenilgiyi kabul etmektir.
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu, sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla!” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa 75)
Bu durumun yanlışlığını bize bildiren rabbimizin nasihatini dikkate alanlar kurtulanlardan olacaktır inşallah. Kişisel gelişimcilerin anlattığı meşhur bir hikâye var: İki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüş. Kurbağalar atlamış, zıplamış, çırpınıp durmuşlar. Ama nafile… Küpün içi sırlı, kaygan olduğu için bir türlü dışına atlayamamışlar…
Kurbağalardan biri dayanamayarak “buradan kurtuluş yok” diye düşünmüş ve kendini salıvermiş, sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek “Direnmeye devam etmeliyim, zıplamalıyım, belki gelip kurtaran olur.” diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve bağırmaya…
Uzun süre uğraşarak didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamaya başlamış.
Direnen kurbağa da kaymağın üzerindeki yağ sayesinde üstte kalıp batmaktan kurtulmuş ve üzerine çıkarak sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.
Şartlar değişmiyorsa ilkeler mi değişmeli ya da üçüncü bir yol var mıdır?
İlkeler değişmez, usuller değişebilir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya olacak ya olacaktır. Namazın terkinin caiz olmaması bunun için güzel bir örnektir. Abdest alacaksınız, su yok, namazdan vaz mı geçeceksiniz? Hayır, alternatif kendi içinden bir çözüm; teyemmüm. “Namaz kılmak için şartlar müsait değil” demek de ne demek, kazaya bırakamazsınız. Savaşta bile namazı ikame edeceksiniz. Prensip bu! Cem edebilirsiniz, binek üstünde kılabilirsiniz, gözlerinizle eda edebilirsiniz ama terk edemezsiniz. Bir büyüğümüz anlatmıştı. Trafik kazası geçiren bir arkadaşlarına ‘geçmiş olsun’a gitmişler hastaneye. “Selamunaleykum” diye içeri girmişler, selamları alınmayınca tedirgin olmuşlar, hafızasını da mı kaybetti acaba diye. Baştan aşağı alçılar içerisinde olan arkadaşları meğerse namaz kılıyormuş. Her şarta rağmen namaz kılmak, her şarta rağmen ilkeleri üzerinde durabilmenin periyodik eğitimidir. Yani üçüncü bir yol yok.
Sizce şartlar böyle retoriğinin Müslümanların hayatlarındaki kullanım yeri nedir? Ya da yeri var mıdır?
Kendi şartlarında yeri olabilir. Oruç tutmak farz kılındı. Hasta iseniz, yolcu iseniz vs Tutamadığınız günlerde diğer günlerde tutarsınız. Mesela oruç ibadeti şartlara göre şekillenen bir ibadetken, namaz öyle değildir. Kullarına vus’atinin üzerinde bir mükellefiyet yüklemeyen Allah, şartları ıslah etmesi için de sorumluluk vermiştir. Zekât verecek konumda olmayan birisine zekât vermek şart değil, tamam ama zekât verecek konuma gelmesi için de çalışması şart, iktisad etmesi şart, israftan kaçınması şart. “Şartlar böyle” diyen kişi “elle geleni düğün, bayram” da zannedebilir. Duygusal zekânın, akletmenin kendisini tartışmaya açtığı ve sorgulamanın değişime sürüklediği anaforda baskın çıkarak şartlara teslim olmaya sürüklediği bir telkindir “şartlar böyle” ifadesi. Şartlara bu kadar kendisini kaptırmış birisi fıtrata neden bu kadar müdahale ediyor o zaman? Bıraksın, hayat ne getiriyorsa “kabulümdür” desin, yaşasın! Ama görüyoruz ki sözkonusu hevanın, arzuların gerçekleştirilmesi ise şartlara teslim olmuyor insan. Daha fazla kazanç, daha fazla imkân için helalin kapısını aşıyor, haramın kapısına tenezzül buyuruyor. “Yapacak bir şey yok, şartlar böyle” diyen kişinin yapılabilme ihtimali olan her şeyi denemiş olması gerekir. İlkeli Doktor, hastası için yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra “bekleyelim, takdir Allah’ın” der.
Şartların icbarı ve belirlenimiyle yaşanan bir hayat sizce ne kadar Müslümanca bir hayat olmuş olur?
Gerçekten yapabilecek bir şey yoksa… Bu hayatı takdir edecek olan Allah’tır. Ammar bin Yasir, kalbi imanla dolu olduğu halde, karşısındaki azılı düşmanın isteğine boyun eğmişti. Veya haram olan bazı yiyeceklerin yenmesine, ölüm tehlikesinin olduğu yerde aşırı gitmemek kaydıyla cevaz verilmişti. Müslümanca yaşamak, şartları zorlamak, şartların seni zorladığı yerde (zorluktan ne anladığımız da çok önemli) bir başka şarta tevessül etmektir. Rivayet edilir ya: “veba olan yerden tecrit eden Ömer’in, ‘Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?’ yargısına; ‘Allah’ın bir kaderinden diğer bir kaderine sığınıyorum’ diye cevap verdiği…
Müslümanların son dönemdeki durumlarını şartların zorluğuna mı yoksa ideallerin yetersizliğine mi bağlamalıyız?
Kendi coğrafyamızdan bahsedeceksek, dün şartlar daha zordu belki ama Müslümanım diyenler daha idealistti. Fıtrattaki potansiyeli baskılar daha bir gün yüzüne çıkarıyor. “Sütü döğ ki yağ çıksın; cemiyetleri baskı altına al ki şahsiyetler fışkırsın!” deyişi önemlidir. Akan suyu baskı altına alınca barajla potansiyel kinetiğe dönüşüyor. Serbest bırakınca suyu, gezindiği havzalarda da bir bereket hâsıl oluyor lakin bir şehri aydınlatacak potansiyeli kaybediyor. Coğrafyamızda yaşanılan süreç bunu gösterdi. Düne kadar ciddi bir mücadelenin içinde olanlar, mevcut konjonktürden etkilenerek evrildiler ve sonradan görmeleri oynadılar. İçselleşmemiş mücadelenin mukadder sıkıntısı. Peygamber vefat ettiğinde “zekât vermeyeceğiz” diyen muteriz insanın handikabı. Uhud’da, “peygamber ölür ya da öldürülürse vaz mı geçeceksiniz” ihtarına maruz kalan ama bunu sindiremeyen insanın mücadelesinden ucuz vazgeçişi… İdealler, beslenmez ise başkalarının ideallerinde fosilleşmek zorunda kalır. Özü kaybetmemeli Müslüman. “Mü’min taze ekine benzer, rüzgâr estikçe yatar, tekrar kalkar.” diye bir rivayet var. Küçük markajlı sendelemeler belki kabul edilebilir ama büyük ölçekte hazmedilir şeyler değil. İdeallerin rota değiştirmesi Müslümanları mahcup ediyor pek tabiî. İdeallerin yetersizliğinden olsa zikrettiğiniz durum, sorunu çözebilirsiniz. Takviye yapar, güçlenir, yola devam edersiniz. Ama sorun yetersizlikte değil; rotanın değişmesinde. “(O yardıma layık olanlar ki,) kendilerini yeryüzünde egemen kılsak (dahi) salata devam ederler, arınmak için verilmesi gerekeni verirler, yapılması iyi ve doğru olanı emreder, yanlış ve kötü olanı yasaklarlar ama yine de, olup biten her şeyin sonucu Allah’a kalmıştır.” (Hacc 41) İmkânlar arttıkça ihtiraslar değil; mücahede artmalı, mevcudu tüketen değil; mevcuda katkı sağlayarak üreten olmalıydık. Nerede dün bizleri hamasetle yetiştiren büyükler, neredeler yarınlarda devlet kurup devlet yıkanlar… Kayboldular mı, silikleştiler mi ya da güzel atlara binip gittiler mi?
Dünyada Müslümanlar için şartları kim belirliyor? Müslümanların şartlarını belirleyeceği günler gelecek mi yoksa hep belirlenen konumunda mı kalacaklar?
Şartları çalışanın gayretine göre Allah belirliyor. Bâtıl çalışırsa ona onun yolu kolaylaşıyor, hakkın yolcusu çalışırsa ona da onun yolu kolaylaşıyor. Leyl suresine bakabiliriz. Şu bir gerçektir; ‘Hâl’e kim hâkimse ilmihali de o belirliyor. Gücü ortaya koymadan ilmihal belirlemekle durum değişmiyor. Zulmü kaldırmadan adaletin sadece fıkhını ortaya koyabiliyor, edebiyatını yapabiliyor, kitabını yazabiliyorsunuz. Bu zaten vahiyle tescillenmiş yeniden yazmaya değil; yeniden yeniden yaşamaya ihtiyacımız var. Şartlar rüzgârını biz Müslümanların estirebilmesi için rüzgârın yönünü bize evirecek cazibeler oluşturmak lazım. Giden gemiye el sallamak zorunda kalan, limanda kalmayı tercih edendir.
“Bakın, hakkı inkâra şartlanmış olanlar, insanları Allah’ın yolundan çevirmek için (nasıl da) harcıyorlar mallarını ve (daha da) harcayacaklar, ta ki bu harcadıkları kendileri için derin bir ızdırap ve yerinme (kaynağı) oluncaya kadar.” (Enfal 36)
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.
İnsan, kırılgan bir varlık. Çabuk üzülüyor, hemen öfkeleniyor, sık sık korkuyor, bir o kadar da seviniyor, mutlu oluyor. Bu kırılganlığı sayesinde insan çevresiyle empatik bir ilişki kurabiliyor. Varlığı okuyor, hissediyor, taştan ağaca, yerden göğe, kuştan denize türlü türlü varlıkla beraber yaralanıyor, beraber onarılıyor. Teni rüzgâra açık; üzerinde bir zırh yok. Olanların akışıyla salınıyor; bir sırça köşkü yok. Hata edebilmek de bu kırılganlığa dâhil. Hiç hata etmeyen, hiç yanlış yapmayan, asla düşmeyen, hiçbir şekilde yanılmayan bir insan, pişmanlık yaşamayan, suçluluğu ve utancı deneyimleyemeyen bir insan, varlık mektebinde sınıfta kalır; hatta sınıfa bile alınmaz. Âdemoğlu olarak belirlenen varlık kategorimiz, hatalara açık, düşüşlere aday, sürçmelere müheyya, savrulmalara eğilimli kılar bizi.
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?
“Şartlar Böyle” Üzerine
Şartlar… Ne onsuz ne de ona teslim olarak… Onsuz olunduğunda hayalci, hercaî; ona teslim olunduğundaysa statükocu, gelişime kapalı…
Şartlar gözetilmeden adım atmak insanı mahcub eder. Fakat şartlar, esaslar değil; ‘esaslarımızı/ilkelerimizi’ gerçekleştirmek için dikkate alınması gereken unsurlardır.
Kimileri ‘şartlar böyle’ diyerek ilkelerinden vazgeçiyorsa, ‘şartlar’ onu esir almış demektir. Rabbi olmuştur, gözeten ve kollayanı…
Şartlar, yönlendirilmesi gereken unsurlardandır. Şartlar, ‘ama şartlar böyle’ denilerek teslim olunacak iman ilkesi gibi algılanmamalıdır.
Biz de Ferda Kürün Bütün’e ‘Şartlar böyle, ya siz?’ diye sorduk ve kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.
Buyurun hep birlikte tefekkür etmeye…
Öncelikle ideallerinize ne kadar bağlısınız? Ya da şöyle sorayım; idealist biri misiniz?
Bismillahirrahmanirrahim, rabbi zidni ilmen ve fehmen bi avnillah.
İnsan eşittir akletmek, akletmenin tezahürü de fikretmek ise bir Müslüman olarak ben de idealist biri olmaya çalışıyorum. Fikretmenin idealleri beslediğinin, doğruyu araştırmanın mü’minlere farz olduğunun bilincindeyim elhamdulillah. İdeallerime gücüm nisbetinde bağlı kalmaya çalışıyor ve dua ediyorum: “El-Aziz olan Allah’ım, İzzet, azamet, şeref ve onur sahibi. Mağlup edilmeyen, edilmesi mümkün olmayan, daima galip gelen rabbim, dünyalıklar ve zaaflarım karşısında mağlup olmamak için bana güç ve destek ver!”
İdealleriniz için şartlarınızdan feragat eder misiniz?
Şartları oluşturan nedir? Öncelikle bu soruyu sormamız gerekebilir. İnsanı çevreleyen sosyal ve ekonomik şartların dışsal bir çeper olduğu malumumuz. Eğer idealler içerden imanla besleniyor, salih amelle destekleniyorsa insan ona göre şartlandırıyor kendisini. “Siz ey imana ermiş olanlar! Siz [yalnız] kendinizden sorumlusunuz: Sapkınlığa düşenler, eğer doğru yolda iseniz, size hiçbir zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır: Ve o zaman Allah, size [hayatta] yapmış olduğunuz her şeyi bildirecektir.” (Maide 105) ayeti insana mukavemet veriyor bu konuda. İdealler için şartlardan feragat etmeyi, yaşaya yaşaya öğreniyorsunuz. Şu an için önümdeki, yanımdakilere söylemeye çalıştığım önemli tembihlerden biri de bu: ideallerinizi başkalarının realitelerine kurban etmeyin…
Şartlarınızdan dolayı ideallerinizden vazgeçer misiniz? Şartların icbar ediciliği ve ideallerin cezbediciliği dikotomisinde doğru konum hangisidir?
Şartlardan dolayı ideallerimden vazgeçmemeye çalıştım şimdiye kadar. Zira bir dâvâsı var Müslümanın. İnsanları hayra davet eden, iyiliği emreden, kötülüğü nehyeden bir mü’min olmak. Vazgeçilir bir ideal değil bu. İçinizde kaybetmediyseniz bu dâvâyı, şartların sizin üzerinizdeki baskıcı etkisini hafifletecek stratejiler oluşturmaya çalışırsınız. Resullerin örnekliğinde yol almaya çalışırsınız. Alternatifler oluşturur, gerektiğinde hicret edersiniz. Bir usulden başka bir usule, bir mekândan başka bir mekâna. Şartları şekillendirme mücadelesi içerisinde olmazsanız, ister istemez “buna mecburum” diyerek ideallerinizden feragat edersiniz. Sorunuzdaki “ideallerin cezbediciliği” kısmı önemli. Eğer dikkatinizi başka yerlere kaydırıyorsanız elinizdeki cazibesini gelir geçere devrediyor. Bunun için Allah; ideali, rızasını kazanmak üzere iman etmiş kullarına nasihat ediyor: “Ve sakın, pek çoklarına, (sadece) onları sınamak için, avunsunlar diye verdiğimiz dünya hayatına mahsus şu ya da bu parlaklığa, görkeme gözünü dikme; çünkü Rabbinin [sana] sağladığı rızık, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (Taha 131)
Sorun, şartların icbar ediciliğinde değil de ideallerin insan veya toplumlar nezdinde cazibesini kaybetmesinde. Servetin ve makamın neon ışıkları, nöbet bekleyen askerin dikkatinin dağılması gibi ideallere olan hassasiyeti bir anda dağıtıyor. Basiretin bağlanması şartlara mecburmuş hissi uyandırıyor insanda. Bu mecburiyetmiş gibi zannedilen şartlanmışlığın tuzağına düşmemek için konumunuz ideallerinize hizmet eden yerde konumlanmak olmalı.
Modern dünyada Müslümanların şartları hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu şartların olumlu olumsuz yönlerinden bahsedebilir misiniz?
İslam’ın şartlarını azalttıkları günden beridir Müslümanım diyenler, şartlarını oluşturamaz oldular. İlahı birlemede, tevhid eylemede muvahhid oldukları kadar düşünsel ibadetlerini eda ederken de muvahhid olmalıydılar. İslam’ın şartını beşe indirgeyerek değişen diğer şartları göz ardı etmemeliydiler. İslam’ın birincil şartının “din Allah’ın oluncaya kadar” mücadele etmek olduğu bilincini diri tutmalıydılar. Kanaatleri dogmalaştırdıkları zamanlardan bu güne Müslümanım diyenler kendi şartlarını değil, modern dünyanın şartlarını yaşar hale geldiler. Oysa Müslümanların dünyaya söyleyecek ilahi referanslı sözleri vardı. Emanet edilmiş yeryüzünün tahrif olmaması, neslin ve harsın ifsad edilmemesi için kenetlenmeleri lazımdı. Ayrışmaların, ihtilafların sentezini yapamamaları Müslüman toplumları huzursuzluğa itmiştir. Huzursuz hanede büyüyen çocukların büyüdüğünün farkına varılmadan kaybedilmesi gibi, gözünü dışarıya dikmesinin akabinde Müslüman mahallelerde salyangoz satılmaya başlandı. Üretimi beceremeyenler, üretenlerin satıcısı olmaya mahkûm oldu. Bu mahkûmiyet, gittikçe müebbede dönüşmeden önce iç sorunların çözülmesi ve daha sonra sırat-ı mustakim üzere olanların şartları belirlemesi, olumsuzlukları olumluluğa doğru değiştirecektir inşallah.
En sade haliyle şartlar böyle demek sizce ne ifade ediyor?
İdeallerinden uzaklaşan birinin “şartlar böyle” demesi acziyeti ve öğrenilmiş çaresizliği resmediyor. Ne demek şartlar böyle! Mücadele, mukavemet ne günler için var. “Siz ey imana erişenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın” diye çağrıldığınız zaman yere çakılıp kalıyorsunuz? Sonraki hayatı(n iyiliklerini) gözden çıkarıp bu dünyadaki hayat(ın rahatlıklarıy)la mı kendinize doyum sağlama peşindesiniz? Fakat bu dünyadaki hayatın verdiği haz ve doyum sonraki hayatın vereceği yanında değersiz bir şeyden başka nedir ki!” (Tevbe 38)
Müslümanlar olarak Modern dünya şartlarında ilkelerimiz nasıl olmalı?
İlkelerimiz… Tercih hakkımız var mı ki!? Dün ne idiyse bugün de o! Düşmanın ekmeğine yağ sürmemek, düşmanın stratejilerini boşa çıkaracak stratejiler oluşturmak, günün sorunlarına öykünerek değil de içtihad ederek çözümler bulmak, saf halinde olmayı namazdan cepheye kadar becermek için gayret göstermek… Günümüz Müslümanları olarak bunları bir yapabilsek gerisi gelecek Allah’ın izniyle…
Ebedî ve ezelî ilkelerimizi düşündüğümüzde şartlarımız nasıl olmalı?
Ebedî ve ezelî olan ilkelerimizi ebedî olan Allah belirliyorsa düşünecek bir şey yok. İlkeleri hayata geçirecek cehd içerisinde olmamız gerekiyor. Çevremizle ilişki biçimimizi belirleyen bir dik duruş oluşturmaya çalışmalıyız. Bütün mesele zorlukları göğüsleyebilecek o dik duruşu sağlayacak gücü elde etmede. Kişinin netliği karşıdakinin davranışlarını da belirliyor. Atacağı adımlarda size göre şartlar oluşturmak zorunda kalmalı muhatabınız. Bunun için sizde onun vazgeçemeyeceği bir şeyler olmalı ya da endişeleneceği… Peygamberlerin net duruşları, “Allahtan başka ilah yoktur” ilkesini yeryüzünde tebliğ etme mükellefiyetlerinden vazgeçmeyen o stratejik duruşları, karşı tarafa gardını aldırmıştır. Şiddet, zulüm, ambargo, yerlerinden yurtlarından edilişleri… Bu net duruşları daha sonra güya soft davranışlara evirilmiş; şartlarını kendilerinin oluşturacakları makamların görünür yetkilerini vermeyi teklif edecek kadar… İşte bu pozisyonlarda vahiy, zaafa düşmemeyi, güçlüyken barışa yanaşmamayı tavsiye eder. Rüzgârın kaptanın rotasından yana esmesi kaptan için bir avantajdır; rüzgâr rotadan yana esmiyor diye kaptan rüzgârın sürüklediği yere doğru gitmez, dümene hâkimiyet gücü varsa. O gücü elde etmenin şartlarını sağlama cehdinden vazgeçmek, oturup ağlaşarak şartların düzelmesini beklemek yenilgiyi kabul etmektir.
“Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize katından bir veli (koruyucu, sahib) gönder, bize katından bir yardım eden yolla!” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına savaşmıyorsunuz?” (Nisa 75)
Bu durumun yanlışlığını bize bildiren rabbimizin nasihatini dikkate alanlar kurtulanlardan olacaktır inşallah. Kişisel gelişimcilerin anlattığı meşhur bir hikâye var:
İki kurbağa süt dolu bir küpün içine düşmüş. Kurbağalar atlamış, zıplamış, çırpınıp durmuşlar. Ama nafile… Küpün içi sırlı, kaygan olduğu için bir türlü dışına atlayamamışlar…
Kurbağalardan biri dayanamayarak “buradan kurtuluş yok” diye düşünmüş ve kendini salıvermiş, sütün içinde boğulmuş.
Öbür kurbağa ise azmini yitirmeyerek “Direnmeye devam etmeliyim, zıplamalıyım, belki gelip kurtaran olur.” diye düşünmüş ve başlamış sıçrayıp debelenmeye ve bağırmaya…
Uzun süre uğraşarak didinip durmuş, bakmış ki kimse gelmiyor; tam azmini, umudunu yitiriyormuş ki içinde zıpladığı süt, çalkalanmadan dolayı kaymak bağlamaya başlamış.
Direnen kurbağa da kaymağın üzerindeki yağ sayesinde üstte kalıp batmaktan kurtulmuş ve üzerine çıkarak sıçrayıp dışarı atlayıvermiş.
Şartlar değişmiyorsa ilkeler mi değişmeli ya da üçüncü bir yol var mıdır?
İlkeler değişmez, usuller değişebilir. Üçüncü bir yol yoktur. Ya olacak ya olacaktır. Namazın terkinin caiz olmaması bunun için güzel bir örnektir. Abdest alacaksınız, su yok, namazdan vaz mı geçeceksiniz? Hayır, alternatif kendi içinden bir çözüm; teyemmüm. “Namaz kılmak için şartlar müsait değil” demek de ne demek, kazaya bırakamazsınız. Savaşta bile namazı ikame edeceksiniz. Prensip bu! Cem edebilirsiniz, binek üstünde kılabilirsiniz, gözlerinizle eda edebilirsiniz ama terk edemezsiniz. Bir büyüğümüz anlatmıştı. Trafik kazası geçiren bir arkadaşlarına ‘geçmiş olsun’a gitmişler hastaneye. “Selamunaleykum” diye içeri girmişler, selamları alınmayınca tedirgin olmuşlar, hafızasını da mı kaybetti acaba diye. Baştan aşağı alçılar içerisinde olan arkadaşları meğerse namaz kılıyormuş. Her şarta rağmen namaz kılmak, her şarta rağmen ilkeleri üzerinde durabilmenin periyodik eğitimidir. Yani üçüncü bir yol yok.
Sizce şartlar böyle retoriğinin Müslümanların hayatlarındaki kullanım yeri nedir? Ya da yeri var mıdır?
Kendi şartlarında yeri olabilir. Oruç tutmak farz kılındı. Hasta iseniz, yolcu iseniz vs Tutamadığınız günlerde diğer günlerde tutarsınız. Mesela oruç ibadeti şartlara göre şekillenen bir ibadetken, namaz öyle değildir. Kullarına vus’atinin üzerinde bir mükellefiyet yüklemeyen Allah, şartları ıslah etmesi için de sorumluluk vermiştir. Zekât verecek konumda olmayan birisine zekât vermek şart değil, tamam ama zekât verecek konuma gelmesi için de çalışması şart, iktisad etmesi şart, israftan kaçınması şart. “Şartlar böyle” diyen kişi “elle geleni düğün, bayram” da zannedebilir. Duygusal zekânın, akletmenin kendisini tartışmaya açtığı ve sorgulamanın değişime sürüklediği anaforda baskın çıkarak şartlara teslim olmaya sürüklediği bir telkindir “şartlar böyle” ifadesi. Şartlara bu kadar kendisini kaptırmış birisi fıtrata neden bu kadar müdahale ediyor o zaman? Bıraksın, hayat ne getiriyorsa “kabulümdür” desin, yaşasın! Ama görüyoruz ki sözkonusu hevanın, arzuların gerçekleştirilmesi ise şartlara teslim olmuyor insan. Daha fazla kazanç, daha fazla imkân için helalin kapısını aşıyor, haramın kapısına tenezzül buyuruyor. “Yapacak bir şey yok, şartlar böyle” diyen kişinin yapılabilme ihtimali olan her şeyi denemiş olması gerekir. İlkeli Doktor, hastası için yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra “bekleyelim, takdir Allah’ın” der.
Şartların icbarı ve belirlenimiyle yaşanan bir hayat sizce ne kadar Müslümanca bir hayat olmuş olur?
Gerçekten yapabilecek bir şey yoksa… Bu hayatı takdir edecek olan Allah’tır. Ammar bin Yasir, kalbi imanla dolu olduğu halde, karşısındaki azılı düşmanın isteğine boyun eğmişti. Veya haram olan bazı yiyeceklerin yenmesine, ölüm tehlikesinin olduğu yerde aşırı gitmemek kaydıyla cevaz verilmişti. Müslümanca yaşamak, şartları zorlamak, şartların seni zorladığı yerde (zorluktan ne anladığımız da çok önemli) bir başka şarta tevessül etmektir. Rivayet edilir ya: “veba olan yerden tecrit eden Ömer’in, ‘Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?’ yargısına; ‘Allah’ın bir kaderinden diğer bir kaderine sığınıyorum’ diye cevap verdiği…
Müslümanların son dönemdeki durumlarını şartların zorluğuna mı yoksa ideallerin yetersizliğine mi bağlamalıyız?
Kendi coğrafyamızdan bahsedeceksek, dün şartlar daha zordu belki ama Müslümanım diyenler daha idealistti. Fıtrattaki potansiyeli baskılar daha bir gün yüzüne çıkarıyor. “Sütü döğ ki yağ çıksın; cemiyetleri baskı altına al ki şahsiyetler fışkırsın!” deyişi önemlidir. Akan suyu baskı altına alınca barajla potansiyel kinetiğe dönüşüyor. Serbest bırakınca suyu, gezindiği havzalarda da bir bereket hâsıl oluyor lakin bir şehri aydınlatacak potansiyeli kaybediyor. Coğrafyamızda yaşanılan süreç bunu gösterdi. Düne kadar ciddi bir mücadelenin içinde olanlar, mevcut konjonktürden etkilenerek evrildiler ve sonradan görmeleri oynadılar. İçselleşmemiş mücadelenin mukadder sıkıntısı. Peygamber vefat ettiğinde “zekât vermeyeceğiz” diyen muteriz insanın handikabı. Uhud’da, “peygamber ölür ya da öldürülürse vaz mı geçeceksiniz” ihtarına maruz kalan ama bunu sindiremeyen insanın mücadelesinden ucuz vazgeçişi… İdealler, beslenmez ise başkalarının ideallerinde fosilleşmek zorunda kalır. Özü kaybetmemeli Müslüman. “Mü’min taze ekine benzer, rüzgâr estikçe yatar, tekrar kalkar.” diye bir rivayet var. Küçük markajlı sendelemeler belki kabul edilebilir ama büyük ölçekte hazmedilir şeyler değil. İdeallerin rota değiştirmesi Müslümanları mahcup ediyor pek tabiî. İdeallerin yetersizliğinden olsa zikrettiğiniz durum, sorunu çözebilirsiniz. Takviye yapar, güçlenir, yola devam edersiniz. Ama sorun yetersizlikte değil; rotanın değişmesinde. “(O yardıma layık olanlar ki,) kendilerini yeryüzünde egemen kılsak (dahi) salata devam ederler, arınmak için verilmesi gerekeni verirler, yapılması iyi ve doğru olanı emreder, yanlış ve kötü olanı yasaklarlar ama yine de, olup biten her şeyin sonucu Allah’a kalmıştır.” (Hacc 41) İmkânlar arttıkça ihtiraslar değil; mücahede artmalı, mevcudu tüketen değil; mevcuda katkı sağlayarak üreten olmalıydık. Nerede dün bizleri hamasetle yetiştiren büyükler, neredeler yarınlarda devlet kurup devlet yıkanlar… Kayboldular mı, silikleştiler mi ya da güzel atlara binip gittiler mi?
Dünyada Müslümanlar için şartları kim belirliyor? Müslümanların şartlarını belirleyeceği günler gelecek mi yoksa hep belirlenen konumunda mı kalacaklar?
Şartları çalışanın gayretine göre Allah belirliyor. Bâtıl çalışırsa ona onun yolu kolaylaşıyor, hakkın yolcusu çalışırsa ona da onun yolu kolaylaşıyor. Leyl suresine bakabiliriz. Şu bir gerçektir; ‘Hâl’e kim hâkimse ilmihali de o belirliyor. Gücü ortaya koymadan ilmihal belirlemekle durum değişmiyor. Zulmü kaldırmadan adaletin sadece fıkhını ortaya koyabiliyor, edebiyatını yapabiliyor, kitabını yazabiliyorsunuz. Bu zaten vahiyle tescillenmiş yeniden yazmaya değil; yeniden yeniden yaşamaya ihtiyacımız var. Şartlar rüzgârını biz Müslümanların estirebilmesi için rüzgârın yönünü bize evirecek cazibeler oluşturmak lazım. Giden gemiye el sallamak zorunda kalan, limanda kalmayı tercih edendir.
“Bakın, hakkı inkâra şartlanmış olanlar, insanları Allah’ın yolundan çevirmek için (nasıl da) harcıyorlar mallarını ve (daha da) harcayacaklar, ta ki bu harcadıkları kendileri için derin bir ızdırap ve yerinme (kaynağı) oluncaya kadar.” (Enfal 36)
Teşekkürler.
İlgili Yazılar
Cemil Aydın ile Dilin, Zihnin Ve Ufkun Değişmesi Meselesi Üzerine
Çok çarpıcı bir kavrama dikkat çekiyorsunuz: ‘Tarihsizlik’… İslam Dünyası Fikri kitabınız, ‘tarihsizliğin’ uzantısı olarak ortaya çıkan bir kavram olan İslam Dünyası ve bu kavram çerçevesince oluşmuş bir kavramlar kümesine işaret ediyor. Son yüzyılı aşkın zamanda kullanılagelen İslam Dünyası, Hilafet, İslam Birliği, Ümmet gibi kavramlar, bu tarihsizlikten nasibini alan kavramlar olarak sıralanıyor.
Senai Demirci ile Tövbe Üzerine
İnsan, kırılgan bir varlık. Çabuk üzülüyor, hemen öfkeleniyor, sık sık korkuyor, bir o kadar da seviniyor, mutlu oluyor. Bu kırılganlığı sayesinde insan çevresiyle empatik bir ilişki kurabiliyor. Varlığı okuyor, hissediyor, taştan ağaca, yerden göğe, kuştan denize türlü türlü varlıkla beraber yaralanıyor, beraber onarılıyor. Teni rüzgâra açık; üzerinde bir zırh yok. Olanların akışıyla salınıyor; bir sırça köşkü yok. Hata edebilmek de bu kırılganlığa dâhil. Hiç hata etmeyen, hiç yanlış yapmayan, asla düşmeyen, hiçbir şekilde yanılmayan bir insan, pişmanlık yaşamayan, suçluluğu ve utancı deneyimleyemeyen bir insan, varlık mektebinde sınıfta kalır; hatta sınıfa bile alınmaz. Âdemoğlu olarak belirlenen varlık kategorimiz, hatalara açık, düşüşlere aday, sürçmelere müheyya, savrulmalara eğilimli kılar bizi.
Prof. Dr. Ahmet Kuru ile İslam ve Siyaset Üzerine
İslam dininin siyaset ile ilişkisi ihtiyaçlar, şartlar, mecburiyetler karşısında ve bir doğallık içerisinde akıp gelmiştir. Dahası, yeni kitabımda açıklamaya çalıştığım gibi, sekiz ile on birinci asırlar arasındaki İslam dinini temsil eden, günümüz terminolojisi ile Sünni ve Şii dediğimiz ulema, devletle aralarına mesafe koymuşlardır.
Yunus Polat ile Cemâleddîn Efgânî, Etkileri ve Hakkındaki Tartışmalara Dair
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
Melike Günyüz ile “Çocuk Edebiyatında Değerlerin Önemi” Üzerine
Değerler eğitimi, değerlerin öğretimi ile ilgili yapılan tüm etkinlikler şeklinde tanımlanabilir. Hayatımızda bizleri yönlendiren pek çok değer türü vardır. ‘Değerlerin öğretiminde edebiyatın, bilhassa çocuk edebiyatının işlevi nedir?’, ‘Edebi eserler değerleri nasıl öğretir?’, ‘Değerlerin öğretiminde yazarların sorumluluğu var mıdır?’, ‘Edebiyatın değerleri öğretmek gibi bir maksadı var mıdır?