Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak da görünmektedir. İnsanın elinden çıkarmak istemediği sahipliklerine (aile, çocuk vb.) bakış açıları ve bunların gündelik hayat içerisinde merkezsiz ve perspektifsiz yeni yapılandırmaları, bir müddet sonra ağır maliyetle geri dönmekte ve neticede ortodoksilerini hâlâ koruyanların şemsiyesi altında “emanet”e alınmaktadır.
İnsan hayatı ayrıştırılmaya kalkışıldığında, olabildiğince detaylı ara başlıkları dahi bulmak mümkümdür. Bu ayrıştırmaların sadece meseleleri daha iyi kavramak, anlamak ve açıklamak olması durumunda işlevsel olduğu söylenebilir. Ancak ayrıştırmaların her birini diğerinden bağımsızlaştırdığımızda, bütünlük kaybolduğu gibi her bir başlığın ana yoldan saptırıcı çıkmaz sokaklar olarak “iğva edici” bir niteliğe büründüğünü görürüz. Aslında “şeytan ayrıntılarda gizlidir” ifadesinin anlamlı olabileceği nokta tam da burasıdır. Fakat ayrımlaştırmanın birbirine bağlı boyutlar olarak görülmesi durumunda “bütünlük” ve “birlik” görülebilecektir.
Bu bağlamda insan hayatının bir bölümü olarak görülen ahlak, sadece bireysel bazı davranış biçimleriyle sınırlandırılma eğilimine girildiği görülmektedir. Aslında günümüzün en temel sorununun “hayat”a dair farklı boyutların birbirinden bağımsızlaştırılması ve bir indirgemeciliğe tabi tutulmasıdır. Bunun bir sonucu olarak ibadetin hayatla ilişkisi birbirinden ayrılır. Dolayısıyla mesleğin iyi icrası, bir ibadet mahiyetinde düşünülmez. Bugün ahlak, bireysel ve toplumsal hayatın tüm alanlarının temel bir zemini olmaktan daha çok, birkaç kalemde ifade edilen davranış kodları olarak gündeme gelebilmektedir. Halbuki ahlak, huy, seciye gibi kelime kökenlerine de uygun olarak hayatın perspektifi ve yönünü belirleyen bir kavramdır ve öncelikle insanın duruşuna içkindir. Sıklıkla zikredilen bir Hadis’i burada tekrar anmak gerekir: Sahabeden biri Hz. Aişe’ye (RA) Hz. Paygamber’in (SAV) ahlakını sormuş. Hz. Aişe, sen hiç Kur’an okumuyor musun? Onun ahlakı Kur’an idi” cevabını vermiştir. Buna bağlı olarak Hz. Peygamber yürüyen Kur’an” şeklinde vasıflandırılmıştır. (Müslim, Müsafirin, 136) İşte her iki ifadede “ahlak”ın hayatına içkin ve onu kuşatıcı boyutları rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Problem: Din ve ahlâk tarih boyunca hep içiçelikler yaşamıştır. Aslında hayata ve dünyaya dair iddiası ve önemi olan tüm düşünce ve felsefeler zorunlu olarak bir ahlak da önerirler. Dolayısıyla sadece dinlerin değil, ideolojiler ve bu tür iddiaları olan tüm düşünsel yapıların da bir ahlakı bulunmaktadır. Çünkü bu din, ideoloji ve düşünsel yapıların ahlakın felsefi kavramları olan “iyi” ve “kötü” yargılarını, hayatın birçok alanlarında işlettiklerini; mensuplarına bir yol haritası çizdiklerini ve yönlendirmelerde bulunduklarını bilmekteyiz.
İslam’ın ahlak anlayışı, uhreviliği gözeten, onu arkaplanında tutan bir dünyaya ve yaşama yöneltmektedir tüm mensuplarını. Bunun anlamı; esas hayatın âhiret yurdu olduğu gerçeğinden hareketle bir yaşamın telosunu örmektir. Bu bağlamda dünya ile âhiretin dengesi sağlanır; ne tamamen dünyaya ilgisiz bir mistisizm ne de dünyaya karşı hırsı kışkırtan bir dünyevilik için de kaybolma vardır. İki extrem noktanın dışında “ebedi hayat”ı gözeten bir yaşam ve duruş söz konusu olmalıdır. İslam’ın temel hedefi olumlu ve olumsuz kutupsallıklar içerisinde hareket alanına sahip insanı, negatifliklerinden kurtararak arındırmak, yüceltmektir.
Bilhassa son 20-30 yıllık değişim sürecinde, “muhafazakar-dindar” denilen kesimde birçok farklılaşma meydana geldi. Sınıfsal, kültürel, sosyal, ekonomik vb. birçok alanda tartışılabilecek bu değişimlerin, son dönemlerde ciddi zaafiyetleri de görünür kıldığı artık daha çok konuşulur hale gelmiştir. Kimi zaman dönüşüm olarak adlandırılabilecek bu farklılaşmaya, şehirleşme, bireyselleşme, iktisadi gelişme, muhtelif iktidar alanlarına mobilize olma durumları da eşlik etmiştir. Gelinen noktada, dünya ile âhiret dengesinin bozulduğu; dünyeviliğin baskın gelerek âhiret inancının arkaplandan ciddi olarak kaybolduğunu gözlemlemekteyiz.
Bir Tarih Okuması ve Kategorizasyon:
Muhafazakar kavramının kullanılışı, bir çok bakımdan muğlaklıklar taşımaktadır. Mevcudu olduğu gibi korumayı hedefleyen muhafazakarlık, sadece dindar kimseler için ya da dinle bağlantılı olarak kullanılmaz.
Fakat Türkiye’deki gündelik kullanımında muhafazakar, dinle de bağlantılı olarak toplumda mevcut geleneksel değerleri koruyan ve bu değerler çerçevesinde yaşam tarzı tutturmuş oldukça geniş bir halk kesimi içi kullanılmaktadır. Özelde sol ve sağın Türkiye’de değişim kelimesi çerçevesinde anatagonizmik konumlandırılışı, değişime genetik kodlarında oldukça az yer ayıran muhafazakarlığı sağ ile zaten birbiri üzerine çakıştırmıştır. Öte yandan Fransız İhtilâlinin ardından, Meclis’in sağ tarafında oturan kral taraftarlarının “muhafazakarlar” olması, zaten sağ ile muhafazakarlık arasındaki ilişkinin genetik kodları hakkında oldukça fikir vericidir. 1970’lerden sonra özellikle halk içinde muhafazakar-dindar tanımlaması, dini, milli, geleneksel, tarihsel birçok nitelikleri içinde barındıran bir kavram olmuştur. Tersinden değilleme ile meseleye yaklaştığımızda, muhafazakarlar, batıcı ya/ya da solcuların karşısındaki geniş ve gevşek dokunuşlu alanları tanımlamaktadır. Bugün de bu özelliklerin önemli bir kısmını içine almakla beraber, 1980 sonrası dışa daha açık modernleşmeden yaşam tarzı olabildiğince etkilenmiştir. Sosyal hayatta modernleşme artık bir sentez konusu olmuş; merkezin imtiyazlı alanlarına tırmanma arttıkça, modernlikle ilişki giderek argümantatif bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bu yazıda sol, ateist vb. muhafazakarları, muhafazakarlık kavramının içine dahil etmemekteyiz. (Bu başka bir yazının konusu olur.)
Muhafazakar kavramına bu şekilde operasyonel bir tanım getirdikten sonra, kısa bir tarih okuması yapabiliriz. Türkiye’de muhafazakar kesimler, özellikle son otuz yıla (1980’den bu yana) gelinceye kadar her anlamda periferide bulunmaktadırlar. 1950’lerden itibaren başlayan şehre göçlerin ardından İstanbul başta olmak üzere birçok şehrin perifersinde yerleşmeye başladılar. Burada daha az prestijli işlerde çalıştılar, alt sınıfları teşkil ettiler. Zaman ilerledikçe şehrin merkezine doğru muhtelif kanallarla mobilize oldular. Esnaflık, işadamlığına doğru yükseldiler. 1980’lerin kültürel iklimi de doğrusu bunu hem destekledi hem de ona eşlik etti. 1980’lerden başlayarak bilhassa 1990’dan sonra belediye başkanlıkları ve merkezi bürokraside de önemli ölçüde yer almaya başladılar. Eğitim, mobilizasyonun en önemli araçlarından birisi olarak işlevsel bir rol kazanmıştır. Çevrenin merkeze doğru bu mobilizasyonunda İmam Hatip Liselerinin gördüğü fonksiyon hatırlanabilir. Hasılı meslek hayatından eğitime ve siyasete kadar muhafazakarlar ciddi atılımlar yaptılar ve bugün gelinen noktada orta ve alt sınıfların içerisinde hatırı sayılır bir yer edindiler.
Muhafazakar çevrelerde batılılaşma, modernleşme ve yaşam tarzı konusundaki değişimleri tam da bu sosyal süreçle birlikte okumanın zarureti vardır. Batılılaşmacı ve/veya modernleşmeci hareketlere karşı öncelikle direnç gösteren (bu direncin gösterilmesinde modernleşmenin yukarıdan aşağıya bir karakter taşımasının da etkisi vardır) geniş kesimlerin, sosyal hayatın prestijli ve statülü alanlarında daha fazla görünürlüğü arttıkça bu direnişleri kırılmıştır. Nitekim 1970’li ve 1980’li yıllarda yapılan ve argümentatif bir içerik taşıyan tartışmaların, bugün çok fazla anlam taşımadığı görülmektedir. Hatta muhafazakar çevrelerde, “geçmişte ne kadar tutucu oldukları” yönünde yeni yaşam tarzını onaylayıcı itiraflar yapılmaya devam etmektedir.
İşte bu değişim ve dönüşümün ortasında muhafazakarlar içerisinde meydana gelen zaafiyetleri konuşmak anlamlıdır. Kimilerine göre “normalleşme” olan bu süreci acaba nasıl okumalıyız? Geçmişteki karşı çıkışları, yoksunluğun bir edebiyatı, yoksunluğun konjontürü mü olarak adlandırmak gerekir? Yoksa yanlış giden bir şeyler mi var? Biz burada muhtemel bazı zaafiyet noktalarına işaret etmekle yetineceğiz.
“Para” Bozuyor mu?
Burada konumuzla bağlantılı olarak altını çizeceğimiz nokta, muhafazakar ya da dindarlar denilen kategorinin para ile sıcak karşılaşmasıdır. Bazı zaafiyetler, işte bu tanışma süreci içerisinde gittikçe belirgin hale gelmeye başlamıştır. Sadece bu teşkilat ve organizasyonlar içerisinde değil, kategorinin oldukça geniş bir kesimi de bu süreçten nasipdar olmuştur. Bir değişim süreci sonunda oluşan zaafiyetler, aynı zamanda zihniyetlerin de temel referans noktalarında dünyaya yönelmesini ifade etmektedir. Bu bağlamda Türkiye özelinde bazı enstantanelere değinmek ve bunlar üzerine okuma yapmak istiyoruz.
Müsiad’ın ilk kurulduğu yıllarda başkanı olan kişiyle yapılan röportaj bir dergide yayımlanmıştı. Röportajın başlığı, başkanın konuşma esnasında söylediği ve aslında İslam düşüncesi içinde çok tanıdık mottonun değiştirilmiş şekliydi: “Bin lokma bin hırka.” İçerik olarak zahid kalvinistlerin kurtuluşu “dünyevi” olana yöneltmelerine benzer bir şekilde, müslümanların “bir lokma bir hırka” felsefesiyle geri kaldığı gibi çok tekrarlanan bir söyleme referansta bulunmaktaydı. Röportaja, teniskortta elinde raket, üzerinde t-shirt ve dizaltına kadar uzanan şortla başkanın bir resmi eşlik etmekteydi. Burada tenis oynamanın imajına dikkat etmek gerekir.
Hiç şüphesiz arkaplanında bir “geri kalmışlık” duygusunun belirlediği bu kategorinin “gerilik”ten kurtulma konusunda çaba ve isteklerini görmemek mümkün değildir. Ancak dünyevileşmeye karşı bir korunak işlevi görmesi mümkün olan “bir lokma bir hırka”nın içindeki “bir”lerin “bin”lere dönüşümü müslüman zihnin hangi noktalara doğru savrulduğuna dair ipuçları vermektedir. Hiç şüphesiz İslam, üretime pozitif, miskinliğe negatif bir değer yüklemektedir. Fakat bugün tüketim müslümanların üzerinde tartışması gereken en önemli sorunlarından birisidir.
1990 sonrasında yaşanan süreç, dünyevileşmeyi bu kategori içerisinde oldukça geniş sınırlara doğru götürmüştür. Bu bağlamda hiç şüphesiz 1990 sonrası tartışılan en önemli fenomen “Caprice Hotel” isminde sembolleşen yaşam dünyasına dindarların adım atmasıdır. İlk çıkışından itibaren en çok dindarların dünyevileşmesi, israf vb. konular üzerinden tartışılan konu toplumda da ciddi bir yankı buldu. Gündelik hayatta tüketim alışkanlıklarının dönüşmesi, ihtiyaçtan tüketime doğru dönüşüm vb. bir çok hususlar para ile sıcak karşılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktı ve esasta zihniyetteki döüşümleri de besledi. Şimdilerde ise sosyal sınıfların birbirine temasını azaltan yeni tip konutlar, yaşam tarzları tüm hızıyla artmaya devam etmektedir.
Bütün bu süreçte zahiren dindarların hayatında bir çok şeyler “islamileş”ti. Daha doğrusu her şeyin “İslami” olanı üretildi. Artık dindarlar için de beş yıldızlı oteller, astronomik fiatlı konutlar, yeni tüketim alışkanlıkları üretildi. Beş yıldızlı otellerde gezinen “haşema”lı insanlar, “marka”ya takılan sakallı erkek ve başörtülü kadınlar, tüketimin yaşam tarzı haline geldiği dindar aile manzaraları görülmeye başlandı. Ahlakın para ve onun işlevini dönüştürmesi beklenirken, para kazanmanın yegane değer haline geldiği bir dindarlık ve dini yaşam ortaya çıktı.
“İktidar”
İktidar da Türkiye özelinde dünyevileşme sürecini hızlandıran temel ögelerden birisidir. Bu kavramı sadece devlet yönetimi için hükümet etmek anlamında değil, her türlü iktidar biçimlerini kastederek kullanıyoruz. Hiç şüphesiz iktidar hem “otorite” hem de “paylaştırma” işlevi bakımından önemli bir güçtür. Hele kurumsallaşması Batı ülkeleri kadar tamamlanmamış ülkelerde iktidar olmak daha çok önem kazanmaktadır. Çünkü kurumsallaşamamanın oluşturduğu boşluk, iktidarın felsefi yönelimleri doğrultusunda yönlendirilebilmekte; hatta manipüle edilebilmektedir. Bir de buna kültürel anlamda aşağıdan yukarı (toplumdan iktidara) kültürel anlamda bir değişimi değil de, yukarıdan aşağıya dönüştürme anlayışının belirleyici olması eklendiğinde, iktidarın hem yönetilenler hem de yöneticiler bağlamındaki dönüştürücü işlevi daha rahat anlaşılacaktır.
Muhafazakarlar ya da dindarlar diye isimlendirilen kategori 1980 ve hatta 1990’lara kadar iktidardan uzaktı. 1980’den sonra Anavatan iktidarı ile çok geniş anlamda muhafazakarlardan başlayarak AK Parti özelinde neo-muhafazkarların iktidarına kadar gelen süreç, Türkiye’de bu kategori için önemli bir tecrübe olmuştur. Sıklıkla “iktidar oldular ama muktedir olamadılar” şeklindeki sözünün içeriğinden de anlaşılacağı üzere burada süreç, aşağının taleplerinin yukarıya yansıtılması yerine aşağıdan yukarı taleplerde dünyevileşme lehinde bir dönüşüm şeklinde gerçekleşmiştir. Şüphesiz bunda son on yılda Türkiye’de yaşanan siyasal ve sosyal düzeydeki travmaların etkisinin olduğunu inkar edemeyiz.
Tabii işin birkaç boyutu bulunmaktadır. Öncelikle muhafazakar ya da dindarlar denilen çok geniş kitlenin, “iktidarda zaten biz bulunuyoruz, o zaman İktidara çok yüklenmemek gerek” şeklindeki mentalitelerinin yanı sıra, “İktidardakiler bizim gibi düşündüğüne göre, onların yaptıkları doğrudur” düşüncesi kannatimizce dünyevileşme yönündeki dönüşümleri hızlandıran en temel zihni zaafiyetlerdir. Bu da bir çok gerçek talep ve düşüncelerin yukarıya iletilmesi, gerektiğinde eleştirilmesi yerine farkında olmadan hem iktidar hem de insanların dünyevileşmesini hızlandırmaktadır.
Benzer bir süreci aslında bir otorite olarak medyada da yaşamaktayız. Adına “İslami” denilen kanalların, muhafazakar ya da dindarlar nezdinde kazandığı güven ve ailece izlenebiliyor oluşu, çok geniş halk kesimlerinin hiç sorgulama yapmaksızın kendilerini bu kanallara bırakmasını sonuçlamıştır. Aynı şekilde “bunlar yanlış şeyler göstermez” mantığı burada da işlemekte ve dolayısıyla dünyevileşme bu kanallar üzerinden de insanlar üzerinde önemli etkiler bırakmaktadır. Buradaki temel problem de eleştirel bir gözle okuma eksikliğidir. Daha önce bir çok program, reklam vb. ne rezervler geliştiren bu kanallar, artık daha dünyevileştirici talepleri meşrulaştırma işlevi de görmektedirler.
“Eğitim”
Eğitimin modern dünyadaki dönüştürücü işlevi hep konuşulagelen bir fenomendir. Homojenleştiren, bir kalıba dökmeye çalışan eğitim bir çok uzmanlarca eleştirilmiş; hatta Ivan Illich gibi Batılılar tarafından “okulsuz toplum” önerileri bile yapılmıştı. Bugün eğitim ve bir çok devlet kurumlarının en çok şikayet ettiği konuların başında, verilen bilgiyle orantılı insan modellerinin yetişmemesi gelmektedir. Türkiye geçen sene annesini öldüren üniversiteli öğrenci skandalını atlatmadan, bu sene de kafası koparılarak öldürülüp çöpe atılan Münevver ve onun katil zanlısı liseli öğrenciyi konuşmaya başladı ki, bu olaylardan sonra Türkiye’de eğitim sistemi daha çok tartışılmaya başlandı.
Mevcut eğitim anlayışının en önemli sorunu; çocukları sadece dünyevi bir başarıya odaklaması ve ahlaki zemini ihmal etmesidir diye düşünüyorum. Çünkü bütün okul ve imtihan sistemi iyi bir lise ve üniversitede okumak ile iyi bir meslek sahibi olmaya endekslenmiş durumdadır.
Çocukları ilkokuldan itibaren buna odaklayan eğitim sistemi, ilköğretim 6, 7 ve 8’de seviye belirleme sınavı ile yarışa sokmakta; başarılarını ise sadece toplumun itibar ettiği okulları kazanmaya endeklemekte; çocuğun eğitim hayatı boyunca ahlaki davranışlarını ödüllendiren hiçbir mekanizma bulunmamaktadır. Aynı şey lise yılları boyunca da devam etmekte; başarının paraya tahvil edildiği bir zihniyet dünyası her şeyi belirlemektedir.
Son dönemlerde yaşanan travmalar özellikle zihin dünyasında ciddi savrulmalara sebep olmuştur. Meslek sahibi olmak, para kazanmak bütün değerlerin önüne yerleştirilince, birçokları ahlaki değer dünyalarını bir anda dışarıda bırakarak bunlar için herşeye katlanan bireyler haline dönüşmekte; artık ahlakın dönüştürdüğü ve değiştirdiği insanlardan değil, paranın dönüştürdüğü bir “yeni ahlak” ortaya çıkmaktadır.
Tüm bunların bugün ve gelecekte Türkiye’nin önüne maliyetli bir hesap koyacağı henüz üzerinde düşünülmemiş bir konu gibi görünmektedir. Çünkü artık aileler çocuklarının gündelik faaliyetlerini değerlendirirken “bugün kaç soru çözdün” sorusuna çocukları muhatap yapmaktadırlar ki, çocuğun ailesinin, çevresinin, öğretmenin gözüne girmek için yapacağı tek şey “test çözmek”, sonra da bol para kazanabileceği bir meslek edinmek olacaktır. (Burada dükkanlarda eskiden yazılan ve bugün sayıları bir hayli azalan “Bugün Allah için ne yaptın?” şeklindeki soru aklıma geldi) Bu anlamda giderek toplumsal değerlerin değersel dönüşümü ve yozlaşması hızlanacak ve yozlaşma bir müddet sonra normalleşecektir. Tam da bu noktada ailelerin dünya ve ahiret dengesinde yaşanan bozulma kendisini göstermekte; çocuğun söz gelimi âhirete nasıl hazırlanacağı ailelerin gündemine pek gelmemektedir. Hiç şüphesiz söylediklerimiz, imtihan başarıları ve iyi bir meslek sahibi olmayı olumsuzlamak anlamına gelmemelidir. Ancak dengenin tutturulması çok önemlidir.
Biz burada daha çok krizlerin hangi noktalardan kaynaklandığına dikkat çekmeye çalıştık. Gelinen her durumun meşrulaştırılması, sürekli konjonktürelliği üretmekte ve değerler dünyasını dağıtmaktadır. Bundan dolayı, sürekli olarak bireysel ve toplumsal sorgulamanın devam etmesi önem taşımaktadır.
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.
Zaafiyetleri “Muhafaza” Etmek
Türkiye’de, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, dinin kültürel, sosyal, sınıfsal, ekonomik birçok görüngülerine hayatın giriftliği ve karmaşası içinde tanıklık etmeyi sürdürmekteyiz. Zaten evrensel düzeyde “hayat”la ilintisini tüm geri çektirme çabalarına rağmen ısrarla vurgulayan din, değişimin çok farklı boyutlarında adından söz ettirdiği gibi, bundan sonra da hayattan geri dönen tüm yanlışların müracaat edeceği yegane adres olarak da görünmektedir. İnsanın elinden çıkarmak istemediği sahipliklerine (aile, çocuk vb.) bakış açıları ve bunların gündelik hayat içerisinde merkezsiz ve perspektifsiz yeni yapılandırmaları, bir müddet sonra ağır maliyetle geri dönmekte ve neticede ortodoksilerini hâlâ koruyanların şemsiyesi altında “emanet”e alınmaktadır.
İnsan hayatı ayrıştırılmaya kalkışıldığında, olabildiğince detaylı ara başlıkları dahi bulmak mümkümdür. Bu ayrıştırmaların sadece meseleleri daha iyi kavramak, anlamak ve açıklamak olması durumunda işlevsel olduğu söylenebilir. Ancak ayrıştırmaların her birini diğerinden bağımsızlaştırdığımızda, bütünlük kaybolduğu gibi her bir başlığın ana yoldan saptırıcı çıkmaz sokaklar olarak “iğva edici” bir niteliğe büründüğünü görürüz. Aslında “şeytan ayrıntılarda gizlidir” ifadesinin anlamlı olabileceği nokta tam da burasıdır. Fakat ayrımlaştırmanın birbirine bağlı boyutlar olarak görülmesi durumunda “bütünlük” ve “birlik” görülebilecektir.
Bu bağlamda insan hayatının bir bölümü olarak görülen ahlak, sadece bireysel bazı davranış biçimleriyle sınırlandırılma eğilimine girildiği görülmektedir. Aslında günümüzün en temel sorununun “hayat”a dair farklı boyutların birbirinden bağımsızlaştırılması ve bir indirgemeciliğe tabi tutulmasıdır. Bunun bir sonucu olarak ibadetin hayatla ilişkisi birbirinden ayrılır. Dolayısıyla mesleğin iyi icrası, bir ibadet mahiyetinde düşünülmez. Bugün ahlak, bireysel ve toplumsal hayatın tüm alanlarının temel bir zemini olmaktan daha çok, birkaç kalemde ifade edilen davranış kodları olarak gündeme gelebilmektedir. Halbuki ahlak, huy, seciye gibi kelime kökenlerine de uygun olarak hayatın perspektifi ve yönünü belirleyen bir kavramdır ve öncelikle insanın duruşuna içkindir. Sıklıkla zikredilen bir Hadis’i burada tekrar anmak gerekir: Sahabeden biri Hz. Aişe’ye (RA) Hz. Paygamber’in (SAV) ahlakını sormuş. Hz. Aişe, sen hiç Kur’an okumuyor musun? Onun ahlakı Kur’an idi” cevabını vermiştir. Buna bağlı olarak Hz. Peygamber yürüyen Kur’an” şeklinde vasıflandırılmıştır. (Müslim, Müsafirin, 136) İşte her iki ifadede “ahlak”ın hayatına içkin ve onu kuşatıcı boyutları rahatlıkla anlaşılmaktadır.
Problem: Din ve ahlâk tarih boyunca hep içiçelikler yaşamıştır. Aslında hayata ve dünyaya dair iddiası ve önemi olan tüm düşünce ve felsefeler zorunlu olarak bir ahlak da önerirler. Dolayısıyla sadece dinlerin değil, ideolojiler ve bu tür iddiaları olan tüm düşünsel yapıların da bir ahlakı bulunmaktadır. Çünkü bu din, ideoloji ve düşünsel yapıların ahlakın felsefi kavramları olan “iyi” ve “kötü” yargılarını, hayatın birçok alanlarında işlettiklerini; mensuplarına bir yol haritası çizdiklerini ve yönlendirmelerde bulunduklarını bilmekteyiz.
İslam’ın ahlak anlayışı, uhreviliği gözeten, onu arkaplanında tutan bir dünyaya ve yaşama yöneltmektedir tüm mensuplarını. Bunun anlamı; esas hayatın âhiret yurdu olduğu gerçeğinden hareketle bir yaşamın telosunu örmektir. Bu bağlamda dünya ile âhiretin dengesi sağlanır; ne tamamen dünyaya ilgisiz bir mistisizm ne de dünyaya karşı hırsı kışkırtan bir dünyevilik için de kaybolma vardır. İki extrem noktanın dışında “ebedi hayat”ı gözeten bir yaşam ve duruş söz konusu olmalıdır. İslam’ın temel hedefi olumlu ve olumsuz kutupsallıklar içerisinde hareket alanına sahip insanı, negatifliklerinden kurtararak arındırmak, yüceltmektir.
Bilhassa son 20-30 yıllık değişim sürecinde, “muhafazakar-dindar” denilen kesimde birçok farklılaşma meydana geldi. Sınıfsal, kültürel, sosyal, ekonomik vb. birçok alanda tartışılabilecek bu değişimlerin, son dönemlerde ciddi zaafiyetleri de görünür kıldığı artık daha çok konuşulur hale gelmiştir. Kimi zaman dönüşüm olarak adlandırılabilecek bu farklılaşmaya, şehirleşme, bireyselleşme, iktisadi gelişme, muhtelif iktidar alanlarına mobilize olma durumları da eşlik etmiştir. Gelinen noktada, dünya ile âhiret dengesinin bozulduğu; dünyeviliğin baskın gelerek âhiret inancının arkaplandan ciddi olarak kaybolduğunu gözlemlemekteyiz.
Bir Tarih Okuması ve Kategorizasyon:
Fakat Türkiye’deki gündelik kullanımında muhafazakar, dinle de bağlantılı olarak toplumda mevcut geleneksel değerleri koruyan ve bu değerler çerçevesinde yaşam tarzı tutturmuş oldukça geniş bir halk kesimi içi kullanılmaktadır. Özelde sol ve sağın Türkiye’de değişim kelimesi çerçevesinde anatagonizmik konumlandırılışı, değişime genetik kodlarında oldukça az yer ayıran muhafazakarlığı sağ ile zaten birbiri üzerine çakıştırmıştır. Öte yandan Fransız İhtilâlinin ardından, Meclis’in sağ tarafında oturan kral taraftarlarının “muhafazakarlar” olması, zaten sağ ile muhafazakarlık arasındaki ilişkinin genetik kodları hakkında oldukça fikir vericidir. 1970’lerden sonra özellikle halk içinde muhafazakar-dindar tanımlaması, dini, milli, geleneksel, tarihsel birçok nitelikleri içinde barındıran bir kavram olmuştur. Tersinden değilleme ile meseleye yaklaştığımızda, muhafazakarlar, batıcı ya/ya da solcuların karşısındaki geniş ve gevşek dokunuşlu alanları tanımlamaktadır. Bugün de bu özelliklerin önemli bir kısmını içine almakla beraber, 1980 sonrası dışa daha açık modernleşmeden yaşam tarzı olabildiğince etkilenmiştir. Sosyal hayatta modernleşme artık bir sentez konusu olmuş; merkezin imtiyazlı alanlarına tırmanma arttıkça, modernlikle ilişki giderek argümantatif bir sorun olmaktan çıkmıştır. Bu yazıda sol, ateist vb. muhafazakarları, muhafazakarlık kavramının içine dahil etmemekteyiz. (Bu başka bir yazının konusu olur.)
Muhafazakar kavramına bu şekilde operasyonel bir tanım getirdikten sonra, kısa bir tarih okuması yapabiliriz. Türkiye’de muhafazakar kesimler, özellikle son otuz yıla (1980’den bu yana) gelinceye kadar her anlamda periferide bulunmaktadırlar. 1950’lerden itibaren başlayan şehre göçlerin ardından İstanbul başta olmak üzere birçok şehrin perifersinde yerleşmeye başladılar. Burada daha az prestijli işlerde çalıştılar, alt sınıfları teşkil ettiler. Zaman ilerledikçe şehrin merkezine doğru muhtelif kanallarla mobilize oldular. Esnaflık, işadamlığına doğru yükseldiler. 1980’lerin kültürel iklimi de doğrusu bunu hem destekledi hem de ona eşlik etti. 1980’lerden başlayarak bilhassa 1990’dan sonra belediye başkanlıkları ve merkezi bürokraside de önemli ölçüde yer almaya başladılar. Eğitim, mobilizasyonun en önemli araçlarından birisi olarak işlevsel bir rol kazanmıştır. Çevrenin merkeze doğru bu mobilizasyonunda İmam Hatip Liselerinin gördüğü fonksiyon hatırlanabilir. Hasılı meslek hayatından eğitime ve siyasete kadar muhafazakarlar ciddi atılımlar yaptılar ve bugün gelinen noktada orta ve alt sınıfların içerisinde hatırı sayılır bir yer edindiler.
Muhafazakar çevrelerde batılılaşma, modernleşme ve yaşam tarzı konusundaki değişimleri tam da bu sosyal süreçle birlikte okumanın zarureti vardır. Batılılaşmacı ve/veya modernleşmeci hareketlere karşı öncelikle direnç gösteren (bu direncin gösterilmesinde modernleşmenin yukarıdan aşağıya bir karakter taşımasının da etkisi vardır) geniş kesimlerin, sosyal hayatın prestijli ve statülü alanlarında daha fazla görünürlüğü arttıkça bu direnişleri kırılmıştır. Nitekim 1970’li ve 1980’li yıllarda yapılan ve argümentatif bir içerik taşıyan tartışmaların, bugün çok fazla anlam taşımadığı görülmektedir. Hatta muhafazakar çevrelerde, “geçmişte ne kadar tutucu oldukları” yönünde yeni yaşam tarzını onaylayıcı itiraflar yapılmaya devam etmektedir.
İşte bu değişim ve dönüşümün ortasında muhafazakarlar içerisinde meydana gelen zaafiyetleri konuşmak anlamlıdır. Kimilerine göre “normalleşme” olan bu süreci acaba nasıl okumalıyız? Geçmişteki karşı çıkışları, yoksunluğun bir edebiyatı, yoksunluğun konjontürü mü olarak adlandırmak gerekir? Yoksa yanlış giden bir şeyler mi var? Biz burada muhtemel bazı zaafiyet noktalarına işaret etmekle yetineceğiz.
“Para” Bozuyor mu?
Burada konumuzla bağlantılı olarak altını çizeceğimiz nokta, muhafazakar ya da dindarlar denilen kategorinin para ile sıcak karşılaşmasıdır. Bazı zaafiyetler, işte bu tanışma süreci içerisinde gittikçe belirgin hale gelmeye başlamıştır. Sadece bu teşkilat ve organizasyonlar içerisinde değil, kategorinin oldukça geniş bir kesimi de bu süreçten nasipdar olmuştur. Bir değişim süreci sonunda oluşan zaafiyetler, aynı zamanda zihniyetlerin de temel referans noktalarında dünyaya yönelmesini ifade etmektedir. Bu bağlamda Türkiye özelinde bazı enstantanelere değinmek ve bunlar üzerine okuma yapmak istiyoruz.
Müsiad’ın ilk kurulduğu yıllarda başkanı olan kişiyle yapılan röportaj bir dergide yayımlanmıştı. Röportajın başlığı, başkanın konuşma esnasında söylediği ve aslında İslam düşüncesi içinde çok tanıdık mottonun değiştirilmiş şekliydi: “Bin lokma bin hırka.” İçerik olarak zahid kalvinistlerin kurtuluşu “dünyevi” olana yöneltmelerine benzer bir şekilde, müslümanların “bir lokma bir hırka” felsefesiyle geri kaldığı gibi çok tekrarlanan bir söyleme referansta bulunmaktaydı. Röportaja, teniskortta elinde raket, üzerinde t-shirt ve dizaltına kadar uzanan şortla başkanın bir resmi eşlik etmekteydi. Burada tenis oynamanın imajına dikkat etmek gerekir.
Hiç şüphesiz arkaplanında bir “geri kalmışlık” duygusunun belirlediği bu kategorinin “gerilik”ten kurtulma konusunda çaba ve isteklerini görmemek mümkün değildir. Ancak dünyevileşmeye karşı bir korunak işlevi görmesi mümkün olan “bir lokma bir hırka”nın içindeki “bir”lerin “bin”lere dönüşümü müslüman zihnin hangi noktalara doğru savrulduğuna dair ipuçları vermektedir. Hiç şüphesiz İslam, üretime pozitif, miskinliğe negatif bir değer yüklemektedir. Fakat bugün tüketim müslümanların üzerinde tartışması gereken en önemli sorunlarından birisidir.
1990 sonrasında yaşanan süreç, dünyevileşmeyi bu kategori içerisinde oldukça geniş sınırlara doğru götürmüştür. Bu bağlamda hiç şüphesiz 1990 sonrası tartışılan en önemli fenomen “Caprice Hotel” isminde sembolleşen yaşam dünyasına dindarların adım atmasıdır. İlk çıkışından itibaren en çok dindarların dünyevileşmesi, israf vb. konular üzerinden tartışılan konu toplumda da ciddi bir yankı buldu. Gündelik hayatta tüketim alışkanlıklarının dönüşmesi, ihtiyaçtan tüketime doğru dönüşüm vb. bir çok hususlar para ile sıcak karşılaşmanın bir sonucu olarak ortaya çıktı ve esasta zihniyetteki döüşümleri de besledi. Şimdilerde ise sosyal sınıfların birbirine temasını azaltan yeni tip konutlar, yaşam tarzları tüm hızıyla artmaya devam etmektedir.
Bütün bu süreçte zahiren dindarların hayatında bir çok şeyler “islamileş”ti. Daha doğrusu her şeyin “İslami” olanı üretildi. Artık dindarlar için de beş yıldızlı oteller, astronomik fiatlı konutlar, yeni tüketim alışkanlıkları üretildi. Beş yıldızlı otellerde gezinen “haşema”lı insanlar, “marka”ya takılan sakallı erkek ve başörtülü kadınlar, tüketimin yaşam tarzı haline geldiği dindar aile manzaraları görülmeye başlandı. Ahlakın para ve onun işlevini dönüştürmesi beklenirken, para kazanmanın yegane değer haline geldiği bir dindarlık ve dini yaşam ortaya çıktı.
“İktidar”
İktidar da Türkiye özelinde dünyevileşme sürecini hızlandıran temel ögelerden birisidir. Bu kavramı sadece devlet yönetimi için hükümet etmek anlamında değil, her türlü iktidar biçimlerini kastederek kullanıyoruz. Hiç şüphesiz iktidar hem “otorite” hem de “paylaştırma” işlevi bakımından önemli bir güçtür. Hele kurumsallaşması Batı ülkeleri kadar tamamlanmamış ülkelerde iktidar olmak daha çok önem kazanmaktadır. Çünkü kurumsallaşamamanın oluşturduğu boşluk, iktidarın felsefi yönelimleri doğrultusunda yönlendirilebilmekte; hatta manipüle edilebilmektedir. Bir de buna kültürel anlamda aşağıdan yukarı (toplumdan iktidara) kültürel anlamda bir değişimi değil de, yukarıdan aşağıya dönüştürme anlayışının belirleyici olması eklendiğinde, iktidarın hem yönetilenler hem de yöneticiler bağlamındaki dönüştürücü işlevi daha rahat anlaşılacaktır.
Muhafazakarlar ya da dindarlar diye isimlendirilen kategori 1980 ve hatta 1990’lara kadar iktidardan uzaktı. 1980’den sonra Anavatan iktidarı ile çok geniş anlamda muhafazakarlardan başlayarak AK Parti özelinde neo-muhafazkarların iktidarına kadar gelen süreç, Türkiye’de bu kategori için önemli bir tecrübe olmuştur. Sıklıkla “iktidar oldular ama muktedir olamadılar” şeklindeki sözünün içeriğinden de anlaşılacağı üzere burada süreç, aşağının taleplerinin yukarıya yansıtılması yerine aşağıdan yukarı taleplerde dünyevileşme lehinde bir dönüşüm şeklinde gerçekleşmiştir. Şüphesiz bunda son on yılda Türkiye’de yaşanan siyasal ve sosyal düzeydeki travmaların etkisinin olduğunu inkar edemeyiz.
Tabii işin birkaç boyutu bulunmaktadır. Öncelikle muhafazakar ya da dindarlar denilen çok geniş kitlenin, “iktidarda zaten biz bulunuyoruz, o zaman İktidara çok yüklenmemek gerek” şeklindeki mentalitelerinin yanı sıra, “İktidardakiler bizim gibi düşündüğüne göre, onların yaptıkları doğrudur” düşüncesi kannatimizce dünyevileşme yönündeki dönüşümleri hızlandıran en temel zihni zaafiyetlerdir. Bu da bir çok gerçek talep ve düşüncelerin yukarıya iletilmesi, gerektiğinde eleştirilmesi yerine farkında olmadan hem iktidar hem de insanların dünyevileşmesini hızlandırmaktadır.
Benzer bir süreci aslında bir otorite olarak medyada da yaşamaktayız. Adına “İslami” denilen kanalların, muhafazakar ya da dindarlar nezdinde kazandığı güven ve ailece izlenebiliyor oluşu, çok geniş halk kesimlerinin hiç sorgulama yapmaksızın kendilerini bu kanallara bırakmasını sonuçlamıştır. Aynı şekilde “bunlar yanlış şeyler göstermez” mantığı burada da işlemekte ve dolayısıyla dünyevileşme bu kanallar üzerinden de insanlar üzerinde önemli etkiler bırakmaktadır. Buradaki temel problem de eleştirel bir gözle okuma eksikliğidir. Daha önce bir çok program, reklam vb. ne rezervler geliştiren bu kanallar, artık daha dünyevileştirici talepleri meşrulaştırma işlevi de görmektedirler.
“Eğitim”
Eğitimin modern dünyadaki dönüştürücü işlevi hep konuşulagelen bir fenomendir. Homojenleştiren, bir kalıba dökmeye çalışan eğitim bir çok uzmanlarca eleştirilmiş; hatta Ivan Illich gibi Batılılar tarafından “okulsuz toplum” önerileri bile yapılmıştı. Bugün eğitim ve bir çok devlet kurumlarının en çok şikayet ettiği konuların başında, verilen bilgiyle orantılı insan modellerinin yetişmemesi gelmektedir. Türkiye geçen sene annesini öldüren üniversiteli öğrenci skandalını atlatmadan, bu sene de kafası koparılarak öldürülüp çöpe atılan Münevver ve onun katil zanlısı liseli öğrenciyi konuşmaya başladı ki, bu olaylardan sonra Türkiye’de eğitim sistemi daha çok tartışılmaya başlandı.
Çocukları ilkokuldan itibaren buna odaklayan eğitim sistemi, ilköğretim 6, 7 ve 8’de seviye belirleme sınavı ile yarışa sokmakta; başarılarını ise sadece toplumun itibar ettiği okulları kazanmaya endeklemekte; çocuğun eğitim hayatı boyunca ahlaki davranışlarını ödüllendiren hiçbir mekanizma bulunmamaktadır. Aynı şey lise yılları boyunca da devam etmekte; başarının paraya tahvil edildiği bir zihniyet dünyası her şeyi belirlemektedir.
Son dönemlerde yaşanan travmalar özellikle zihin dünyasında ciddi savrulmalara sebep olmuştur. Meslek sahibi olmak, para kazanmak bütün değerlerin önüne yerleştirilince, birçokları ahlaki değer dünyalarını bir anda dışarıda bırakarak bunlar için herşeye katlanan bireyler haline dönüşmekte; artık ahlakın dönüştürdüğü ve değiştirdiği insanlardan değil, paranın dönüştürdüğü bir “yeni ahlak” ortaya çıkmaktadır.
Tüm bunların bugün ve gelecekte Türkiye’nin önüne maliyetli bir hesap koyacağı henüz üzerinde düşünülmemiş bir konu gibi görünmektedir. Çünkü artık aileler çocuklarının gündelik faaliyetlerini değerlendirirken “bugün kaç soru çözdün” sorusuna çocukları muhatap yapmaktadırlar ki, çocuğun ailesinin, çevresinin, öğretmenin gözüne girmek için yapacağı tek şey “test çözmek”, sonra da bol para kazanabileceği bir meslek edinmek olacaktır. (Burada dükkanlarda eskiden yazılan ve bugün sayıları bir hayli azalan “Bugün Allah için ne yaptın?” şeklindeki soru aklıma geldi) Bu anlamda giderek toplumsal değerlerin değersel dönüşümü ve yozlaşması hızlanacak ve yozlaşma bir müddet sonra normalleşecektir. Tam da bu noktada ailelerin dünya ve ahiret dengesinde yaşanan bozulma kendisini göstermekte; çocuğun söz gelimi âhirete nasıl hazırlanacağı ailelerin gündemine pek gelmemektedir. Hiç şüphesiz söylediklerimiz, imtihan başarıları ve iyi bir meslek sahibi olmayı olumsuzlamak anlamına gelmemelidir. Ancak dengenin tutturulması çok önemlidir.
Biz burada daha çok krizlerin hangi noktalardan kaynaklandığına dikkat çekmeye çalıştık. Gelinen her durumun meşrulaştırılması, sürekli konjonktürelliği üretmekte ve değerler dünyasını dağıtmaktadır. Bundan dolayı, sürekli olarak bireysel ve toplumsal sorgulamanın devam etmesi önem taşımaktadır.
İlgili Yazılar
Seküler Bir Ahlâkın İmkânı Nedir?
Peki, esas noktaya gelecek olursak, dini temelden yoksun kalındığında, ahlâki normlar hâlâ bağlayıcılığını koruyabilir mi? İnsanların, kendinden büyük bir otorite olmaksızın, bencillikten ve faydacı hesaplardan arınmış bir etik ilke etrafında birleşebilmesi mümkün müdür?
Hukuk: Devletin Manipülatif Bir Aracı mı Yoksa Toplumsal Düzenin Temeli mi?
Hukukun bulunduğu yeri, ne olduğunu ve neye hizmet ettiğini anlamak için cesur sorular sorulmalıdır. Verilecek cevaplar bizlere zarar verse dahi. Hukuk, adil bir düzen yaratmak için var ise, adalet acı da olsa talep edilebilmeli. Ancak geçen zamana bakıldığında; gücü elinde bulunduran erk, hukuku kontrol etmiş ve hukuk ile kendi menfaatleri çerçevesinde toplumu şekillendirmiştir.
Kitâbü’l-Mille Çerçevesinde Fârâbî’de Şehrin Meşruiyeti
Âlemdeki düzenin en başında Allah vardır. Allah âlemi düzenli ve ahenkli bir şekilde var etmiş ve ona varlığını sürdürecek nitelikleri vermiştir. Bunun yanında insanlara da düzenli bir şekilde yaşamaları ve ortak bir amaca yönelmeleri için vahiy göndermiştir. Nasıl ki âlemin bir yöneticisi varsa gönderilen bu vahyi insanların uygulamasını sağlayacak bir yönetici olmalıdır. Aksi takdirde düzenli ve ortak amaca yönelmiş bir topluluk ortaya çıkamaz.
Sömürgecilik, Apartheid, Panoptikon, İktidar ve Barbarları Beklerken
Jeremy Bentham’ın ortaya attığı kavram bir hapishane inşası ya da toplum mimarisi iken, Foucault’da bu modern devletin ıslah ediciliğinde belirgin bir unsur olarak karşımıza çıkar. Modern devletleri, hükümran devletlerden ayıran en önemli unsur toplumun ıslah etme biçimleridir.
Dünyanın Boyasıyla Boyanmış Yüzler
“İhtiyaçlar ile bu ihtiyaçları karşılayan kaynaklar arasında bir uyumsuzluk vardır. İnsanın ihtiyaçları sınırsız, kaynaklar ise kıttır.” argümanı yıllarca üçüncü sınıf köşe yazarlarından sözde alanlarında uzman ekonomi profesörlerine kadar tüm kapitalist ideologlar tarafından savunulmuş, küçük revizyonlardan geçirilerek ders kitaplarında da yer almıştır.