Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor.
Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor.
Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz.
Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor.
Çevre topyekûn saldırı altında.
Mizanı bozan bir azgınlık revaçta.
Güçlüler zayıfları ezip sömürüyor, katlediyor ve tüm yapılan vahşetlerin maalesef felsefesi de var! Hem de azımsanmayacak taraftarıyla güçlü bir felsefe. Güçlüyü haklı kılan, acımasız, rekabetçi, zayıf söz konusu olunca adalet kavramını asla hatırlamayan bir felsefe. Küçük bir azınlığın kutsanmış çıkarları için dünyanın geri kalanını gözden çıkaran, vicdanı olmayan bir felsefe. Olabildiğince fırsatçı, fırsat eşitsizliğine hayran bir felsefe…
Bir de “güçlü devlet” meselesi var. Eli sürekli güçlenen egemenler…
Kutsanmış devlet algısının eli güçlendikçe emsalsiz zulümler için malzeme sunan terör, saldırı ve tehditleri boy boy yükseliyor yeryüzünün değişik coğrafyalarından… En çok da Müslümanların yaşadığı coğrafyalardan… Müslüman olan, anti-emperyalistlik iddiasında, İslamcılığa kendini adamış nice kesimler, pratikleriyle emperyalizmin değirmenine su taşımakla meşgul. Müslümanların aleyhine emperyalistlerin zulmetme iştahını kabartan, onlara malzeme ve gerekçe sunan bu kesimler, eninde sonunda, emperyalistlerin maşası olmaktan da kendilerini kurtaramıyorlar.
Batı, tarihî intikamlarını alma peşinde, bunu anlamak mümkün de Müslümanlar nasıl oldu da bu kadar zulme aracı oldular!? Birbirlerine karşı merhametli olduklarına dair Allah’ın ayetlerini okudular da nasıl oldu da bu denli merhametsiz oldular? Nasıl oldular da artık güvenilir değiller. Kan döktükçe aptallaşıyorlar, aptallaştıkça da kan döküp akıllarını yitiriyorlar. Akıldan uzaklaştıkça da üzerlerine pislik (rics) yağıyor.
Beşerin bugünkü temsilcileri; hayvana kıyasla üstün, insanî olana kıyasla hayvandan daha aşağılık bir durumdalar. Aşağıların aşağısında debelenip duruyor ve yücelerin yücesine çıkacak en değerli şeyden mahrum.
Vicdandan mahrum…
Yeryüzünde bir halife olacakken, tanımlı eşyanın ruhundan ve “bilmek”ten kopunca kan döken, fitne fesat çıkaran bir hüviyete büründü. Hem Allah’tan koptu hem de Allah’tan bir ses olan vicdandan koptu.
Vicdanını kaybedince Allah’ı bulamadı, O’nun sesine sağır oldu. Bu sesin yazıya dökülmüş olan metnine de körleşti doğal olarak. Aziz Kur’an’dan kopunca da artık yolunu bulamadı. Vicdansız kaldı yani. Bulmak= vicdan; kaybetmek/bulamamak= vicdansızlık.
“Ey iman edenler iman edin!”
Sahi bu ayet ne anlama geliyordu? İmanı bulmuş (gibi) lakin bir türlü bulamadığı bir iman mı gündemde? Emin olamadığı imanı mıdır onu “bulmak”tan yani vicdandan alıkoyan?
Kalbi mutmain değil, nefsi üzerindeki basiretini yitiriyor, mutmain değil yani vicdansız… Ona yolunu gösterecek her şeyden mahrum… İç sesten mahrum. Zavallı. Nefissiz. Zilletli. İlletli. Ahlâkilik alanlarının çoğunda illetli yani… Yaptıkları üzerinde oto kontrol sağlayacak o ahlâki sesten yoksun kalınca marazı sürekli artış gösteren bir illetli. Şiddet dinine mensup olabiliyor mesela.
Vicdanı yok ki rahatsızlık duysun…
Tüm insanlık için bu sorun gündemde olabilir lakin insanlığa örneklik sınavını yitiren Müslümanadır sözümüz. Davranışlarını temelleyecek, davranışlar arası kıyası aklın sınırları içinde yapabilecek, davranışlarını ahlâki temellere oturtacak vicdan sorunu Müslüman’ın yakasından düşmüyor.
Kendisine dönecekleri o sorgulayıcı nefisleri yani vicdanları yok.
“Nefislerine döndüler ve dediler ki zalimlersiniz!” (Enbiya 64) ifadesindeki gibi dönecekleri bir nefisleri kalmamış.
Vicdan var olmaktan gelince vicdanını kaybedince de var olamıyor.
Netice olarak; var olmak için, başta ahlâki olmak üzere, değer üretemiyor. Vicdanı kaybedince güçlü bir iç hesapçının yol göstericiliğinden yararlanamıyor. Koskoca coğrafyada Batı’nın kuklası olmaktan, kendisini asla sevmeyecek olanlardan yakasını kurtaramıyor ve kabul edilmemiş ibadet ve mukaddimelerinden ötürü de, Kabil misali, kardeşlerini boğazlıyor. Bir de bu yaptıklarını kamera kayıtlarıyla dünyaya servis ediyor!
Vicdan yitik bir değer oldu…
Vicdan Müslümanın yitik malı hükmünde ise çözüm nere(ler)de aranacaktır? Dinin sosyal ilişkilerdeki yansıması vicdani temellere de dayanıyorken, vicdan yitimi sorunu yaşayanların bir örneklik oluşturacak medeni insanlar olması, ne tür bir sürece tâbi olacaktır? Allah’tan kendisine üflenen ruh onu hangi şartlarda yüceltmeye başlayacaktır? Vicdansızlığa hüküm giymiş bu mahkûmun, vicdanın sesine tekrar dönmesi için ne tür çevresel, sosyal, psikolojik ön şarta ihtiyacı vardır? “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin!” ayeti ne zaman onun için de geçerli olacaktır? Sürekli pişmanlık aşamalarından geçerek, kabul edilir tövbe düzeyine erişmesi ne tür kolektif çabaların eseri olacaktır?
“Vicdan ile sorun yaşama hali” İslam aleminin çok ciddi sorunlarından biri hükmündeyken, yüzünü Allah’a dönecek olan bu insanların, Allah’ın her bireye esasen vicdani kanallardan hitap ettiğini ve bu hitabının sürekli olduğunu bilmeleri, fıtratlarına telkin edilen nötr zemin dolayısıyla mümkündür.
Allah, sürekli olarak “vicdani kanallar” üzerinden, kelam sıfatı hükmüyle muhatap olmaktadır. Bu demektir ki yüzünü Allah’a dönmeleri halinde Allah’ın kendileriyle irtibatını yeniden hissedecekler, merhamet duyguları gelişecek, vicdanları depreşecektir.
Tekrardan Müslüman kardeşini sevmeye başlayacak, bu sevginin “cennete girmenin ön koşulu” olduğunu bilerek, imanlarıyla kendisini geçenler için dualar edecek, kardeşini nefsine tercih ettikçe onu öldürme şeytani dürtüsünden kurtulacak, geçmiş kötü amelleri için pişmanlıklarını derinden hissedecektir. Dua ederek icabeti hak etmeyi bekleyecektir. Hevasını ilah edinmeyeceğinin çabasıyla da Allah’ın kendisine merhametini gözlemleyebilecektir. Zira her azgın, ilk önce hevasını ilah edinmeye başlayarak azgınlaşma eğilimini sürdürmüştür.
Sonuç olarak; her insan için gerekli ama Müslüman’ın yitiklerinden olması bakımından da en bilinçli uyanıklık hali olan vicdan, yeniden değer üretmenin anahtarı hükmündedir. Yapageldiklerinden henüz kalbi mühürlenmemişse, bu demektir ki uykudan uyanacaktır. Bu uyanış beşeri mânâda tüm uyanışları harekete geçirerek onu yeniden izzetli/şerefli kılacaktır. Böylece kan dökmek ve fitne çıkarmak kısır döngülerinden arınmış olarak yeniden “Halife” konumuna kavuşacaktır. Kurşunlardan binaların birbirine tutunmaları misali kardeşleriyle kol kola, omuz omuza, yeryüzünü imar etmeye başlayacaktır. Yeryüzünün zenginlikleri olan “insana ait farklılıklar” kardeşçe yaşamanın belirleyicisi olacaktır. Zayıf olanın hakkı güvence altına alınacaktır.
Tüm bunlar evrensel mesajlar içeren vicdani uyanışın eseri olacaktır. Yeter ki Müslümanlar vicdanlılar olarak şu içinde debelendikleri bataklıklardan çıkmayı başarabilsin. Yitik değer olan vicdan ile Allah’ın mesajlarını ruhlarında hissedebilsinler…
Böylece, akıllanan, tüm pisliklerden arınanların eli ve emeğiyle medeni toplumların inşası belki mümkün olabilecektir.
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Kur’ân’ın ahlâkî dili ile Kur’ânî dünya görüşü Müslüman toplumun kültürel birikimi ile zengin bir çeşitlilikle dünya görüşünü ele alan Japon bilim insanı Toshihiko İzutsu, bunu semantik yapının anahtar kavramları analiz ederek göstermektedir.
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.
Müslümanların Yitik Değeri: Vicdan
Dünyalılar sara hastalığına tutulmuş. İnsanlık cinnet üstüne cinnet geçiriyor.
Her taraftan insan kaynaklı krizlerin feryat –figanları yükseliyor.
Olan bitenin azıcık bir kısmına şahit oluyoruz, şoklar yaşıyoruz.
Tarihte de benzeri kriz nöbetleri yaşandı ve insanoğlu hemcinsini akla hayale gelmeyen yöntemlerle aşağıladı ve hayvanın hayvana verdiğinden çok daha büyük zararlar verdi. Bugün olan biteni anlamak çok zor.
Çevre topyekûn saldırı altında.
Mizanı bozan bir azgınlık revaçta.
Güçlüler zayıfları ezip sömürüyor, katlediyor ve tüm yapılan vahşetlerin maalesef felsefesi de var! Hem de azımsanmayacak taraftarıyla güçlü bir felsefe. Güçlüyü haklı kılan, acımasız, rekabetçi, zayıf söz konusu olunca adalet kavramını asla hatırlamayan bir felsefe. Küçük bir azınlığın kutsanmış çıkarları için dünyanın geri kalanını gözden çıkaran, vicdanı olmayan bir felsefe. Olabildiğince fırsatçı, fırsat eşitsizliğine hayran bir felsefe…
Bir de “güçlü devlet” meselesi var. Eli sürekli güçlenen egemenler…
Kutsanmış devlet algısının eli güçlendikçe emsalsiz zulümler için malzeme sunan terör, saldırı ve tehditleri boy boy yükseliyor yeryüzünün değişik coğrafyalarından… En çok da Müslümanların yaşadığı coğrafyalardan… Müslüman olan, anti-emperyalistlik iddiasında, İslamcılığa kendini adamış nice kesimler, pratikleriyle emperyalizmin değirmenine su taşımakla meşgul. Müslümanların aleyhine emperyalistlerin zulmetme iştahını kabartan, onlara malzeme ve gerekçe sunan bu kesimler, eninde sonunda, emperyalistlerin maşası olmaktan da kendilerini kurtaramıyorlar.
Batı, tarihî intikamlarını alma peşinde, bunu anlamak mümkün de Müslümanlar nasıl oldu da bu kadar zulme aracı oldular!? Birbirlerine karşı merhametli olduklarına dair Allah’ın ayetlerini okudular da nasıl oldu da bu denli merhametsiz oldular? Nasıl oldular da artık güvenilir değiller. Kan döktükçe aptallaşıyorlar, aptallaştıkça da kan döküp akıllarını yitiriyorlar. Akıldan uzaklaştıkça da üzerlerine pislik (rics) yağıyor.
Beşerin bugünkü temsilcileri; hayvana kıyasla üstün, insanî olana kıyasla hayvandan daha aşağılık bir durumdalar. Aşağıların aşağısında debelenip duruyor ve yücelerin yücesine çıkacak en değerli şeyden mahrum.
Vicdandan mahrum…
Yeryüzünde bir halife olacakken, tanımlı eşyanın ruhundan ve “bilmek”ten kopunca kan döken, fitne fesat çıkaran bir hüviyete büründü. Hem Allah’tan koptu hem de Allah’tan bir ses olan vicdandan koptu.
Vicdan, VE-CE-DE/V-C-D (buldu) fiil kökünden geliyor.
Vicdanını kaybedince Allah’ı bulamadı, O’nun sesine sağır oldu. Bu sesin yazıya dökülmüş olan metnine de körleşti doğal olarak. Aziz Kur’an’dan kopunca da artık yolunu bulamadı. Vicdansız kaldı yani. Bulmak= vicdan; kaybetmek/bulamamak= vicdansızlık.
“Ey iman edenler iman edin!”
Sahi bu ayet ne anlama geliyordu? İmanı bulmuş (gibi) lakin bir türlü bulamadığı bir iman mı gündemde? Emin olamadığı imanı mıdır onu “bulmak”tan yani vicdandan alıkoyan?
Kalbi mutmain değil, nefsi üzerindeki basiretini yitiriyor, mutmain değil yani vicdansız… Ona yolunu gösterecek her şeyden mahrum… İç sesten mahrum. Zavallı. Nefissiz. Zilletli. İlletli. Ahlâkilik alanlarının çoğunda illetli yani… Yaptıkları üzerinde oto kontrol sağlayacak o ahlâki sesten yoksun kalınca marazı sürekli artış gösteren bir illetli. Şiddet dinine mensup olabiliyor mesela.
Vicdanı yok ki rahatsızlık duysun…
Tüm insanlık için bu sorun gündemde olabilir lakin insanlığa örneklik sınavını yitiren Müslümanadır sözümüz. Davranışlarını temelleyecek, davranışlar arası kıyası aklın sınırları içinde yapabilecek, davranışlarını ahlâki temellere oturtacak vicdan sorunu Müslüman’ın yakasından düşmüyor.
Kendisine dönecekleri o sorgulayıcı nefisleri yani vicdanları yok.
“Nefislerine döndüler ve dediler ki zalimlersiniz!” (Enbiya 64) ifadesindeki gibi dönecekleri bir nefisleri kalmamış.
Nefissiz…
İzzeti kaybetmiş…
Farkındalık şuuru eksik olduğundan, kendisine tuzak kuranları tanıyamıyor, bilincini toparlayamadığından, kadim Batılı düşmanlarının tuzağından kurtulamıyor.
Vicdan var olmaktan gelince vicdanını kaybedince de var olamıyor.
Netice olarak; var olmak için, başta ahlâki olmak üzere, değer üretemiyor. Vicdanı kaybedince güçlü bir iç hesapçının yol göstericiliğinden yararlanamıyor. Koskoca coğrafyada Batı’nın kuklası olmaktan, kendisini asla sevmeyecek olanlardan yakasını kurtaramıyor ve kabul edilmemiş ibadet ve mukaddimelerinden ötürü de, Kabil misali, kardeşlerini boğazlıyor. Bir de bu yaptıklarını kamera kayıtlarıyla dünyaya servis ediyor!
Vicdan yitik bir değer oldu…
Vicdan Müslümanın yitik malı hükmünde ise çözüm nere(ler)de aranacaktır? Dinin sosyal ilişkilerdeki yansıması vicdani temellere de dayanıyorken, vicdan yitimi sorunu yaşayanların bir örneklik oluşturacak medeni insanlar olması, ne tür bir sürece tâbi olacaktır? Allah’tan kendisine üflenen ruh onu hangi şartlarda yüceltmeye başlayacaktır? Vicdansızlığa hüküm giymiş bu mahkûmun, vicdanın sesine tekrar dönmesi için ne tür çevresel, sosyal, psikolojik ön şarta ihtiyacı vardır? “Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin!” ayeti ne zaman onun için de geçerli olacaktır? Sürekli pişmanlık aşamalarından geçerek, kabul edilir tövbe düzeyine erişmesi ne tür kolektif çabaların eseri olacaktır?
“Vicdan ile sorun yaşama hali” İslam aleminin çok ciddi sorunlarından biri hükmündeyken, yüzünü Allah’a dönecek olan bu insanların, Allah’ın her bireye esasen vicdani kanallardan hitap ettiğini ve bu hitabının sürekli olduğunu bilmeleri, fıtratlarına telkin edilen nötr zemin dolayısıyla mümkündür.
Tekrardan Müslüman kardeşini sevmeye başlayacak, bu sevginin “cennete girmenin ön koşulu” olduğunu bilerek, imanlarıyla kendisini geçenler için dualar edecek, kardeşini nefsine tercih ettikçe onu öldürme şeytani dürtüsünden kurtulacak, geçmiş kötü amelleri için pişmanlıklarını derinden hissedecektir. Dua ederek icabeti hak etmeyi bekleyecektir. Hevasını ilah edinmeyeceğinin çabasıyla da Allah’ın kendisine merhametini gözlemleyebilecektir. Zira her azgın, ilk önce hevasını ilah edinmeye başlayarak azgınlaşma eğilimini sürdürmüştür.
Sonuç olarak; her insan için gerekli ama Müslüman’ın yitiklerinden olması bakımından da en bilinçli uyanıklık hali olan vicdan, yeniden değer üretmenin anahtarı hükmündedir. Yapageldiklerinden henüz kalbi mühürlenmemişse, bu demektir ki uykudan uyanacaktır. Bu uyanış beşeri mânâda tüm uyanışları harekete geçirerek onu yeniden izzetli/şerefli kılacaktır. Böylece kan dökmek ve fitne çıkarmak kısır döngülerinden arınmış olarak yeniden “Halife” konumuna kavuşacaktır. Kurşunlardan binaların birbirine tutunmaları misali kardeşleriyle kol kola, omuz omuza, yeryüzünü imar etmeye başlayacaktır. Yeryüzünün zenginlikleri olan “insana ait farklılıklar” kardeşçe yaşamanın belirleyicisi olacaktır. Zayıf olanın hakkı güvence altına alınacaktır.
Tüm bunlar evrensel mesajlar içeren vicdani uyanışın eseri olacaktır. Yeter ki Müslümanlar vicdanlılar olarak şu içinde debelendikleri bataklıklardan çıkmayı başarabilsin. Yitik değer olan vicdan ile Allah’ın mesajlarını ruhlarında hissedebilsinler…
Böylece, akıllanan, tüm pisliklerden arınanların eli ve emeğiyle medeni toplumların inşası belki mümkün olabilecektir.
İlgili Yazılar
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir.
Her Paradigmanın Kendine Özgü Bir Dili Vardır
“Dil, varlığın evidir.” diyor, Martin Heidegger. Varlığı, düşünceyi anlamak, etkilemek ancak dil aracılığıyla mümkündür. İnsan kelimeler ve kavramlar aracılığıyla düşünür, her şeyi adı ile algılar. Var olanları adlandırarak onların özelliklerini belirler, kendisi ile diğer varlık alanları arasındaki ilişkileri kurar. Kavramlara yüklenen anlamlar eşyayı, hayatı, olayları, evreni anlamlandırmada doğrudan etkilidir. Kavramlar dünya görüşüne ve dini perspektife şekil verirler. Kelimeler, kavramlar hangi anlam dünyasını yüklenmişse varlıklarla o anlam dünyası üzerinden ilişki kurar. Bu ilişkiler zihni doğrudan yönlendirir ve zihin bu ilişkiler üzerinden düşünür.
Ahlâkî Kavramların Semantik Yapısı
Kur’ân’ın ahlâkî dili ile Kur’ânî dünya görüşü Müslüman toplumun kültürel birikimi ile zengin bir çeşitlilikle dünya görüşünü ele alan Japon bilim insanı Toshihiko İzutsu, bunu semantik yapının anahtar kavramları analiz ederek göstermektedir.
Tevrat’tan Siyonizm’e: Seçilmiş Katiller
Halklar sana kulluk etsin,
Uluslar boyun eğsin.
Kardeşlerine egemen ol,
Kardeşlerin sana boyun eğsin.
Sana lanet edenlere lanet olsun,
Seni kutsayanlar kutsansın.”
Ne Geleneksel İslam Ne Demo İslam…
İslâm denildiği zaman, maziye âit takdir hislerimin dışında benim aklıma ne yazık ki, bu güne âit hiçbir coğrafya gelmiyor. Ne doğusu, ne batısı, ne de Ortadoğu’su (lânet bir Britanya tâbiri aslında) ile… Bu coğrafyalarda İslâm’a âit gibi görünen söylemleri çekip alınız, hayatın kendi gerçekliği içinde İslâm hüviyetine dâir tek bir şey bulamazsınız. Bulacağınız tek şey; sadece her gün tazelenen müstemleke zihniyeti, durmadan şekil değiştiren duygularımız, enkaza dönmüş bilinç altımızdır o kadar. Oysa İslâm’ın kendi gerçekliği içindeki o muazzam armonisini, en üstün mânâsını, ihtişamını ve saf renklerini gösterebilmesi; hissî intibalardan sıyrılmış, büyük emelleri olan yüksek şahsiyetlerin varlığına bağlıdır. İslâm’ı aslî hüviyeti ile kavramayı sağlayan ve hayâlî doyurmaların dışındaki gerçek insanı belirleyen tek şey ise şuurdur. Bu farkedilmediği sürece de, içinde hiçbir yüksek ahlâk yasasının bulunmadığı çağın ağır havası, minarelerimizin şerefelerini yıka yıka yoluna devam edecektir. Önümüze bir dünya haritası koyup onu dışarıdan bir gözle seyrettiğimizde bu iddianın neye dayandığı daha iyi anlaşılır.