Hayatı, Eğitimi, Fikrî Katkıları ve Önemli Eserleri
Muhammed Tahir bin Âşûr (1879-1973), Tunuslu önemli bir İslam âlimi, fakih ve müfessirdir. Modern dönemde İslam düşüncesine katkılarıyla tanınan İbn Âşûr, özellikle tefsir ve makâsıd içtihat alanındaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. “et-Tahrîrve’t-Tenvîr” adlı tefsiri ve Makasidü’ş-Şeria el-İslamiye adlı eseri en meşhur eserlerindendir.
1879 yılında Tunus’ta doğmuş geleneksel İslami ilimlerin yanı sıra Arap dili ve edebiyatında da uzmanlaşmış, Ez-Zeytune Üniversitesi’nde eğitim almış ve daha sonra burada öğretim üyeliği yapmıştır.
İbn Âşûr’un kısaca fikri katkıları şu dallarda olmuştur.
Tefsir: et-Tahrîrve’t-Tenvîr adlı eseri, dilbilimsel ve anlam merkezli bir tefsir olup, klasik ve modern tefsir yaklaşımlarını birleştirmiştir.
Fıkıh: Hanefi ve Maliki mezheplerine vakıf olup, İslam hukuku ve usul alanında reform önerileri sunmuştur.
Modernleşme ve Gelenek: İslam’ın modern dünyaya nasıl adapte edilebileceği konusunda fikirler geliştirmiştir.
İbn Âşûr’un bir çok alanda çeşitli eserleri vardır, bunlardan en önemlileri şunlardır:
et-Tahrîrve’t-Tenvîr (Tefsir alanında en önemli eserlerinden biridir)
Makasidü’ş-Şeria el-İslamiye (İslam hukukunun amaçlarını ele alan önemli çalışmaların başında gelir)
1973 yılında vefat eden Muhammed Tahir bin Âşûr, İslam düşüncesinin modernleşmesine dair önemli izler bırakmış bir âlimdir.
Makasıda ve İçtihada Bakışı
Muhammed Tahir bin Âşûr, İslam düşüncesinde özellikle makâsıd-şeriat (şeriatın maksatları) konusundaki derinlemesine görüşleriyle tanınan bir alimdir. İçtihat (İslam hukukunu yeniden yorumlama ve uygulama süreci) ve makâsıd arasındaki ilişkiyi ele alırken sadece dini metinlerin zahiri anlamına dayalı bir yaklaşımdan ziyade, şeriatın hedefleri ve insanların toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda daha kapsamlı ve esnek bir içtihat anlayışını savunur. İbn Âşûr, içtihadın modern toplumların gereksinimlerini karşılayabilmesi için makâsıd ilkesine dayalı olarak şekillenmesi gerektiğini ifade eder.
Makâsıd-Şeriat Kavramı ve İçtihat
Makâsıd-şeriat, İslam hukukunun (fıkıh) ve İslam’ın temel ilkelerinin ardında yatan amaçlar ve hedefler anlamına gelir. İçtihat ise naslardan ve temel ilkelerden hareketle Şâr’î’nin amaçladığı hedeflerin gerçekleştirmesini sağlayan hükümleri ortaya koyma eylemidir. İbn Âşûr’a göre İslam şeriatı sadece belirli ritüellerin yerine getirilmesi veya bireysel ibadetlerin düzenlenmesi değil, aynı zamanda toplumsal düzeni ve adaleti temin etmeyi de hedefler.
Makâsıd-Şeriat ve Şeriatın Amacı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir. Bu amaçlar; insan haklarının korunması, adaletin sağlanması, bireysel özgürlüklerin teminat altına alınması gibi temel ilkelere dayanır.
İbn Âşûr, şeriatın bu temel amaçlarını göz önünde bulundurarak hukukun ve içtihadın zamanla evrilen toplumsal koşullara uyum sağlaması gerektiğini savunur. Ona göre Makâsıd, şeriatın insanların manevi ve maddi refahını sağlamadaki gaye ve hedeflerini ifade eder ve içtihat bu hedeflere hizmet etmelidir.
Fıkıh Usulü ve Makâsıd İlişkisi:
İbn Âşûr, fıkıh usulü (İslam hukuku metodolojisi) açısından da makâsıd ilkesinin önemli olduğunu savunur. Geleneksel fıkıh usulü, hukuki metinlerin (Kur’an, hadis, icma ve kıyas) doğrudan anlaşılmasında belirli kurallara dayanır. Ancak, bu metinlerin sadece zahiri anlamlarıyla sınırlı kalmak, toplumsal ve bireysel koşulları dikkate almadığında, hukukun işlevselliği azalabilir.
Âşûr’a göre, makâsıd-şeriat ilkesinin fıkıh usulüne entegre edilmesi, hukuki yorumlamaları derinleştirir ve şeriatın toplumsal amacına hizmet etmesini sağlar. Örneğin, kamu yararı (maslaha) ve adalet gibi kavramlar, fıkıh usulünün temel referans noktalarından biri hâline gelir. Bu yaklaşım, içtihat yaparken daha esnek ve toplumsal ihtiyaçları göz önünde bulunduran bir yaklaşımı mümkün kılar.
Fıkıh Usulü ve Makâsıdın Rolü
Tahir bin Âşûr, fıkıh usulü ile makâsıd ilkesinin birleşmesinin, İslam hukukunu daha esnek ve zamanla uyumlu hâle getireceğini savunur. Geleneksel fıkıh usulü, genellikle metinlerin zahiri anlamlarına dayalıdır. Ancak makâsıd-şeriat ilkesine dayalı içtihat, şeriatın amacını göz önünde bulundurarak daha derin ve kapsamlı bir yaklaşım sunar. Bu, hukuki uygulamaların daha dinamik, daha toplumsal sorunları dikkate alan bir hâle gelmesini sağlar.
Makâsıd ilkesinin fıkıh usulüne dahil edilmesi, özellikle yeni sorunlara çözüm bulma noktasında faydalıdır. Örneğin modern dünyada çıkan teknolojik gelişmeler, çevre sorunları veya globalleşme gibi meseleler, geleneksel içtihatla yeterince ele alınamayabilir. Ancak makâsıd ilkesine dayalı bir içtihat, bu tür sorunları şeriatın genel amaçları doğrultusunda çözmeyi mümkün kılar.
Makâsıdın Fıkhı Yeniden Şekillendirme Üzerindeki Etkisi:
Muhammed Tahir bin Âşûr, şeriatın amacını anlamanın sadece geleneksel hukukî metinleri yorumlamakla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtir. İslam hukukunun esas amaçları; insanın hayatta kalması, onurlu bir yaşam sürmesi, toplumsal barışın sağlanması ve bireylerin haklarının korunması gibi insanlıkla ilgili evrensel hedeflere dayanır. Bu yüzden makâsıd ilkesinin içtihatta dikkate alınması, hukukun insan odaklı olmasını sağlayarak toplumların ihtiyaçları ile örtüşmesini temin eder.
Makâsıd ilkesinin fıkha etkisi, aynı zamanda kapsayıcı bir yaklaşım getirir. Toplumun dinamikleri değiştikçe, İslam hukukunun da dinamik ve gelişime açık olması gerektiğini savunur. Bu da hukukun sadece geleneksel metinlerle değil toplumun ahlaki, ekonomik ve sosyal sorunları ile doğrudan ilgilenmesi gerektiği anlamına gelir.
Modern İçtihat ve Hukuki Reform
Tahir bin Âşûr’un içtihat anlayışı, hukuki reform talepleriyle de yakından ilişkilidir. Ona göre, İslam hukuku yalnızca geçmişteki alimlerin görüşlerine sadık kalarak değil, modern toplumların ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmelidir. Makâsıd-şeriat anlayışına dayalı içtihat, İslam hukukunun canlı bir sistem olarak varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. Bu, hukuki reformların temelini oluşturur.
Örneğin günümüzdeki sosyal adalet anlayışları, ekonomik eşitsizlik, kadın hakları ve sivil haklar gibi konularda yapılan içtihatlar; makâsıd-şeriat ilkesine dayalı olarak şeriatın amacına uygun biçimde güncellenebilir. Bu da, içtihadın sadece dinî bir emir olmanın ötesine geçip toplumsal fayda ve adalet sağlama amacını gütmesi gerektiğini ortaya koyar.
Sonuç
Muhammed Tahir bin Âşûr, makâsıd-şeriat ilkesine dayalı bir içtihat anlayışının toplumsal değişimlerle uyumlu, adil ve evrensel bir İslam hukuku oluşturulmasına olanak tanıyacağını savunmuştur. İçtihat, sadece dini metinlere dayalı klasik bir uygulama değil; toplumların dinamik ihtiyaçlarına cevap veren, şeriatın evrensel amaçlarına hizmet eden bir süreç olmalıdır. Makâsıd ilkesine dayalı içtihat, İslam hukukunu sadece bireysel ibadetlerin düzenlendiği bir sistem olmaktan çıkarıp toplumsal refahı, insan haklarını ve adaleti koruyan bir hukuki sistem hâline getirir.
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
‘Ve lâ galibe illallâh’, ‘üstün olan yalnızca Allah’tır’, ‘Allah’tan başka üstün olan yoktur’ ifadesi, tarihten bir süreliğine çekilen bir toplumun, çekilirken mimariye kazınan inancını imlemektedir. Yıpranmış, zayıflamış ama yitmemiş, yitirilmemiş güvenini… El-Hamrâ’nın birçok yerine nakşedilmiş bu ifadeyle Endülüslüler, “artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız bir şey olduğunu anlamış olmalıdırlar.”
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …
M. Tahir bin Âşûr’un Makasıda ve İçtihada Bakışı
Hayatı, Eğitimi, Fikrî Katkıları ve Önemli Eserleri
Muhammed Tahir bin Âşûr (1879-1973), Tunuslu önemli bir İslam âlimi, fakih ve müfessirdir. Modern dönemde İslam düşüncesine katkılarıyla tanınan İbn Âşûr, özellikle tefsir ve makâsıd içtihat alanındaki çalışmalarıyla öne çıkmıştır. “et-Tahrîrve’t-Tenvîr” adlı tefsiri ve Makasidü’ş-Şeria el-İslamiye adlı eseri en meşhur eserlerindendir.
1879 yılında Tunus’ta doğmuş geleneksel İslami ilimlerin yanı sıra Arap dili ve edebiyatında da uzmanlaşmış, Ez-Zeytune Üniversitesi’nde eğitim almış ve daha sonra burada öğretim üyeliği yapmıştır.
İbn Âşûr’un kısaca fikri katkıları şu dallarda olmuştur.
Tefsir: et-Tahrîrve’t-Tenvîr adlı eseri, dilbilimsel ve anlam merkezli bir tefsir olup, klasik ve modern tefsir yaklaşımlarını birleştirmiştir.
Fıkıh: Hanefi ve Maliki mezheplerine vakıf olup, İslam hukuku ve usul alanında reform önerileri sunmuştur.
Modernleşme ve Gelenek: İslam’ın modern dünyaya nasıl adapte edilebileceği konusunda fikirler geliştirmiştir.
İbn Âşûr’un bir çok alanda çeşitli eserleri vardır, bunlardan en önemlileri şunlardır:
et-Tahrîrve’t-Tenvîr (Tefsir alanında en önemli eserlerinden biridir)
Makasidü’ş-Şeria el-İslamiye (İslam hukukunun amaçlarını ele alan önemli çalışmaların başında gelir)
1973 yılında vefat eden Muhammed Tahir bin Âşûr, İslam düşüncesinin modernleşmesine dair önemli izler bırakmış bir âlimdir.
Makasıda ve İçtihada Bakışı
Muhammed Tahir bin Âşûr, İslam düşüncesinde özellikle makâsıd-şeriat (şeriatın maksatları) konusundaki derinlemesine görüşleriyle tanınan bir alimdir. İçtihat (İslam hukukunu yeniden yorumlama ve uygulama süreci) ve makâsıd arasındaki ilişkiyi ele alırken sadece dini metinlerin zahiri anlamına dayalı bir yaklaşımdan ziyade, şeriatın hedefleri ve insanların toplumsal ihtiyaçları doğrultusunda daha kapsamlı ve esnek bir içtihat anlayışını savunur. İbn Âşûr, içtihadın modern toplumların gereksinimlerini karşılayabilmesi için makâsıd ilkesine dayalı olarak şekillenmesi gerektiğini ifade eder.
Makâsıd-Şeriat Kavramı ve İçtihat
Makâsıd-şeriat, İslam hukukunun (fıkıh) ve İslam’ın temel ilkelerinin ardında yatan amaçlar ve hedefler anlamına gelir. İçtihat ise naslardan ve temel ilkelerden hareketle Şâr’î’nin amaçladığı hedeflerin gerçekleştirmesini sağlayan hükümleri ortaya koyma eylemidir. İbn Âşûr’a göre İslam şeriatı sadece belirli ritüellerin yerine getirilmesi veya bireysel ibadetlerin düzenlenmesi değil, aynı zamanda toplumsal düzeni ve adaleti temin etmeyi de hedefler.
Makâsıd-Şeriat ve Şeriatın Amacı
Tahir bin Âşûr’a göre şeriat yalnızca bireysel ibadetler ya da belirli ahlaki normlarla sınırlı değildir. Şeriat, insanların dünyadaki ve ahiretteki mutluluğunu sağlama amacı güder. Bu nedenle, şeriatın amaçlarını (makâsıd-şeriat) doğru anlamak, içtihat ve hukuki uygulamaların doğru bir şekilde yapılabilmesi için gereklidir. Bu amaçlar; insan haklarının korunması, adaletin sağlanması, bireysel özgürlüklerin teminat altına alınması gibi temel ilkelere dayanır.
İbn Âşûr, şeriatın bu temel amaçlarını göz önünde bulundurarak hukukun ve içtihadın zamanla evrilen toplumsal koşullara uyum sağlaması gerektiğini savunur. Ona göre Makâsıd, şeriatın insanların manevi ve maddi refahını sağlamadaki gaye ve hedeflerini ifade eder ve içtihat bu hedeflere hizmet etmelidir.
Fıkıh Usulü ve Makâsıd İlişkisi:
İbn Âşûr, fıkıh usulü (İslam hukuku metodolojisi) açısından da makâsıd ilkesinin önemli olduğunu savunur. Geleneksel fıkıh usulü, hukuki metinlerin (Kur’an, hadis, icma ve kıyas) doğrudan anlaşılmasında belirli kurallara dayanır. Ancak, bu metinlerin sadece zahiri anlamlarıyla sınırlı kalmak, toplumsal ve bireysel koşulları dikkate almadığında, hukukun işlevselliği azalabilir.
Âşûr’a göre, makâsıd-şeriat ilkesinin fıkıh usulüne entegre edilmesi, hukuki yorumlamaları derinleştirir ve şeriatın toplumsal amacına hizmet etmesini sağlar. Örneğin, kamu yararı (maslaha) ve adalet gibi kavramlar, fıkıh usulünün temel referans noktalarından biri hâline gelir. Bu yaklaşım, içtihat yaparken daha esnek ve toplumsal ihtiyaçları göz önünde bulunduran bir yaklaşımı mümkün kılar.
Fıkıh Usulü ve Makâsıdın Rolü
Tahir bin Âşûr, fıkıh usulü ile makâsıd ilkesinin birleşmesinin, İslam hukukunu daha esnek ve zamanla uyumlu hâle getireceğini savunur. Geleneksel fıkıh usulü, genellikle metinlerin zahiri anlamlarına dayalıdır. Ancak makâsıd-şeriat ilkesine dayalı içtihat, şeriatın amacını göz önünde bulundurarak daha derin ve kapsamlı bir yaklaşım sunar. Bu, hukuki uygulamaların daha dinamik, daha toplumsal sorunları dikkate alan bir hâle gelmesini sağlar.
Makâsıd ilkesinin fıkıh usulüne dahil edilmesi, özellikle yeni sorunlara çözüm bulma noktasında faydalıdır. Örneğin modern dünyada çıkan teknolojik gelişmeler, çevre sorunları veya globalleşme gibi meseleler, geleneksel içtihatla yeterince ele alınamayabilir. Ancak makâsıd ilkesine dayalı bir içtihat, bu tür sorunları şeriatın genel amaçları doğrultusunda çözmeyi mümkün kılar.
Makâsıdın Fıkhı Yeniden Şekillendirme Üzerindeki Etkisi:
Muhammed Tahir bin Âşûr, şeriatın amacını anlamanın sadece geleneksel hukukî metinleri yorumlamakla sınırlı kalmaması gerektiğini belirtir. İslam hukukunun esas amaçları; insanın hayatta kalması, onurlu bir yaşam sürmesi, toplumsal barışın sağlanması ve bireylerin haklarının korunması gibi insanlıkla ilgili evrensel hedeflere dayanır. Bu yüzden makâsıd ilkesinin içtihatta dikkate alınması, hukukun insan odaklı olmasını sağlayarak toplumların ihtiyaçları ile örtüşmesini temin eder.
Makâsıd ilkesinin fıkha etkisi, aynı zamanda kapsayıcı bir yaklaşım getirir. Toplumun dinamikleri değiştikçe, İslam hukukunun da dinamik ve gelişime açık olması gerektiğini savunur. Bu da hukukun sadece geleneksel metinlerle değil toplumun ahlaki, ekonomik ve sosyal sorunları ile doğrudan ilgilenmesi gerektiği anlamına gelir.
Modern İçtihat ve Hukuki Reform
Tahir bin Âşûr’un içtihat anlayışı, hukuki reform talepleriyle de yakından ilişkilidir. Ona göre, İslam hukuku yalnızca geçmişteki alimlerin görüşlerine sadık kalarak değil, modern toplumların ihtiyaçlarına göre yeniden şekillendirilmelidir. Makâsıd-şeriat anlayışına dayalı içtihat, İslam hukukunun canlı bir sistem olarak varlığını sürdürebilmesi için gereklidir. Bu, hukuki reformların temelini oluşturur.
Örneğin günümüzdeki sosyal adalet anlayışları, ekonomik eşitsizlik, kadın hakları ve sivil haklar gibi konularda yapılan içtihatlar; makâsıd-şeriat ilkesine dayalı olarak şeriatın amacına uygun biçimde güncellenebilir. Bu da, içtihadın sadece dinî bir emir olmanın ötesine geçip toplumsal fayda ve adalet sağlama amacını gütmesi gerektiğini ortaya koyar.
Sonuç
Muhammed Tahir bin Âşûr, makâsıd-şeriat ilkesine dayalı bir içtihat anlayışının toplumsal değişimlerle uyumlu, adil ve evrensel bir İslam hukuku oluşturulmasına olanak tanıyacağını savunmuştur. İçtihat, sadece dini metinlere dayalı klasik bir uygulama değil; toplumların dinamik ihtiyaçlarına cevap veren, şeriatın evrensel amaçlarına hizmet eden bir süreç olmalıdır. Makâsıd ilkesine dayalı içtihat, İslam hukukunu sadece bireysel ibadetlerin düzenlendiği bir sistem olmaktan çıkarıp toplumsal refahı, insan haklarını ve adaleti koruyan bir hukuki sistem hâline getirir.
İlgili Yazılar
Postmodern Dünyada Eğitim: Özne Anlam İlişkisi
Düşünceler kelebeklerin kelebek doğurduğu gibi doğmaz, düşünceler kendisinden önceki düşünceye tepki olarak doğar diyordu rahmetli Hüsamettin Aslan hoca, çevirisini yaptığı John W. Murphy’nin Postmodern Toplumsal Analiz ve Postmodern Eleştiri adlı eserin önsözünde. Postmodernizmi anlamak için modernizmi bilmek, modernizmi anlamak için de Hıristiyanlığın kurumsal ve kolektif kimliğe dönüştüğü bin yıllık feodalite dönemini kavramak gerekmektedir.
Kulluğun Bir Cüz’ü Olarak Oruç ve Ramazan
“Kulluk nedir?” diye sorulduğunda ise; ‘Allah’ın rızasını kazanmaya yönelik; O’nun sınırlarını aşmayan, emirlerini ise eksiltmeyen bir yaşam biçimi’ olduğu dile getirilebilir. O’nun rızası gözetilerek ortaya koyulan her iş, oluş, eylem kulluğun bir parçası hâline gelmektedir. Bu tanımın, kulluğun yapılabilecek en geniş anlamdaki tanımı olduğu söylenebilir. Kulluğun bir cüz’ü olarak ise; Allah’ın kullarına belirli zamanlarda ve belirli şekillerde yapılmasını emrettiği fiiller olan (namaz, oruç, hac, zekât vb.) ibadetlerden bahsedilebilir.
Mimarinin Gözü Gözün İmarı
‘Ve lâ galibe illallâh’, ‘üstün olan yalnızca Allah’tır’, ‘Allah’tan başka üstün olan yoktur’ ifadesi, tarihten bir süreliğine çekilen bir toplumun, çekilirken mimariye kazınan inancını imlemektedir. Yıpranmış, zayıflamış ama yitmemiş, yitirilmemiş güvenini… El-Hamrâ’nın birçok yerine nakşedilmiş bu ifadeyle Endülüslüler, “artık bu topraklarda var olmayı sürdürmenin kendileri için ne kadar çetin ve belki de imkânsız bir şey olduğunu anlamış olmalıdırlar.”
Ramazan; Vakit ve Zaman
Mü’min; yaşamın bütün uğrak yerlerinde “şeylerin” farkına varabilendir. Mükellef olduğu ibadetlerinin vakte bağlı oluşu mü’mini, akıp giden zamanın farkına vardırır. Mü’min, kendisini esir almaya çalışan zamana, vakit ile etkin müdahale eder. Dinamik vakit bilinci, zaman karşısında pasif olan beşeri, “eşref-i mahlûk” derecesine yükseltir. Dünyanın temel ritmine karşı, dinamik bir farkındalığı mümkün kılan “kamerî takvim” sisteminde …
İslam “Savaşçı” Bir Stratejiyle Mi Gelişti ?
-İslam’da “Sözleşme Kültürü”nü Yeniden Düşünmek- İslam’ın savaş ortamlarında mı yoksa barış ortamlarında mı daha çok gelişme imkânı bulduğu ya da hangi ortamın İslam için daha uygun olduğu şeklinde bir soru sorduğumuzda, bu sorunun, İslam’la ilgili hem günümüz çağdaş dünya hem de tarihsel süreç açısından önemli konu başlıkları içerdiğini görürüz. Bu sorunun temelinde, aslında dinlerin çatışma …