Yardımlaşma kavramı ile tefsiri buluşturmadan evvel, tefsir ile olan ünsiyetinizin hikâyesini bizimle paylaşır mısınız? Çocukken, hafızlık yaparken; bir yandan da Kur’an-ı Kerim’in mânâları dikkatimi çekerdi. Zaman zaman bazı konuları düşünüp sorularıma cevaplar aradığımda; bir bakardım ki o konuyla ilgili çok çarpıcı bir ayetle karşılaşmışım. Bu da çok hoşuma giderdi. Kur’an’ın bu yanı çok dikkat çekiciydi benim için. Yine aynı şekilde okuduğum kaynaklarda, tefsirlerde yahut da zaman zaman dinlediğim hatiplerin, bir konuyu işlerken Kur’an-ı Kerim’in farklı surelerinden ayetler getirip buluşturdukları ve bir anlam bütünlüğü içerisinde, adeta örgüyü andıran ve çok hoş bir resme dönüşen anlatımlar bütünlüğü, gerçekten çok hoşuma giderdi. Kur’an-ı Kerim’in adeta bu dinamik yanı çok çarpıcıydı. Dolayısıyla buna merak saldım. Dikkatimi çeken, hoşuma giden, beni ansızın çarpan ayetleri kendi kendime düşünür, bunlar üzerinde tefekkür ederdim. Bu bireysel boyutta olan şeyler yani. Ve daha sonra bunları paylaşmaya başlayınca etrafımızdaki başka insanların da, çok çarpıcı bulduğunuz ayetleri aynı şekilde değerlendirebildiğini, hissedebildiğini görüyorsunuz. Bu bir süreç, yani böyle devam ediyor. Bitmedi, bitmiyor da. Hakikaten bu yönüyle baktığınızda; konuşan bir Rabbi buluyorsunuz orada. Tabiî biraz da ortama bağlı. Bir tarihte, Mescid-i Haram’da namaz kılıyordum imamın arkasında. İmam o esnada Samiri’nin buzağısıyla ilgili ayetleri okuyordu. O esnada, ayette Cenab-ı Hak İsrailoğullarına hitaben: …أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ; Nasıl ona taparlar, görmediler mi o buzağı onlarla konuşmuyor bile?…” (Araf 148) diyordu ayette, ben ayeti o esnada dinlerken, içimden şöyle bir şey geçti: “Ama sen de bizimle konuşmuyorsun ki yani bizim de öyle konuşan bir rabbimiz yok, niye onları böyle yadırgadın…” diyordum ki o esnada bunu bize anlatanın/konuşanın Allah olduğunu fark ettim. Evet, bizim konuşan bir Rabbimiz var. Kendisini dinliyoruz ve O, ayetlerini bizim sorularımıza, istifhamlarımıza, beklentilerimize, tam da aradığımız cevaba uygun olarak önümüze çıkarıyor. Tabiî eğer bunun arayışı içerisindeysek ve cevabı O’nun Kitab’ında arıyorsak…
Tabiri caiz mi bilemiyorum, Kur’an, Allah ile kul arasında bir inter-medium gibi değil mi? Ama oysa O bir Kitap… Yani tam da demek istediğim bu. Aradığınız sorunun cevabı yeni gelmiş gibi… Yani canlı, interaktif bir diyalogda olduğu gibi, karşılıklı canlı gibi olması sizi şaşkına çeviriyor. Bunu Kur’an’la ilgilenen çoğu kimse ifade eder. Hatta yeni yeni mühtedilerde bile bunu gördüm. Dolayısıyla bu demek ki Kur’an’a has bir özellik ve içine çeken; sizi tefsir ile yani Kur’an’ı anlama süreciyle yoğuran tarafı da bu. Dolayısıyla bir kere tutundunuz mu, eğer cevabınızı Allah’tan arama düşüncesinden kopmadıysanız, her dem orada bir vakit sonra önünüze bir ayet çıkıyor. Sanki o güne değin o ayeti hiç okumamış, hiç o güne değin o ayeti bilmemiş gibi oluyorsunuz. Düşününki hafızlık yapmışsınız, o ayeti ezberlemişsiniz, kim bilir kaç kere tekrar etmişsiniz; ama o gün ilk defa anlıyorsunuz. Bu, Hz. Ömer (ra)’in, Peygamber vefat ettiğinde إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ “Muhakkak ki sen öleceksin ve onlar da ölecekler.” (Zumer 30) ayetini duyduğunda ilk defa duymuş olması gibidir.
Bazen de bir ayeti ele alırsınız, onu insanlarla paylaşmak için konu edinirsiniz. Konuşurken, insanlardan sorular, cevaplar alırken ayeti daha iyi anlamaya başlarsınız.
Bu, üzerine harcadığınız mesaiye bağlı ve biraz da insanların oluşturduğu bir sinerji, bir ders ortamı vs. bunlara bağlıdır. Yani Allah (ac)’ın sözü hiçbir zaman kul sözü gibi sığ değildir, derinliklidir ve üzerinde durmaya, düşünmeye elverir bir yoğunluktadır. Yani özgül ağırlığı son derece yüksektir.
Vahye göre kabul gören infak nedir? Yardım nedir? Vahye göre kabul gören infak… Allah (ac), infakı Kur’an’ı Kerim’de güçlü bir şekilde özendiriyor, emrediyor, insanları infak etmeye yönlendiriyor. Esas itibariyle Kur’an’ın girişindeki gibi; “وَمِمَّارَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ …” “Rızıklandırdıklarımızdan infak ederler.” (Enfal/3) infakın temeli bu. Dolayısıyla bütün rızıklandırdıklarını infak ederler değil de, rızıklandırdıklarımızdan infak ederler. O halde kısmi bir infak süreci var. Allah (ac) böyle emrediyor. Kur’an-ı Kerim’de infaka, sadakaya dair ayetler çoktur, bir de hep namaz eşliğinde gelen zekât ayetleri vardır. Dolayısıyla bunların birinin diğerinden farkını tam olarak anlamak ve ayrımlarını görmek, yine vahyin bir diğer biçimi olarak Rasulullah’a gelen; Kur’an harici vahiyler üzerinden bunları anlamak mümkündür. Rasulullah’ın uygulamasına bakıldığında, Rasulullah’ın uyguladığından beridir genişleyen, büyüyen, bu coğrafyasına rağmen İslam Dünyası’nda aynen uygulanması devam etmektedir. Zekât müessesesi vardır. Ve farz olarak mü’minlerin (döngüsü de bellidir) yılda bir kere ve oranları da bellidir. Bu oranlar üzerinden infak ettikleri (o da bir infaktır) zorunlu bir biçime karşılık gelir bu zekât dediğimiz; farz olan kısım, dediğim gibi belli bir oranı aşan mal üzerinden belli oranlarda yapılan infak çeşididir. Öte yandan sadaka dediğimiz, infak dediğimiz; serbest olan boyut ki Rasulullah (sav)’ın inşa ettiği toplumdaki uygulaması bunu göstermektedir. Bu insanların artık belli bir orana bağlı kalmadan ve belli bir döngüye de bağlı kalmadan; gönüllerince verdikleri ve adeta birbirleriyle yarıştıkları, Cenab-ı Hakk’ı memnun etmek için çok önemli bir araç. Ve bir ayette “…وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ…” :”Ve kendilerinden yana bir ispat olmak üzere” kişinin Allah (cc)’a olan inancını kendi kendine ispat ettiği, çünkü kendi kendine konuşurken “Malımı Allah için vermeye beni iten O’nun sevgisinden gayrı bir şey yok!” diyebileceği türden bir amel. Ve burada biraz, bağışlayın ifademi, güven duyabileceği denebilir; tam olarak doğru değil bu ifadem belki çünkü hiçbir amelde bu boyut yok.
Kişi gizliden bunu yapabilir, mesela Allah (ac) :“… الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً” Gizli yahut aşikar olarak infak edenler, diyor (Bakara 284). Bu infak müessesesinde kişi kendi kendine aynaya bakarken, ben Allah’a inanıyor olmalıyım. Ben O’ndan yana ahiret beklentisi içerisinde gerçekçi bir imana ve düşünceye, beklentiye sahip olan biri olmalıyım ki “Ben malımı götürüp infak ettim, bak hiç kimse bilmiyor!” diyebileyim. Mal canın yongası; yerlisi, yabancısı herkes malına tutkuyla bağlıdır, sahip çıkar, buna rağmen az evvel dediğim bir idrake ve amele sahipsem, demek oluyor ki ben bu süreçte ahirete yönelik olarak yürüyebilen birisiyim. “…إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ”; öyle derlermiş infak edince: “Biz sizi ancak Allah için doyuruyoruz”, “…لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاء …” bundan ötürü bir karşılık bekliyor değiliz; “وَلَا شُكُورًا …”, “ve sizden bunun için bir teşekkür de bekliyor değiliz.” (İnsan 9). Bu psikolojiyi kişiye yaşatabilen bir amel, dolayısıyla Kur’an’da çok güçlü bir şekilde özendirilmiş, karşılığı çok muhteşem şekilde tarif edilmiş… Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “…كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ …” yüksekçe bir tepede; yani tepe bir yerde öylesine nemli bir ortam, münbit bir ortam var ki çiselese bile kat kat karşılık veriyor (Bakara 265). Cenab-ı Hakk’ın karşılığını sayısal olarak ifade ettiği bir başka ayette de “…مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ” yani bir tane düşünün ki yedi sümbül vermiş, “…فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّئَةُ حَبَّةٍ …”, her sümbülünde o taneden yüzer tane var, bunu da orada bırakmamış, “…وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاء …” Allah dilediği için daha fazla, kat kat katlar, diye buyuruyor (Bakara 261). Ayetlerde geçen bu ifadelerin benzerleri hadislerde de var. Allah’ın elçisi, “وَلوْ بِشقِّ تَمْرةٍ”; bir hurma kırıntısıyla, parçasıyla bile olsa infak edin diye bahsettiği; sizin o hurmanın bir parçası ile yapacağınız infakı Allah alır büyütür, büyütür… Sonra bir bakmışsınız ki ahirette karşınıza Uhud gibi çıkarmış. Şu betimlemeye bakar mısınız, tarife bakar mısınız!? Dolayısıyla infakın elbette zorunlu ve aşikâr olan bir tarafı var ki bu zekâta tekabül ediyor; ama diğer yanı gizli olan ki ayette Cenab-ı Hakk “سِرًّا sır olarak”ı önce zikretmiş, değerinden olsa gerek, bu gizli olan boyutu kişinin önünde artık dilediği kadar, istediği kadar Cenab-ı Hakk’la kendi arasında kimsenin bilmediği bir süreç bu; çok gizemli, karşılıklı sevginin paylaşıldığı, Cenab-ı Hakk’ın sevgisine kişinin büyük adımlarla yürüdüğü bir süreç.
Allah’ın elçisi, salat ve selam üzerine olsun, bunu anlattığı bir hadiste bir grup kimseden bahsediyor. Bunlar kendi aralarında oturmuşlar, muhabbet ediyorlar, bir akşam meclisi… Yanlarına bir fakir geldi ve ihtiyacını arz etti onlara, kimse ilgilenmedi. Aralarından biri, o fakir çekip gidince kendince bir bahane uydurdu; vakit geç oldu, ben artık gidiyorum, diye o fakirin ardına düştü. Onu gizlice takip etti ve tenha bir yerde durdurup ona ihtiyacı olanı verdi. Allah (cc)’ın, bu sahne üzerine meleklerine, bu kuluyla övünç duyduğu, bu kulunu meleklerine arz ettiği, tıpkı Âdem’i arz eder gibi… Bakın, benim rızam için bunu hiç kimseye haber vermeden gizlice yaptı ve en çok sevdiği malını paylaştı, anlamındaki bu rivayet önemlidir. Paylaşmak muazzam bir şey…
“وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا “Cenab-ı Hak diyor ki: “Sevgisine rağmen, mala duydukları arzuya rağmen bir başkasıyla paylaşabilmek…” (İnsan 8) Buradan geliyor onun değeri. Yani biz infakın bu boyutunu keşfetsek, ibadetler içerisinde sanıyorum; belki kişi dünyadan çekip gittiğinde, hani geri dönmeye bir fırsatım olsa diyebileceği ve eğer o fırsat gerçekleşirse yapmak isteyeceği bir numaralı ibadet olsa gerek. Çünkü bir ayette Cenab-ı Hakk buyuruyor ki : “…وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم”, Sizi rızıklandırdıklarımızdan harcayın ;“…مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ …”, birinize ölüm gelmeden önce;“…فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ …”, (Munafikun 10) der ki Rabbim, keşke beni birazcık, azıcık bir süre ötelesen, yakın bir zamana değin, çok değil, belki yarım saat belki bir saat(!) yani hayat için istemiyor, yaşamak için istemiyor. Sadece eksik bıraktığı bir şeyi gerçekleştirmek için istiyor. O esnada fark etmiş, bunu nasıl da ihmal ettiğini… Düşünün, elinizde bir mal yükü var ve onu kendiniz için harcamaktan kopmuşsunuz, o başkalarına kalmış. Bunu kendisi için harcayabilmek adına geri döndürülmeyi ister, “Beni geri döndür de…” diyor, ne yapacakmış; biraz namaz kılayım da ben de iyilerden olayım mı, öyle mi diyecek? Hayır, diyor ki: “فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ …” “Ben tasadduk edeyim ve ben de salihlerden olayım.” Bu, ecel sürecine girmiş, bunu yaşamış, kendisine meleklerin belli olduğu ve artık ölüm ahvalini yaşayan, yakin perdesinin aralandığı bir kimsenin sözleri… Dolayısıyla bu açıdan çok önemli. Hiçbir zaman bu deneyimi yaşamadık ama yaşayan birinin duygularını Cenab-ı Hakk bizimle paylaştı. O “geri dönmek isteseydin dünyaya ne yapmak isterdin?” sorusunu buradan gönderince cevap tabiî ki infak etmek oluyor.
İnfakın bu kısmında, yani kişinin gönlüne bırakılmış olan kısmında bir tavan yok mu, denilebilir. Elbette bir tavan var. Allah (cc), infak sürecinde: “ وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ…”; Büsbütün elini yayma, saçıp savurma, “فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا …”; O zaman böyle kınanmış, ayıplanmış bir halde ortada kalırsın, buyuruyor (İsra 29). Bir başka ayette mü’minleri tarif ederken : “وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا”; Onlar infak ettiklerinde ne israf ederler, ne ellerini bellerine dolarlar, ne cimrilik yaparlar. Arada bir yol tutarlar, dengeli bir şekilde, buyuruyor (Furkan 67). Dolayısıyla kendi kazancını veya kazancının gelişimini, sürecini vs. çökertmeden, çünkü onun bir iş hayatı vardır, o iş hayatından belli getirisi vardır, belli yatırımları vardır. Buradan kazanımlarının yatırama dönecek olanlarını da bilir, ARGE’ye, şuraya buraya olacakları da bilir. Ama esas kendisine kazandığı ve bir başkasının götürüp şurada burada mülke vs dönüştürdüğü o korkunç devasa rakamları; onları da bu kez Allah (cc)’ın yoluna harcar ve bu hususta dengeli davranır. Dediğim gibi buradaki tavanı zorlayan ilk karine şudur ki; kendi maişetini veya kendi iktisadi durumunu çökertmeyecek bir şekilde infak etmeli. Çünkü Allah, kulunun kendisinin ihtiyaçlı bir duruma düşmesini istemez. Benzeri durumları Rasulllah (sav) zamanında görüyoruz. Bazı kimseler öyle infaka yöneliyorlar ki kendileri muhtaç duruma düşüyorlar. Allah’ın elçisi bunu yasaklıyor. Dolayısıyla varsa bir dinarın önce kendine harca, sonra ailene, çevrene; yani ilk kendi dairesinden başlayan, halka halka çevresindekileri içine alan bir sorumlulukla hareket etmeyi öngörür. Ve hazır bunu ifade etmişken, harcamanın da yani infakın da hedef kitlesi yine aynı halka halka yayılan sorumluluk içerisinde sıralanmalıdır. Yakın halkadaki muhtaç biri dururken, uzak bir halkadaki muhtaç birine yönelmek, tercih sırasını, öncelikleri karıştırmak demektir ve bu da sevabın azalmasına yol açar. Hz. Peygamber’in arkadaşlarından bir tanesi, yanılmıyorsam Ebu Talha, onun Beyruha diye bir bahçesi var ve bu özel adı da olan namlı bir bahçe, güzel bir bahçe… Peygamber mescidinin karşısında yer alıyor. Zaman zaman Hz. Peygamber’in bu bahçeye girdiği, oradaki var olan bir gözeden, kaynaktan su içtiği, suyunu çok beğendiği, içinde dolaştığı harikulade bir yer. Yani bugünkü gözle bakarsak tam böyle lidere, öndere bağışlanacak; onun özel zamanını geçirmesi için ayrılacak bir yer gibi düşünün. Tam da Ebu Talha’nın böyle güzel bir bahçesinin olduğu dönemlerde bir ayet nazil oluyor: “…لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ” sevdiklerinizden infak etmedikçe birr’e eremezsiniz, iyiliğe kavuşamazsınız.” (Ali İmran 92) Ebu Talha da aynı şeyi düşünmüş, ‘birr’e erebilmek için sevdiklerimizden infak etmek gerekiyorsa benim en çok sevdiğim malım hangisi… En değerlisi, en gözde olanı diye… Tabiî ki Beyruha… Dolayısıyla varıp Allah’ın elçisinin yanına, Beyruha’yı artık bundan böyle Allah’a ve elçisine bıraktığını, tasarruf hakkının bütünüyle artık Resulallah’da olduğunu ifade ediyor. Hz. Peygamber (sav) ona, harika yaptın, biz de zaten güzel güzel gidip dolaşıyorduk orayı. Mescidin genişleme alanı içerisinde tutarız, çok hoş olur vs. gibi bir karşılık vermiyor. Bunu neden senaryo olarak sundum. Çünkü bu günlerde bu işler böyle oluyor. Bir cemaate veya bir kuruluşa veya adına her ne derseniz bu türden verilen, infak maksadıyla bırakılan şeyler hemen hüsnü kabulle karşılanıyor ve bazen de böyle çok nadide şeyler olursa dediğim gibi maalesef kişisel kullanımlara tahsis edilebiliyor. Hâlbuki Rasulallah’ın örnekliği bizim için dikkat etmemiz gereken bir husus ise Beyruha örneğinde Allah’ın elçisi, Ebu Talha’ya, sana bundan daha iyisini teklif etmek istiyorum, diyor. Sen bu malını bize değil; götür kuzenler arasında paylaştır; mesela akrabaların arasında. Sorusu şöyle Resulallah’ın: Sana bu kazancı ikiye katlamanın yolunu göstereyim mi? Daha akrabayı falan zikretmeden, iki kat kazan, daha fazla kazan, diyor. O da, nasıl olacak, diyor? O zaman götür kuzenlerin arasında veya akrabaların arasında bunu paylaştır. Demek ki bir kuruluş, kendisine bu mânâda gelen kimselere önce kendi akrabaları içerisinde buna ihtiyaç duyan kimselerin olup olmadığını hatırlatması veya en azından sorması sünnete uygun düşecek bir ameldir. İslâm, insanların infak ettikleri boyutu, öncelikle kendi çevrelerinde yaşamalarını önemle vurgulamıştır. Kur’an’da bu husustaki sıralama, yakınlık sahibi, akraba şeklindedir. Hatta konu komşu, kapıya yakın kimse… Bu sıralamalar bile vardır ayetlerde. Biz bunları ıskalamamalıyız. Çünkü bu, verimliliği artırır. Bilmediğiniz insanlara yaptığınız harcamalar bazen başıboş dağılabilir. İsabetli olmayabilir veya gereğinden daha fazlasını harcayabilirsiniz, yanıltılabilirsiniz. Ama infakı yaptığınız kişi akrabanız ise o paranın çarçur edilmesini önlersiniz. Çünkü aynı zamanda akrabasınız. Gerçek ihtiyaçlı olan kim biliyorsunuz. Evin beyinin bazen kötü alışkanlıkları olabilir. Paranın oraya harcanmasını önleyebilirsiniz vs. Dolayısıyla Allah’ın bize verdiği bu malı bir meçhule veya meçhul süreçlere harcayamayız. Ondan önce akrabalarımız üzerinden ama halka halka dışa doğru ama her halükârda kontrollü harcamalıyız. Nasıl olsa Allah yolunda veriyorum diye bir miktar tesahül, gevşeklik gösteremeyiz. Çünkü Cenab-ı Hakk “…وَلاَ تُؤْتُواْ السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ قِيَاماً” Allah’ın sizin için dirlik kaynağı kıldığı mallarınızı sefil kimselere kaptırmayın, onlara vermeyin buyuruyor. (Nisa 5) Dolayısıyla harcarken de sorumlu olmalı. Eğer böyle gevşeklik gösterir, nasıl olsa Allah yolunda harcıyorum diye kontrolü elden kaçırırsak, sorumlu davranmaktan uzak olursak, bu, vebale de dönüşebilir. Hatta bir noktadan sonra israfa dönüşebilir. Allah, bu şekilde harcamada bulunanları Kur’an’da ayrıca uyarmıştır. “Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.”(İsra 27) “…إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ”
Ayette geçen; “Allah’a yardım ederseniz” (Muhammed 7) ifadesini nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz?
Allah’a yardım etmek… Kur’an-ı Kerim’de geçen “nasr” kelimesi… Bu kelime, destek olmak, yardım etmek, taraf olmak anlamlarına gelen bir kelime. Kuşkusuz Cenab’ı Hak için herhangi bir ihtiyaç öngörülemez.
O, kullarından başarmak üzere olduğu, onların desteğiyle ancak başarabilecek bir hususta yardım istiyor değildir. Tıpkı “…مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا” “Kim Allah için bir karz-ı hasen verirse…” (Bakara 245) ayetindeki gibi… Karz-ı hasen yani güzel bir borç demek. Tabiî ki bunu, indiği dönemlerde bile kâfirler alaya aldılar. Muhammed’in rabbi zor durumda kalmış, borç istiyor diye. Bazıları; biz zenginiz, o fakir, bizden para istiyor, dediler. Allah (cc) da onlara şiddetli bir cevap verdi. Çünkü onlar dediler ki: “…إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء…” Allah fakirdir, biz ise zenginiz. “…سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ…” Biz onların dediklerini kesinlikle yazacağız (Âl-i İmran 181). Ağırlıklı olarak Yahudilerden gelen bu ifadeyi, Cenab-ı Hakk onlara, vaktiyle peygamberleri katledişlerini yazdığımız gibi diye hatırlatmada bulundu.
Dolayısıyla bu ifadeleri karikatürize etmek ve yanlış anlamaya, su-i istimal veya su-i fehm diyelim, kötü anlamaya çevirmek mümkündür. Ama doğru anlaşılması, doğru anlamak isteyenler için gayet ortadadır. Şöyle bir sahneye dönelim; Hz. Mesih havarilerine dedi ki: “مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ” “Allah’a giden yolda kimlerdir benim Ensar’ım, destekçilerim, yardımcılarım.” (Âl-i İmran 52) Hz. Mesih’in ifadesi böyle; Allah’a giden yolda, süreçte, kimler bana destek olacak, yanımda bulunacak, benimle birlikte olacak? Peki, havarilerinin verdiği cevaba bakalım. “قَالَ الْحَوَارِيُّونَ” Havariler dediler ki: “نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ” “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.”(Âl-i İmran 52). Dolayısıyla da Hz. Mesih’e olumlu cevap vermiş oldular. Şu halde Allah’ın yardımcıları olmanın mânâsı nedir? Allah’a giden süreçte ümmetin Rasulüyle aynı yolu yürümek, ona eşlik etmek, ona tâbi olmak anlamına gelir. Çünkü soru ve cevap şeklindeki bu diyalogda havarilerin verdikleri cevap doğrudan Hz. Mesih’in sorusuna karşılıktır. O sebeple Kur’an-ı Kerim’de Cenab’ı Hakk, bahsettiğiniz soruda Allah’a yardım; Allah’a yardımcı olmaktan, Allah’ın yardımcıları olmaktan bahsetmekte ve bu resule Cenab’ı Hakk’ın kendisine verdiği görevi yaşarken ve yaparken ve insanları bu süreçte sürüklerken, ümmetin Rasulü olarak yönetirken, ona tâbi olmak, katılmak mânâsına gelir. Dolayısıyla ayet-i kerime (Muhammed 7) der ki; إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ“ …eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. ”وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” Yani Resulullah’ın sizi çağırdığı şey söz gelimi savaş ise eğer veya diğer süreçler olabilir bu, katılırsanız, onun peşinden giderseniz, ona tâbi olursanız, onun Allah’a giden yolunda eşlik ederseniz ona; tıpkı Mesih’in çağrısında olduğu gibi; “مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ” “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” (Âl-i İmran 52), o zaman siz Allah’ın destekçileri olmuş olursunuz. Allah da sizi yalnız koymaz. Ayaklarınızı sağlam kılar ve size akıbeti, muazzam, muhteşem akıbeti hazırlar.
Yardımseverlik, sahih bir imanın kazandırdığı bir hal midir yoksa şahsiyet meselesi mi?
Yardımseverlik, mü’minler açısından sadece Allah azze ve celleyi memnun etmek için önemli bir vesiledir. Ama sadece memnun etmek için. Çünkü eğer başkalarının da gözetildiği bir yardım veya infak -her türlüsünü kasdediyorum- niyetin içerisine girerse bir başkasının da gözetildiği, bu kez artık Allah kabul etmez. Çünkü Allah’ın elçisi buyuruyor ki; “Cenab-ı Hakk ortakların en bonkörüdür. Eğer bir konuda ortakları varsa oradaki her şeyi ortaklarına bırakır.” (Müslim). Çünkü o sadece ama sadece kendisine has olan şeyi kabul eder. Yani kimsenin ortak edilmediği, sadece kendisinin hedeflendiği bir şeyi kabul eder. Kur’an’da Allah azze ve celle أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ buyuruyor. Yani sadece halis olan din, Allah’a aittir (Zümer 3). Diğer dinler Allah’a bir etki etmez. İçerisinde başka otoritenin gözetildiği… Onun da Allah’ın yanı sıra memnun edildiği düşünceler, ameli iptal eder. Kuşkusuz böyle şeylerle kişi test edilir. Yani infak sürecinde birer promosyon olarak önüne gelir. Şeytan illa ki onu çeldirmek için çabalar.
Cenab-ı Hakk bir ayette (Hacc 52); وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ “Ne bir peygamber var ne bir resul var ki” إِلَّا إِذَا تَمَنَّى “O bir temennide bulunduğunda söz gelimi iyi bir davranış, iş yapmaya veya infakta bulunmaya veya bir salih amele yöneldiğinde أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ “Şeytan onun ümniyesine, yani ajandasına, düşünce dünyasına, getirip bir şeyler bırakmış olmasın!” فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُEğer şeytan; iyi, böyle güzel bir şey yapıyorsun, bu ayrıca işte şuna da yarar, falanca da bundan memnun olur diye onun niyetine ilave şeyler katmaya kalktığında; kişi eğer bunları reddederse bundan memnun kalmaz ise bunu sadece Allah için yapmak düşüncesine bağlı kalmaya çalışırsa; Allah o zaman şeytanın o bıraktıklarını nesheder yani iptal eder, hükümsüz kılar ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ ve Allah o kişinin kalbinde ayetlerini ikame eder, sağlamlaştırır. Bu bir test süreci olarak elbette önümüze çıkar. Çeldiriciler olarak vardır. Parazit şeyler olarak vardır. Ama kişinin bunlara ufaktan ufaktan pirim vermesi onu esas hedeften koparır. Yani çıkmış namaza gidiyor, yolda şeytan kendisine “iyi düşündün, camide de senin belki patronun vardır, o da seni görürse iyi olur, hani namazın yanı sıra…” dediğinde bunu benimserse hoşnut olursa daha bir keyif alırsa o zaman Allah azze ve celleye olan beklentisinden bir süre sonra kopar. Çünkü çeldiriciye, atılan yeme tav olmuş demektir ve kaybeder. Bu, hayatta Cenab-ı Hakk’ın bizi yardımseverlik, infak hususunda olduğu gibi herhangi bir amel-i salihte de test ettiği hususlardır. Ve hayatın her alanında çeldiriciler vardır. Cenab-ı Hakk, her aşamada ben mi onlar mı diye çeldiricilerin bizi Cenab-ı Hakk’ın hatırından, onun sevgisinden vazgeçirip geçirmediğini her dem yoklar. En yakınımızdan; çocuklarımız, eşlerimiz, sevdiklerimiz üzerinde bile. Hatta esasen onlar üzerinden… Çünkü kişinin tutkusu, sevgisi çoğaldıkça herhangi bir kişiye yahut şeye, Cenab-ı Hakk ile tartıldığında daha fazla zorlayacaktır.
Dolayısıyla
Yardımseverlik, mü’minler açısından kesinlikle bir iman meselesidir ve niyeti çok temiz, pak, kusursuz yapılması gereken bir ameldir, esasında her amelde olduğu gibi, iki boyutu vardır; tenkisli ve aşikâr.
Şöyle sorulabilir; aşikâr olanda başkalarının gözetildiği riya vs. söz konusu olmuyor mu? Hem aşikâr olanın aynı zamanda zorunlu olması, bu bahsettiğimiz şeyi ortadan kaldırır. Yani zorunlu bir amel olduğu için herkes yapmak durumundadır. Bundan ötürü bir ilgi, alaka görmesi beklenmez, tıpkı cemaatle namaz gibi. Zira eğer aşikâr olan zorunlu ibadetleri de bu kapsama alırsanız, bu kez dini hayatın tamamen ortadan kaybolması gibi bir durum ortaya çıkar. Bu da bir şeytani projedir. Şeytan, dini hayatı bütünüyle sırlı, gizli olan alana hapsetmeye çalışıyor hatta camiye gitmeyi bile riyakârlık olarak niteleyebilecek adımlar atmaya çalışıyor; sözüm ona, bazı hocaefendilerin dili üzerinden, bu yanlış bir şeydir. Biz, dini, inşa ettiği toplumdaki biçimiyle ve kodlarıyla esas almak durumundayız. Birilerinin ucube yorumları ancak kendilerini bağlar. Öte yandan yardımseverlik ve yardımseverliğin şahsiyete indirgenmesi; şahsiyet olarak görülmesi, kanımca, bir miktar seküler bir bakış açısı olarak görülebilir. Kişinin erdemi olarak artık yorumlanır. Bu erdem kişiden başlayan ve kişiye dönen bir hale gelir. Hâlbuki kişinin kendisi zaten ölümlüdür. Dolayısıyla o bahsettiğiniz erdem de sönmeye ve yok olamaya mahkûmdur. Sadece salih amel Cenab-ı Hakk’a yükselir “…إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ…”(Fatır 10). Sadece tayyib olan söz yani yegane tek bir ilahı ifade eden ve onu hedefleyen söz… Ki kelime-i tayyibe budur. Ve O’nun adına söylenen söz zeminden yükselir yani kalıcı hale gelir, sonsuza uzanır, Cenab-ı Hakk’a varır. Ve salih ameli azze ve celle yükseltir. Ama meseleyi şahsiyet meselesi olarak görenler, buraya indirgeyenlerin bütün amellerinden hiçbir eser ve iz kalmaz. Ve bunların bir karşılığı yoktur çünkü. Ne için yapıldığının bir amacı yoktur. Birilerine iyilik etmek bir amaç değildir. Kalıcı olan, göklerin ve yerin yaratıcısı, Hayy ve diri olan Allah azze ve cellenin hoşnutluğudur sadece. “…وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ…” Sadece Rabbi’nin, katındaki o salih ameller kalıcıdır ve onların bir karşılığı vardır. Diğer amellerin hepsi ya da diyelim ki bir ameli bir başkası için yapıyorum dediğiniz zaman, o kendisi için yapıyorum dediğiniz kalıcı değilse; o kalıcı olmayan şey için harcadığınız büsbütün zaten ziyandır. Dolayısıyla böyle kuracağınız bütün denklemler hebaen mensure olur. İçerisinde insanlık denen erdem de aynı şekildedir. Böyle bir erdem de kutsanıp uğrunda amel yapılacak bir şeye dönüştürülemez. İnsanlığın kendisi yok olmaya mahkûmken, onun namına oluşturulacak ve yüceltilecek bir put tasavvur edilmemelidir. İnsanlık, yani bir insanın bir başka insan için bir iyiliği söz konusu ise ve bu iyiliğin anlam kazanabilmesi için o diğer insanın yaratıcısı olan Allah’ı memnun etmek için olursa ancak olur, o zaman bir anlam kazanır. Dolayısıyla her türlü bu yatay boyuttaki işlemlerimiz, ilişkilerimiz ancak Allah için olursa anlamlıdır.
Dolayısıyla insanlar kendi aralarındaki her türlü iş ve işlemlerini Allah için yaptıkları takdirde sonuca dönüştürürler ve anlam kazandırırlar. Bu, Cenab-ı Hakk ile yaşanılan sevgiyi sağlamlaştırır ve ona yardım eder. Çünkü mutlak, doğrudan sevgi ancak Allah için olan sevgidir. Diğer sevgilerin hepsi dolaylı sevgiler olmalı… Kişi evladını dolaylı olarak sevmeli, Allah’ın hediyesi olduğu için sevmeli. Aynı şekilde etrafındaki bütün sevdiklerini, Cenab-ı Hakk’ın kendisiyle ilişkilendirdiği ve ona bir arkadaş olarak, yoldaş olarak, eş olarak verdiği ve lütfettiği boyutuna dikkat ederek, Allah’tan ötürü sevmeli; Allah’ın hediyesi olarak görmeli… Dolayısıyla bu, Cenab-ı Hakk’tan ötürü yaşanan bir sevgidir. Bu boyut ıskalanır da doğrudan, mutlak yeni bir sevgi zemini oluşturulursa işte bu şirk gibi bir durumdur ve bunu Cenab-ı Hakk boşa çıkarır. Kişi gün gelir orada onun boşluğunu ve hiçliğini yaşar. Çünkü karşılık bulan sadece Allah’a duyulan sevgidir ve hayatta, az önce bahsettiğimiz elçinin ardına düşmek, ona tâbi olmak, Allah’ın taraftarı olmak vs bunların hepsindeki temel motivasyon; Cenab-ı Hakk’a duyulan sevgidir. O yüzden Allah’ın elçisi insanları çağırırken; “…قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ” de ki Allah’ı seviyorsanız, “…فَاتَّبِعُونِي …” bana tabi olun, “…يُحْبِبْكُمُ اللّهُ…” Allah da sizi sevsin, buyuruyor (Âl-i İmran 31). Dolayısıyla o infak ederken, o namazı kılarken, o elçiye tâbi olurken, o gerçeğin arayışı içerisinde Hakk’ın peşine düşmüş, öğrenme çabası içerisinde insanlığını yaşarken, kişi, aslında Allah’ın sevgisi uğruna adımlar atmaktadır ve böyle kimselere de Cenab-ı Hakk, karşılığında sevgi vaat ediyor. Dolayısıyla bu bir sevişme halidir, karşılıklı sevgi halidir ve kul ile Allah arasındaki bu sevgi zemini, başka herhangi bir alternatifi olmayan yegâne hedef, yegâne amaçtır ve yegâne araçtır bu dünya açısından. Kişi ancak bu süreci yaşarsa Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği o sonsuz ödüllere kavuşur. Onun rızasına kavuşur, cennetlerine kavuşur. Vaat ettiği bitimsiz hayata ve saadete kavuşur. Diğer türlüsü, yani Cenab-ı Hakk temelli olmayan yataydaki ilişkiler seküler ilişkilerdir. Kırmızı ışıkta ben durmalıyım, çünkü ben durmazsam başkası da durmaz. O zaman günün birinde bir başkası beni ezip geçebilir. Şu halde yaptığım iyilik bilahare bana döneceğinden, sosyal bir toplumda yaşıyorum, ben kurallara riayet edeyim ki başkaları da riayet etsin ve huzurlu yaşayayım, düşüncesi temelinde gerçekleşen bir durumdur. Karşılığında bir sevgi bekleyen, hele hele sonsuz bir karşılık uman, böyle muazzam boyutları olmayan sığ ve kısır bir düşüncededir. Adını ne kadar yüceltsek, erdem vs desek de bunlar bir hiç uğruna yapılan şeylerdir ve sonucu olmaz.
Yardımseverlik ile takva arasında nasıl bir ünsiyet bulunmaktadır?
Takva, bütün amellerde önemli bir etkendir. Esasında takva, amelin kendisi olmaktan çok amele eşlik eden bir düşünce halidir. Sakınım, korunma refleksi diyebiliriz. Bütün amellere eşlik edebilir. Nasıl bir sakınım nasıl bir korunma refleksidir bu?
Yapmak üzere olduğumuz iş ve işlemlerden dolayı Cenab-ı Hakk’ı küstürmekten korkmamızdır. Bu duygu ve düşünce, memnun etme arzusundan daha üsttedir aslında. Yani bazıları bunu küçümsüyor. Diyorlar ki takva, kişinin Cenab-ı Hakk’ın hışmından korunması, Cenab-ı Hakk’ın öfkesinden korunması, Cenabb-ı Hakkın kendisine küsmesinden korunması, buna dair ürkekliği falan negatif bir şey gibi tarif ediyorlar. Hâlbuki Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmak için, sevgisini kazanmak için olan duygularının daha rafine halidir esasında. Şöyle, beşeri temelde bunu örnekleyelim. Bir insanın çok sevdiği bir arkadaşı olsun. Ama onu çok seviyor, ona âşık. Onun için, onun gönlünü yapmak için pek çok şey yapıyor. Ama büyük de bir korkusu var yüreğinde. Onu, yanlış yapıp küstürmekten korkuyor. O kadar ki bu korkusu bazen, istemsiz yanlışlardan ötürü bile ‘acaba bir yanlış yaparım, farkında olmam’ böyle hayaller böyle şeyler bile aklından geçiyor. Bu korkusu kişinin ne zaman büyür? Aşkı büyüdüğünde, sevgisi büyüdüğünde bu korku ona eşlik eder. O da kabarır. Dolayısıyla takva; kişinin Cenab-ı Hakk’ı memnun etme, onun rızasını kazanma düşüncesine eşlik eden, aman ha, süreci bir şekilde batırırsam, yanlış yaparsam, diye bir korku halidir. O yüzden geleneğimizde çoğu zaman korku diye ifade edilmiştir. Çünkü korkuya dönüşür. Yani düşünün, kişinin sevdiğine bile; en çok neyden korkuyorum, seni bir gün kırmaktan korkuyorum, demesi nasıl rafine bir duygu haliyse, asla negatif değil, duyduğu sevginin adeta özeti gibidir. Kulun da Cenab-ı Hakk’a karşı bu ürkek, onu küstürmekten ürken hali son derece değerlidir ve takva ile ifade edilir. Korunma halidir. Yaptığı işi yanlış yapmamak, hele hele yanlış işi zaten doğrudan yapmaktan özellikle uzak durur. Yaptığı doğru işi bile yanlış yapmaktan, ona yanlış şeyler bulaştırmaktan duyulan korku, doğru biçimde yapmak için itina göstermek vs bunların hepsi takvadan kaynaklanan şeylerdir. Kişinin takvası büyürse bütün amellerine yansır. Namazına da yansır, huşû olarak yansır, dikkat, özen olarak yansır. Tabiî ki yardımseverliğine de infakına da aynı şekilde yansır. Hatta özel olarak buraya daha çok yansır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın sevgisinin bire bir ve özelde yaşanılabildiği, tıpkı oruç gibi önemli bir mecradır infak alanı. Dolayısıyla takva puanları daha çok tabiî ki.
Bireysel anlamda yardım eden olma ve yardımseverliği Kur’an’ın genel olarak nasıl işlemiş olduğu ve bize nasıl bir rol biçmiş olduğundan bahsettiniz. Günümüz Müslümanının şahsiyeti bu rolü ne kadar kaldırıyor? Ne kadar ‘Ensar’ız? Eksikliklerimiz nelerdir? Tabiî her dönemde, her çağda bunu çok iyi başaran fertlerin olduğuna inanırım hep. Ama bu fertlerin toplumdaki sayısı, oranı elbette zamandan zamana azalıp yahut çoğalıyordur. Bu bizim bilemeyeceğimiz bir şey. Ama bütün zamanlarda bunların sayısı azdır. Cenab-ı Hakk “وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ…” Kullarımdan şükreden azdır diyor (Sebe 13). Bu şükreden kullar ki şükrünü Cenab-ı Hakk’a bir dönüş olarak infakla yaşar, dua ile yaşar, namazda niyazla yaşar. Yoksa kulun Cenab-ı Hakk’a karşılık olarak vereceği, kendisinin var ettiği ekstradan bir şeyi yoktur. O sebeple bu mânâda gerçek bir şükür, kul açısından söz konusu değil. Kulunki sanal bir şeydir. Yine Cenab-ı Hakk’ın verdikleri üzerinden birer dönüştür. Allah’ın verdiğini Cenab-ı Hakk’a dönüp tekrar vermek gibi bir şeydir. Esasına bakarsanız, babanın çocuğuna verip çocuğun tekrar babasına onunla bir şey alması gibidir. Ama aldığının anlamı vardır. Çünkü bir süreliğine onun eline geçmişken, kendininmiş gibi sanmışken, en azından başka alternatiflerde harcama imkânı varken, dönüp babası için bunu yapması anlamlıdır. Şükür böyle bir şeydir. Dolayısıyla da infak, şükrün şemsiyesi içerisindedir. Kuldan Allah’a bir dönüştür. Çok önemli bir dönüştür. Cenab-ı Hakk’ın kula verdikleri içerisinde… Çünkü en önemli nimetlerden bir tanesi mal ve mülktür. Bu dönüşü kul sağladığında bunu yerine getirmiş olur. Günümüzde bu ne kadar sağlanıyor? Çok iyimserim bu noktada, en azından bizim coğrafyamızda bu noktada iyimserim. İnsanımızın bu uğurda kurduğu teşekküller var, kuruluşlar var, bunu sistematik hale getirmesi, yukarıda bahsettiğim saçıp savurma ve uygun olmayan isabetsiz harcamaların önünün alınması bakımından son derece değerli girişimlerdir. Bu girişimlerde yer almak, hizmet etmek, bu infak süreçlerinde hiç akla hayale gelmedik bir düzeyde manevi getiri sağlayabilir. Çünkü Allah’ın elçisi (sav) zamanında mesela insanların, zengin insanların böyle bugünkü gibi CEO’ları (yönetici) olurdu; onların mallarını sevk ve idare eden köleleri. Bunlar ticaret biliyorlar, hesap kitap biliyorlar, yazmayı-çizmeyi biliyorlardı. Allah’ın elçisi dedi ki: “Eğer bu hesaptan kitaptan sorumlu olan, malı sevk ve idare eden köle, efendisinin yaptığı harcamalar noktasında gönül hoşnutluğuyla bunların yerini tevdi eder, hatta efendisini bu uğurda özendirirse vs aynı sevabı alır.” Yani o koca mülke kendisi sahip değilken, harcamadan gelen ecirden aynı oranda pay alır. Cenab-ı Hakk, aynı o oranda ona da sevap yazar. Dolayısıyla bunu çok zekice bir sevap kazanma süreci olarak görüyorum. Sizin hiçbir zaman milyarlarca paranız olamayabilir. Ama böyle bir girişimde, böyle bir süreçte rol alarak ve niyetinizi de böyle ortaya koyarak, o asla cebinizde görmeyeceğiniz devasa rakamları harcamışçasına sevaplar elde edebilirsiniz. Bu mânâda ülkemizde çok güzel girişimler olduğuna inanıyorum. Bunların ulusal çapta ve uluslararası çapta önemli sonuçlar elde ettiği kanısındayım. Okuduklarım, gördüklerim, bildiklerim kadarıyla bendeki algı bu. Dolayısıyla sadece bildiğim ve bende karşılığını bulan algıyı ancak ifade edebilirim. Dolayısıyla bu çok memnuniyet vericidir. Hatta Cenab-ı Hakk’ın ümmetimizi, milletimizi, bu yönde olan başarıları dolayısıyla, çabaları dolayısıyla, ıslah eden bu gayretleri dolayısıyla esirgediğine, kolladığına inanırım hep. Özellikle son yıllarda komşu ülkelerden, özellikle Suriye’den gelen kardeşlerimize halkımızın kucak açması; bunun yani devlet politikasından öte bir şekilde, devletin yaptığı elbette takdire şayan, ama yanı sıra halkın kucak açması, bu politikayı benimsemesi, buna karşı çıkmaması, bunu içselleştirmesi, evini, yerini, yurdunu açması insanların… Bunlar harikulade şeyler. Bunu yapanlar açısında söylüyorum tâbi. Aramızda bundan memnun olmayan, hoşlanmayan kimseler de olabilir. Biz onları değil; halkımızın genel teamülünü, yaklaşımını konuşmalıyız. Medine’de, o günkü Medine’de de Muhacirler hicret ettiği zaman onların gelmelerinden hoşlanmayan kimseler vardı. Bunlar konumuz değil. Konumuz, halkın çoğunluğu itibariyle bu sürece katkı sunulması. Ve inanıyorum ki bu, başta hem milletimiz açısından, sonra ümmete yansıyacak şekilde de büyük bir fütuhatın önünü açacaktır. Belki buradan büyük bir medeniyet bile doğabilir. Çok güçlü bir adımdır.
Göçüp gelen milyonlarca insana, insanların yerlerini yurtlarını açması, ekmeklerini paylaşması, onlara iyi muamelede bulunması… Elbette istisnai kötü muameleler olabilir. Ama geneli konuşursak benim kanaatim son derece olumludur.
Bu süreçlerde rol almış kimselere hep gıpta etmişimdir. Böyle tanıdığım insanlar var, evlerini yurtlarını açmış. Kapısının önünde Suriyeli kardeşlerimizin çokça toplandığı kimseler var. Bunları, çağlar ötesine adım atıp Ensar ile birlikte aynı davranışlara bürünebilen, dolayısıyla da aynı sonuçları Allah’tan kendileri için ümit edebileceğimiz ve bekleyebileceğimiz kimseler olarak görüyorum efendim.
Ensar’ın şahsiyetini inşa eden, onları gözü kapalı selim bir niyetle varlıklarının yarısından seve seve vaz geçirtebilen etmen neydi? Elbette ki Cenab-ı Hakk’a duydukları sevgileriydi. Yani onlar biat ederlerken de karşılığında ne var diye sordular. Allah’ın elçisi Cenab-ı Hakk’ın rızasını tarif etti. Ve bu rızanın tecellisi olan cennetini tarif etti. Hayat sonrası yeni bir hayattan, bitimsiz bir hayattan bahsetti. Onlar da bunun üzerine, tıpkı bir ticaret gibi karşılıklı alavere anlamına gelen biati gerçekleştirdiler. Ve sonra da dediler ki “لا نقيل ولا نستقيل” ‘Bundan biz artık vazgeçmeyiz, istikale etmeyiz yani bu anlaşmayı atmayız, senin de atmana müsaade etmeyiz, bu iş bitmiştir.’ Sonuna kadar onları Allah’ın elçisinin arkasında durduran ve her türlü desteği vermelerini sağlayan anlaşma bu anlaşmadır ki iman ahdidir bu ve tâbi olma ahdidir. Ucunda Cenab-ı Hakk’ın rızası, hoşnutluğu, dediğim gibi bunun tecellisi olan, sonucu olan o sonsuz yaşam vardır. Dolayısıyla bu yaşamdan o sonsuz yaşam uğruna vazgeçmiş kimselerdir. Son derece mantıklı, akıllıca bir iş yapmışlardır. Ekmeklerini, yiyeceklerini, içeceklerini, yerlerini, yurtlarını paylaşmışlardır. Aynı düşünceleri, aynı yaklaşımı kendi içerisinde doğru oturtabilen kimselerin de aynı davranışları sergileyebileceklerini öngörebilmemiz lazım. Bu, o zamana ve zemine özgü bir şey değildir. Bir anlayıştır. Bu anlayışı, bu denklemi şuur dünyasında temellendirebilen her insan artık aynı ameli yapabilir ve aynı mahsulü alabilir. Nitekim demin bunu yapabilen insanların her dönemde olabileceğinden söz ettik. Hazır bunlardan bu kadar söz etmişken Cenab-ı Hakk’ın bizleri de onlar gibi davranabilmek hususunda muvaffak kılmasını dileyelim.
Selim bir niyetle başlayanlar dahi sonradan tekebbüre doğru yol alabiliyor. Müslümanlar olarak hemen hemen her sahada olduğu gibi infak noktasında da tevazuu kaybediyoruz gibi… Buna sebep nedir? Bu sebebi ortadan kaldırma ve ihya olma metodumuz vahye göre nasıl olmalıdır? Sürecin yarısından sonra niyetin bozulması, süreç içerisinde selim niyetin kaybolma ihtimali, çıkış noktası içerisinde olan iyi niyeti zayi etme vs bunlar hep bizi yolda bekleyen şeylerdir. Cenab-ı Hakk düzeni böyle kurmuş. Dediğim gibi yani bir niyet ediyorsunuz; Cenab-ı Hakk, o niyetinize pamuk ipliklerle mi bağlısınız, en küçük bir çeldirici önünüze çıkarsa vazgeçer misiniz diye bu denemeyi hep yol boyunca karşımıza çıkaracaktır, zaten karşımıza çıkarıyor da. Dolayısıyla Talut’un ordusundakiler gibi adım adım yoklanıp fire vermek doğal bir şeydir. Fire verdiklerimize odaklanıp sanki süreci komple kaybetmiş gibi bir hava estirmek doğru değildir. Efendim, sona kalanlar az oldu, olabilir. Talut’un askerleri de en sona az kaldı. Ama o az kişiler Calut’u yendiler. Dolayısıyla elenmek, sürecin doğasında var. Ve hakikaten elenmesi de gerek. Çünkü çeldiricileri önceleyip Cenab-ı Hakk’a duyduğu o ilk baştaki niyetinden vazgeçen kimselerin süreçte kalmasını hiç birimizin vicdanı kabul etmez. Yani bir başkasını Allah’a tercih ettiği halde hâlâ Allah’ın, o kişiyi sürecin içerisinde bırakması, başka şeyleri gün gelip de Cenab-ı Hakk’ın memnuniyetinin üzerine çıkardığı halde Cenab-ı Hakk’ın hâlâ onu tolere etmesi… Bu bizim de kabul etmeyeceğimiz bir şey. Tabiî aynı anda korkumuzu da büyütüyor. Çünkü benzer kusurlar yaptığımızda diskalifiye olma korkusu var. O yüzden sürecin ilerleyen boyutlarında imtihanın daha zorlaşacağı, daha ağırlaşacağı, çeldiriciliğinin daha kuvvetli hale geleceği hakikattir. Ve nihayet son çeldirici; o da nedir? Son çeldirici; canını kaybetme korkusudur. Allah azze ve celle bu korkunun dahi uğrunda aşılmasını kullarından beklemektedir. Dolayısıyla O’nun uğrundaki süreç hep bir çaba ve gayret sürecidir. Yani cihad sürecidir. Ve buradaki harcanacak olan şeyler varlıkların hepsidir. O yüzden Cenab-ı Hakk “…بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ…” buyuruyor (Tevbe 81). Mallarıyla ve canlarıyla yani “…أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ…” varlıklarını, her şeyini Allah uğrunda kaybedebilecek bir kıvama gelen kimse, teslimiyetini doruklara taşımış demektir. Bu başarıyı sağladığında artık onun eceli yakın demektir. Çünkü hayat sınav içindir. Sınav tamamlandığında artık hayat da bir yerden sonra tamamlanır. Hayat devam ettiği sürece çeldiriciler ve özellikle sona doğru, hatta sürecin ortasından ileriye doğru daha güçlü çeldiriciler önümüze çıkabilecektir. Bu süreçte elenen çokları olabilir. Ama dediğim gibi elendik, bittik, tükendik, harcandık, yok olduk, dolayısıyla artık süreç diye bir şey kalmadı, zehabına varan türden yorumlar bir noktadan sonra karalama psikolojisine dönüşebiliyor. Bendeniz Anadolu coğrafyasında başlayan ve İslâm ümmetinin tekrar uyanışı olarak görülen, en azından çevreden böyle görülen sürecin hâlâ devam ettiğini, bir ağacın kollarının budanması gibi elenenler, dökülenler vs katarların dışında kalanların olabileceğini ama hâlâ katarın yani bu kervanın ve vagonların yolunda olduğuna inanan birisiyim. Ve son demlerde verilen sınavlar da sözgelimi mültecilerin gelmesi gibi veya bu coğrafyada yaşanan kanlı bir darbe girişimi gibi. Bunlar hâlâ sürecin devam ettiğinin çok önemli kanıtlarıdır. Zira ortada süreç diye bir şey kalmasaydı düşman bu türden hamlelere başvurmazdı.
وَأقول قولي هذا واستغفر الله العظيم ولي ولكم ولسائر المسلمين والحمد لله رب العالمين…
Muhterem Hocam, vakit ayırıp sorularımıza verdiğiniz cevaplarla aydınlattınız, müteşekkiriz. Allah razı olsun.
Ben de röportaj için teşekkür ederim. Rabbim muvaffakiyetler versin!
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.
Yardımlaşma Üzerine
Halis Aydemir ile Röportaj
Yardımlaşma kavramı ile tefsiri buluşturmadan evvel, tefsir ile olan ünsiyetinizin hikâyesini bizimle paylaşır mısınız? Çocukken, hafızlık yaparken; bir yandan da Kur’an-ı Kerim’in mânâları dikkatimi çekerdi. Zaman zaman bazı konuları düşünüp sorularıma cevaplar aradığımda; bir bakardım ki o konuyla ilgili çok çarpıcı bir ayetle karşılaşmışım. Bu da çok hoşuma giderdi. Kur’an’ın bu yanı çok dikkat çekiciydi benim için. Yine aynı şekilde okuduğum kaynaklarda, tefsirlerde yahut da zaman zaman dinlediğim hatiplerin, bir konuyu işlerken Kur’an-ı Kerim’in farklı surelerinden ayetler getirip buluşturdukları ve bir anlam bütünlüğü içerisinde, adeta örgüyü andıran ve çok hoş bir resme dönüşen anlatımlar bütünlüğü, gerçekten çok hoşuma giderdi. Kur’an-ı Kerim’in adeta bu dinamik yanı çok çarpıcıydı. Dolayısıyla buna merak saldım. Dikkatimi çeken, hoşuma giden, beni ansızın çarpan ayetleri kendi kendime düşünür, bunlar üzerinde tefekkür ederdim. Bu bireysel boyutta olan şeyler yani. Ve daha sonra bunları paylaşmaya başlayınca etrafımızdaki başka insanların da, çok çarpıcı bulduğunuz ayetleri aynı şekilde değerlendirebildiğini, hissedebildiğini görüyorsunuz. Bu bir süreç, yani böyle devam ediyor. Bitmedi, bitmiyor da. Hakikaten bu yönüyle baktığınızda; konuşan bir Rabbi buluyorsunuz orada. Tabiî biraz da ortama bağlı. Bir tarihte, Mescid-i Haram’da namaz kılıyordum imamın arkasında. İmam o esnada Samiri’nin buzağısıyla ilgili ayetleri okuyordu. O esnada, ayette Cenab-ı Hak İsrailoğullarına hitaben: …أَلَمْ يَرَوْاْ أَنَّهُ لاَ يُكَلِّمُهُمْ; Nasıl ona taparlar, görmediler mi o buzağı onlarla konuşmuyor bile?…” (Araf 148) diyordu ayette, ben ayeti o esnada dinlerken, içimden şöyle bir şey geçti: “Ama sen de bizimle konuşmuyorsun ki yani bizim de öyle konuşan bir rabbimiz yok, niye onları böyle yadırgadın…” diyordum ki o esnada bunu bize anlatanın/konuşanın Allah olduğunu fark ettim. Evet, bizim konuşan bir Rabbimiz var. Kendisini dinliyoruz ve O, ayetlerini bizim sorularımıza, istifhamlarımıza, beklentilerimize, tam da aradığımız cevaba uygun olarak önümüze çıkarıyor. Tabiî eğer bunun arayışı içerisindeysek ve cevabı O’nun Kitab’ında arıyorsak…
Tabiri caiz mi bilemiyorum, Kur’an, Allah ile kul arasında bir inter-medium gibi değil mi? Ama oysa O bir Kitap… Yani tam da demek istediğim bu. Aradığınız sorunun cevabı yeni gelmiş gibi… Yani canlı, interaktif bir diyalogda olduğu gibi, karşılıklı canlı gibi olması sizi şaşkına çeviriyor. Bunu Kur’an’la ilgilenen çoğu kimse ifade eder. Hatta yeni yeni mühtedilerde bile bunu gördüm. Dolayısıyla bu demek ki Kur’an’a has bir özellik ve içine çeken; sizi tefsir ile yani Kur’an’ı anlama süreciyle yoğuran tarafı da bu. Dolayısıyla bir kere tutundunuz mu, eğer cevabınızı Allah’tan arama düşüncesinden kopmadıysanız, her dem orada bir vakit sonra önünüze bir ayet çıkıyor. Sanki o güne değin o ayeti hiç okumamış, hiç o güne değin o ayeti bilmemiş gibi oluyorsunuz. Düşününki hafızlık yapmışsınız, o ayeti ezberlemişsiniz, kim bilir kaç kere tekrar etmişsiniz; ama o gün ilk defa anlıyorsunuz. Bu, Hz. Ömer (ra)’in, Peygamber vefat ettiğinde إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُم مَّيِّتُونَ “Muhakkak ki sen öleceksin ve onlar da ölecekler.” (Zumer 30) ayetini duyduğunda ilk defa duymuş olması gibidir.
Bu, üzerine harcadığınız mesaiye bağlı ve biraz da insanların oluşturduğu bir sinerji, bir ders ortamı vs. bunlara bağlıdır. Yani Allah (ac)’ın sözü hiçbir zaman kul sözü gibi sığ değildir, derinliklidir ve üzerinde durmaya, düşünmeye elverir bir yoğunluktadır. Yani özgül ağırlığı son derece yüksektir.
Vahye göre kabul gören infak nedir? Yardım nedir? Vahye göre kabul gören infak… Allah (ac), infakı Kur’an’ı Kerim’de güçlü bir şekilde özendiriyor, emrediyor, insanları infak etmeye yönlendiriyor. Esas itibariyle Kur’an’ın girişindeki gibi; “وَمِمَّارَزَقْنَاهُمْ يُنفِقُونَ …” “Rızıklandırdıklarımızdan infak ederler.” (Enfal/3) infakın temeli bu. Dolayısıyla bütün rızıklandırdıklarını infak ederler değil de, rızıklandırdıklarımızdan infak ederler. O halde kısmi bir infak süreci var. Allah (ac) böyle emrediyor. Kur’an-ı Kerim’de infaka, sadakaya dair ayetler çoktur, bir de hep namaz eşliğinde gelen zekât ayetleri vardır. Dolayısıyla bunların birinin diğerinden farkını tam olarak anlamak ve ayrımlarını görmek, yine vahyin bir diğer biçimi olarak Rasulullah’a gelen; Kur’an harici vahiyler üzerinden bunları anlamak mümkündür. Rasulullah’ın uygulamasına bakıldığında, Rasulullah’ın uyguladığından beridir genişleyen, büyüyen, bu coğrafyasına rağmen İslam Dünyası’nda aynen uygulanması devam etmektedir. Zekât müessesesi vardır. Ve farz olarak mü’minlerin (döngüsü de bellidir) yılda bir kere ve oranları da bellidir. Bu oranlar üzerinden infak ettikleri (o da bir infaktır) zorunlu bir biçime karşılık gelir bu zekât dediğimiz; farz olan kısım, dediğim gibi belli bir oranı aşan mal üzerinden belli oranlarda yapılan infak çeşididir. Öte yandan sadaka dediğimiz, infak dediğimiz; serbest olan boyut ki Rasulullah (sav)’ın inşa ettiği toplumdaki uygulaması bunu göstermektedir. Bu insanların artık belli bir orana bağlı kalmadan ve belli bir döngüye de bağlı kalmadan; gönüllerince verdikleri ve adeta birbirleriyle yarıştıkları, Cenab-ı Hakk’ı memnun etmek için çok önemli bir araç. Ve bir ayette “…وَتَثْبِيتًا مِّنْ أَنفُسِهِمْ…” :”Ve kendilerinden yana bir ispat olmak üzere” kişinin Allah (cc)’a olan inancını kendi kendine ispat ettiği, çünkü kendi kendine konuşurken “Malımı Allah için vermeye beni iten O’nun sevgisinden gayrı bir şey yok!” diyebileceği türden bir amel. Ve burada biraz, bağışlayın ifademi, güven duyabileceği denebilir; tam olarak doğru değil bu ifadem belki çünkü hiçbir amelde bu boyut yok.
Kişi gizliden bunu yapabilir, mesela Allah (ac) :“… الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُم بِاللَّيْلِ وَالنَّهَارِ سِرًّا وَعَلاَنِيَةً” Gizli yahut aşikar olarak infak edenler, diyor (Bakara 284). Bu infak müessesesinde kişi kendi kendine aynaya bakarken, ben Allah’a inanıyor olmalıyım. Ben O’ndan yana ahiret beklentisi içerisinde gerçekçi bir imana ve düşünceye, beklentiye sahip olan biri olmalıyım ki “Ben malımı götürüp infak ettim, bak hiç kimse bilmiyor!” diyebileyim. Mal canın yongası; yerlisi, yabancısı herkes malına tutkuyla bağlıdır, sahip çıkar, buna rağmen az evvel dediğim bir idrake ve amele sahipsem, demek oluyor ki ben bu süreçte ahirete yönelik olarak yürüyebilen birisiyim. “…إِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللَّهِ”; öyle derlermiş infak edince: “Biz sizi ancak Allah için doyuruyoruz”, “…لَا نُرِيدُ مِنكُمْ جَزَاء …” bundan ötürü bir karşılık bekliyor değiliz; “وَلَا شُكُورًا …”, “ve sizden bunun için bir teşekkür de bekliyor değiliz.” (İnsan 9). Bu psikolojiyi kişiye yaşatabilen bir amel, dolayısıyla Kur’an’da çok güçlü bir şekilde özendirilmiş, karşılığı çok muhteşem şekilde tarif edilmiş… Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: “…كَمَثَلِ جَنَّةٍ بِرَبْوَةٍ أَصَابَهَا وَابِلٌ فَآتَتْ أُكُلَهَا ضِعْفَيْنِ فَإِن لَّمْ يُصِبْهَا وَابِلٌ فَطَلٌّ …” yüksekçe bir tepede; yani tepe bir yerde öylesine nemli bir ortam, münbit bir ortam var ki çiselese bile kat kat karşılık veriyor (Bakara 265). Cenab-ı Hakk’ın karşılığını sayısal olarak ifade ettiği bir başka ayette de “…مَّثَلُ الَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ” yani bir tane düşünün ki yedi sümbül vermiş, “…فِي كُلِّ سُنبُلَةٍ مِّئَةُ حَبَّةٍ …”, her sümbülünde o taneden yüzer tane var, bunu da orada bırakmamış, “…وَاللّهُ يُضَاعِفُ لِمَن يَشَاء …” Allah dilediği için daha fazla, kat kat katlar, diye buyuruyor (Bakara 261). Ayetlerde geçen bu ifadelerin benzerleri hadislerde de var. Allah’ın elçisi, “وَلوْ بِشقِّ تَمْرةٍ”; bir hurma kırıntısıyla, parçasıyla bile olsa infak edin diye bahsettiği; sizin o hurmanın bir parçası ile yapacağınız infakı Allah alır büyütür, büyütür… Sonra bir bakmışsınız ki ahirette karşınıza Uhud gibi çıkarmış. Şu betimlemeye bakar mısınız, tarife bakar mısınız!? Dolayısıyla infakın elbette zorunlu ve aşikâr olan bir tarafı var ki bu zekâta tekabül ediyor; ama diğer yanı gizli olan ki ayette Cenab-ı Hakk “سِرًّا sır olarak”ı önce zikretmiş, değerinden olsa gerek, bu gizli olan boyutu kişinin önünde artık dilediği kadar, istediği kadar Cenab-ı Hakk’la kendi arasında kimsenin bilmediği bir süreç bu; çok gizemli, karşılıklı sevginin paylaşıldığı, Cenab-ı Hakk’ın sevgisine kişinin büyük adımlarla yürüdüğü bir süreç.
Allah’ın elçisi, salat ve selam üzerine olsun, bunu anlattığı bir hadiste bir grup kimseden bahsediyor. Bunlar kendi aralarında oturmuşlar, muhabbet ediyorlar, bir akşam meclisi… Yanlarına bir fakir geldi ve ihtiyacını arz etti onlara, kimse ilgilenmedi. Aralarından biri, o fakir çekip gidince kendince bir bahane uydurdu; vakit geç oldu, ben artık gidiyorum, diye o fakirin ardına düştü. Onu gizlice takip etti ve tenha bir yerde durdurup ona ihtiyacı olanı verdi. Allah (cc)’ın, bu sahne üzerine meleklerine, bu kuluyla övünç duyduğu, bu kulunu meleklerine arz ettiği, tıpkı Âdem’i arz eder gibi… Bakın, benim rızam için bunu hiç kimseye haber vermeden gizlice yaptı ve en çok sevdiği malını paylaştı, anlamındaki bu rivayet önemlidir. Paylaşmak muazzam bir şey…
“وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلَى حُبِّهِ مِسْكِينًا وَيَتِيمًا وَأَسِيرًا “Cenab-ı Hak diyor ki: “Sevgisine rağmen, mala duydukları arzuya rağmen bir başkasıyla paylaşabilmek…” (İnsan 8) Buradan geliyor onun değeri. Yani biz infakın bu boyutunu keşfetsek, ibadetler içerisinde sanıyorum; belki kişi dünyadan çekip gittiğinde, hani geri dönmeye bir fırsatım olsa diyebileceği ve eğer o fırsat gerçekleşirse yapmak isteyeceği bir numaralı ibadet olsa gerek. Çünkü bir ayette Cenab-ı Hakk buyuruyor ki : “…وَأَنفِقُوا مِن مَّا رَزَقْنَاكُم”, Sizi rızıklandırdıklarımızdan harcayın ;“…مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ …”, birinize ölüm gelmeden önce;“…فَيَقُولَ رَبِّ لَوْلَا أَخَّرْتَنِي إِلَى أَجَلٍ قَرِيبٍ …”, (Munafikun 10) der ki Rabbim, keşke beni birazcık, azıcık bir süre ötelesen, yakın bir zamana değin, çok değil, belki yarım saat belki bir saat(!) yani hayat için istemiyor, yaşamak için istemiyor. Sadece eksik bıraktığı bir şeyi gerçekleştirmek için istiyor. O esnada fark etmiş, bunu nasıl da ihmal ettiğini… Düşünün, elinizde bir mal yükü var ve onu kendiniz için harcamaktan kopmuşsunuz, o başkalarına kalmış. Bunu kendisi için harcayabilmek adına geri döndürülmeyi ister, “Beni geri döndür de…” diyor, ne yapacakmış; biraz namaz kılayım da ben de iyilerden olayım mı, öyle mi diyecek? Hayır, diyor ki: “فَأَصَّدَّقَ وَأَكُن مِّنَ الصَّالِحِينَ …” “Ben tasadduk edeyim ve ben de salihlerden olayım.” Bu, ecel sürecine girmiş, bunu yaşamış, kendisine meleklerin belli olduğu ve artık ölüm ahvalini yaşayan, yakin perdesinin aralandığı bir kimsenin sözleri… Dolayısıyla bu açıdan çok önemli. Hiçbir zaman bu deneyimi yaşamadık ama yaşayan birinin duygularını Cenab-ı Hakk bizimle paylaştı. O “geri dönmek isteseydin dünyaya ne yapmak isterdin?” sorusunu buradan gönderince cevap tabiî ki infak etmek oluyor.
İnfakın bu kısmında, yani kişinin gönlüne bırakılmış olan kısmında bir tavan yok mu, denilebilir. Elbette bir tavan var. Allah (cc), infak sürecinde: “ وَلاَ تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ…”; Büsbütün elini yayma, saçıp savurma, “فَتَقْعُدَ مَلُومًا مَّحْسُورًا …”; O zaman böyle kınanmış, ayıplanmış bir halde ortada kalırsın, buyuruyor (İsra 29). Bir başka ayette mü’minleri tarif ederken : “وَالَّذِينَ إِذَا أَنفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذَلِكَ قَوَامًا”; Onlar infak ettiklerinde ne israf ederler, ne ellerini bellerine dolarlar, ne cimrilik yaparlar. Arada bir yol tutarlar, dengeli bir şekilde, buyuruyor (Furkan 67). Dolayısıyla kendi kazancını veya kazancının gelişimini, sürecini vs. çökertmeden, çünkü onun bir iş hayatı vardır, o iş hayatından belli getirisi vardır, belli yatırımları vardır. Buradan kazanımlarının yatırama dönecek olanlarını da bilir, ARGE’ye, şuraya buraya olacakları da bilir. Ama esas kendisine kazandığı ve bir başkasının götürüp şurada burada mülke vs dönüştürdüğü o korkunç devasa rakamları; onları da bu kez Allah (cc)’ın yoluna harcar ve bu hususta dengeli davranır. Dediğim gibi buradaki tavanı zorlayan ilk karine şudur ki; kendi maişetini veya kendi iktisadi durumunu çökertmeyecek bir şekilde infak etmeli. Çünkü Allah, kulunun kendisinin ihtiyaçlı bir duruma düşmesini istemez. Benzeri durumları Rasulllah (sav) zamanında görüyoruz. Bazı kimseler öyle infaka yöneliyorlar ki kendileri muhtaç duruma düşüyorlar. Allah’ın elçisi bunu yasaklıyor. Dolayısıyla varsa bir dinarın önce kendine harca, sonra ailene, çevrene; yani ilk kendi dairesinden başlayan, halka halka çevresindekileri içine alan bir sorumlulukla hareket etmeyi öngörür. Ve hazır bunu ifade etmişken, harcamanın da yani infakın da hedef kitlesi yine aynı halka halka yayılan sorumluluk içerisinde sıralanmalıdır. Yakın halkadaki muhtaç biri dururken, uzak bir halkadaki muhtaç birine yönelmek, tercih sırasını, öncelikleri karıştırmak demektir ve bu da sevabın azalmasına yol açar. Hz. Peygamber’in arkadaşlarından bir tanesi, yanılmıyorsam Ebu Talha, onun Beyruha diye bir bahçesi var ve bu özel adı da olan namlı bir bahçe, güzel bir bahçe… Peygamber mescidinin karşısında yer alıyor. Zaman zaman Hz. Peygamber’in bu bahçeye girdiği, oradaki var olan bir gözeden, kaynaktan su içtiği, suyunu çok beğendiği, içinde dolaştığı harikulade bir yer. Yani bugünkü gözle bakarsak tam böyle lidere, öndere bağışlanacak; onun özel zamanını geçirmesi için ayrılacak bir yer gibi düşünün. Tam da Ebu Talha’nın böyle güzel bir bahçesinin olduğu dönemlerde bir ayet nazil oluyor: “…لَن تَنَالُواْ الْبِرَّ حَتَّى تُنفِقُواْ مِمَّا تُحِبُّونَ” sevdiklerinizden infak etmedikçe birr’e eremezsiniz, iyiliğe kavuşamazsınız.” (Ali İmran 92) Ebu Talha da aynı şeyi düşünmüş, ‘birr’e erebilmek için sevdiklerimizden infak etmek gerekiyorsa benim en çok sevdiğim malım hangisi… En değerlisi, en gözde olanı diye… Tabiî ki Beyruha… Dolayısıyla varıp Allah’ın elçisinin yanına, Beyruha’yı artık bundan böyle Allah’a ve elçisine bıraktığını, tasarruf hakkının bütünüyle artık Resulallah’da olduğunu ifade ediyor. Hz. Peygamber (sav) ona, harika yaptın, biz de zaten güzel güzel gidip dolaşıyorduk orayı. Mescidin genişleme alanı içerisinde tutarız, çok hoş olur vs. gibi bir karşılık vermiyor. Bunu neden senaryo olarak sundum. Çünkü bu günlerde bu işler böyle oluyor. Bir cemaate veya bir kuruluşa veya adına her ne derseniz bu türden verilen, infak maksadıyla bırakılan şeyler hemen hüsnü kabulle karşılanıyor ve bazen de böyle çok nadide şeyler olursa dediğim gibi maalesef kişisel kullanımlara tahsis edilebiliyor. Hâlbuki Rasulallah’ın örnekliği bizim için dikkat etmemiz gereken bir husus ise Beyruha örneğinde Allah’ın elçisi, Ebu Talha’ya, sana bundan daha iyisini teklif etmek istiyorum, diyor. Sen bu malını bize değil; götür kuzenler arasında paylaştır; mesela akrabaların arasında. Sorusu şöyle Resulallah’ın: Sana bu kazancı ikiye katlamanın yolunu göstereyim mi? Daha akrabayı falan zikretmeden, iki kat kazan, daha fazla kazan, diyor. O da, nasıl olacak, diyor? O zaman götür kuzenlerin arasında veya akrabaların arasında bunu paylaştır. Demek ki bir kuruluş, kendisine bu mânâda gelen kimselere önce kendi akrabaları içerisinde buna ihtiyaç duyan kimselerin olup olmadığını hatırlatması veya en azından sorması sünnete uygun düşecek bir ameldir. İslâm, insanların infak ettikleri boyutu, öncelikle kendi çevrelerinde yaşamalarını önemle vurgulamıştır. Kur’an’da bu husustaki sıralama, yakınlık sahibi, akraba şeklindedir. Hatta konu komşu, kapıya yakın kimse… Bu sıralamalar bile vardır ayetlerde. Biz bunları ıskalamamalıyız. Çünkü bu, verimliliği artırır. Bilmediğiniz insanlara yaptığınız harcamalar bazen başıboş dağılabilir. İsabetli olmayabilir veya gereğinden daha fazlasını harcayabilirsiniz, yanıltılabilirsiniz. Ama infakı yaptığınız kişi akrabanız ise o paranın çarçur edilmesini önlersiniz. Çünkü aynı zamanda akrabasınız. Gerçek ihtiyaçlı olan kim biliyorsunuz. Evin beyinin bazen kötü alışkanlıkları olabilir. Paranın oraya harcanmasını önleyebilirsiniz vs. Dolayısıyla Allah’ın bize verdiği bu malı bir meçhule veya meçhul süreçlere harcayamayız. Ondan önce akrabalarımız üzerinden ama halka halka dışa doğru ama her halükârda kontrollü harcamalıyız. Nasıl olsa Allah yolunda veriyorum diye bir miktar tesahül, gevşeklik gösteremeyiz. Çünkü Cenab-ı Hakk “…وَلاَ تُؤْتُواْ السُّفَهَاء أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللّهُ لَكُمْ قِيَاماً” Allah’ın sizin için dirlik kaynağı kıldığı mallarınızı sefil kimselere kaptırmayın, onlara vermeyin buyuruyor. (Nisa 5) Dolayısıyla harcarken de sorumlu olmalı. Eğer böyle gevşeklik gösterir, nasıl olsa Allah yolunda harcıyorum diye kontrolü elden kaçırırsak, sorumlu davranmaktan uzak olursak, bu, vebale de dönüşebilir. Hatta bir noktadan sonra israfa dönüşebilir. Allah, bu şekilde harcamada bulunanları Kur’an’da ayrıca uyarmıştır. “Saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir.”(İsra 27) “…إِنَّ الْمُبَذِّرِينَ كَانُواْ إِخْوَانَ الشَّيَاطِينِ”
Ayette geçen; “Allah’a yardım ederseniz” (Muhammed 7) ifadesini nasıl anlamalı ve amel etmeliyiz?
O, kullarından başarmak üzere olduğu, onların desteğiyle ancak başarabilecek bir hususta yardım istiyor değildir. Tıpkı “…مَّن ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللّهَ قَرْضًا حَسَنًا” “Kim Allah için bir karz-ı hasen verirse…” (Bakara 245) ayetindeki gibi… Karz-ı hasen yani güzel bir borç demek. Tabiî ki bunu, indiği dönemlerde bile kâfirler alaya aldılar. Muhammed’in rabbi zor durumda kalmış, borç istiyor diye. Bazıları; biz zenginiz, o fakir, bizden para istiyor, dediler. Allah (cc) da onlara şiddetli bir cevap verdi. Çünkü onlar dediler ki: “…إِنَّ اللّهَ فَقِيرٌ وَنَحْنُ أَغْنِيَاء…” Allah fakirdir, biz ise zenginiz. “…سَنَكْتُبُ مَا قَالُواْ…” Biz onların dediklerini kesinlikle yazacağız (Âl-i İmran 181). Ağırlıklı olarak Yahudilerden gelen bu ifadeyi, Cenab-ı Hakk onlara, vaktiyle peygamberleri katledişlerini yazdığımız gibi diye hatırlatmada bulundu.
Dolayısıyla bu ifadeleri karikatürize etmek ve yanlış anlamaya, su-i istimal veya su-i fehm diyelim, kötü anlamaya çevirmek mümkündür. Ama doğru anlaşılması, doğru anlamak isteyenler için gayet ortadadır. Şöyle bir sahneye dönelim; Hz. Mesih havarilerine dedi ki: “مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ” “Allah’a giden yolda kimlerdir benim Ensar’ım, destekçilerim, yardımcılarım.” (Âl-i İmran 52) Hz. Mesih’in ifadesi böyle; Allah’a giden yolda, süreçte, kimler bana destek olacak, yanımda bulunacak, benimle birlikte olacak? Peki, havarilerinin verdiği cevaba bakalım. “قَالَ الْحَوَارِيُّونَ” Havariler dediler ki: “نَحْنُ أَنصَارُ اللّهِ” “Biz Allah’ın yardımcılarıyız.”(Âl-i İmran 52). Dolayısıyla da Hz. Mesih’e olumlu cevap vermiş oldular. Şu halde Allah’ın yardımcıları olmanın mânâsı nedir? Allah’a giden süreçte ümmetin Rasulüyle aynı yolu yürümek, ona eşlik etmek, ona tâbi olmak anlamına gelir. Çünkü soru ve cevap şeklindeki bu diyalogda havarilerin verdikleri cevap doğrudan Hz. Mesih’in sorusuna karşılıktır. O sebeple Kur’an-ı Kerim’de Cenab’ı Hakk, bahsettiğiniz soruda Allah’a yardım; Allah’a yardımcı olmaktan, Allah’ın yardımcıları olmaktan bahsetmekte ve bu resule Cenab’ı Hakk’ın kendisine verdiği görevi yaşarken ve yaparken ve insanları bu süreçte sürüklerken, ümmetin Rasulü olarak yönetirken, ona tâbi olmak, katılmak mânâsına gelir. Dolayısıyla ayet-i kerime (Muhammed 7) der ki; إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ“ …eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder. ”وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ve ayaklarınızı sağlamlaştırır.” Yani Resulullah’ın sizi çağırdığı şey söz gelimi savaş ise eğer veya diğer süreçler olabilir bu, katılırsanız, onun peşinden giderseniz, ona tâbi olursanız, onun Allah’a giden yolunda eşlik ederseniz ona; tıpkı Mesih’in çağrısında olduğu gibi; “مَنْ أَنصَارِي إِلَى اللّهِ” “Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimlerdir?” (Âl-i İmran 52), o zaman siz Allah’ın destekçileri olmuş olursunuz. Allah da sizi yalnız koymaz. Ayaklarınızı sağlam kılar ve size akıbeti, muazzam, muhteşem akıbeti hazırlar.
Yardımseverlik, sahih bir imanın kazandırdığı bir hal midir yoksa şahsiyet meselesi mi?
Yardımseverlik, mü’minler açısından sadece Allah azze ve celleyi memnun etmek için önemli bir vesiledir. Ama sadece memnun etmek için. Çünkü eğer başkalarının da gözetildiği bir yardım veya infak -her türlüsünü kasdediyorum- niyetin içerisine girerse bir başkasının da gözetildiği, bu kez artık Allah kabul etmez. Çünkü Allah’ın elçisi buyuruyor ki; “Cenab-ı Hakk ortakların en bonkörüdür. Eğer bir konuda ortakları varsa oradaki her şeyi ortaklarına bırakır.” (Müslim). Çünkü o sadece ama sadece kendisine has olan şeyi kabul eder. Yani kimsenin ortak edilmediği, sadece kendisinin hedeflendiği bir şeyi kabul eder. Kur’an’da Allah azze ve celle أَلَا لِلَّهِ الدِّينُ الْخَالِصُ buyuruyor. Yani sadece halis olan din, Allah’a aittir (Zümer 3). Diğer dinler Allah’a bir etki etmez. İçerisinde başka otoritenin gözetildiği… Onun da Allah’ın yanı sıra memnun edildiği düşünceler, ameli iptal eder. Kuşkusuz böyle şeylerle kişi test edilir. Yani infak sürecinde birer promosyon olarak önüne gelir. Şeytan illa ki onu çeldirmek için çabalar.
Cenab-ı Hakk bir ayette (Hacc 52); وَمَا أَرْسَلْنَا مِن قَبْلِكَ مِن رَّسُولٍ وَلَا نَبِيٍّ “Ne bir peygamber var ne bir resul var ki” إِلَّا إِذَا تَمَنَّى “O bir temennide bulunduğunda söz gelimi iyi bir davranış, iş yapmaya veya infakta bulunmaya veya bir salih amele yöneldiğinde أَلْقَى الشَّيْطَانُ فِي أُمْنِيَّتِهِ “Şeytan onun ümniyesine, yani ajandasına, düşünce dünyasına, getirip bir şeyler bırakmış olmasın!” فَيَنسَخُ اللَّهُ مَا يُلْقِي الشَّيْطَانُEğer şeytan; iyi, böyle güzel bir şey yapıyorsun, bu ayrıca işte şuna da yarar, falanca da bundan memnun olur diye onun niyetine ilave şeyler katmaya kalktığında; kişi eğer bunları reddederse bundan memnun kalmaz ise bunu sadece Allah için yapmak düşüncesine bağlı kalmaya çalışırsa; Allah o zaman şeytanın o bıraktıklarını nesheder yani iptal eder, hükümsüz kılar ثُمَّ يُحْكِمُ اللَّهُ آيَاتِهِ ve Allah o kişinin kalbinde ayetlerini ikame eder, sağlamlaştırır. Bu bir test süreci olarak elbette önümüze çıkar. Çeldiriciler olarak vardır. Parazit şeyler olarak vardır. Ama kişinin bunlara ufaktan ufaktan pirim vermesi onu esas hedeften koparır. Yani çıkmış namaza gidiyor, yolda şeytan kendisine “iyi düşündün, camide de senin belki patronun vardır, o da seni görürse iyi olur, hani namazın yanı sıra…” dediğinde bunu benimserse hoşnut olursa daha bir keyif alırsa o zaman Allah azze ve celleye olan beklentisinden bir süre sonra kopar. Çünkü çeldiriciye, atılan yeme tav olmuş demektir ve kaybeder. Bu, hayatta Cenab-ı Hakk’ın bizi yardımseverlik, infak hususunda olduğu gibi herhangi bir amel-i salihte de test ettiği hususlardır. Ve hayatın her alanında çeldiriciler vardır. Cenab-ı Hakk, her aşamada ben mi onlar mı diye çeldiricilerin bizi Cenab-ı Hakk’ın hatırından, onun sevgisinden vazgeçirip geçirmediğini her dem yoklar. En yakınımızdan; çocuklarımız, eşlerimiz, sevdiklerimiz üzerinde bile. Hatta esasen onlar üzerinden… Çünkü kişinin tutkusu, sevgisi çoğaldıkça herhangi bir kişiye yahut şeye, Cenab-ı Hakk ile tartıldığında daha fazla zorlayacaktır.
Dolayısıyla
Şöyle sorulabilir; aşikâr olanda başkalarının gözetildiği riya vs. söz konusu olmuyor mu? Hem aşikâr olanın aynı zamanda zorunlu olması, bu bahsettiğimiz şeyi ortadan kaldırır. Yani zorunlu bir amel olduğu için herkes yapmak durumundadır. Bundan ötürü bir ilgi, alaka görmesi beklenmez, tıpkı cemaatle namaz gibi. Zira eğer aşikâr olan zorunlu ibadetleri de bu kapsama alırsanız, bu kez dini hayatın tamamen ortadan kaybolması gibi bir durum ortaya çıkar. Bu da bir şeytani projedir. Şeytan, dini hayatı bütünüyle sırlı, gizli olan alana hapsetmeye çalışıyor hatta camiye gitmeyi bile riyakârlık olarak niteleyebilecek adımlar atmaya çalışıyor; sözüm ona, bazı hocaefendilerin dili üzerinden, bu yanlış bir şeydir. Biz, dini, inşa ettiği toplumdaki biçimiyle ve kodlarıyla esas almak durumundayız. Birilerinin ucube yorumları ancak kendilerini bağlar. Öte yandan yardımseverlik ve yardımseverliğin şahsiyete indirgenmesi; şahsiyet olarak görülmesi, kanımca, bir miktar seküler bir bakış açısı olarak görülebilir. Kişinin erdemi olarak artık yorumlanır. Bu erdem kişiden başlayan ve kişiye dönen bir hale gelir. Hâlbuki kişinin kendisi zaten ölümlüdür. Dolayısıyla o bahsettiğiniz erdem de sönmeye ve yok olamaya mahkûmdur. Sadece salih amel Cenab-ı Hakk’a yükselir “…إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ…”(Fatır 10). Sadece tayyib olan söz yani yegane tek bir ilahı ifade eden ve onu hedefleyen söz… Ki kelime-i tayyibe budur. Ve O’nun adına söylenen söz zeminden yükselir yani kalıcı hale gelir, sonsuza uzanır, Cenab-ı Hakk’a varır. Ve salih ameli azze ve celle yükseltir. Ama meseleyi şahsiyet meselesi olarak görenler, buraya indirgeyenlerin bütün amellerinden hiçbir eser ve iz kalmaz. Ve bunların bir karşılığı yoktur çünkü. Ne için yapıldığının bir amacı yoktur. Birilerine iyilik etmek bir amaç değildir. Kalıcı olan, göklerin ve yerin yaratıcısı, Hayy ve diri olan Allah azze ve cellenin hoşnutluğudur sadece. “…وَالْبَاقِيَاتُ الصَّالِحَاتُ خَيْرٌ عِندَ رَبِّكَ…” Sadece Rabbi’nin, katındaki o salih ameller kalıcıdır ve onların bir karşılığı vardır. Diğer amellerin hepsi ya da diyelim ki bir ameli bir başkası için yapıyorum dediğiniz zaman, o kendisi için yapıyorum dediğiniz kalıcı değilse; o kalıcı olmayan şey için harcadığınız büsbütün zaten ziyandır. Dolayısıyla böyle kuracağınız bütün denklemler hebaen mensure olur. İçerisinde insanlık denen erdem de aynı şekildedir. Böyle bir erdem de kutsanıp uğrunda amel yapılacak bir şeye dönüştürülemez. İnsanlığın kendisi yok olmaya mahkûmken, onun namına oluşturulacak ve yüceltilecek bir put tasavvur edilmemelidir. İnsanlık, yani bir insanın bir başka insan için bir iyiliği söz konusu ise ve bu iyiliğin anlam kazanabilmesi için o diğer insanın yaratıcısı olan Allah’ı memnun etmek için olursa ancak olur, o zaman bir anlam kazanır. Dolayısıyla her türlü bu yatay boyuttaki işlemlerimiz, ilişkilerimiz ancak Allah için olursa anlamlıdır.
Dolayısıyla insanlar kendi aralarındaki her türlü iş ve işlemlerini Allah için yaptıkları takdirde sonuca dönüştürürler ve anlam kazandırırlar. Bu, Cenab-ı Hakk ile yaşanılan sevgiyi sağlamlaştırır ve ona yardım eder. Çünkü mutlak, doğrudan sevgi ancak Allah için olan sevgidir. Diğer sevgilerin hepsi dolaylı sevgiler olmalı… Kişi evladını dolaylı olarak sevmeli, Allah’ın hediyesi olduğu için sevmeli. Aynı şekilde etrafındaki bütün sevdiklerini, Cenab-ı Hakk’ın kendisiyle ilişkilendirdiği ve ona bir arkadaş olarak, yoldaş olarak, eş olarak verdiği ve lütfettiği boyutuna dikkat ederek, Allah’tan ötürü sevmeli; Allah’ın hediyesi olarak görmeli… Dolayısıyla bu, Cenab-ı Hakk’tan ötürü yaşanan bir sevgidir. Bu boyut ıskalanır da doğrudan, mutlak yeni bir sevgi zemini oluşturulursa işte bu şirk gibi bir durumdur ve bunu Cenab-ı Hakk boşa çıkarır. Kişi gün gelir orada onun boşluğunu ve hiçliğini yaşar. Çünkü karşılık bulan sadece Allah’a duyulan sevgidir ve hayatta, az önce bahsettiğimiz elçinin ardına düşmek, ona tâbi olmak, Allah’ın taraftarı olmak vs bunların hepsindeki temel motivasyon; Cenab-ı Hakk’a duyulan sevgidir. O yüzden Allah’ın elçisi insanları çağırırken; “…قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ” de ki Allah’ı seviyorsanız, “…فَاتَّبِعُونِي …” bana tabi olun, “…يُحْبِبْكُمُ اللّهُ…” Allah da sizi sevsin, buyuruyor (Âl-i İmran 31). Dolayısıyla o infak ederken, o namazı kılarken, o elçiye tâbi olurken, o gerçeğin arayışı içerisinde Hakk’ın peşine düşmüş, öğrenme çabası içerisinde insanlığını yaşarken, kişi, aslında Allah’ın sevgisi uğruna adımlar atmaktadır ve böyle kimselere de Cenab-ı Hakk, karşılığında sevgi vaat ediyor. Dolayısıyla bu bir sevişme halidir, karşılıklı sevgi halidir ve kul ile Allah arasındaki bu sevgi zemini, başka herhangi bir alternatifi olmayan yegâne hedef, yegâne amaçtır ve yegâne araçtır bu dünya açısından. Kişi ancak bu süreci yaşarsa Cenab-ı Hakk’ın vaat ettiği o sonsuz ödüllere kavuşur. Onun rızasına kavuşur, cennetlerine kavuşur. Vaat ettiği bitimsiz hayata ve saadete kavuşur. Diğer türlüsü, yani Cenab-ı Hakk temelli olmayan yataydaki ilişkiler seküler ilişkilerdir. Kırmızı ışıkta ben durmalıyım, çünkü ben durmazsam başkası da durmaz. O zaman günün birinde bir başkası beni ezip geçebilir. Şu halde yaptığım iyilik bilahare bana döneceğinden, sosyal bir toplumda yaşıyorum, ben kurallara riayet edeyim ki başkaları da riayet etsin ve huzurlu yaşayayım, düşüncesi temelinde gerçekleşen bir durumdur. Karşılığında bir sevgi bekleyen, hele hele sonsuz bir karşılık uman, böyle muazzam boyutları olmayan sığ ve kısır bir düşüncededir. Adını ne kadar yüceltsek, erdem vs desek de bunlar bir hiç uğruna yapılan şeylerdir ve sonucu olmaz.
Yardımseverlik ile takva arasında nasıl bir ünsiyet bulunmaktadır?
Yapmak üzere olduğumuz iş ve işlemlerden dolayı Cenab-ı Hakk’ı küstürmekten korkmamızdır. Bu duygu ve düşünce, memnun etme arzusundan daha üsttedir aslında. Yani bazıları bunu küçümsüyor. Diyorlar ki takva, kişinin Cenab-ı Hakk’ın hışmından korunması, Cenab-ı Hakk’ın öfkesinden korunması, Cenabb-ı Hakkın kendisine küsmesinden korunması, buna dair ürkekliği falan negatif bir şey gibi tarif ediyorlar. Hâlbuki Cenab-ı Hakk’ın hoşnutluğunu kazanmak için, sevgisini kazanmak için olan duygularının daha rafine halidir esasında. Şöyle, beşeri temelde bunu örnekleyelim. Bir insanın çok sevdiği bir arkadaşı olsun. Ama onu çok seviyor, ona âşık. Onun için, onun gönlünü yapmak için pek çok şey yapıyor. Ama büyük de bir korkusu var yüreğinde. Onu, yanlış yapıp küstürmekten korkuyor. O kadar ki bu korkusu bazen, istemsiz yanlışlardan ötürü bile ‘acaba bir yanlış yaparım, farkında olmam’ böyle hayaller böyle şeyler bile aklından geçiyor. Bu korkusu kişinin ne zaman büyür? Aşkı büyüdüğünde, sevgisi büyüdüğünde bu korku ona eşlik eder. O da kabarır. Dolayısıyla takva; kişinin Cenab-ı Hakk’ı memnun etme, onun rızasını kazanma düşüncesine eşlik eden, aman ha, süreci bir şekilde batırırsam, yanlış yaparsam, diye bir korku halidir. O yüzden geleneğimizde çoğu zaman korku diye ifade edilmiştir. Çünkü korkuya dönüşür. Yani düşünün, kişinin sevdiğine bile; en çok neyden korkuyorum, seni bir gün kırmaktan korkuyorum, demesi nasıl rafine bir duygu haliyse, asla negatif değil, duyduğu sevginin adeta özeti gibidir. Kulun da Cenab-ı Hakk’a karşı bu ürkek, onu küstürmekten ürken hali son derece değerlidir ve takva ile ifade edilir. Korunma halidir. Yaptığı işi yanlış yapmamak, hele hele yanlış işi zaten doğrudan yapmaktan özellikle uzak durur. Yaptığı doğru işi bile yanlış yapmaktan, ona yanlış şeyler bulaştırmaktan duyulan korku, doğru biçimde yapmak için itina göstermek vs bunların hepsi takvadan kaynaklanan şeylerdir. Kişinin takvası büyürse bütün amellerine yansır. Namazına da yansır, huşû olarak yansır, dikkat, özen olarak yansır. Tabiî ki yardımseverliğine de infakına da aynı şekilde yansır. Hatta özel olarak buraya daha çok yansır. Çünkü Cenab-ı Hakk’ın sevgisinin bire bir ve özelde yaşanılabildiği, tıpkı oruç gibi önemli bir mecradır infak alanı. Dolayısıyla takva puanları daha çok tabiî ki.
Bireysel anlamda yardım eden olma ve yardımseverliği Kur’an’ın genel olarak nasıl işlemiş olduğu ve bize nasıl bir rol biçmiş olduğundan bahsettiniz. Günümüz Müslümanının şahsiyeti bu rolü ne kadar kaldırıyor? Ne kadar ‘Ensar’ız? Eksikliklerimiz nelerdir? Tabiî her dönemde, her çağda bunu çok iyi başaran fertlerin olduğuna inanırım hep. Ama bu fertlerin toplumdaki sayısı, oranı elbette zamandan zamana azalıp yahut çoğalıyordur. Bu bizim bilemeyeceğimiz bir şey. Ama bütün zamanlarda bunların sayısı azdır. Cenab-ı Hakk “وَقَلِيلٌ مِّنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ…” Kullarımdan şükreden azdır diyor (Sebe 13). Bu şükreden kullar ki şükrünü Cenab-ı Hakk’a bir dönüş olarak infakla yaşar, dua ile yaşar, namazda niyazla yaşar. Yoksa kulun Cenab-ı Hakk’a karşılık olarak vereceği, kendisinin var ettiği ekstradan bir şeyi yoktur. O sebeple bu mânâda gerçek bir şükür, kul açısından söz konusu değil. Kulunki sanal bir şeydir. Yine Cenab-ı Hakk’ın verdikleri üzerinden birer dönüştür. Allah’ın verdiğini Cenab-ı Hakk’a dönüp tekrar vermek gibi bir şeydir. Esasına bakarsanız, babanın çocuğuna verip çocuğun tekrar babasına onunla bir şey alması gibidir. Ama aldığının anlamı vardır. Çünkü bir süreliğine onun eline geçmişken, kendininmiş gibi sanmışken, en azından başka alternatiflerde harcama imkânı varken, dönüp babası için bunu yapması anlamlıdır. Şükür böyle bir şeydir. Dolayısıyla da infak, şükrün şemsiyesi içerisindedir. Kuldan Allah’a bir dönüştür. Çok önemli bir dönüştür. Cenab-ı Hakk’ın kula verdikleri içerisinde… Çünkü en önemli nimetlerden bir tanesi mal ve mülktür. Bu dönüşü kul sağladığında bunu yerine getirmiş olur. Günümüzde bu ne kadar sağlanıyor? Çok iyimserim bu noktada, en azından bizim coğrafyamızda bu noktada iyimserim. İnsanımızın bu uğurda kurduğu teşekküller var, kuruluşlar var, bunu sistematik hale getirmesi, yukarıda bahsettiğim saçıp savurma ve uygun olmayan isabetsiz harcamaların önünün alınması bakımından son derece değerli girişimlerdir. Bu girişimlerde yer almak, hizmet etmek, bu infak süreçlerinde hiç akla hayale gelmedik bir düzeyde manevi getiri sağlayabilir. Çünkü Allah’ın elçisi (sav) zamanında mesela insanların, zengin insanların böyle bugünkü gibi CEO’ları (yönetici) olurdu; onların mallarını sevk ve idare eden köleleri. Bunlar ticaret biliyorlar, hesap kitap biliyorlar, yazmayı-çizmeyi biliyorlardı. Allah’ın elçisi dedi ki: “Eğer bu hesaptan kitaptan sorumlu olan, malı sevk ve idare eden köle, efendisinin yaptığı harcamalar noktasında gönül hoşnutluğuyla bunların yerini tevdi eder, hatta efendisini bu uğurda özendirirse vs aynı sevabı alır.” Yani o koca mülke kendisi sahip değilken, harcamadan gelen ecirden aynı oranda pay alır. Cenab-ı Hakk, aynı o oranda ona da sevap yazar. Dolayısıyla bunu çok zekice bir sevap kazanma süreci olarak görüyorum. Sizin hiçbir zaman milyarlarca paranız olamayabilir. Ama böyle bir girişimde, böyle bir süreçte rol alarak ve niyetinizi de böyle ortaya koyarak, o asla cebinizde görmeyeceğiniz devasa rakamları harcamışçasına sevaplar elde edebilirsiniz. Bu mânâda ülkemizde çok güzel girişimler olduğuna inanıyorum. Bunların ulusal çapta ve uluslararası çapta önemli sonuçlar elde ettiği kanısındayım. Okuduklarım, gördüklerim, bildiklerim kadarıyla bendeki algı bu. Dolayısıyla sadece bildiğim ve bende karşılığını bulan algıyı ancak ifade edebilirim. Dolayısıyla bu çok memnuniyet vericidir. Hatta Cenab-ı Hakk’ın ümmetimizi, milletimizi, bu yönde olan başarıları dolayısıyla, çabaları dolayısıyla, ıslah eden bu gayretleri dolayısıyla esirgediğine, kolladığına inanırım hep. Özellikle son yıllarda komşu ülkelerden, özellikle Suriye’den gelen kardeşlerimize halkımızın kucak açması; bunun yani devlet politikasından öte bir şekilde, devletin yaptığı elbette takdire şayan, ama yanı sıra halkın kucak açması, bu politikayı benimsemesi, buna karşı çıkmaması, bunu içselleştirmesi, evini, yerini, yurdunu açması insanların… Bunlar harikulade şeyler. Bunu yapanlar açısında söylüyorum tâbi. Aramızda bundan memnun olmayan, hoşlanmayan kimseler de olabilir. Biz onları değil; halkımızın genel teamülünü, yaklaşımını konuşmalıyız. Medine’de, o günkü Medine’de de Muhacirler hicret ettiği zaman onların gelmelerinden hoşlanmayan kimseler vardı. Bunlar konumuz değil. Konumuz, halkın çoğunluğu itibariyle bu sürece katkı sunulması. Ve inanıyorum ki bu, başta hem milletimiz açısından, sonra ümmete yansıyacak şekilde de büyük bir fütuhatın önünü açacaktır. Belki buradan büyük bir medeniyet bile doğabilir. Çok güçlü bir adımdır.
Bu süreçlerde rol almış kimselere hep gıpta etmişimdir. Böyle tanıdığım insanlar var, evlerini yurtlarını açmış. Kapısının önünde Suriyeli kardeşlerimizin çokça toplandığı kimseler var. Bunları, çağlar ötesine adım atıp Ensar ile birlikte aynı davranışlara bürünebilen, dolayısıyla da aynı sonuçları Allah’tan kendileri için ümit edebileceğimiz ve bekleyebileceğimiz kimseler olarak görüyorum efendim.
Ensar’ın şahsiyetini inşa eden, onları gözü kapalı selim bir niyetle varlıklarının yarısından seve seve vaz geçirtebilen etmen neydi? Elbette ki Cenab-ı Hakk’a duydukları sevgileriydi. Yani onlar biat ederlerken de karşılığında ne var diye sordular. Allah’ın elçisi Cenab-ı Hakk’ın rızasını tarif etti. Ve bu rızanın tecellisi olan cennetini tarif etti. Hayat sonrası yeni bir hayattan, bitimsiz bir hayattan bahsetti. Onlar da bunun üzerine, tıpkı bir ticaret gibi karşılıklı alavere anlamına gelen biati gerçekleştirdiler. Ve sonra da dediler ki “لا نقيل ولا نستقيل” ‘Bundan biz artık vazgeçmeyiz, istikale etmeyiz yani bu anlaşmayı atmayız, senin de atmana müsaade etmeyiz, bu iş bitmiştir.’ Sonuna kadar onları Allah’ın elçisinin arkasında durduran ve her türlü desteği vermelerini sağlayan anlaşma bu anlaşmadır ki iman ahdidir bu ve tâbi olma ahdidir. Ucunda Cenab-ı Hakk’ın rızası, hoşnutluğu, dediğim gibi bunun tecellisi olan, sonucu olan o sonsuz yaşam vardır. Dolayısıyla bu yaşamdan o sonsuz yaşam uğruna vazgeçmiş kimselerdir. Son derece mantıklı, akıllıca bir iş yapmışlardır. Ekmeklerini, yiyeceklerini, içeceklerini, yerlerini, yurtlarını paylaşmışlardır. Aynı düşünceleri, aynı yaklaşımı kendi içerisinde doğru oturtabilen kimselerin de aynı davranışları sergileyebileceklerini öngörebilmemiz lazım. Bu, o zamana ve zemine özgü bir şey değildir. Bir anlayıştır. Bu anlayışı, bu denklemi şuur dünyasında temellendirebilen her insan artık aynı ameli yapabilir ve aynı mahsulü alabilir. Nitekim demin bunu yapabilen insanların her dönemde olabileceğinden söz ettik. Hazır bunlardan bu kadar söz etmişken Cenab-ı Hakk’ın bizleri de onlar gibi davranabilmek hususunda muvaffak kılmasını dileyelim.
Selim bir niyetle başlayanlar dahi sonradan tekebbüre doğru yol alabiliyor. Müslümanlar olarak hemen hemen her sahada olduğu gibi infak noktasında da tevazuu kaybediyoruz gibi… Buna sebep nedir? Bu sebebi ortadan kaldırma ve ihya olma metodumuz vahye göre nasıl olmalıdır? Sürecin yarısından sonra niyetin bozulması, süreç içerisinde selim niyetin kaybolma ihtimali, çıkış noktası içerisinde olan iyi niyeti zayi etme vs bunlar hep bizi yolda bekleyen şeylerdir. Cenab-ı Hakk düzeni böyle kurmuş. Dediğim gibi yani bir niyet ediyorsunuz; Cenab-ı Hakk, o niyetinize pamuk ipliklerle mi bağlısınız, en küçük bir çeldirici önünüze çıkarsa vazgeçer misiniz diye bu denemeyi hep yol boyunca karşımıza çıkaracaktır, zaten karşımıza çıkarıyor da. Dolayısıyla Talut’un ordusundakiler gibi adım adım yoklanıp fire vermek doğal bir şeydir. Fire verdiklerimize odaklanıp sanki süreci komple kaybetmiş gibi bir hava estirmek doğru değildir. Efendim, sona kalanlar az oldu, olabilir. Talut’un askerleri de en sona az kaldı. Ama o az kişiler Calut’u yendiler. Dolayısıyla elenmek, sürecin doğasında var. Ve hakikaten elenmesi de gerek. Çünkü çeldiricileri önceleyip Cenab-ı Hakk’a duyduğu o ilk baştaki niyetinden vazgeçen kimselerin süreçte kalmasını hiç birimizin vicdanı kabul etmez. Yani bir başkasını Allah’a tercih ettiği halde hâlâ Allah’ın, o kişiyi sürecin içerisinde bırakması, başka şeyleri gün gelip de Cenab-ı Hakk’ın memnuniyetinin üzerine çıkardığı halde Cenab-ı Hakk’ın hâlâ onu tolere etmesi… Bu bizim de kabul etmeyeceğimiz bir şey. Tabiî aynı anda korkumuzu da büyütüyor. Çünkü benzer kusurlar yaptığımızda diskalifiye olma korkusu var. O yüzden sürecin ilerleyen boyutlarında imtihanın daha zorlaşacağı, daha ağırlaşacağı, çeldiriciliğinin daha kuvvetli hale geleceği hakikattir. Ve nihayet son çeldirici; o da nedir? Son çeldirici; canını kaybetme korkusudur. Allah azze ve celle bu korkunun dahi uğrunda aşılmasını kullarından beklemektedir. Dolayısıyla O’nun uğrundaki süreç hep bir çaba ve gayret sürecidir. Yani cihad sürecidir. Ve buradaki harcanacak olan şeyler varlıkların hepsidir. O yüzden Cenab-ı Hakk “…بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ…” buyuruyor (Tevbe 81). Mallarıyla ve canlarıyla yani “…أَن يُجَاهِدُواْ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنفُسِهِمْ فِي سَبِيلِ اللّهِ…” varlıklarını, her şeyini Allah uğrunda kaybedebilecek bir kıvama gelen kimse, teslimiyetini doruklara taşımış demektir. Bu başarıyı sağladığında artık onun eceli yakın demektir. Çünkü hayat sınav içindir. Sınav tamamlandığında artık hayat da bir yerden sonra tamamlanır. Hayat devam ettiği sürece çeldiriciler ve özellikle sona doğru, hatta sürecin ortasından ileriye doğru daha güçlü çeldiriciler önümüze çıkabilecektir. Bu süreçte elenen çokları olabilir. Ama dediğim gibi elendik, bittik, tükendik, harcandık, yok olduk, dolayısıyla artık süreç diye bir şey kalmadı, zehabına varan türden yorumlar bir noktadan sonra karalama psikolojisine dönüşebiliyor. Bendeniz Anadolu coğrafyasında başlayan ve İslâm ümmetinin tekrar uyanışı olarak görülen, en azından çevreden böyle görülen sürecin hâlâ devam ettiğini, bir ağacın kollarının budanması gibi elenenler, dökülenler vs katarların dışında kalanların olabileceğini ama hâlâ katarın yani bu kervanın ve vagonların yolunda olduğuna inanan birisiyim. Ve son demlerde verilen sınavlar da sözgelimi mültecilerin gelmesi gibi veya bu coğrafyada yaşanan kanlı bir darbe girişimi gibi. Bunlar hâlâ sürecin devam ettiğinin çok önemli kanıtlarıdır. Zira ortada süreç diye bir şey kalmasaydı düşman bu türden hamlelere başvurmazdı.
وَأقول قولي هذا واستغفر الله العظيم ولي ولكم ولسائر المسلمين والحمد لله رب العالمين…
Muhterem Hocam, vakit ayırıp sorularımıza verdiğiniz cevaplarla aydınlattınız, müteşekkiriz. Allah razı olsun.
Ben de röportaj için teşekkür ederim. Rabbim muvaffakiyetler versin!
İlgili Yazılar
Şaban Ali Düzgün ile Gazze Özelinde ‘Tanrı Suskunluğu’ ve Teodise
Gazze’de yaşanan olayları biliyor, acı ve çaresizlik içinde seyrediyoruz. İsrail’in dünyaya yaşattığı kötülük konuşuluyor ve bu tarz zulüm, yıkım ve acı anlarında en fazla dile getirilen şey; Tanrı neden ‘suskun’ ya da bu kadar kötülüğü neden yarattı? Bu minvalde kötülük meselesini nasıl açıklayabiliriz hocam? Tabiî Kötülük ahlâki bir tanım. İyi veya kötü iki kelimeden birisi …
Yunus Polat ile Cemâleddîn Efgânî, Etkileri ve Hakkındaki Tartışmalara Dair
Cemâleddîn Efgânî çokça yanlış tanınan, çokça eleştirilen, çokça istismar edilen, çokça konuşulup/tartışılan ve belki de çok az anlaşılan bir isim. Son yüzyıllarda İslam Dünyasında hatta Dünyada bu kadar etkili olmuş ikinci bir isim bulmak gerçekten zor. Kim olduğu? Amacının ne olduğu? Neler yaptığı? Kimleri etkilediği? Nelere neden olduğu? Neler düşündüğü bu kadar önemli olup da bu kadar az anlaşılan ve tanınılmayan başka ikinci bir isim bulmak da gerçekten zor. Yunus Polat’ın çok titiz bir şekilde yüksek lisans tezi için yazdığı “Cemâleddîn Efgânî’nin etkileri ve hakkındaki tartışmalar” çalışmasını röportajımızda cevapladığı sorular ile bizler için adeta özetledi.
Mustafa Köneçoğlu İle “Şiiri Yeniden Çağırmak”
İnsanın kendi gerçekliğinin farkına varması ancak acıyla ve dolayısıyla da yaralanmakla mümkün oluyor. Yaralanmanın olduğu yerde uyanma başlıyor. Varoluşsal bir durumdur bu. Acı/yara insanın dönüp kendine bakmasının gerekçesi oluyor. Bunun yerine başka bir olgu koyamıyoruz maalesef. Klişe olacak belki ama mutlu insanın hikâyesi yoktur. Mutluluk, insanı dışsal bir illüzyonla kaplayıp kendi varlığının dışına düşürüyor. Oysa acı ve yara insanı tam da ruhunun ortasından yakalıyor ve kendi içine düşürüyor.
Ahmet Okumuş İle Filozofun Gazze İle İmtihanına Dair
Gerek üniversite, gerek sivil toplum kuruluşları, gerekse de toplumsal tepkilerin ekseriyeti Filistin’in yanında, İsrail’in Gazze’ye uyguladığı şiddet ve ‘soykırım’ sarmalının karşısında… Olayın bir de entelektüel, akademik dünyaya yansımaları söz konusu. Türkiye’deki okuyucunun tercüme eserlerinden tanıyabileceği Judith Butler, Slavoj Zizek gibi isimler bunlardan birkaçı. Fakat bunların içerisinde bu söyleşimize konu olacak asıl isim; “Dayanışma Prensipleri: Bir Beyanat” başlıklı, 3 arkadaşıyla birlikte bir açıklama yayımlayan Jürgen Habermas. Habermas’ı siz de çalışmaları üzerinden yakinen biliyor ve takip ediyorsunuz. Bu açıdan değerlendirmeleriniz Türkiyeli okuyucu açısından kıymetli.
Peren Birsaygılı Mut İle Filistin ve Direniş Edebiyatı Üstüne
Filistin edebiyatı, düşmanlarının varlığını dahi inkâr ettikleri bir toplumu vurgular. En önemli hedefi, hafızayı sürekli canlı tutmaktır ki Siyonist siyasi ve kültürel uygulamaların en önemli hedefi unutturmayı başarabilmektir. Filistin’de edebiyatın en büyük kavgalarından birisi bu cephededir. Edebiyatı, Filistin ulusal kimliğine ait zengin tarih ve kültür alanlarıyla ilişkilendirerek toplumun hafızasını sürekli taze tutmak isterler. Yani kimlik ve toprağa bağlılık. Bu da Filistin edebiyatının “savaşçı” bir edebiyat olmasına yol açmıştır.