Eğitimle alâkalı olacak bu kısa yazımda, eğitimin felsefesinden, muhtelif eğitim modellerinden, modern eğitimden, Emerson’un ya da Rousseau’nun tavsiyelerinden, sosyolojik tanımlamalardan, eğitim şûrasının hiçbir müsbet sonuca yönelik olmayan ipe sapa gelmez beylik lâflarından, Talim Terbiye’den, teorik fantezilerden, eğitim sistemimiz aslında şöyle ya da böyle olmalı gibi boş avuntulardan, akademisyenlerimizin şekil bakımından ekranları dolduran ama muhteva bakımından avare kaçan fikir hovardalığı dolu nutuklarından, milli dâvâlara karşı tasasız siyasetçilerin dar ve sahte oyalamalarından bahsederek konuyu dağıtan aşırı yorumlar yapmayacağım. Fazlaca siyasî failler de bulmaya çalışmayacağım. Basmakalıp normlara tevessül etmeden ve meselenin bizzat ocağında yetişmiş bir kişi olarak çok zorlansam da öfkenin söz dağarcığını kullanmayacağım. Sadece kendi hikâyemizden ve bazı küçük mukayeseler yaparak bahsedeceğim. Yâni bizim olan o hazin ve karanlık hikâyemizin bugüne kadar ki çok kısa seyrinden… Her vesile ile sıklıkla kullandığımız ve şimdi de kendisinden bahis açtığımız bir mefhum var; bu mefhum, uygun ve yerinde uygulandığında insanlığın medeniyet tâcını taşıyacak olan eğitim mefhumudur. Aslına bakarsanız sıklıkla kullandığımız bu mefhum, doğru seçilmiş bir mefhum da değil. Çünkü bize ait güzide bir geçmişin parçalarını birleştirmekten bazı yanlarıyla eksik kalır bu kavram. Yani bizim olan kültürel dünyaya girdiğimizde bizi bütün tonlarımızla anlatan, çağrışımları canlandıran, derinliği olan bir kavram değildir eğitim kavramı. Yıllar önce Almanya’da yapılan geniş katılımlı bir kültür sempozyumunda her ülke kendi kültürüne ait musiki eserlerini icra etmişlerdi. Bizim sanatkârlarımızın orada icra ettikleri bir eseri oradaki Batılılar anlamakta bir hayli zorlandılar. “Şarkılar seni söyler, Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın.“ Evet, bu güftedeki “tatlı kadın“ ifadesi orada hazır bulunan Batılı zevata bir türlü anlatılamamıştı. Anlatılamamıştı çünkü Batı dünyası pozitivist bir yapı içinde sadece nesnelere bağlıdır, hayatı, olayları, insanları ve kâinatı en güzel manzarada anlamada mânâ derinliği hiçbir zaman oluşamamıştır. O yüzden Batı dünyası bir Şirazlı Sâdi, Hafız veya bir Yunus ya da Hacı Bektaş çıkaramamıştır. İşte bu yüzden eğitim kavramı bizim kültürel atlasımızdaki nakışlara uymayan yabancı bir dokudur. Bizim irfan dünyamızda bunun karşılığı terbiyedir. Çünkü insan, yaratılışındaki özgünlüğü sebebiyle ruhi inceliği ve zarafetiyle terbiye edilir; sirk hayvanları gibi eğitilmez. Bu sebeple vaktiyle Milli Eğitim Bakanlığının adı, Maarif Vekâleti idi. Yani yetişen genç nesillere irfan kazandırılan yer. Ankara’da meşhur Gazi Eğitim Enstitüsü’nün (şimdi eğitim fakültesi oldu) adı da Gazi Terbiye idi. O yıllar yani cumhuriyetin ilk yılları Osmanlı Türkiyesi’nin bir bakiyesi olarak tedrisatın oldukça ciddi tutulduğu devirlerdir. Yâni hayâlî evrensel rüyaların henüz dramlara dönüşmediği yıllar. Bir Galatasaray Sultanisi, bir İstanbul Erkek Lisesi ya da onlara denk başka liseleri düşünün ki, ders veren hocaları Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Nihal Atsız, M. Fuat Köprülü, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kudsi Tecer, Arif Nihat Asya, Orhan Şâik Gökyay, Nurettin Topçu gibi üstadlar ve diğerleri olsun. Düşünebiliyor musunuz, Blondel ve Massignon gibi yüzyılın en mühim feylezoflarının seçkin bir talebesi olan Nurettin Topçu’nun İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefe hocalığı yapmasını? Balıkesir Necati Eğitim de, Abdülbâki Gölpınarlı gibi bir üstadın öğretmenliği de, pek çok nadide talebe arasından Halil İnalcık gibi dünya tarih biliminin koca bir çınarını yetiştirir. İşte öyle bir devir. Ama daha sonraları İsmet Paşa döneminde ve daha sonra da DP yıllarında yüksek liyakat sahibi hocaların yavaş yavaş eritildiğini ve müfredatların da ilmi ve millî vasıflarını kaybederek nesillerin beyinlerini çürütmeye evrildiğini görüyoruz. Evet, yeni nesillerin eğitim politikalarında özellikle misyoner okullarının[1] bütün bir Anadolu’da aşırı ölçüde yaygınlaşması ve 19. yüzyıl pozitivizminin yönetim, bürokrasi ve eğitim üzerinde bıraktığı tartışılmaz etki, 1948 yılına gelindiğinde Marshall yardımının mühim bir şartı olarak Türk Milli Eğitiminin ABD’ye teslim edilmesiyle en son safhaya getirilir. Tabiîdir ki bu durum yolumuzun önünde duran karanlık geçitlerden sadece bir tanesi ve tarihsel sarsıntılar yaşayacağımız öldürücü bir referans mekânı olacaktı. Evet, bu tarihte Türk-Amerikan eğitim işbirliği olarak kurulan ve Türk Milli Eğitiminin yapısını, özelliğini, varlığını ve karakterini darmadağın eden bu son teşebbüs, ABD’li senatör James William Fulbright’ın adıyla anılan Fulbright komisyonu ile tamamlanarak nihai noktaya getirilir. Ne zaman? 1949 yılında… İşte bu, son derece bilinçli ve hesaplı olarak yapılan bir teşebbüstür ve artık bu trajik noktada müdafaa edilecek hiçbir meselenin, ortaya konulacak hiçbir gerekçenin önemi yoktur. Bu komisyonun eğitim plânlamalarını ele almasıyla okullarda talebeler birer şahsiyet ve idrak harabelerine çevrilirlerken, aynı zamanda eğitim alanında dünyadaki yerleri de belirlenmiş oldu. Bu Türk-Amerikan komisyonun ülkeye çok pahalıya mâl olacağını sezen bazı CHP milletvekilleri İnönü’ye; “Paşam, bu komisyonu ilga edemez miyiz?“ diye sorduklarında, İsmet Paşa kendilerine şu cevabı verir; “Bir gün birisi çıkıp da bu komisyonu ilga ediyorum derse, başına neler gelir düşünmek bile istemiyorum.“ der. Dört Amerikalı ve dört Türk’ten[2] meydana gelen bu komisyonda herkesin kullanabileceği bir oy’a karşı ABD Büyükelçisinin iki oy hakkı vardır ve son söz ona aittir. Siz ne kadar itiraz etseniz(!) de son sözü daima Amerikan hariciyesi söyler. Neden? Çünkü komisyon doğrudan doğruya Amerikan hariciyesine bağlıdır. Bu komisyon bizim içimizde yabancı ve dönüştürücü kültürel taşıyıcılığın en önemli limanı olmuştur. Peki bugün? Evet, bugün de aynen böyle devam etmektedir. Müslüman Türk neslinin hayâl edilen yeni mekânlara, yeni ve modern eğitim normlarına kavuşturulabilmesi için ilk olarak 1925 yılında Yahudi asıllı Albert Malche, daha sonraki yıllarda da Amerika’dan John Dewey ve bilahare de Alfred Kühne getirilir. Birisi yeni Türkçenin diğeri üniversitelerin ve bir diğeri de Köy Enstitülerinin[3] mimarı olurlar.
Kendimize ve hayata dair her türlü meseleyi gerçek derinliğinde görebilmemizi sağlayacak ölçüleri elimizden çıkarmaya başladık. Bazı şeyler ilk başta küçük teşebbüsler gibi görünse de netice itibariyle büyük yığınlara dönüşürler.
İşin esası şudur; hangi toplumda olursa olsun eğitim, toplum karakterinin bütün renklerinin, bütün tonlarının yeni nesillere aktarılması meselesidir. Bizde ise yeni bir toplum hayal edildiği için mâziye ait, biz olan, bizim olan her şeyin reddine yönelik acil bir model tasavvur edilmiştir. Yabancı kültürel unsurlara, sadece ülkenin yeni nizamına ters düşecek ve ona zarar verecek noktaya geldiğinde müdahale edilmiştir. Meselâ Bursa’daki Amerikan kız kolejlindeki bazı kız öğrencilerin Protestan olmalarıyla sonuçlanan ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran Hıristiyanlaşma hadisesidir. Okul öğrencilerinden Balıkesir Askerî kalem rejisi Miralay Talât Bey’in kızı Sâniha Talât, Emekli Yüzbaşı Rıza Bey’in kızları Kâmuran ve Nâmıka Rıza, Kardaş gazetesi sahibi Vâsıf Necdet Bey’in kızı Madalet Vasıf’ın öğretmenleri Miss Chilson ve Miss Henderson’un telkinleriyle Hıristiyanlığı benimsediklerinin açığa çıkmasıyla başlayan tartışmaya, rejimin belli başlı ideologları da katılmışlardır. Tepkiler şiddetlidir. Talim Terbiye müdürü olan Mehmet Emin Erişirgil şöyle yazmaktadır; “Belli ki, bundan ne çıkar? Lâik cumhuriyette artık din meselesi münakaşa olunur mu diyecekler de vardır. Gerçekten olgunluk çağına erişmiş bir Türk istediği dini seçebilir. İster Katolik olur, ister Budist olur, isterse Müslüman kalır veya büsbütün dinsiz kalır. Ama unutmamalıyız ki, her din idealdir ve ideal de tatmin edilmeye susamış aşktır. Protestan olan bir Türk genci ruhunun susamışlığını, Türkiye’de, Türk toplumu içinde tatmin edemez. Gözlerini büyük Protestan toplumlarına çevirir. Türk gencinin nazarları ise kendi toplumuna çevrilmiş olmak lâzımdır. Ve verilen terbiye bunu sağlamakla mükelleftir.” Erişirgil’e göre, yabancı mekteplerin mânâsı yabancı kültürdür. Yabancı lisanı, yabancı milli mefkûresi ve yabancı dîni… Erişirgil, çocukların bu telkinlere kapılma nedenlerini de şöyle açıklamaktadır: “Yabancı mekteplerin fıtraten daha hassas ve daha romantik ruhlu olan genç kızlar üzerindeki etkileri daha nüfuz edicidir. Madonna görünüşlü, Madonna konuşuşlu sör ile Meryem tavırlı, Meryem edalı miss, yaşının gereği hayalperest olan ve ideal arayan genç Türk kızının ruhunu kolaylıkla avlayacak derecede caziptir.”[4]
Yeni yapılanmaya başlayan rejimin varlığını tehlikeye atacak bu gibi hadiseler hoş karşılanmaz ve kısa bir süre sonra Amerikan kız kolejli kapatılır. Fakat mücadele yine de yeni bir dünya görüşü olarak beliren halk fırkasının ideallerinin değişmez ve tartışılamaz bir devlet politikası haline getirilmesiyle devam ederek sadece yabancı alıntılardan beslenecek olan eğitim sistemi yoluna aynı şekilde devam eder. Meselâ Falih Rıfkı, Rusya ve İtalya’ya yaptığı geziden sonra çok daha kesin öneriler ortaya atar. Gerçekten de 1931 yılında yayınlanan Yeni Rusya adlı kitabında demektedir ki; “Rusya’dan yeni bir ders getiriyorum; Bu ders, Türk ihtilalini organize etmek, yeni gençliği yetiştirmek ve Türk cemiyetini birkaç hamlede terbiye etmek usulleridir…” Falih Rıfkı, İtalyan faşizminin anti-demokratik tutumunu ve totaliter uygulamalarını da şu sözleriyle över; “Halk çocuğunun anasının karnından çıkar çıkmaz yattığı beşik fırka kucağıdır. Bir yeni cemiyet başka türlü yoğrulamaz.”[5]
Yâni anlatmak istediğim husus şudur; bizim eğitim sistemimizden millî kimlik temelli olma özelliği alınmış, yaşanılan öldürücü kaymalarla referans sicilleri bozuk metodlar kullanılarak, kültürel tahayyüllerimizin tamamen dışında olan bir sistem inşa edilmiştir. Basit bir mukayese yapmak gerekirse kendi eğitim kurumlarımızı ve eğitim sistemimizi İngiltere’nin asırlarca hiçbir değişikliğe uğramadan devam eden sistemiyle ve bu sistemin en temel yapıtaşı ve öncüsü olan bir kolejle yapalım: Eton Koleji… Bu kolej 15. asrın ortalarında fakir öğrencilerin tahsil yapabilmeleri için Kral Henry tarafından kurulur. Yaklaşık beş asırlık bir döneme baktığımızda bu kolejin İngiltere için ne demek olduğunu anlarız. Burada öyle bir eğitim verilir ki, oraya bir çocuğun kayıt yaptırabilmesi için müracaatı henüz bebek yaşlarındayken yapılır, böylece sıraya girmiş ve eğitim için gerekli olan oldukça yüklü olan masrafları biriktirmiş olursunuz. Bu okul İngiltere için en üst seviyede beyefendi ve asilzade yetiştirir. Bu okula kız öğrenciler alınmaz, sadece erkek öğrenciler için eğitim verilmektedir. Öğrencilerin konuşma tarzları ve edaları, vaktiyle bizim İstanbul kültürü diyeceğimiz çok özel bir yapıyı hatırlatır. O kadar kendine has yapısı vardır ki, I. Dünya Savaşı’nda seferberlik ilân edildiğinde, Eton Koleji öğrencileri, askerî talimlerini bile üzerlerinden çıkarmadıkları frakları, özel melon şapkaları, siyah çizgili pantolonları ve papyonlu gömlekleri ile yaparlar. Bu kolej bir markadır ve siz nereye, hangi meslek mensubu olarak giderseniz gidin, tartışılmaz bir üstünlüğü, ayrıcalığı beraberinizde taşırsınız. İngiltere’yi yöneten ilk başbakan Robert Walpole’den günümüze kadar devlet adamlarının büyük bir kısmı Etonludur. Sadece devlet adamı mı? Elbette hayır. En ünlü şairler, yazarlar, bilim adamları yâni İngiltere’yi İngiltere yapanlar bu okulun mezunlarıdır. Yani Eton Koleji İngiltere için kraliyet donanmasından daha önemlidir. Bu yönüyle koleji Osmanlı Türkiyesi’ndeki Enderun’a benzetebiliriz, çünkü fonksiyonları neredeyse aynıdır. Fakat sonraları bizim eğitim sistemimiz üzerinde yenilik ve modernizm adına değişiklikler yapılmaya başlatıldığında üç temel nokta esas olarak seçilir. Dil, üniversite ve öğretim kadrosu. İlköğretimden üniversiteye kadar hazırlanan müfredatta bilgi, tahkik, öğrenme, tahlil gibi analitik kafa yapısını oluşturacak ögeler yerine hiçbir anlamı ve faydası olmayan, düşünceye dayalı bütün yetenekleri alınmış ve kaba bilgi yükleriyle ezbercilik eğitimin temel normu olarak ortaya çıkarılmıştır. Böyle bir neslin karşıtlıklarla dolu çağın meselelerini anlayabilme kabiliyeti olabilir mi? Celâl Bayar’ın ifade ettiği gibi bundan sonra artık nesillerin beyni çürütülecekti. Tek tip ve zihinsel melekeleri zayıflatılmış, sömürge dünyasının saf ürünlerinden ibaret kalacak, kendi irfanından özenle uzak tutulacak olan bu nesil, ilk yabancılaşmayı tarih, edebiyat ve müzik alanında yaşamaya başladı. Uydurma bir komisyona hazırlatılan lise tarih kitaplarına yazar olarak yine hayalî bir yazarın adı verildi: Emin Oktay… Kimileri bu Emin Oktay’ın soyadı “Oktavitz“ adında birisi olduğunu, kimileri de böyle birisinin hiç olmadığını söylediler. Yani sistemin bu takma adı hep bir muamma olarak kaldı. Mamafih sömürülen her ülkenin seçilmiş Emin Oktayları vardı elbette. Amerika’da Evanjelist okulların, İngiltere’de ise Katolik kolejlerin sayısı her geçen gün arttırılırken; bizim ülkemizde özellikle 1930’lu yıllarda hazırlanan tarih kitaplarında Hz. Muhammed’in peygamberliği bile tıpkı Cemâleddîn Efgânî[6] gibi sıradan bir meslek olarak gösterilerek, hem kendisi hem de İslamiyet, aşırı kaçan gayretlerle gözden düşürülmeye çalışıldı. Bu, özenle yapıldı. Böyle yaparak Batı karşısında bir türlü kurtulamadıkları o marazî eziklikten kurtulmak istiyorlardı. Unutmayın ki her çeşit krallık ve istibdat idaresi daima bu şekilde hareket etmiş, bir Colbert veya bir Racine seçmek suretiyle halkı kendi kuvvetlerinin en iyisiyle ezmiştir ve bu usûl hâlâ sürüp gitmektedir.
Kafamızın bütününe hayat ve huzur veren değerleri alırsanız, o insandan geriye ne kalır dersiniz? Eğitimde ve kültür dünyamızda feda edilen fikrî ve hissî her şey kâr olarak düşünüldü. Vâlâ Nurettin’in bir şiiri o yıllarda dillerden dillere dolaşır:
Şimdiki maneviyat; kitap, müzik, konferans, asri namaz ikidir; sabah idman, akşam dans.
ruhiyat isterseniz buyrun eczahaneye; nane ruhu, kâfuru, hepsi de var hem esans. uymuyorsa sözlerim ne kitaba, ne dine, sat efendim evini, bir deve al kendine, hacı kervanına gir, hicaz çöllerine git, faysalıyla beraber senin olsun medine. bugün yine pek fazla aleni oruç bozan, okundu mu ya ezan, bitti mi ya ramazan? ben su içsem bozulur, sen hak yersin bozulmaz. orucun da ey sofi kendin gibi kalpazan.
Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde din kelimesinin karşılığı; “Kemalizm, Türk’ün dînidir“ ibaresi kullanılırken, genç nesillerin muhayyilesinde kendi irfan dünyasına dair çağrışımlar uyandıracak binlerce kelime lügatlerden ve hafızalardan sökülüp atıldı.
Oysa bir milletin devamlılığı ve kültür aktarımı için her kelime paha biçilmez bir mücevherdir ve onu kaybettiğinizde toplum olarak hayati bir uzvunuzu kaybettiniz demektir. İdeallerini abideleştiren ve eğitim kurumlarını milletin geleceği olarak gören büyük devletlerde böylesine kirli bir fikir işportacılığına rastlayamazsınız. Sovyetlerde Politbüro’nun önde gelen isimleri bir gün Stalin’e gelerek; “Devrim artık bütün unsurlarıyla tamamlanmıştır, şimdi yapılacak tek değişim olarak lügatler ve Çarlık Rusyası’na ait kelimeler kalmıştır.” diyenlere Stalin, eliyle Mareşal Züfkov’un ihtilâli başlattığı kızıl meydanı göstererek: “Bırakın bu kelimelerle oynamayı onu aklından geçireni bile şu meydanda asarım.“ diye cevap verir. Bugün sahip olduğumuz Amerikan komisyonlu eğitim sistemi bizi dünyanın en gerilerinde bırakmıştır. Nitekim bundan birkaç yıl önce yapılan ve yetmiş ülkenin iştirak ettiği uluslararası bir eğitim yarışmasında Singapur birinci olurken, ülkemiz bu yetmiş ülkenin içinde ne hazindir ki yetmişinci olabildi. Yazıklar olsun! 1970’li yıllarda Ecevit hükümetinin bir marifeti olarak liseyi bitiren binlerce vasıfsız öğrenci, sadece kırk beş gün kurs verilmek suretiyle, evet, sadece kırk beş günde lise öğretmeni yapıldılar. Hayalimizi biraz zorlayıp şöyle bir düşünelim; bir zamanlar Yahya Kemal, Abdülbâki Gölpınarlı, Fuat Köprülü, Tahir-ül Mevlevî gibi bilim ve edebiyat dünyasının bu abide isimlerinin ders verdikleri kürsüde, şimdi liseyi zar zor bitirip CHP teşkilatından getirdiği vesikayla kırk beş günde öğretmen oluveren bu bıçkın ve züppe delikanlı tayfasını düşünün! Evet, yaşanan manzara, bu ülkenin en acı realitelerinden biri olarak siyasi ve kültür tarihimizin utanç vak’aları arasına yerleşmiştir. Bu kürsüde hangi liyakat, ideal ve bilgi seviyesi ile durmaktadır?! Bu bir eğitim sistemi falan değildir, şirazesi kaymış, sönmüş bir dünyanın gölge oyunudur sadece. Bu yapılanlarla hiçbir tatmin ediciliği olmayan dünyamızı daha da daralttılar.
Bunlar, insan tabiatında sıklıkla yapılan ve bu yüzden de hoş görülebilecek hatalar değildir. O yüzden Türkiye’de eğitim söz konusu olduğunda bu meselenin sosyolojisinden bahsetmenin, pedagojinin prensiplerinden bahsetmenin, yeni metodlar vazetmenin, şekilden şekle girmenin rasyonel bir akıl önünde hiçbir anlamı ve hiçbir değeri yoktur. Bu mevcut eğitim sisteminin eksikleri onarılamaz, restore yapılamaz, değişimle kurtarılamaz, yeni yüzlü milli eğitim bakanlarıyla yol alınamaz. Bu sistemin kurtarılması diye bir şey yok, çünkü sistemin özü anormal, sistemin özü prematüredir. Bu sistem(!) bütün unsurlarıyla ilga edilip yerine yepyeni, aklı ikna edici ve mantığın temel prensiplerine bağlı ilmî temelli bir sistem inşa edilmedikçe hiçbir şey düzelmeyecektir, bunun aksine iddialar, bütün bu realitelerin karşısında tamamen boş ve zavallı avuntulardır. Bir İngiliz genci Shakespeare’yi okur, bir Fransız genci Volter’i, İtalyan Dante’yi okurken; bir Türk genci Baki’yi, Avnî’yi, Şeyh Galib’i okuyamıyor hatta adlarını bile ilk defa duyuyorsa, Yahya Kemal, Ahmet Hâşim gibi daha bugünün şairlerinin şiirlerine şekilsiz ve anlamsız bir yüzle bakıyorsa bu neslin ne hayatı anlayabilecek, ne eşyayı okuyacak ne de dini kavrayacak yeteneklerinden bahsedilebilir. Kelimeleriniz yoksa evrensel plânda bahsedebileceğiniz, müdahil olabileceğiniz hiçbir meseleniz de yoktur. Sadece ilkel hatları güçlendiren bu sistem içinde tatlı hayaller kurabilirsiniz ama ona dayanarak hiçbir dramı sonlandıramazsınız, sadece yeni kayıplar yaşarsınız. 1980’li yıllarda İngiltere Kraliçesi Elizabeth, bir televizyon programında köylü ile yapılan konuşmayı dinlerken bu konuşma sırasında köylünün telâffuz ettiği bir kelimeyi anlayamaz. Yanındaki bürokratlara sorar fakat onların arasında da bilen çıkmayınca araştırılmasını ister. Neticede köylünün kullandığı kelimenin 15. asırda Sasex bölgesinde kullanılan bir kelime olduğu anlaşılır ve bu kelime, bulunmuş nadide bir mücevher gibi İngilizce lügate kaydedilir. Şimdi meseleyi daha fazla uzatmadan şunu düşünelim; İngiltere’deki London Times gazetesinde kelime sayısının on iki bin beş yüz olmasına karşılık; Türkiye’deki bir ulusal gazetenin kelime sayısı yalnızca iki yüz otuz ise bu eğitim sisteminin bizi nerelere indirdiğini, beyinleri nasıl dumura uğrattığını ve nasıl bir eğitim aldatmacası içinde toz duman edildiğimizi kolaylıkla anlayabiliriz artık değil mi? Bu sistem topyekûn değişmedikçe, boş, küskün ve hayatı zehirleyen taraflarıyla sürecek, istikbâli umursamaz bir yığın tavan arası akademisyenden de daima günün anlam ve önemine dair geçici anlardan ibaret, düzen içindeki bir dünyayı anlamaktan uzak nutuklar dinleyeceğiz.
Dipnotlar:
[1] Misyoner okulları sadece eğitim plânında faaliyet göstermemişlerdir. I. Dünya Savaşı yıllarında bu okullar işgal kuvvetlerinin bir merkezi durumundadırlar ve işgalci unsurlar ülkeyi terk ederlerken en son olarak bu okullardan ayrılmışlardır.
[2] Bugün bu komisyondaki oran beş Türk üç Amerikalı olarak değişmiştir. Tabiî bu durumda komisyondaki Türk üyelerin nasıl ve kim tarafından seçilmiş olabileceğini etraflıca düşünmekte fayda vardır.
[3] Köy Enstitülerinin kuruluş devrini son dönemde şikâyetlere konu olduğu devirlerle yargılamak yanlış olur. Kuruluş safhasında büyük yararlılıkları olan bu enstitüler, bir süre sonra yine CHP tarafından fiilen bitirilmiştir. DP’ye ise sadece kâğıt üzerinde o enstitüleri kapatmak kalmıştır. Bunula ilgili olarak belki de Türk siyasi tarihinin en popüler mahkemesi olan Yücel-Güner dâvâsı H. Ali Yücel’in de sonunu getirmiştir. CHP’nin önde gelen ciddi isimlerinden Raşit Hatiboğlu, bu enstitülerin vakitsiz kurulduğunu söyleyerek tenkit eder. Saracoğlu hükümetinde ağırlığı hissedilen Tarım Bakanlığı yaptı ve toprak reformu için çok çabaladı.
[4] Orhan Koçak, “1920’lerden 1970’lere kültür Politikaları”, Modern Türkiyede Siyasi Düşünce; Kemalizm, C.2, İletişim Yay. 2001.
[5] Doç. Dr. Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Dönemi; 1930-1943, s. 34
[6] Sultan II. Abdülhamid’in zavallı bir İngiliz maskarası olarak tarif ettiği Cemâleddîn Efgânî’nin, ünlü amansız bir İslâm düşmanı olan Ernest Renan’a yazdığı İslam ve Müslümanlar hakkındaki o akıllara ziyan mektubunu özellikle bu konunun meraklıları tarafından şunun bunun etkisinde kalmadan okumalarını isterim.
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.
Eğitim Maarif veya Bir Gelecek Projesi Hayâli
Eğitimle alâkalı olacak bu kısa yazımda, eğitimin felsefesinden, muhtelif eğitim modellerinden, modern eğitimden, Emerson’un ya da Rousseau’nun tavsiyelerinden, sosyolojik tanımlamalardan, eğitim şûrasının hiçbir müsbet sonuca yönelik olmayan ipe sapa gelmez beylik lâflarından, Talim Terbiye’den, teorik fantezilerden, eğitim sistemimiz aslında şöyle ya da böyle olmalı gibi boş avuntulardan, akademisyenlerimizin şekil bakımından ekranları dolduran ama muhteva bakımından avare kaçan fikir hovardalığı dolu nutuklarından, milli dâvâlara karşı tasasız siyasetçilerin dar ve sahte oyalamalarından bahsederek konuyu dağıtan aşırı yorumlar yapmayacağım. Fazlaca siyasî failler de bulmaya çalışmayacağım. Basmakalıp normlara tevessül etmeden ve meselenin bizzat ocağında yetişmiş bir kişi olarak çok zorlansam da öfkenin söz dağarcığını kullanmayacağım. Sadece kendi hikâyemizden ve bazı küçük mukayeseler yaparak bahsedeceğim. Yâni bizim olan o hazin ve karanlık hikâyemizin bugüne kadar ki çok kısa seyrinden… Her vesile ile sıklıkla kullandığımız ve şimdi de kendisinden bahis açtığımız bir mefhum var; bu mefhum, uygun ve yerinde uygulandığında insanlığın medeniyet tâcını taşıyacak olan eğitim mefhumudur. Aslına bakarsanız sıklıkla kullandığımız bu mefhum, doğru seçilmiş bir mefhum da değil. Çünkü bize ait güzide bir geçmişin parçalarını birleştirmekten bazı yanlarıyla eksik kalır bu kavram. Yani bizim olan kültürel dünyaya girdiğimizde bizi bütün tonlarımızla anlatan, çağrışımları canlandıran, derinliği olan bir kavram değildir eğitim kavramı. Yıllar önce Almanya’da yapılan geniş katılımlı bir kültür sempozyumunda her ülke kendi kültürüne ait musiki eserlerini icra etmişlerdi. Bizim sanatkârlarımızın orada icra ettikleri bir eseri oradaki Batılılar anlamakta bir hayli zorlandılar. “Şarkılar seni söyler, Aşk gibi sevda gibi huysuz ve tatlı kadın.“ Evet, bu güftedeki “tatlı kadın“ ifadesi orada hazır bulunan Batılı zevata bir türlü anlatılamamıştı. Anlatılamamıştı çünkü Batı dünyası pozitivist bir yapı içinde sadece nesnelere bağlıdır, hayatı, olayları, insanları ve kâinatı en güzel manzarada anlamada mânâ derinliği hiçbir zaman oluşamamıştır. O yüzden Batı dünyası bir Şirazlı Sâdi, Hafız veya bir Yunus ya da Hacı Bektaş çıkaramamıştır. İşte bu yüzden eğitim kavramı bizim kültürel atlasımızdaki nakışlara uymayan yabancı bir dokudur. Bizim irfan dünyamızda bunun karşılığı terbiyedir. Çünkü insan, yaratılışındaki özgünlüğü sebebiyle ruhi inceliği ve zarafetiyle terbiye edilir; sirk hayvanları gibi eğitilmez. Bu sebeple vaktiyle Milli Eğitim Bakanlığının adı, Maarif Vekâleti idi. Yani yetişen genç nesillere irfan kazandırılan yer. Ankara’da meşhur Gazi Eğitim Enstitüsü’nün (şimdi eğitim fakültesi oldu) adı da Gazi Terbiye idi. O yıllar yani cumhuriyetin ilk yılları Osmanlı Türkiyesi’nin bir bakiyesi olarak tedrisatın oldukça ciddi tutulduğu devirlerdir. Yâni hayâlî evrensel rüyaların henüz dramlara dönüşmediği yıllar. Bir Galatasaray Sultanisi, bir İstanbul Erkek Lisesi ya da onlara denk başka liseleri düşünün ki, ders veren hocaları Yahya Kemal, Tevfik Fikret, Nihal Atsız, M. Fuat Köprülü, Nihat Sami Banarlı, Ahmet Kudsi Tecer, Arif Nihat Asya, Orhan Şâik Gökyay, Nurettin Topçu gibi üstadlar ve diğerleri olsun. Düşünebiliyor musunuz, Blondel ve Massignon gibi yüzyılın en mühim feylezoflarının seçkin bir talebesi olan Nurettin Topçu’nun İstanbul Erkek Lisesi’nde felsefe hocalığı yapmasını? Balıkesir Necati Eğitim de, Abdülbâki Gölpınarlı gibi bir üstadın öğretmenliği de, pek çok nadide talebe arasından Halil İnalcık gibi dünya tarih biliminin koca bir çınarını yetiştirir. İşte öyle bir devir. Ama daha sonraları İsmet Paşa döneminde ve daha sonra da DP yıllarında yüksek liyakat sahibi hocaların yavaş yavaş eritildiğini ve müfredatların da ilmi ve millî vasıflarını kaybederek nesillerin beyinlerini çürütmeye evrildiğini görüyoruz. Evet, yeni nesillerin eğitim politikalarında özellikle misyoner okullarının[1] bütün bir Anadolu’da aşırı ölçüde yaygınlaşması ve 19. yüzyıl pozitivizminin yönetim, bürokrasi ve eğitim üzerinde bıraktığı tartışılmaz etki, 1948 yılına gelindiğinde Marshall yardımının mühim bir şartı olarak Türk Milli Eğitiminin ABD’ye teslim edilmesiyle en son safhaya getirilir. Tabiîdir ki bu durum yolumuzun önünde duran karanlık geçitlerden sadece bir tanesi ve tarihsel sarsıntılar yaşayacağımız öldürücü bir referans mekânı olacaktı. Evet, bu tarihte Türk-Amerikan eğitim işbirliği olarak kurulan ve Türk Milli Eğitiminin yapısını, özelliğini, varlığını ve karakterini darmadağın eden bu son teşebbüs, ABD’li senatör James William Fulbright’ın adıyla anılan Fulbright komisyonu ile tamamlanarak nihai noktaya getirilir. Ne zaman? 1949 yılında… İşte bu, son derece bilinçli ve hesaplı olarak yapılan bir teşebbüstür ve artık bu trajik noktada müdafaa edilecek hiçbir meselenin, ortaya konulacak hiçbir gerekçenin önemi yoktur. Bu komisyonun eğitim plânlamalarını ele almasıyla okullarda talebeler birer şahsiyet ve idrak harabelerine çevrilirlerken, aynı zamanda eğitim alanında dünyadaki yerleri de belirlenmiş oldu. Bu Türk-Amerikan komisyonun ülkeye çok pahalıya mâl olacağını sezen bazı CHP milletvekilleri İnönü’ye; “Paşam, bu komisyonu ilga edemez miyiz?“ diye sorduklarında, İsmet Paşa kendilerine şu cevabı verir; “Bir gün birisi çıkıp da bu komisyonu ilga ediyorum derse, başına neler gelir düşünmek bile istemiyorum.“ der. Dört Amerikalı ve dört Türk’ten[2] meydana gelen bu komisyonda herkesin kullanabileceği bir oy’a karşı ABD Büyükelçisinin iki oy hakkı vardır ve son söz ona aittir. Siz ne kadar itiraz etseniz(!) de son sözü daima Amerikan hariciyesi söyler. Neden? Çünkü komisyon doğrudan doğruya Amerikan hariciyesine bağlıdır. Bu komisyon bizim içimizde yabancı ve dönüştürücü kültürel taşıyıcılığın en önemli limanı olmuştur. Peki bugün? Evet, bugün de aynen böyle devam etmektedir. Müslüman Türk neslinin hayâl edilen yeni mekânlara, yeni ve modern eğitim normlarına kavuşturulabilmesi için ilk olarak 1925 yılında Yahudi asıllı Albert Malche, daha sonraki yıllarda da Amerika’dan John Dewey ve bilahare de Alfred Kühne getirilir. Birisi yeni Türkçenin diğeri üniversitelerin ve bir diğeri de Köy Enstitülerinin[3] mimarı olurlar.
İşin esası şudur; hangi toplumda olursa olsun eğitim, toplum karakterinin bütün renklerinin, bütün tonlarının yeni nesillere aktarılması meselesidir. Bizde ise yeni bir toplum hayal edildiği için mâziye ait, biz olan, bizim olan her şeyin reddine yönelik acil bir model tasavvur edilmiştir. Yabancı kültürel unsurlara, sadece ülkenin yeni nizamına ters düşecek ve ona zarar verecek noktaya geldiğinde müdahale edilmiştir. Meselâ Bursa’daki Amerikan kız kolejlindeki bazı kız öğrencilerin Protestan olmalarıyla sonuçlanan ve kamuoyunda geniş yankı uyandıran Hıristiyanlaşma hadisesidir. Okul öğrencilerinden Balıkesir Askerî kalem rejisi Miralay Talât Bey’in kızı Sâniha Talât, Emekli Yüzbaşı Rıza Bey’in kızları Kâmuran ve Nâmıka Rıza, Kardaş gazetesi sahibi Vâsıf Necdet Bey’in kızı Madalet Vasıf’ın öğretmenleri Miss Chilson ve Miss Henderson’un telkinleriyle Hıristiyanlığı benimsediklerinin açığa çıkmasıyla başlayan tartışmaya, rejimin belli başlı ideologları da katılmışlardır. Tepkiler şiddetlidir. Talim Terbiye müdürü olan Mehmet Emin Erişirgil şöyle yazmaktadır; “Belli ki, bundan ne çıkar? Lâik cumhuriyette artık din meselesi münakaşa olunur mu diyecekler de vardır. Gerçekten olgunluk çağına erişmiş bir Türk istediği dini seçebilir. İster Katolik olur, ister Budist olur, isterse Müslüman kalır veya büsbütün dinsiz kalır. Ama unutmamalıyız ki, her din idealdir ve ideal de tatmin edilmeye susamış aşktır. Protestan olan bir Türk genci ruhunun susamışlığını, Türkiye’de, Türk toplumu içinde tatmin edemez. Gözlerini büyük Protestan toplumlarına çevirir. Türk gencinin nazarları ise kendi toplumuna çevrilmiş olmak lâzımdır. Ve verilen terbiye bunu sağlamakla mükelleftir.” Erişirgil’e göre, yabancı mekteplerin mânâsı yabancı kültürdür. Yabancı lisanı, yabancı milli mefkûresi ve yabancı dîni… Erişirgil, çocukların bu telkinlere kapılma nedenlerini de şöyle açıklamaktadır: “Yabancı mekteplerin fıtraten daha hassas ve daha romantik ruhlu olan genç kızlar üzerindeki etkileri daha nüfuz edicidir. Madonna görünüşlü, Madonna konuşuşlu sör ile Meryem tavırlı, Meryem edalı miss, yaşının gereği hayalperest olan ve ideal arayan genç Türk kızının ruhunu kolaylıkla avlayacak derecede caziptir.”[4]
Yeni yapılanmaya başlayan rejimin varlığını tehlikeye atacak bu gibi hadiseler hoş karşılanmaz ve kısa bir süre sonra Amerikan kız kolejli kapatılır. Fakat mücadele yine de yeni bir dünya görüşü olarak beliren halk fırkasının ideallerinin değişmez ve tartışılamaz bir devlet politikası haline getirilmesiyle devam ederek sadece yabancı alıntılardan beslenecek olan eğitim sistemi yoluna aynı şekilde devam eder. Meselâ Falih Rıfkı, Rusya ve İtalya’ya yaptığı geziden sonra çok daha kesin öneriler ortaya atar. Gerçekten de 1931 yılında yayınlanan Yeni Rusya adlı kitabında demektedir ki; “Rusya’dan yeni bir ders getiriyorum; Bu ders, Türk ihtilalini organize etmek, yeni gençliği yetiştirmek ve Türk cemiyetini birkaç hamlede terbiye etmek usulleridir…” Falih Rıfkı, İtalyan faşizminin anti-demokratik tutumunu ve totaliter uygulamalarını da şu sözleriyle över; “Halk çocuğunun anasının karnından çıkar çıkmaz yattığı beşik fırka kucağıdır. Bir yeni cemiyet başka türlü yoğrulamaz.”[5]
Yâni anlatmak istediğim husus şudur; bizim eğitim sistemimizden millî kimlik temelli olma özelliği alınmış, yaşanılan öldürücü kaymalarla referans sicilleri bozuk metodlar kullanılarak, kültürel tahayyüllerimizin tamamen dışında olan bir sistem inşa edilmiştir. Basit bir mukayese yapmak gerekirse kendi eğitim kurumlarımızı ve eğitim sistemimizi İngiltere’nin asırlarca hiçbir değişikliğe uğramadan devam eden sistemiyle ve bu sistemin en temel yapıtaşı ve öncüsü olan bir kolejle yapalım: Eton Koleji… Bu kolej 15. asrın ortalarında fakir öğrencilerin tahsil yapabilmeleri için Kral Henry tarafından kurulur. Yaklaşık beş asırlık bir döneme baktığımızda bu kolejin İngiltere için ne demek olduğunu anlarız. Burada öyle bir eğitim verilir ki, oraya bir çocuğun kayıt yaptırabilmesi için müracaatı henüz bebek yaşlarındayken yapılır, böylece sıraya girmiş ve eğitim için gerekli olan oldukça yüklü olan masrafları biriktirmiş olursunuz. Bu okul İngiltere için en üst seviyede beyefendi ve asilzade yetiştirir. Bu okula kız öğrenciler alınmaz, sadece erkek öğrenciler için eğitim verilmektedir. Öğrencilerin konuşma tarzları ve edaları, vaktiyle bizim İstanbul kültürü diyeceğimiz çok özel bir yapıyı hatırlatır. O kadar kendine has yapısı vardır ki, I. Dünya Savaşı’nda seferberlik ilân edildiğinde, Eton Koleji öğrencileri, askerî talimlerini bile üzerlerinden çıkarmadıkları frakları, özel melon şapkaları, siyah çizgili pantolonları ve papyonlu gömlekleri ile yaparlar. Bu kolej bir markadır ve siz nereye, hangi meslek mensubu olarak giderseniz gidin, tartışılmaz bir üstünlüğü, ayrıcalığı beraberinizde taşırsınız. İngiltere’yi yöneten ilk başbakan Robert Walpole’den günümüze kadar devlet adamlarının büyük bir kısmı Etonludur. Sadece devlet adamı mı? Elbette hayır. En ünlü şairler, yazarlar, bilim adamları yâni İngiltere’yi İngiltere yapanlar bu okulun mezunlarıdır. Yani Eton Koleji İngiltere için kraliyet donanmasından daha önemlidir. Bu yönüyle koleji Osmanlı Türkiyesi’ndeki Enderun’a benzetebiliriz, çünkü fonksiyonları neredeyse aynıdır. Fakat sonraları bizim eğitim sistemimiz üzerinde yenilik ve modernizm adına değişiklikler yapılmaya başlatıldığında üç temel nokta esas olarak seçilir. Dil, üniversite ve öğretim kadrosu. İlköğretimden üniversiteye kadar hazırlanan müfredatta bilgi, tahkik, öğrenme, tahlil gibi analitik kafa yapısını oluşturacak ögeler yerine hiçbir anlamı ve faydası olmayan, düşünceye dayalı bütün yetenekleri alınmış ve kaba bilgi yükleriyle ezbercilik eğitimin temel normu olarak ortaya çıkarılmıştır. Böyle bir neslin karşıtlıklarla dolu çağın meselelerini anlayabilme kabiliyeti olabilir mi? Celâl Bayar’ın ifade ettiği gibi bundan sonra artık nesillerin beyni çürütülecekti. Tek tip ve zihinsel melekeleri zayıflatılmış, sömürge dünyasının saf ürünlerinden ibaret kalacak, kendi irfanından özenle uzak tutulacak olan bu nesil, ilk yabancılaşmayı tarih, edebiyat ve müzik alanında yaşamaya başladı. Uydurma bir komisyona hazırlatılan lise tarih kitaplarına yazar olarak yine hayalî bir yazarın adı verildi: Emin Oktay… Kimileri bu Emin Oktay’ın soyadı “Oktavitz“ adında birisi olduğunu, kimileri de böyle birisinin hiç olmadığını söylediler. Yani sistemin bu takma adı hep bir muamma olarak kaldı. Mamafih sömürülen her ülkenin seçilmiş Emin Oktayları vardı elbette. Amerika’da Evanjelist okulların, İngiltere’de ise Katolik kolejlerin sayısı her geçen gün arttırılırken; bizim ülkemizde özellikle 1930’lu yıllarda hazırlanan tarih kitaplarında Hz. Muhammed’in peygamberliği bile tıpkı Cemâleddîn Efgânî[6] gibi sıradan bir meslek olarak gösterilerek, hem kendisi hem de İslamiyet, aşırı kaçan gayretlerle gözden düşürülmeye çalışıldı. Bu, özenle yapıldı. Böyle yaparak Batı karşısında bir türlü kurtulamadıkları o marazî eziklikten kurtulmak istiyorlardı. Unutmayın ki her çeşit krallık ve istibdat idaresi daima bu şekilde hareket etmiş, bir Colbert veya bir Racine seçmek suretiyle halkı kendi kuvvetlerinin en iyisiyle ezmiştir ve bu usûl hâlâ sürüp gitmektedir.
Kafamızın bütününe hayat ve huzur veren değerleri alırsanız, o insandan geriye ne kalır dersiniz? Eğitimde ve kültür dünyamızda feda edilen fikrî ve hissî her şey kâr olarak düşünüldü. Vâlâ Nurettin’in bir şiiri o yıllarda dillerden dillere dolaşır:
Şimdiki maneviyat; kitap, müzik, konferans,
asri namaz ikidir; sabah idman, akşam dans.
ruhiyat isterseniz buyrun eczahaneye;
nane ruhu, kâfuru, hepsi de var hem esans.
uymuyorsa sözlerim ne kitaba, ne dine,
sat efendim evini, bir deve al kendine,
hacı kervanına gir, hicaz çöllerine git,
faysalıyla beraber senin olsun medine.
bugün yine pek fazla aleni oruç bozan,
okundu mu ya ezan, bitti mi ya ramazan?
ben su içsem bozulur, sen hak yersin bozulmaz.
orucun da ey sofi kendin gibi kalpazan.
Oysa bir milletin devamlılığı ve kültür aktarımı için her kelime paha biçilmez bir mücevherdir ve onu kaybettiğinizde toplum olarak hayati bir uzvunuzu kaybettiniz demektir. İdeallerini abideleştiren ve eğitim kurumlarını milletin geleceği olarak gören büyük devletlerde böylesine kirli bir fikir işportacılığına rastlayamazsınız. Sovyetlerde Politbüro’nun önde gelen isimleri bir gün Stalin’e gelerek; “Devrim artık bütün unsurlarıyla tamamlanmıştır, şimdi yapılacak tek değişim olarak lügatler ve Çarlık Rusyası’na ait kelimeler kalmıştır.” diyenlere Stalin, eliyle Mareşal Züfkov’un ihtilâli başlattığı kızıl meydanı göstererek: “Bırakın bu kelimelerle oynamayı onu aklından geçireni bile şu meydanda asarım.“ diye cevap verir. Bugün sahip olduğumuz Amerikan komisyonlu eğitim sistemi bizi dünyanın en gerilerinde bırakmıştır. Nitekim bundan birkaç yıl önce yapılan ve yetmiş ülkenin iştirak ettiği uluslararası bir eğitim yarışmasında Singapur birinci olurken, ülkemiz bu yetmiş ülkenin içinde ne hazindir ki yetmişinci olabildi. Yazıklar olsun! 1970’li yıllarda Ecevit hükümetinin bir marifeti olarak liseyi bitiren binlerce vasıfsız öğrenci, sadece kırk beş gün kurs verilmek suretiyle, evet, sadece kırk beş günde lise öğretmeni yapıldılar. Hayalimizi biraz zorlayıp şöyle bir düşünelim; bir zamanlar Yahya Kemal, Abdülbâki Gölpınarlı, Fuat Köprülü, Tahir-ül Mevlevî gibi bilim ve edebiyat dünyasının bu abide isimlerinin ders verdikleri kürsüde, şimdi liseyi zar zor bitirip CHP teşkilatından getirdiği vesikayla kırk beş günde öğretmen oluveren bu bıçkın ve züppe delikanlı tayfasını düşünün! Evet, yaşanan manzara, bu ülkenin en acı realitelerinden biri olarak siyasi ve kültür tarihimizin utanç vak’aları arasına yerleşmiştir. Bu kürsüde hangi liyakat, ideal ve bilgi seviyesi ile durmaktadır?! Bu bir eğitim sistemi falan değildir, şirazesi kaymış, sönmüş bir dünyanın gölge oyunudur sadece. Bu yapılanlarla hiçbir tatmin ediciliği olmayan dünyamızı daha da daralttılar.
Bunlar, insan tabiatında sıklıkla yapılan ve bu yüzden de hoş görülebilecek hatalar değildir. O yüzden Türkiye’de eğitim söz konusu olduğunda bu meselenin sosyolojisinden bahsetmenin, pedagojinin prensiplerinden bahsetmenin, yeni metodlar vazetmenin, şekilden şekle girmenin rasyonel bir akıl önünde hiçbir anlamı ve hiçbir değeri yoktur. Bu mevcut eğitim sisteminin eksikleri onarılamaz, restore yapılamaz, değişimle kurtarılamaz, yeni yüzlü milli eğitim bakanlarıyla yol alınamaz. Bu sistemin kurtarılması diye bir şey yok, çünkü sistemin özü anormal, sistemin özü prematüredir. Bu sistem(!) bütün unsurlarıyla ilga edilip yerine yepyeni, aklı ikna edici ve mantığın temel prensiplerine bağlı ilmî temelli bir sistem inşa edilmedikçe hiçbir şey düzelmeyecektir, bunun aksine iddialar, bütün bu realitelerin karşısında tamamen boş ve zavallı avuntulardır. Bir İngiliz genci Shakespeare’yi okur, bir Fransız genci Volter’i, İtalyan Dante’yi okurken; bir Türk genci Baki’yi, Avnî’yi, Şeyh Galib’i okuyamıyor hatta adlarını bile ilk defa duyuyorsa, Yahya Kemal, Ahmet Hâşim gibi daha bugünün şairlerinin şiirlerine şekilsiz ve anlamsız bir yüzle bakıyorsa bu neslin ne hayatı anlayabilecek, ne eşyayı okuyacak ne de dini kavrayacak yeteneklerinden bahsedilebilir. Kelimeleriniz yoksa evrensel plânda bahsedebileceğiniz, müdahil olabileceğiniz hiçbir meseleniz de yoktur. Sadece ilkel hatları güçlendiren bu sistem içinde tatlı hayaller kurabilirsiniz ama ona dayanarak hiçbir dramı sonlandıramazsınız, sadece yeni kayıplar yaşarsınız. 1980’li yıllarda İngiltere Kraliçesi Elizabeth, bir televizyon programında köylü ile yapılan konuşmayı dinlerken bu konuşma sırasında köylünün telâffuz ettiği bir kelimeyi anlayamaz. Yanındaki bürokratlara sorar fakat onların arasında da bilen çıkmayınca araştırılmasını ister. Neticede köylünün kullandığı kelimenin 15. asırda Sasex bölgesinde kullanılan bir kelime olduğu anlaşılır ve bu kelime, bulunmuş nadide bir mücevher gibi İngilizce lügate kaydedilir. Şimdi meseleyi daha fazla uzatmadan şunu düşünelim; İngiltere’deki London Times gazetesinde kelime sayısının on iki bin beş yüz olmasına karşılık; Türkiye’deki bir ulusal gazetenin kelime sayısı yalnızca iki yüz otuz ise bu eğitim sisteminin bizi nerelere indirdiğini, beyinleri nasıl dumura uğrattığını ve nasıl bir eğitim aldatmacası içinde toz duman edildiğimizi kolaylıkla anlayabiliriz artık değil mi? Bu sistem topyekûn değişmedikçe, boş, küskün ve hayatı zehirleyen taraflarıyla sürecek, istikbâli umursamaz bir yığın tavan arası akademisyenden de daima günün anlam ve önemine dair geçici anlardan ibaret, düzen içindeki bir dünyayı anlamaktan uzak nutuklar dinleyeceğiz.
Dipnotlar:
[1] Misyoner okulları sadece eğitim plânında faaliyet göstermemişlerdir. I. Dünya Savaşı yıllarında bu okullar işgal kuvvetlerinin bir merkezi durumundadırlar ve işgalci unsurlar ülkeyi terk ederlerken en son olarak bu okullardan ayrılmışlardır.
[2] Bugün bu komisyondaki oran beş Türk üç Amerikalı olarak değişmiştir. Tabiî bu durumda komisyondaki Türk üyelerin nasıl ve kim tarafından seçilmiş olabileceğini etraflıca düşünmekte fayda vardır.
[3] Köy Enstitülerinin kuruluş devrini son dönemde şikâyetlere konu olduğu devirlerle yargılamak yanlış olur. Kuruluş safhasında büyük yararlılıkları olan bu enstitüler, bir süre sonra yine CHP tarafından fiilen bitirilmiştir. DP’ye ise sadece kâğıt üzerinde o enstitüleri kapatmak kalmıştır. Bunula ilgili olarak belki de Türk siyasi tarihinin en popüler mahkemesi olan Yücel-Güner dâvâsı H. Ali Yücel’in de sonunu getirmiştir. CHP’nin önde gelen ciddi isimlerinden Raşit Hatiboğlu, bu enstitülerin vakitsiz kurulduğunu söyleyerek tenkit eder. Saracoğlu hükümetinde ağırlığı hissedilen Tarım Bakanlığı yaptı ve toprak reformu için çok çabaladı.
[4] Orhan Koçak, “1920’lerden 1970’lere kültür Politikaları”, Modern Türkiyede Siyasi Düşünce; Kemalizm, C.2, İletişim Yay. 2001.
[5] Doç. Dr. Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek Parti Dönemi; 1930-1943, s. 34
[6] Sultan II. Abdülhamid’in zavallı bir İngiliz maskarası olarak tarif ettiği Cemâleddîn Efgânî’nin, ünlü amansız bir İslâm düşmanı olan Ernest Renan’a yazdığı İslam ve Müslümanlar hakkındaki o akıllara ziyan mektubunu özellikle bu konunun meraklıları tarafından şunun bunun etkisinde kalmadan okumalarını isterim.
Yazar
İlgili Yazılar
Yapay Zekâ Çağında Fıkıh: Modern Tartışmaları Kadim Lensle Okumak
İslam hukukunun dinamik ve özgün ruhunun yeniden canlandırılmasında ise, günümüz yapay zekâ hukuku tartışmalarını incelemek, ilham verici olabilir. Bu bağlamda, medeni hukuku yakından ilgilendiren ve aynı zamanda sorumluluk gibi en temel hukuki konuları da şekillendirebilecek olan yapay zekâya kişilik verilmesiyle ilgili tartışmalara kısaca değinmek, ufuk açıcı olabilir
Islam and Islamophobia in the post-liberal world of late democracy. Neo-real-political foundations of racism
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
Bu Dünyada Yeteri Kadar Acı Yok mu?
İyilik postunda açık, aleni kötülük yapılmaktadır:
Çünkü iyinin ölçütü, kapitalist düzende “refah ve huzur” içinde yaşayabilmek, yeryüzünde cenneti kurmak olarak belirlenmiştir…
Çünkü iyilik, ölümden ve ölüme hazırlayacak olan her türlü ilkeden arınmak olarak tanımlanmıştır…
Çünkü iyilik, bilinmeyen zamana ve tahmin edilemeyen bedele teslim edilemeyecek kadar mülk edinilmiştir…
İslam’ın Ahlâki İlkeleri Bir Hukuka Dönüşsün Yeter ki
Doğruluk ve iyilik, her ne kadar akıl aracılığıyla edinilse de, edinilen doğruluk ve iyiliğin gerçek doğruluk ve iyilik olduğu ancak vahyin süzgecinden geçirilmekle anlaşılabilir. Akıl-vahiy bütünlüğü bozulduğu takdirde akıl ilahlaştırılmaya müsait hale gelir. Nitekim milyonlarca insanı öldürmek için üretilen bombalar bir akıl işidir. Gazze’deki soykırımı gerçekleştirenler de bir akılla hareket etmektedir.
M. Said Çekmegil’in Diyalektik Yöntemi ve Eleştiri Ahlâkı
Bizim tetkiklerimiz, araştırmalarımız da tenkide tabi tutulmadan geçilmesin. Bu konuda dikkatli bulunmaya çalıştığımız hâlde, farkında olmadan hata yaptığımızı görüp anlarsak, onları kendimiz bile hoş görmüyoruz ve hoş görülmeyerek ikazlar yapılmasını –Allah rızası için- bekliyoruz.
İncelemelerimizdeki doğrular, yücelerden yüce bulunan El-Âlim’dendir. O’nun sevgili Resûlü’nün bereketli tebliğlerindendir. Bilmeyerek yaptığımız hatalar, anlamayarak düştüğümüz yanlışlar, farkına varmadığımız bütün aksamalar, görülürse, onlar bize aittir, kabul edilmemesi, reddedilmesi gerekir.