Sen ürkek bakışlarınla, titreyen dilinle, dudaklarının ucuna gelip gelip kaybolan titrek sesinle bir türlü adını koyamadın. Neye dönüştü bu, aslolanı bulmaya mı yoksa paslanmaya mı? Sığıntı gibi durdun saklandığın cümlelerin ardı sıra… Önce gözyaşların seni terk etti, sonra melekler…
Yanakların ıslaklığı unutunca, kalbinin o ince zarı yavaştan kalınlaşmaya başladı… Belki hissetin bunu belki de hissetmedin… Kaçtın sanki kendinden kaçmak kolaymış gibi, kaçtın sanki İNSAN KENDİNE YAKALANMAZMIŞ gibi…
Nereye baksan, ne yapsan seni hep takip edecek duygularından bu şekilde kaçamazdın. Sevdiğin ve nefret ettiğin şeyler senden intikam alırcasına pencerenin pervazına konmuş serçeler gibi seni bekliyorlardı. Ve açacağın camı…
Sen ne kadar saklansan da kendinden, elbette bulacaklardı seni sobeleyeceklerdi hiç beklemediğin bir zamanda…
Sıkı sıkıya kapattığın fikir ve zihin dünyan, elbette bir gün sorgulayacaktı seni. Sıkıldım dediğin nedenler belki de sarılman gereken sebeplerdi. Belki doğru şeyleri yanlış kaynaklardan öğrendiğin için doğrularınla savaşıyor, yanlışlara göz yumuyordun. Derinlerden bir sızı sızlatsa yürek çatını “oyalanmalarla” kendini geçiştiriyordun.
İnsanın kendini geçiştirmesi ne acı değil mi? Kendine kendini anlatamaması… İtiraf edememesi, yüzleşememesi…
Korkuyordun, ürkekti bakışların, “iki arada bir derede” kalmanın bu kadar acı vereceğini nerden bilecektin. Herkese ‘cesurum’ desende kendine bunu anlatamıyordun. Kendini buna ikna edemiyordun. Onun için bu kaygın, onun için bu endişen… Onun için bu kadar fazla çıkmaz sokakların.
Hoyratça savruluşların, dur durak bilmeyen isteklerin… Hep bir nedamet hissiyle uyanışların…
Gayri ciddi işlerle meşguliyetlerin hep bu yüzdendi.
Sığındığın mazeret kaleleri bir bir yıkılsa da üzerine, hemen yenilerini inşa ediyordun. ‘Keşke’leri bilerek biriktiriyordun.
Memnun değildin bu sapmalardan… Ama mutlu olamadığın bir hayatı, benimseyemediğin bu yaşamı artık kendine yük olarak görmüştün. Yükünden kurtulmak istiyordun. Hâlbuki sana yük olan ne bu düşüncece sistemi ne de inancındı. Asıl yük “inancım” dediğin bu hakikate aidiyet hissetmeyişindi. Emek vermeyişindi. Belki dayatıldı, belki zorlandın. Ama kendin de durup “Bu inandığım değerler nedir, ne değildir?” samimiyetine giremedin. Oysa “din samimiyettir” ve samimiyet ister. Samimi olmadığın her düşünce seni mutlaka bir gün bırakıp gider.
Bir dursan, içindeki depremleri, enkazları fark edeceksin. Neyi eksik neyi fazla koyduğunu anlayacaksın; inşa ederken kendini…
Hayat, birileri için doğrularından vazgeçilecek kadar basit ve sıradan değildir.
Hayat, birilerine tepki olsun diye kendini bir ömür yanlışa teslim edecek kadar ehemmiyetsiz değildir.
Hayat, kimi insanlara kızıp kendi insanî erdemlerimizden vazgeçecek kadar kıymetsiz değildir.
Hayat, bize sunulan en büyük nimettir. Bu nimeti öyle gelişi güzel herkese, her fikre ve düşünceye paspas etmemeli insan.
İnsan eşref-i mahlûkat… Yeryüzünün en şereflisi… İnsan ahsen-i takvîm… En güzel, kıvamda yaratılan… Ve şimdi sen bu şerefi ve güzelliği ardında bırakıp başka başka mecralara akmak mı istiyorsun? İçindeki yalnızlığı daha da büyütüp, kendi ellerinle kendini cezalandırmak mı istiyorsun?
Bu çok ağır bir ceza, sen bunu hak etmedin… Sen gökyüzünde yıldızları sayan, umudunu, ümidini etrafına ışık gibi saçan… İnci, mercan, yakut gibi pırıl pırıl parıldayansın. Çok değerli ve de değer katansın.
Bu cadılar, bu algılar seni yanıltmasın. Kumun üstündeki köpük misali bir gün yok olup gidecekler. Aslolan bu değil. Kalıcı olan hiç değil…
Meleklerin yokluğunu hissediyorsun değil mi? Şafakların karanlığını… Seni davet eden ezanların olmayışını… Sana inen bir kitabın, hayatına can suyu olmadığını… Bunların yokluğunu hissediyorsun değil mi?
Ve yürek coğrafyanda açtıkları derin yaraları…
Rabbin sana küsmedi ve de darılmadı. Seni yalnızlığa, terk edilmişliğe bırakmadı. Biliyorum önce melekler çıktı hayatından sonra gözyaşları…
Ve şimdi tekrar arala ruh perdeni… Muğlakta asılı kalmasın ruhun. Melekler bıraktığın secde izinden bulsunlar seni… Gözyaşların tövbelere kapı aralasın. Bırak serçeler orada kalsın. Sen serçelere yenilmeyecek kadar güçlüsün… Adını sen koy bu defa… Kimselere bırakma… Rüştünü çoktan ispatladın, inancını da ispatla! Sebat et, gayret et! İnancını zaaflarının gölgesinde heba etme. Sen cennetlere layıksın. Cennetini sırtında taşırsın. İnan bu dünyanın yükünden daha ağır değildir cennetin.… Bırak başkaları değil Rabbin alın terini silsin…
Ve bu defa adını sen koy, hayatın senden razı olsun, Saitlerin yurdu sana yurt olsun!
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.
Adını Sen Koy…
Sen ürkek bakışlarınla, titreyen dilinle, dudaklarının ucuna gelip gelip kaybolan titrek sesinle bir türlü adını koyamadın. Neye dönüştü bu, aslolanı bulmaya mı yoksa paslanmaya mı? Sığıntı gibi durdun saklandığın cümlelerin ardı sıra… Önce gözyaşların seni terk etti, sonra melekler…
Yanakların ıslaklığı unutunca, kalbinin o ince zarı yavaştan kalınlaşmaya başladı… Belki hissetin bunu belki de hissetmedin… Kaçtın sanki kendinden kaçmak kolaymış gibi, kaçtın sanki İNSAN KENDİNE YAKALANMAZMIŞ gibi…
Nereye baksan, ne yapsan seni hep takip edecek duygularından bu şekilde kaçamazdın. Sevdiğin ve nefret ettiğin şeyler senden intikam alırcasına pencerenin pervazına konmuş serçeler gibi seni bekliyorlardı. Ve açacağın camı…
Sen ne kadar saklansan da kendinden, elbette bulacaklardı seni sobeleyeceklerdi hiç beklemediğin bir zamanda…
Sıkı sıkıya kapattığın fikir ve zihin dünyan, elbette bir gün sorgulayacaktı seni. Sıkıldım dediğin nedenler belki de sarılman gereken sebeplerdi. Belki doğru şeyleri yanlış kaynaklardan öğrendiğin için doğrularınla savaşıyor, yanlışlara göz yumuyordun. Derinlerden bir sızı sızlatsa yürek çatını “oyalanmalarla” kendini geçiştiriyordun.
İnsanın kendini geçiştirmesi ne acı değil mi? Kendine kendini anlatamaması… İtiraf edememesi, yüzleşememesi…
Korkuyordun, ürkekti bakışların, “iki arada bir derede” kalmanın bu kadar acı vereceğini nerden bilecektin. Herkese ‘cesurum’ desende kendine bunu anlatamıyordun. Kendini buna ikna edemiyordun. Onun için bu kaygın, onun için bu endişen… Onun için bu kadar fazla çıkmaz sokakların.
Hoyratça savruluşların, dur durak bilmeyen isteklerin… Hep bir nedamet hissiyle uyanışların…
Gayri ciddi işlerle meşguliyetlerin hep bu yüzdendi.
Sığındığın mazeret kaleleri bir bir yıkılsa da üzerine, hemen yenilerini inşa ediyordun. ‘Keşke’leri bilerek biriktiriyordun.
Memnun değildin bu sapmalardan… Ama mutlu olamadığın bir hayatı, benimseyemediğin bu yaşamı artık kendine yük olarak görmüştün. Yükünden kurtulmak istiyordun. Hâlbuki sana yük olan ne bu düşüncece sistemi ne de inancındı. Asıl yük “inancım” dediğin bu hakikate aidiyet hissetmeyişindi. Emek vermeyişindi. Belki dayatıldı, belki zorlandın. Ama kendin de durup “Bu inandığım değerler nedir, ne değildir?” samimiyetine giremedin. Oysa “din samimiyettir” ve samimiyet ister. Samimi olmadığın her düşünce seni mutlaka bir gün bırakıp gider.
Bir dursan, içindeki depremleri, enkazları fark edeceksin. Neyi eksik neyi fazla koyduğunu anlayacaksın; inşa ederken kendini…
Hayat, birileri için doğrularından vazgeçilecek kadar basit ve sıradan değildir.
Hayat, birilerine tepki olsun diye kendini bir ömür yanlışa teslim edecek kadar ehemmiyetsiz değildir.
Hayat, kimi insanlara kızıp kendi insanî erdemlerimizden vazgeçecek kadar kıymetsiz değildir.
Hayat, bize sunulan en büyük nimettir. Bu nimeti öyle gelişi güzel herkese, her fikre ve düşünceye paspas etmemeli insan.
İnsan eşref-i mahlûkat… Yeryüzünün en şereflisi… İnsan ahsen-i takvîm… En güzel, kıvamda yaratılan… Ve şimdi sen bu şerefi ve güzelliği ardında bırakıp başka başka mecralara akmak mı istiyorsun? İçindeki yalnızlığı daha da büyütüp, kendi ellerinle kendini cezalandırmak mı istiyorsun?
Bu çok ağır bir ceza, sen bunu hak etmedin… Sen gökyüzünde yıldızları sayan, umudunu, ümidini etrafına ışık gibi saçan… İnci, mercan, yakut gibi pırıl pırıl parıldayansın. Çok değerli ve de değer katansın.
Bu cadılar, bu algılar seni yanıltmasın. Kumun üstündeki köpük misali bir gün yok olup gidecekler. Aslolan bu değil. Kalıcı olan hiç değil…
Ve yürek coğrafyanda açtıkları derin yaraları…
Rabbin sana küsmedi ve de darılmadı. Seni yalnızlığa, terk edilmişliğe bırakmadı. Biliyorum önce melekler çıktı hayatından sonra gözyaşları…
Ve şimdi tekrar arala ruh perdeni… Muğlakta asılı kalmasın ruhun. Melekler bıraktığın secde izinden bulsunlar seni… Gözyaşların tövbelere kapı aralasın. Bırak serçeler orada kalsın. Sen serçelere yenilmeyecek kadar güçlüsün… Adını sen koy bu defa… Kimselere bırakma… Rüştünü çoktan ispatladın, inancını da ispatla! Sebat et, gayret et! İnancını zaaflarının gölgesinde heba etme. Sen cennetlere layıksın. Cennetini sırtında taşırsın. İnan bu dünyanın yükünden daha ağır değildir cennetin.… Bırak başkaları değil Rabbin alın terini silsin…
Ve bu defa adını sen koy, hayatın senden razı olsun, Saitlerin yurdu sana yurt olsun!
Yazar
İlgili Yazılar
Sezai Karakoç’un Diriliş Düşüncesi’nde Ölüm Metaforu
Sürgün’ün bir diğer anlamıysa, çiçeğin filizlenmesi ve filiz yerlerinden yeniden boy vermesidir. Hz. Âdem de, tövbesi ile yeni bir sürgün vermiştir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın düştükleri yer olan dünya için, “sürgün veren sürgün” benzetmesini yapabiliriz.
Mektup VIII
Hayat ne kadar gürültülüyse, ölüm o kadar sessiz. Hayat ne kadar teslim almaya gayreti zorluyorsa, ölüm teslim olmanın adresi. Hayat sahip olma telaşesi iken, ölüm vazgeçişin belgesi. Hayat iddia kumkuması iken, ölüm ispatın tarifi. Hayat telaşenin canlı filmi ise ölüm sükûnetin resmi. Söylenecek ne çok tarif varken benim aklıma gelenler bunlardı işte. Bence hayatı idrak ölümü doğru anlamakla birebir alakalı. Ancak yaşayanlar ölecektir öyle değil mi?
Ölümsüzler Köyü
Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm; Ölümsüzlüğü tattık, bize ne yapsın ölüm. Ölümlü olma düşüncesi tarihin başından beri insanoğlunun peşini bırakmayan açık yarası olmuştur. Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü üzerine şu sözleri söylemiştir: “Yüreğim umutsuzluk içinde. Ölümden korkuyorum.” Gılgamış hepimiz adına konuşuyor, onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız ölümden. “Old Men Never Die” orijinal adıyla “Piremard’ha Nemimirand” (Ölümsüzler Köyü), …
Her Şeyi Onaran Adam
“Her Şeyi Onaran Adam, dışarı çıktığında yıkılmaya yüz tutan evin tek kendi evi olmadığını gördü. Mahallesinde onarılması gereken başka evler de vardı.”
“Onardıkça kent büyüyordu. (Sonra) Şehir bir çığ gibi adamın üstüne yıkıldı. Fakat yığınların içinden çıktı adam.
Her Şeyi Onaran Adam, her şeyi yeniden inşa etmesini de biliyordu.
Yeniden işe koyuldu.”
– Onarmak nedir?
– Kırılan bir şeyi tekrar kullanılabilecek hâle getirmek ya da başka bir şeye dönüştürmektir.
Mektup V
Ümit ederim iyisindir, zira ümit soluk alıp-vermenin niteliğini etkiler… Nicedir yazıyorum, içimden geldiği, dilimin döndüğü, aklımın erdiği kadarıyla… Geçen mektupta “istersen yaz e-mail adresime” dedim. Yazmadın, demek ki istemedin, yoksa yazacaklarını bitirmiş, sebeplerini yitirmiş olamazsın. Yok yok, sitem değil bu, niye sitem edeyim ki yazmak benim kararım ve tercihim, senin için de durum aynı diğer bir ifadeyle. Ama yazsaydın, yazmak kadar okumak da iyi gelirdi bana. Hâlinden haber almak, kafanı yoranları, gönlünü besleyenleri, ümidini destekleyenleri görmek isterdim/isterim. Kapsama alanımda olanlar ilgilendirir beni, yazarken dinliyor ve dinleniyorum ben, öyle düşünüyorum işte, yazmak bana iyi geldiği gibi sana da iyi gelir düşüncesindeyim.