On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Nobel ödüllü ilk kadın yazar Selma Lagerlöf’ün ismini duymama daha yıllar varken, TRT’de yayınlanan Uçan Kaz çizgi filminin meftunuyduk maaile. Dedemle çarşıya iner pidelerin siparişini verip pişmelerini bekler, heyecanla eve gelir, kıymalıdan öte çizgi filmli pideye dönüşen ziyafete kaptırırdık kendimizi. İsveç kırsalında bir parmak boyunda, kukuletalı Nils’in alabildiğine pastoral tonlar taşıyan maceraları çocukluğuma böyle güzelce damga vurmuş, otuz sene sonra, planlayıp tasarlamadığım, aniden huda-yı nabit gibi içimden fışkıran çocuk edebiyatı tutkumla birleşip çemberi tamamlamıştı. Epeyce okuduğum ve hâkim olmaya çalıştığım çocuk edebiyatında ilk kez aynı ülkenin üç kuşak yazarıyla ve birbirinden güzel kitaplarıyla 120 yıla yakın bir hat çekiyor, anlatım olanaklarının çeşitlenmesini ve üslubun güncellenmesini bir kenara bırakırsak hep aynı harika İsveç kır hayatının çocuk gözüyle onaylanmasının hoş şaşkınlığını yaşıyordum.
Çiftlikte büyümüş bu haylaz, yaramaz kadınlar olmasa, ezkaza uslu olsalar, edebiyatımızın ne kadar fukaralaşacağını düşünüp ürperiyorum. Lagerlöf’ün açtığı çığırın, Lindgren ve Lind gibi büyük yazarlarca ince ince işlendiğini görüp görüp öykünüyordum.
Öykünüyordum çünkü köyümüzün kanadını koparıp şehrimize gaga takarak hem yardan hem serden geçiyorduk. Bir yere kendi olma hakkı tanımıyor, yüzyılların birikimini, eğer şıpın işi nakde çeviremiyorsak umursamıyor, hiçbir zaman ne anlama geldiğini bilmediğimiz gelişim ve ilerleme mavallarıyla oyalanıyorduk. On yıl ve üzeri yaşadığım, doğduğum, okuduğum ve doyduğum; ikisi büyük biri küçük şehirlerden hiçbirinin, korunduğunu, bugüne anlam katarak geldiğini göremedim. Lagerlöf, bir kazın boynuna bindirdiği Nils’in gözüyle kuş bakışı İsveç yolculuğuna çıkardığı okura, insana dair onca şey anlatırken, biz; henüz dekor olmaktan yakasını kurtarabilmiş, şehir ya da kasaba olsun yaşayan bir birimi kakamadık öykümüze.
On dört yaşındaki sarı saçlı, iriyarı, Vemmenköglü Nils Holgersson, olduğu hâliyle değil de dönüşeceği hâliyle kahramanı oluyor kitabın. Tembel, düşüncesiz, kaba, terbiyesiz, zorba, bencil Nils; kilometretaşı, kahramanın yolculuğunun başlangıç noktası diye dikiliyor ilk satırlara. Yol gidip kervan düzdükçe bir daha haber alınamıyor kendisinden. O mu bencilmiş, inanmam, kaba mıymış, şaka yapıyorsunuz herhâlde, pırlanta gibi çocuk Nils Holgersson, azıcık boydan fukara, tek kusuru o.
Germen masallarından aşina olduğumuz lanetle başlıyor kitap. Çoğunun cin sanacağı parmak çocuğa dönüşüyor Nils. Kiliseden kaytarma planı anne kurnazlığıyla püskürtülüp yanına neredeyse ezberlemesi beklenen on dört sayfalık dua kitabı konulunca gıcır keyfi kaçmış ama eve giren bir karış boyundaki davetsiz misafire ördüğü çorap kendi başına geçirilince ummadığı gıcırlıkta diyarlara havalanmıştı. Çiftlik hayvanlarından hızla uzaklaşıp yaban kazlarıyla bitmez tükenmez göç uçuşu için kemerlerimizi bağlıyoruz.
Yazar, gözlem gücü, detaylara hâkimiyeti, iliklerine kadar yaşayıp biriktirdiği hissini veren canlı galerileriyle okurun yakasına ustalıkla yapışıyor.
Farklı tonlarıyla damalı örtüye benzeyen ova, canlı devler sanılan kayalar, girdisini çıktısını tanıdığımız sazlıklar, kartal yuvaları… illüzyon, yanılsama, perspektif derken tam anlamıyla görme bolluğuyla yoğuruyor okuru. Görme ve duyma demeliyiz aslında. Masallar ve efsanelerden bir an olsun kopmayan Lagerlöf Ustamız, şehirlerin, kasabaların, efsunlu kuruluş öykülerini ayağımıza serip çeşnilendiriyor kaz uçuşunu. Mark Twain, efsanelerle taşra kültürünün bağnaz yanını vurgularken, Lagerlöf çoğu zaman önemseyerek, belki de olumlayarak anlatıyor onları. Sadece bir yerde, çocukların ölmesini lanete bağlayan bağnazlığın karşısına salgın hastalık gibi bir gerçeklikle çıkıyor. Masaldan uzaklaşmadan, hoş bir fareli köyün kavalcısı uyarlamasından da söz etmeliyiz. Kara fareler ve boz fareler arasındaki savaşta, tür dengesini gözetip kara farelere destek veren Nils ve yaban kazları koalisyonu, kavalla fareleri defediyor. İyi kötü ayrımına gidiliyor gidilmesine ya, kişiliği donuk bir blok olarak değil de değişen, dönüşen bir donanım olarak ele alıyor. Kötülüğe yaklaşanlardan iyilik hasat etmesini biliyor, üstelik bunu yücelerden bir müdahaleyle değil de metni ekip biçerek yapıyor.
Kaz sürüsünün başı Akka, ideal yöneticinin, liderin, anaçlıkla izzetin nasıl bir yerde toplandığının harika numunesi. Palazların her bir sızlanışına verdiği tatlı sert talimatlar, sürünün kendi potansiyelini gerçekleştirmesini sağlıyor. Yok, öyle uçamam kanadım ham, gidemem karnım aç…
Yığınla hayvanın, dağın, bitkinin, nehrin, şehrin bir isimden, bir ezberden öteye taşmasını sağlayan bitek kurgu, iç içe geçmiş öykülerle daha da bereketleniyor. Doğayla nefeslenip doğayla büyümeyen çiğ bir yazarın yanından bile geçemediği yarlara gözü kapalı dalıyor yazar. Ergen kartal Gorgo’nun kendisini boşluğa bırakıp o boşluktan heybetle yükselmesine benzer özgüvenin izlerini taşıyor her bir dokunuş.
Müzmin kötü Tilki Smirre, birçok yerde karşımıza çıkıp stoktaki şimşekleri üzerine çekerken; Nils, her vartayı atlatıp parmak kadar boyunu katbekat aşan büyüklüğe kavuşuyor. İnsan ağzıyla insanlar birçok yerde kötüleniyor, kazlara ateş açıp duran insanların çıldırdığı, diğer kuşlara tuzak kurmak için Jarro’yu iyileştiren insanların aslında iyilik yapmadıkları gibi ahlâki dilemmaya denk düşecek sorunlar hafifçe sezdiriliyor. Niyet ve akıbettir önemli olan; sebepler dünyasındaki didinmeler artistik birkaç hamleden başka ne ki?
Hayvanlarla yaşayan, cin sanılıp insan olan Nils, kasabalara alçalıp sağa sola baktığında özlem duyuyor eski günlere. Çiğ günlerine elde ettiği olgunlukla yeniden dönebilme ve güzellikler biriktirme ihtimaliyle eziliyor az da olsa içi. Astrid Lindgren kitaplarından aşina olduğumuz ve adeta Türkiye’nin şirin bir beldesi muamelesi yaptığımız Smaland, ona daha da yakınlaşacağımız azizler menkıbesine benzer bir öyküyle dile geliyor. Aziz Pierre ve Tanrı arasındaki yaratmanın hikmetine dair tatlı öyküde, yaratmaya pek bir hevesli Aziz Pierre, Smaland’a son dokunuşu yapayım derken işleri batırınca, Tanrı, söz konusu zorluğu aşabilecek çalışkan ve azimli Smaland köylülerini yaratıyor. Coğrafyası elverişli Skanya için Aziz Pierre’in yaratmaya çalıştığı beceriksiz Skanyalılar ise sorun teşkil etmiyor. Pagan geleneklerle karışmış birçok kutlama, şenlik ateşleri, başka eyaletlerden dilene dilene belini doğrultup İsveç’in en güzel yeri ve merkezi olan Uppland, çocukları arasında mirasını bölüştüren devanasının küçük oğlunu gözettiği kurnazlığı, hortlak hikâyeleri, Geyik Boztüy’ün, Stora Djulo malikânesinin ve İsveç’in kuzeyindeki yerliler Laponların yaşayışları gibi ana temayı besleyen, kitabın folklorik, etnografik damarını kabartan öylesi cin fikirler var ki…
Çocuklar gözetilerek yazılmış kitapta yüz on beş yıllık ömrüne karşın kaba bir öğreticiliğin izine bile rastlamıyoruz. Nils uçtukça, dağların, nehirlerin, ovaların üzerinden geçtikçe coğrafya dersine girip çıkıyoruz, dinlediği her öyküyle edebiyat birikimimiz kavileşiyor. On yıl önce yanıp kül olmuş ormanın çocuklar eliyle büyük bir katılımla yeniden yeşertilmeye çalışılması, ekoloji bilinci adına gayet tadında bir kısa öykü, üstelik çocukların öncü olması, yetişkinlerin çocukları takip etmesiyle yazarın koftiden değil; harbiden çocuk edebiyatçısı olduğunu ispatlıyor. Siyaset eleştirisi, 19. yüzyıl başına kadar süren İsveç denizciliğinin altın çağını hatırlatırken, tarih de giriyor devreye. Sonuç almak üzere ince ince planlayıp tersinden kurgulayarak bozduğu gerçek, analitik düşünme ve hamleler yapma adına harika bir zihin egzersizi; üstelik kitapta, yaban kazı Akka’nın evlatlığı kartal Gorgo’yu affetmesi için Nils’in ve göletin insanlarca kurutulmaması adına büyük toprak sahiplerinin oğlu Per Ola’yı alıkoyup uygun zamanda ailesine vermeleri planıyla Akka’nın aracılığıyla iki kez cilalıyor zihnimizi.
Hayatın çeşitli patikalarında dolaşan metnin ölüme yer açıp açmayacağını, açıyorsa nasıl açtığını merak ediyorsunuz. Okuduğu yığınla kitaba karşın duyarlığı eksilmeyesice oğlumun inci taneleri defalarca gözünden aşağı süzüldüğü için fazla fazla radarımda benim de. Birçok yerde yumuşak ve sanki ölüm geçirmez hissi veren kitabın ortalarından itibaren ölüme birçok kereler yer veriliyor: Nils, kargaların zorba lideri Bora’yı, kendisini savunurken istemeden öldürüyor, Tilki Smirre, mülayim karga Aktüy Garm’ı acımadan boğazlayıveriyor. Nils’in tanıştığı ineğin sahibi yaşlı kadın ise doğal yollarla ölüyor. Nils’in tanıştığı Asa ve Mats kardeşleri ilgilendiren ölüm, çok farklı şeyleri açığa çıkarıyor.
Ölüm, taziye, teskin sürecinin nasıl ince ince yürütülmesi gerektiğini, doğru adımlarla acının gerçekten de paylaşılıp seyreltildiğine ikna oluyorsunuz. Ölüm hep aynı ölüm değil!
Canlandırmaya, sahnelemeye çocuklarla haylazca oynamaya uygun iki oyunsu pasaj var, onlara da değinmeden geçmeyeyim: İlkinde kargalar kendisini kaçırırken kazlara yerini belli etmek için “Duy da inanma/ İşittik şişinip durma/ onları saksağan kapacak/ daha yaz bitmeden bozarsın yeminini” diye türlü kuşlara sataşıp kim olduğunu sorduklarında da “kargaların kaçırdığı” diye cevaplıyor. Böylece nereden geçip gittiği anlaşılıyor. Sözlerini serpiyor arkasına kırıntı niyetine. İkincisinde de endüstri bölgelerinin üzerinden uçan kazların nereye gittiğini merak eden madencilere, işçilere, kibritçi kızlara, hastalara ve çocuklara sırasıyla “kazması küreği olmayan yere/ makinası kazanı olmayan yere/ ışığa da kibrite de ihtiyaç olmayan yere/ acısı sızısı olmayan ülkeye/ kitabı dersi olmayan yere” cevaplarını veriyor parmak çocuk Nils. Yazarın endüstri eleştirisi ve romantik temennisi olarak okunabilir bu satırlar.
Selma Lagerlöf, kitabın sonuna Hitchcockvari bir hamleyle giriveriyor. Kitabına konu bulmakta zorlanırken Nils ile karşılaşması ve maceralarını ondan dinleyip gereksindiği konuya kavuşması, bizim adımıza da tatlı, haylaz bir espri. İyi ki karşılaşmış Nils ile, iyi ki dikkatle dinleyip dinlediklerini maharetle süslemiş. Kanonlar çağının kapandığı günümüzde, büyük bir yazarın kaleminden çıkan çocuk edebiyatı kanonuna kavuşmuşuz böylelikle. Gâh çıkmışız gökyüzüne, gâh inmişiz yeryüzüne, âlem bizim nasılsa, kime ne!
“Kimseye kirli ayaklarıyla beynimde gezme fırsatı vermem!” Mahatma Gandhi Önceden sırlar vardı, herkesle paylaşılmayan… Herkese anlatılmayan özel anlar vardı. Herkese açılmayan kapılar, herkese gösterilmeyen güzellikler ve kimi zaman kusurlar… Özel olan, özel insanını arar bulurdu. Herkese söylenilmez, herkesle paylaşılmazdı. Kusurlar örtülür, hatalar ifşa edilmezdi bu kadar. Hatası ve kusuru olan onu düzeltmek için …
– Seni seviyorum! – Bunlar boş lâflar… – Sevgin büyüyor içimde! – Hep aynı sözler… – Aşkın içimde bir şehir oldu biliyor musun? Yıldızlarla, güneş ve nehirlerle, çocuklarla, ağaçlarla ve kuşlarla dolu bir şehir… – Demek ki kalbin bu dünyadaki her şeyi alamayacak kadar küçük! Eliyle göğsünü göstererek: – Burada dünyadan daha büyük bir kalp …
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
Dedeme…
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Nobel ödüllü ilk kadın yazar Selma Lagerlöf’ün ismini duymama daha yıllar varken, TRT’de yayınlanan Uçan Kaz çizgi filminin meftunuyduk maaile. Dedemle çarşıya iner pidelerin siparişini verip pişmelerini bekler, heyecanla eve gelir, kıymalıdan öte çizgi filmli pideye dönüşen ziyafete kaptırırdık kendimizi. İsveç kırsalında bir parmak boyunda, kukuletalı Nils’in alabildiğine pastoral tonlar taşıyan maceraları çocukluğuma böyle güzelce damga vurmuş, otuz sene sonra, planlayıp tasarlamadığım, aniden huda-yı nabit gibi içimden fışkıran çocuk edebiyatı tutkumla birleşip çemberi tamamlamıştı. Epeyce okuduğum ve hâkim olmaya çalıştığım çocuk edebiyatında ilk kez aynı ülkenin üç kuşak yazarıyla ve birbirinden güzel kitaplarıyla 120 yıla yakın bir hat çekiyor, anlatım olanaklarının çeşitlenmesini ve üslubun güncellenmesini bir kenara bırakırsak hep aynı harika İsveç kır hayatının çocuk gözüyle onaylanmasının hoş şaşkınlığını yaşıyordum.
Çiftlikte büyümüş bu haylaz, yaramaz kadınlar olmasa, ezkaza uslu olsalar, edebiyatımızın ne kadar fukaralaşacağını düşünüp ürperiyorum. Lagerlöf’ün açtığı çığırın, Lindgren ve Lind gibi büyük yazarlarca ince ince işlendiğini görüp görüp öykünüyordum.
Öykünüyordum çünkü köyümüzün kanadını koparıp şehrimize gaga takarak hem yardan hem serden geçiyorduk. Bir yere kendi olma hakkı tanımıyor, yüzyılların birikimini, eğer şıpın işi nakde çeviremiyorsak umursamıyor, hiçbir zaman ne anlama geldiğini bilmediğimiz gelişim ve ilerleme mavallarıyla oyalanıyorduk. On yıl ve üzeri yaşadığım, doğduğum, okuduğum ve doyduğum; ikisi büyük biri küçük şehirlerden hiçbirinin, korunduğunu, bugüne anlam katarak geldiğini göremedim. Lagerlöf, bir kazın boynuna bindirdiği Nils’in gözüyle kuş bakışı İsveç yolculuğuna çıkardığı okura, insana dair onca şey anlatırken, biz; henüz dekor olmaktan yakasını kurtarabilmiş, şehir ya da kasaba olsun yaşayan bir birimi kakamadık öykümüze.
On dört yaşındaki sarı saçlı, iriyarı, Vemmenköglü Nils Holgersson, olduğu hâliyle değil de dönüşeceği hâliyle kahramanı oluyor kitabın. Tembel, düşüncesiz, kaba, terbiyesiz, zorba, bencil Nils; kilometretaşı, kahramanın yolculuğunun başlangıç noktası diye dikiliyor ilk satırlara. Yol gidip kervan düzdükçe bir daha haber alınamıyor kendisinden. O mu bencilmiş, inanmam, kaba mıymış, şaka yapıyorsunuz herhâlde, pırlanta gibi çocuk Nils Holgersson, azıcık boydan fukara, tek kusuru o.
Germen masallarından aşina olduğumuz lanetle başlıyor kitap. Çoğunun cin sanacağı parmak çocuğa dönüşüyor Nils. Kiliseden kaytarma planı anne kurnazlığıyla püskürtülüp yanına neredeyse ezberlemesi beklenen on dört sayfalık dua kitabı konulunca gıcır keyfi kaçmış ama eve giren bir karış boyundaki davetsiz misafire ördüğü çorap kendi başına geçirilince ummadığı gıcırlıkta diyarlara havalanmıştı. Çiftlik hayvanlarından hızla uzaklaşıp yaban kazlarıyla bitmez tükenmez göç uçuşu için kemerlerimizi bağlıyoruz.
Farklı tonlarıyla damalı örtüye benzeyen ova, canlı devler sanılan kayalar, girdisini çıktısını tanıdığımız sazlıklar, kartal yuvaları… illüzyon, yanılsama, perspektif derken tam anlamıyla görme bolluğuyla yoğuruyor okuru. Görme ve duyma demeliyiz aslında. Masallar ve efsanelerden bir an olsun kopmayan Lagerlöf Ustamız, şehirlerin, kasabaların, efsunlu kuruluş öykülerini ayağımıza serip çeşnilendiriyor kaz uçuşunu. Mark Twain, efsanelerle taşra kültürünün bağnaz yanını vurgularken, Lagerlöf çoğu zaman önemseyerek, belki de olumlayarak anlatıyor onları. Sadece bir yerde, çocukların ölmesini lanete bağlayan bağnazlığın karşısına salgın hastalık gibi bir gerçeklikle çıkıyor. Masaldan uzaklaşmadan, hoş bir fareli köyün kavalcısı uyarlamasından da söz etmeliyiz. Kara fareler ve boz fareler arasındaki savaşta, tür dengesini gözetip kara farelere destek veren Nils ve yaban kazları koalisyonu, kavalla fareleri defediyor. İyi kötü ayrımına gidiliyor gidilmesine ya, kişiliği donuk bir blok olarak değil de değişen, dönüşen bir donanım olarak ele alıyor. Kötülüğe yaklaşanlardan iyilik hasat etmesini biliyor, üstelik bunu yücelerden bir müdahaleyle değil de metni ekip biçerek yapıyor.
Kaz sürüsünün başı Akka, ideal yöneticinin, liderin, anaçlıkla izzetin nasıl bir yerde toplandığının harika numunesi. Palazların her bir sızlanışına verdiği tatlı sert talimatlar, sürünün kendi potansiyelini gerçekleştirmesini sağlıyor. Yok, öyle uçamam kanadım ham, gidemem karnım aç…
Yığınla hayvanın, dağın, bitkinin, nehrin, şehrin bir isimden, bir ezberden öteye taşmasını sağlayan bitek kurgu, iç içe geçmiş öykülerle daha da bereketleniyor. Doğayla nefeslenip doğayla büyümeyen çiğ bir yazarın yanından bile geçemediği yarlara gözü kapalı dalıyor yazar. Ergen kartal Gorgo’nun kendisini boşluğa bırakıp o boşluktan heybetle yükselmesine benzer özgüvenin izlerini taşıyor her bir dokunuş.
Müzmin kötü Tilki Smirre, birçok yerde karşımıza çıkıp stoktaki şimşekleri üzerine çekerken; Nils, her vartayı atlatıp parmak kadar boyunu katbekat aşan büyüklüğe kavuşuyor. İnsan ağzıyla insanlar birçok yerde kötüleniyor, kazlara ateş açıp duran insanların çıldırdığı, diğer kuşlara tuzak kurmak için Jarro’yu iyileştiren insanların aslında iyilik yapmadıkları gibi ahlâki dilemmaya denk düşecek sorunlar hafifçe sezdiriliyor. Niyet ve akıbettir önemli olan; sebepler dünyasındaki didinmeler artistik birkaç hamleden başka ne ki?
Hayvanlarla yaşayan, cin sanılıp insan olan Nils, kasabalara alçalıp sağa sola baktığında özlem duyuyor eski günlere. Çiğ günlerine elde ettiği olgunlukla yeniden dönebilme ve güzellikler biriktirme ihtimaliyle eziliyor az da olsa içi. Astrid Lindgren kitaplarından aşina olduğumuz ve adeta Türkiye’nin şirin bir beldesi muamelesi yaptığımız Smaland, ona daha da yakınlaşacağımız azizler menkıbesine benzer bir öyküyle dile geliyor. Aziz Pierre ve Tanrı arasındaki yaratmanın hikmetine dair tatlı öyküde, yaratmaya pek bir hevesli Aziz Pierre, Smaland’a son dokunuşu yapayım derken işleri batırınca, Tanrı, söz konusu zorluğu aşabilecek çalışkan ve azimli Smaland köylülerini yaratıyor. Coğrafyası elverişli Skanya için Aziz Pierre’in yaratmaya çalıştığı beceriksiz Skanyalılar ise sorun teşkil etmiyor. Pagan geleneklerle karışmış birçok kutlama, şenlik ateşleri, başka eyaletlerden dilene dilene belini doğrultup İsveç’in en güzel yeri ve merkezi olan Uppland, çocukları arasında mirasını bölüştüren devanasının küçük oğlunu gözettiği kurnazlığı, hortlak hikâyeleri, Geyik Boztüy’ün, Stora Djulo malikânesinin ve İsveç’in kuzeyindeki yerliler Laponların yaşayışları gibi ana temayı besleyen, kitabın folklorik, etnografik damarını kabartan öylesi cin fikirler var ki…
Çocuklar gözetilerek yazılmış kitapta yüz on beş yıllık ömrüne karşın kaba bir öğreticiliğin izine bile rastlamıyoruz. Nils uçtukça, dağların, nehirlerin, ovaların üzerinden geçtikçe coğrafya dersine girip çıkıyoruz, dinlediği her öyküyle edebiyat birikimimiz kavileşiyor. On yıl önce yanıp kül olmuş ormanın çocuklar eliyle büyük bir katılımla yeniden yeşertilmeye çalışılması, ekoloji bilinci adına gayet tadında bir kısa öykü, üstelik çocukların öncü olması, yetişkinlerin çocukları takip etmesiyle yazarın koftiden değil; harbiden çocuk edebiyatçısı olduğunu ispatlıyor. Siyaset eleştirisi, 19. yüzyıl başına kadar süren İsveç denizciliğinin altın çağını hatırlatırken, tarih de giriyor devreye. Sonuç almak üzere ince ince planlayıp tersinden kurgulayarak bozduğu gerçek, analitik düşünme ve hamleler yapma adına harika bir zihin egzersizi; üstelik kitapta, yaban kazı Akka’nın evlatlığı kartal Gorgo’yu affetmesi için Nils’in ve göletin insanlarca kurutulmaması adına büyük toprak sahiplerinin oğlu Per Ola’yı alıkoyup uygun zamanda ailesine vermeleri planıyla Akka’nın aracılığıyla iki kez cilalıyor zihnimizi.
Hayatın çeşitli patikalarında dolaşan metnin ölüme yer açıp açmayacağını, açıyorsa nasıl açtığını merak ediyorsunuz. Okuduğu yığınla kitaba karşın duyarlığı eksilmeyesice oğlumun inci taneleri defalarca gözünden aşağı süzüldüğü için fazla fazla radarımda benim de. Birçok yerde yumuşak ve sanki ölüm geçirmez hissi veren kitabın ortalarından itibaren ölüme birçok kereler yer veriliyor: Nils, kargaların zorba lideri Bora’yı, kendisini savunurken istemeden öldürüyor, Tilki Smirre, mülayim karga Aktüy Garm’ı acımadan boğazlayıveriyor. Nils’in tanıştığı ineğin sahibi yaşlı kadın ise doğal yollarla ölüyor. Nils’in tanıştığı Asa ve Mats kardeşleri ilgilendiren ölüm, çok farklı şeyleri açığa çıkarıyor.
Canlandırmaya, sahnelemeye çocuklarla haylazca oynamaya uygun iki oyunsu pasaj var, onlara da değinmeden geçmeyeyim: İlkinde kargalar kendisini kaçırırken kazlara yerini belli etmek için “Duy da inanma/ İşittik şişinip durma/ onları saksağan kapacak/ daha yaz bitmeden bozarsın yeminini” diye türlü kuşlara sataşıp kim olduğunu sorduklarında da “kargaların kaçırdığı” diye cevaplıyor. Böylece nereden geçip gittiği anlaşılıyor. Sözlerini serpiyor arkasına kırıntı niyetine. İkincisinde de endüstri bölgelerinin üzerinden uçan kazların nereye gittiğini merak eden madencilere, işçilere, kibritçi kızlara, hastalara ve çocuklara sırasıyla “kazması küreği olmayan yere/ makinası kazanı olmayan yere/ ışığa da kibrite de ihtiyaç olmayan yere/ acısı sızısı olmayan ülkeye/ kitabı dersi olmayan yere” cevaplarını veriyor parmak çocuk Nils. Yazarın endüstri eleştirisi ve romantik temennisi olarak okunabilir bu satırlar.
Selma Lagerlöf, kitabın sonuna Hitchcockvari bir hamleyle giriveriyor. Kitabına konu bulmakta zorlanırken Nils ile karşılaşması ve maceralarını ondan dinleyip gereksindiği konuya kavuşması, bizim adımıza da tatlı, haylaz bir espri. İyi ki karşılaşmış Nils ile, iyi ki dikkatle dinleyip dinlediklerini maharetle süslemiş. Kanonlar çağının kapandığı günümüzde, büyük bir yazarın kaleminden çıkan çocuk edebiyatı kanonuna kavuşmuşuz böylelikle. Gâh çıkmışız gökyüzüne, gâh inmişiz yeryüzüne, âlem bizim nasılsa, kime ne!
İlgili Yazılar
Şiir / Adaletin Amentüsü
Haykırıyor âdem evladı, dillerde adaletin amentüsü,
Dualarla örülüdür yeryüzündeki masumiyetin örtüsü.
Kurmadığımız cümlelerden imtihan ediliyoruz,
Kurulan türlü tezgâhların ağırlığında eziliyoruz.
Bu dönen devrandır, şu hayat seyrandır der misin?
Ziyan olan her yaşantın için tövbe eder misin?
Gün geliyor ve bizler yek sıra halinde diziliyoruz,
Gidilen iki yolun sonunda tek sonuca seçiliyoruz.
Değişmez kanundur bu, hak daima galip gelecek,
Yetersizlik içinde olanlar yeter demeye devam edecek.
Mahremiyet ve Ayna
“Kimseye kirli ayaklarıyla beynimde gezme fırsatı vermem!” Mahatma Gandhi Önceden sırlar vardı, herkesle paylaşılmayan… Herkese anlatılmayan özel anlar vardı. Herkese açılmayan kapılar, herkese gösterilmeyen güzellikler ve kimi zaman kusurlar… Özel olan, özel insanını arar bulurdu. Herkese söylenilmez, herkesle paylaşılmazdı. Kusurlar örtülür, hatalar ifşa edilmezdi bu kadar. Hatası ve kusuru olan onu düzeltmek için …
Kalp [1]
– Seni seviyorum! – Bunlar boş lâflar… – Sevgin büyüyor içimde! – Hep aynı sözler… – Aşkın içimde bir şehir oldu biliyor musun? Yıldızlarla, güneş ve nehirlerle, çocuklarla, ağaçlarla ve kuşlarla dolu bir şehir… – Demek ki kalbin bu dünyadaki her şeyi alamayacak kadar küçük! Eliyle göğsünü göstererek: – Burada dünyadan daha büyük bir kalp …
Bir Rutinbozar ve Çocuksavar Olarak Savaş
“Her şey tıpatıp aynıydı: Islık çalan sütçü, aynı at arabası… ama arabada çok fazla süt şişesi vardı ve bu kötüye işaretti. Her fazla şişe gece bir ailenin daha bombalandığı anlamına geliyordu.”
Değişmek mi Zor Değiştirmek mi? İmparatorlar Kulübü’nde Karakterli Olmayı Aramak
Adını duyduğumuz bir kitap ya da film, odağı kendisine ya da bir benzerine yönlendiriyor. Çünkü çokça duyulur, okunur, görünür ise bir şey, popülaritesi de fazladır, vitrindeki yerini almıştır. Böyle olunca adını sık duymadığımız çalışmalar, eserler ve elbette sinema filmleri, bir köşede öylece kalakalıyor. Peki, bu durum o eserin, filmin kalitesini etkiler mi? Bir eserin değeri onu okuyanın sayısına, kitlesinin büyüklüğüne göre mi değerlendirilir? Bir eserin kalabalık kitleler tarafından düşünülmüyor, yazılmıyor ya da gündemde yer almıyor olması onun niteliğinden bir şey kaybettirir mi?