11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik. Bu yazıda Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin Kefernahum (Capharnaüm, 2018) filmine yer vereceğiz. Bazen bir filme başlamadan evvel, filmin adının gönderme yaptığı yerleri anlayarak ve öğrenerek değerlendirmeye başlamak gerekebilir. Bazı yönetmenleri sinemanın filozofları olarak tanımlarsak, bu sine-feylesofların işaret ettikleri, anlattıkları ve filmi oluşturan her katmanın sıradan bir kullanımı olmadığını unutmamak gerekir. Çünkü bir şair, romancı, düşünür, mütefekkir gibi yönetmen de, kendi zihin-dünyasını oluştururken ilham aldığı konuları filme döker, sahnelemeye başvurur. Yönetmenin fırçası, kalemi kamerasıdır, mekanik bir aygıttan dünyayı yeniden anlamlandırır. Bize hayallerini, görmek istediklerini ve bizim görmek istediklerimizi anlatır. O halde, yönetmenin eserinin ait olduğu bu zihin-dünyayı iyi bilmek gerekir. Her sanatçının kullandığı usül, yöntem ve yaklaşım gibi yönetmenin de bir metodolojisinin olduğunu varsaymak önemli bir ayrıntı olarak zikredilebilir. Bunu bilmek, izlediğimiz filmin ya da görsel metnin rastgele üretilmediğini; bir filmin başından sonuna kadar bilinçli tercihlere dayalı görsel imgelemlerin toplamı olduğunu anlamamızı kolaylaştırabilir.
Celile Denizi kuzeyinde yer alan Capernaum şehri
Nadine Labaki’nin 2018 yapımı Kefernahum, “Celile Denizi’nin kuzeybatı kıyısında eski bir Filistin şehridir”[1] ve Celile’ye deniz denilmesindeki sebep, Lübnan’dan gelen Litani Nehri tarafından beslenmesidir. Celile için Taberiye Gölü, İbranice’de Kinneret Gölü denilir. Labaki’nin kamerasını çevirdiği ve filme adını verdiği yer, yönetmenin Karamel (2007) ve Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarından sonra bölgedeki toplumsal meselelere daha fazla ağırlık verildiğinin işaretidir. Kefernahum Beyrut’un gecekondu mahallelerindeki yoksulluğu ve adaletsizliği bir çocuğun gözünden (Zain Al Rafeea) anlatan ve çocuğun, kendi ailesine açtığı dâvânın altında yatan nedenleri irdeleyen bir yapımdır. Zain karakteri, büyüdüğü aile ortamının sorunları arasında boğuşurken ve çevresindekilere feryad ederken, yönetmen, bu haykırışları filmin evreninden çıkararak aynı zamanda bir sorgulama başlatır. Bu sorgulamanın nedenini, sinemanın öteki insanların hayatını ne kadar etkili anlatabildiğinde arayan yönetmen “toplumdan soyutlanmış çocukları” yakın plandan gösterir. Bir öteki olarak göçmenler ve çocukların etrafında dönen hikâye, klasik anlatı stilinden (Hollywood) ayrılır. Klasik sinemada her zaman kurtarıcı bir kahramana ihtiyaç duyulurken Labaki’nin sinemasında tam anlamıyla bir final yoktur, filmin sonu açık uçludur. Yani film bitse de her izleyici beyazperdede izlediklerine yorumlar getirir, anlamlandırır, çıkarımlar yapar.
Filmin ana karakteri Zain, dünya çapındaki mülteci krizi nedeniyle tüm çocukların sokaktaki görüntüsünün sadece bir örneğidir. Bu durumdan etkilenecek tek kişinin kendisi olmadığını söyleyen Labaki, bu adaletsizliğin nasıl ortaya çıktığını ve burada olmayı istemeyen çocukların başına gelenlere nasıl izin verildiğini sorgulamamız gerektiğini savunur. “Hatalarımızın, savaşlarımızın, aptalca kararlarımızın ve arızalarımızın bedelini Zain gibi çocukların ödemesine bir öfke” niteliğindeki film”[2], bu öfkeden belki de daha fazlasını ortaya koymayı amaçlar. Bir çocuğun sokağın köşesinde gözden kaybolduğunda ona ne olacağını bilmek istediğini düşünerek işe başlayan yönetmen, çocuğun nereye gittiğine, nasıl düşündüğüne odaklanmaya başladığını açıklar. Bu çocukların insanlıktan çıkarılması ile karşı karşıya durduğumuzu belirten Labaki, “bizim açımızdan onların sadece sistemin bir parçasından ibaret olabildiği” sorunsalına da değinmeden geçmiyor. Belki çoğu kez penceremizin önünde duran, trafikte ilerlerken kırmızı ışıkta bekleyen ve para isteyen bu çocukları görmezden gelmek, onları düşünmemek ve yaşadıklarını anlamamak üzerine kurulu bir dünyada yaşadığımız bizlere yeniden hatırlatılıyor. Burada yönetmen, haksızlığa yönelik öfkeyi somut bir şeye dönüştürmek istediğini amaçladığını not düşer, bu yüzden öfkenin anlatımı için sinemaya başvurur. Film yapmak için çocuklarla ilgili pek çok araştırma yapar Labaki, çocukların dünyasını kuşatan sorunların nasıl meydana geldiği hakkında daha fazla şey öğrenmek ister ve elinden geldiğince onların sesi olmak istediğine değinir.
Nihayetinde birçok yönetmen gibi Labaki de toplumsal, siyasal, kültürel, düşünsel ve sosyo-ekonomik temalara yönelerek kendi ülkesinin meselelerine sinematografik açıdan yaklaşır. Zain hapishaneden elleri kelepçeli biçimde duruşmaya götürüldüğünde yönetmen de avukat rolünde onun yanındadır. Böylece sinematografik açıdan Nadine Labaki de karakterlerinin dünyasına dâhil olduğunu açıkça beyan eder. Beş yıl hapis cezası istenen çocuk ise kendine yöneltilen soruları gayet soğukkanlı biçimde cevaplamakta, anne babasından kendisini dünyaya getirdiği için şikâyetçi olduğunu hâkime söylemektedir. Çocuğun bu şikâyeti yönetmenin de toplumsal hayata yönelttiği bir eleştiri mahiyetindedir. Çünkü bir çocuğun dramı, o toplumda yaşayan diğer çocukların sorunlarını yakın plandan aktarır. Kefernahum’u anlamak için Beyrut’un gecekondularındaki ailelerin yaşadıklarına eğilmek gerektiğini söyleyen Labaki, filmin sonundan hikâyenin başına doğru sıçramalara yer verir. Böylece bir öteki olarak çocuk ve göçmenlerin hayatlarındaki sorunlarından, bu sorunların kaynaklarının ne olduğunu anlatan sahnelere geçilir.
Gecekondu, bir şehrin öteki yüzüdür, saklı birçok hayata ev sahipliği yapar. Saklı hayatların içinde büyüyen çocuklar ise şiddet, eğitimsizlik, sevgisizlik, dışlanmışlık ile karşı karşıyadır. İşte bu noktada çarpık kentleşme ve bu kentin sakinleri bir öteki halini almaya başlar. Çünkü yaşam tarzları, sosyal hayattaki yerleri, toplumdaki değerleri ait oldukları mekân üzerinden anlamlandırılmaya başlanır. Etrafımızdaki kenar mahalleler, çarpık kentleşme sonucu ortaya çıkan mekânlar, şehrin diğer yerlerinde yaşayan bizler için çoğu kez gizli bir öteki’ye işaret etmez mi? Neden iltica edenler bir şehrin merkezinde değil de çevresinde yaşarlar, oralarda yaşamlarını sürdürmeleri onlara dayatılan bir zorunluluk mudur yoksa? Kefernahum’daki öteki mekânlar içinde Zain karakteri ve filmdeki göçmenler için de bu soruları sorabilir, çoğaltabiliriz.
Zain, ailesine destek olmak için kendi gücünü aşan işlerde çalışır ve ait olduğu dünya onun yerine tasarlanmıştır adeta. Onun yaşındaki pek çok çocuğun yoksulluk ve suçla erken dönemde tanışması son derece düşündürücüdür. Çocuğun kaderinin ebeveynleri tarafından sorumsuzca çizilmesine ve çocuğa atfedilen değere sesini yükselten Kefernahum, bunu yaparken olabildiğince gerçekçi bir tarza ilerler. Filmin gerçekliği ise gündelik hayatta yaşanmışlıklara sadık kalınmasında yatar. Ancak toplumsal sorunları yansıtmayı temel alan filmin, sorunların çözümüne dair öneriler sunmadığını söylemek lazım. Yoksulluk, umutsuzluk, sevgisizlik ve şiddet, Doğu’nun bir kenarında hüküm süren ötekilere dikkat çekme amacı güder. Olumsuz duygular etrafında çizilen Doğu, yani mekân olgusu, gecekondulaşma ve geri kalmışlık sendromuna davetiye çıkarır. Böylesine kaotik bir ortamda mutlu olmak ise ihtimal dâhilinde değildir. Film, bir yandan İslam coğrafyalarındaki sorunları ele alırken, bu sorunların temelinde yatan nedenleri özellikle aileye bağlamakta ancak bunun ötesinde ailenin içine düştüğü manzarayı tasvir etmede bir kısır döngüye düşmektedir. Bu döngüye göre filmin ele aldığı sorun, altta yatan diğer sorunları (ülkelerin ekonomik durumları, şehirlerin altyapısı, suç ve şiddeti doğuran faktörler…) ıskalayabilmektedir.
Küçük yaştaki kızların evlendirilmesi filmin ele aldığı bir diğer temadır. Zain karakterini filmde farklı kılan husus, kendisine giydirilen deli gömleğini yırtmak istemesidir. Küçük kardeşinin ayağındaki zinciri çözdüğü gibi kız kardeşinin, kendisinden çok büyük biriyle baş göz edilmesine isyan eder. Bu isyanını ise kardeşine talip olan kişinin zayıf karakterli olmasına, adamda her türlü olumsuz vasıfların bulunduğuna bağlar. Zain düşünsel olarak da ebeveynlerinden çok uzakta durur, toplumsal hayatta kendisine sorumluluk atfeder, haksızlığa karşı çıkar, eleştirel bir gözle dünyayı gözlemler. Ancak statüko (ataerkil aile yapısı ve dış çevre) ona boyun eğmeyi, rıza göstermesini istemektedir. Zain buna gücü yettiğince tepki koyar, hatta fiziki olarak da direnir, baskıcı güçlerin kendisini esir almasına izin vermemektedir. Ancak bir öteki olarak çocuk (Zain) ve onun geleceği ebeveynleri tarafından belirlenir, henüz kendi iradesi ve sözünü geçirebileceği bir ortam söz konusu değildir. Zain’in ötekiliği, onu küçümseyenlerin dünyasında saklıdır. Bu dünyada küçük çocuklar ağır işlerde çalıştırılabilir, yasa dışı işlere sürüklenebilir ve çocukluk döneminde onca sorunla yüzleşebilir. Kendisini saran bu çevrede sesi kısılmış gibi yaşamak ise çok ağırdır, her şeye duyarsız kalmak ise en zor olanıdır.
Çocukların ve en önemlisi de göçmen çocukların hikâyesini derinden ele alan film, çevremizde gördüğümüz ancak sesini işitmediğimiz, acısını bilemediğimiz kimsesizlerin derdini dinlemeye de çağırıyor. Böylece bir filmdeki konu ve tema, onun ötesine geçerek yaşanmışlıklara çareler arayıp arayamayacağımızı da bizlere düşündürtüyor. Lübnan’da pek çok yere giden yönetmen gibi, bizler de bu öteki mahallelerin (!) yakınından geçiyoruz belki de. Küçük çocukların olduğu hapishanelerde sorulan “hayatta olduğun için mutlu musun?” sorusuna çoğu çocuğun “hayır” cevabını vermesi yürekleri burkan bir olgudur. Yönetmen, filmi yapmadan evvel yaptığı görüşmelerde çocukların şu sorularını bizlere aktarıyor. “Ben senin dünyana ait değilim, neden buradayım, neden cezalandırılıyorum? Ben bir şey yapmadım, burada olmayı da istemedim. Bu kadar acı çekeceksem niçin ailem beni hayata getirdi?” Bunca sorun yaşayan çocuklardan biri, esasında kendi ailesine eleştiri getirerek tüm topluma karşı dâvâ açma cesareti göstermektedir.
Kefernahum hem bir sistem eleştiri yapar, hem de toplumsal hayattaki sorunlara parmak basar. Sadece parmak basmaz, kanayan bir yaraya dikkat çeker, gerçek hikâyelerden beslenir, gerçek olayların etrafından kesitler sunar ve gerçek deneyimlere dayanır. 11 Eylül sonrası hem karakter (Doğulu) hem de mekân (Doğu-Ortadoğu) çerçevesinde Labaki’nin çalışmasının önemli noktalara değindiğini söylemek gerekir. Nitekim 2000 sonrası Doğu, Ortadoğu, Asya, Afrika sinemalarında yönetmenlerin kameralarını kendi toplumlarına sıkça çevirdiğini görmekteyiz. Kameranın durduğu yer, yerli bir bilinçle yerel sorunların ne olduğunu anlamaya dönük emarelerle doludur. Bu bakış açısı, içinde doğduğu ve büyüdüğü toplumun yaşadıklarını daha fazla anlamaya, sorunları görmeye ve çözümler üretmeye, indirgemeci bakış açısından uzak kalarak gerçekliği yorumlama çabası güder. Labaki de, Mira Nair’de gördüğümüz ancak tematik olarak farklılık arz eden noktalara temas etmeden durmaz. Göçmenler ve çocuklar eksenine yoğunlaşan yönetmenin arayışı, bir sorunun nasıl ortaya çıkarıldığı, nasıl görmezden gelindiği ve buna karşı nasıl tavır takındığımız üzerine kuruludur. Kendi toplumunda ötekileştirilen çocukların dünyasına adaletle, samimiyetle sarılamadığımız takdirde karşımıza çıkan sorunların daha da büyüyebileceğine dikkat çeken yönetmen, meseleyi olabildiğince tüm çıplaklığıyla ele alır. Ancak yönetmenin de belirttiği gibi, çocukların yaşadıklarının sadece ebeveynlerin yanlış tutumlarıyla değil, daha farklı dinamiklerden de kaynaklandığı görülür ki, Labaki de verdiği demeçlerde bunu doğrular. Filmde ise bu dinamiklere net bir biçimde yöneltilen eleştirilere yer verilmediği söylenebilir. Batılı yönetmenlerin Doğu’ya ilişkin kurgusunda öne çıkan kaotik, kötümser ve karamsar şehir manzaralarının Kefernahum’da da izini sürmek mümkündür. Çünkü film neredeyse toplumdaki öteki’yi (göçmenler ve çocuklar) bir başka öteki mekân kurgusu (Lübnan’ın kenar mahalleleri) ile seyirciye göstermekte, bu tablo ise pek de hoşnut olunmayan, güven aşılamayan, ferahlık ve selamet vermeyen bir atmosfer doğurmaktadır.
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
Masumiyetin Düşüşü (Kısa Film, 2015)
“Afrika Sinemasının Sömürgecilikle İmtihanından Senegal’de Sinemaya ve Senegalli İlk Yönetmenlere” (Doğu Batı dergisi, 2015)
Cumhurbaşkanlığı Seçimi ve Medya (Nobel Akademik Yayıncılık, 2015)
Kısa Film Senaryosu Uygulamaları (Agora Kitaplığı, 2016)
Türk Filmlerini Yönetenler-3: Mahmut Fazıl Coşkun Sineması (Türkiye Âlim Kitapları, 2016)
“Postkolonyal Sinema Çalışmaları” (Sinemarmara dergisi, 2016)
“Sahra Altı Afrika Sinemasında İlk Kadın Yönetmen: Safi Faye” (Sinemarmara dergisi, 2016)
Medya ve Siyaset: Sinema, Oryantalizm ve 11 Eylül Olayları (Çizgi Kitabevi, 2019)
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …
Kefernahum’da Çocuk Olmak ve Ötekileri Yeniden Düşünmek
11 Eylül sonrası İslam coğrafyalarında öteki mefhumunu anlatan birçok ülke sineması ve bu ülkelerde yaşayan yönetmenlerin ürettiği filmlerden şimdiye kadar söz ettik. Bu yazıda Lübnanlı yönetmen Nadine Labaki’nin Kefernahum (Capharnaüm, 2018) filmine yer vereceğiz. Bazen bir filme başlamadan evvel, filmin adının gönderme yaptığı yerleri anlayarak ve öğrenerek değerlendirmeye başlamak gerekebilir. Bazı yönetmenleri sinemanın filozofları olarak tanımlarsak, bu sine-feylesofların işaret ettikleri, anlattıkları ve filmi oluşturan her katmanın sıradan bir kullanımı olmadığını unutmamak gerekir. Çünkü bir şair, romancı, düşünür, mütefekkir gibi yönetmen de, kendi zihin-dünyasını oluştururken ilham aldığı konuları filme döker, sahnelemeye başvurur. Yönetmenin fırçası, kalemi kamerasıdır, mekanik bir aygıttan dünyayı yeniden anlamlandırır. Bize hayallerini, görmek istediklerini ve bizim görmek istediklerimizi anlatır. O halde, yönetmenin eserinin ait olduğu bu zihin-dünyayı iyi bilmek gerekir. Her sanatçının kullandığı usül, yöntem ve yaklaşım gibi yönetmenin de bir metodolojisinin olduğunu varsaymak önemli bir ayrıntı olarak zikredilebilir. Bunu bilmek, izlediğimiz filmin ya da görsel metnin rastgele üretilmediğini; bir filmin başından sonuna kadar bilinçli tercihlere dayalı görsel imgelemlerin toplamı olduğunu anlamamızı kolaylaştırabilir.
Celile Denizi kuzeyinde yer alan Capernaum şehri
Nadine Labaki’nin 2018 yapımı Kefernahum, “Celile Denizi’nin kuzeybatı kıyısında eski bir Filistin şehridir”[1] ve Celile’ye deniz denilmesindeki sebep, Lübnan’dan gelen Litani Nehri tarafından beslenmesidir. Celile için Taberiye Gölü, İbranice’de Kinneret Gölü denilir. Labaki’nin kamerasını çevirdiği ve filme adını verdiği yer, yönetmenin Karamel (2007) ve Peki Şimdi Nereye (2011) adlı yapımlarından sonra bölgedeki toplumsal meselelere daha fazla ağırlık verildiğinin işaretidir. Kefernahum Beyrut’un gecekondu mahallelerindeki yoksulluğu ve adaletsizliği bir çocuğun gözünden (Zain Al Rafeea) anlatan ve çocuğun, kendi ailesine açtığı dâvânın altında yatan nedenleri irdeleyen bir yapımdır. Zain karakteri, büyüdüğü aile ortamının sorunları arasında boğuşurken ve çevresindekilere feryad ederken, yönetmen, bu haykırışları filmin evreninden çıkararak aynı zamanda bir sorgulama başlatır. Bu sorgulamanın nedenini, sinemanın öteki insanların hayatını ne kadar etkili anlatabildiğinde arayan yönetmen “toplumdan soyutlanmış çocukları” yakın plandan gösterir. Bir öteki olarak göçmenler ve çocukların etrafında dönen hikâye, klasik anlatı stilinden (Hollywood) ayrılır. Klasik sinemada her zaman kurtarıcı bir kahramana ihtiyaç duyulurken Labaki’nin sinemasında tam anlamıyla bir final yoktur, filmin sonu açık uçludur. Yani film bitse de her izleyici beyazperdede izlediklerine yorumlar getirir, anlamlandırır, çıkarımlar yapar.
Filmin ana karakteri Zain, dünya çapındaki mülteci krizi nedeniyle tüm çocukların sokaktaki görüntüsünün sadece bir örneğidir. Bu durumdan etkilenecek tek kişinin kendisi olmadığını söyleyen Labaki, bu adaletsizliğin nasıl ortaya çıktığını ve burada olmayı istemeyen çocukların başına gelenlere nasıl izin verildiğini sorgulamamız gerektiğini savunur. “Hatalarımızın, savaşlarımızın, aptalca kararlarımızın ve arızalarımızın bedelini Zain gibi çocukların ödemesine bir öfke” niteliğindeki film”[2], bu öfkeden belki de daha fazlasını ortaya koymayı amaçlar. Bir çocuğun sokağın köşesinde gözden kaybolduğunda ona ne olacağını bilmek istediğini düşünerek işe başlayan yönetmen, çocuğun nereye gittiğine, nasıl düşündüğüne odaklanmaya başladığını açıklar. Bu çocukların insanlıktan çıkarılması ile karşı karşıya durduğumuzu belirten Labaki, “bizim açımızdan onların sadece sistemin bir parçasından ibaret olabildiği” sorunsalına da değinmeden geçmiyor. Belki çoğu kez penceremizin önünde duran, trafikte ilerlerken kırmızı ışıkta bekleyen ve para isteyen bu çocukları görmezden gelmek, onları düşünmemek ve yaşadıklarını anlamamak üzerine kurulu bir dünyada yaşadığımız bizlere yeniden hatırlatılıyor. Burada yönetmen, haksızlığa yönelik öfkeyi somut bir şeye dönüştürmek istediğini amaçladığını not düşer, bu yüzden öfkenin anlatımı için sinemaya başvurur. Film yapmak için çocuklarla ilgili pek çok araştırma yapar Labaki, çocukların dünyasını kuşatan sorunların nasıl meydana geldiği hakkında daha fazla şey öğrenmek ister ve elinden geldiğince onların sesi olmak istediğine değinir.
Nihayetinde birçok yönetmen gibi Labaki de toplumsal, siyasal, kültürel, düşünsel ve sosyo-ekonomik temalara yönelerek kendi ülkesinin meselelerine sinematografik açıdan yaklaşır. Zain hapishaneden elleri kelepçeli biçimde duruşmaya götürüldüğünde yönetmen de avukat rolünde onun yanındadır. Böylece sinematografik açıdan Nadine Labaki de karakterlerinin dünyasına dâhil olduğunu açıkça beyan eder. Beş yıl hapis cezası istenen çocuk ise kendine yöneltilen soruları gayet soğukkanlı biçimde cevaplamakta, anne babasından kendisini dünyaya getirdiği için şikâyetçi olduğunu hâkime söylemektedir. Çocuğun bu şikâyeti yönetmenin de toplumsal hayata yönelttiği bir eleştiri mahiyetindedir. Çünkü bir çocuğun dramı, o toplumda yaşayan diğer çocukların sorunlarını yakın plandan aktarır. Kefernahum’u anlamak için Beyrut’un gecekondularındaki ailelerin yaşadıklarına eğilmek gerektiğini söyleyen Labaki, filmin sonundan hikâyenin başına doğru sıçramalara yer verir. Böylece bir öteki olarak çocuk ve göçmenlerin hayatlarındaki sorunlarından, bu sorunların kaynaklarının ne olduğunu anlatan sahnelere geçilir.
Gecekondu, bir şehrin öteki yüzüdür, saklı birçok hayata ev sahipliği yapar. Saklı hayatların içinde büyüyen çocuklar ise şiddet, eğitimsizlik, sevgisizlik, dışlanmışlık ile karşı karşıyadır. İşte bu noktada çarpık kentleşme ve bu kentin sakinleri bir öteki halini almaya başlar. Çünkü yaşam tarzları, sosyal hayattaki yerleri, toplumdaki değerleri ait oldukları mekân üzerinden anlamlandırılmaya başlanır. Etrafımızdaki kenar mahalleler, çarpık kentleşme sonucu ortaya çıkan mekânlar, şehrin diğer yerlerinde yaşayan bizler için çoğu kez gizli bir öteki’ye işaret etmez mi? Neden iltica edenler bir şehrin merkezinde değil de çevresinde yaşarlar, oralarda yaşamlarını sürdürmeleri onlara dayatılan bir zorunluluk mudur yoksa? Kefernahum’daki öteki mekânlar içinde Zain karakteri ve filmdeki göçmenler için de bu soruları sorabilir, çoğaltabiliriz.
Zain, ailesine destek olmak için kendi gücünü aşan işlerde çalışır ve ait olduğu dünya onun yerine tasarlanmıştır adeta. Onun yaşındaki pek çok çocuğun yoksulluk ve suçla erken dönemde tanışması son derece düşündürücüdür. Çocuğun kaderinin ebeveynleri tarafından sorumsuzca çizilmesine ve çocuğa atfedilen değere sesini yükselten Kefernahum, bunu yaparken olabildiğince gerçekçi bir tarza ilerler. Filmin gerçekliği ise gündelik hayatta yaşanmışlıklara sadık kalınmasında yatar. Ancak toplumsal sorunları yansıtmayı temel alan filmin, sorunların çözümüne dair öneriler sunmadığını söylemek lazım. Yoksulluk, umutsuzluk, sevgisizlik ve şiddet, Doğu’nun bir kenarında hüküm süren ötekilere dikkat çekme amacı güder. Olumsuz duygular etrafında çizilen Doğu, yani mekân olgusu, gecekondulaşma ve geri kalmışlık sendromuna davetiye çıkarır. Böylesine kaotik bir ortamda mutlu olmak ise ihtimal dâhilinde değildir. Film, bir yandan İslam coğrafyalarındaki sorunları ele alırken, bu sorunların temelinde yatan nedenleri özellikle aileye bağlamakta ancak bunun ötesinde ailenin içine düştüğü manzarayı tasvir etmede bir kısır döngüye düşmektedir. Bu döngüye göre filmin ele aldığı sorun, altta yatan diğer sorunları (ülkelerin ekonomik durumları, şehirlerin altyapısı, suç ve şiddeti doğuran faktörler…) ıskalayabilmektedir.
Küçük yaştaki kızların evlendirilmesi filmin ele aldığı bir diğer temadır. Zain karakterini filmde farklı kılan husus, kendisine giydirilen deli gömleğini yırtmak istemesidir. Küçük kardeşinin ayağındaki zinciri çözdüğü gibi kız kardeşinin, kendisinden çok büyük biriyle baş göz edilmesine isyan eder. Bu isyanını ise kardeşine talip olan kişinin zayıf karakterli olmasına, adamda her türlü olumsuz vasıfların bulunduğuna bağlar. Zain düşünsel olarak da ebeveynlerinden çok uzakta durur, toplumsal hayatta kendisine sorumluluk atfeder, haksızlığa karşı çıkar, eleştirel bir gözle dünyayı gözlemler. Ancak statüko (ataerkil aile yapısı ve dış çevre) ona boyun eğmeyi, rıza göstermesini istemektedir. Zain buna gücü yettiğince tepki koyar, hatta fiziki olarak da direnir, baskıcı güçlerin kendisini esir almasına izin vermemektedir. Ancak bir öteki olarak çocuk (Zain) ve onun geleceği ebeveynleri tarafından belirlenir, henüz kendi iradesi ve sözünü geçirebileceği bir ortam söz konusu değildir. Zain’in ötekiliği, onu küçümseyenlerin dünyasında saklıdır. Bu dünyada küçük çocuklar ağır işlerde çalıştırılabilir, yasa dışı işlere sürüklenebilir ve çocukluk döneminde onca sorunla yüzleşebilir. Kendisini saran bu çevrede sesi kısılmış gibi yaşamak ise çok ağırdır, her şeye duyarsız kalmak ise en zor olanıdır.
Çocukların ve en önemlisi de göçmen çocukların hikâyesini derinden ele alan film, çevremizde gördüğümüz ancak sesini işitmediğimiz, acısını bilemediğimiz kimsesizlerin derdini dinlemeye de çağırıyor. Böylece bir filmdeki konu ve tema, onun ötesine geçerek yaşanmışlıklara çareler arayıp arayamayacağımızı da bizlere düşündürtüyor. Lübnan’da pek çok yere giden yönetmen gibi, bizler de bu öteki mahallelerin (!) yakınından geçiyoruz belki de. Küçük çocukların olduğu hapishanelerde sorulan “hayatta olduğun için mutlu musun?” sorusuna çoğu çocuğun “hayır” cevabını vermesi yürekleri burkan bir olgudur. Yönetmen, filmi yapmadan evvel yaptığı görüşmelerde çocukların şu sorularını bizlere aktarıyor. “Ben senin dünyana ait değilim, neden buradayım, neden cezalandırılıyorum? Ben bir şey yapmadım, burada olmayı da istemedim. Bu kadar acı çekeceksem niçin ailem beni hayata getirdi?” Bunca sorun yaşayan çocuklardan biri, esasında kendi ailesine eleştiri getirerek tüm topluma karşı dâvâ açma cesareti göstermektedir.
Kefernahum hem bir sistem eleştiri yapar, hem de toplumsal hayattaki sorunlara parmak basar. Sadece parmak basmaz, kanayan bir yaraya dikkat çeker, gerçek hikâyelerden beslenir, gerçek olayların etrafından kesitler sunar ve gerçek deneyimlere dayanır. 11 Eylül sonrası hem karakter (Doğulu) hem de mekân (Doğu-Ortadoğu) çerçevesinde Labaki’nin çalışmasının önemli noktalara değindiğini söylemek gerekir. Nitekim 2000 sonrası Doğu, Ortadoğu, Asya, Afrika sinemalarında yönetmenlerin kameralarını kendi toplumlarına sıkça çevirdiğini görmekteyiz. Kameranın durduğu yer, yerli bir bilinçle yerel sorunların ne olduğunu anlamaya dönük emarelerle doludur. Bu bakış açısı, içinde doğduğu ve büyüdüğü toplumun yaşadıklarını daha fazla anlamaya, sorunları görmeye ve çözümler üretmeye, indirgemeci bakış açısından uzak kalarak gerçekliği yorumlama çabası güder. Labaki de, Mira Nair’de gördüğümüz ancak tematik olarak farklılık arz eden noktalara temas etmeden durmaz. Göçmenler ve çocuklar eksenine yoğunlaşan yönetmenin arayışı, bir sorunun nasıl ortaya çıkarıldığı, nasıl görmezden gelindiği ve buna karşı nasıl tavır takındığımız üzerine kuruludur. Kendi toplumunda ötekileştirilen çocukların dünyasına adaletle, samimiyetle sarılamadığımız takdirde karşımıza çıkan sorunların daha da büyüyebileceğine dikkat çeken yönetmen, meseleyi olabildiğince tüm çıplaklığıyla ele alır. Ancak yönetmenin de belirttiği gibi, çocukların yaşadıklarının sadece ebeveynlerin yanlış tutumlarıyla değil, daha farklı dinamiklerden de kaynaklandığı görülür ki, Labaki de verdiği demeçlerde bunu doğrular. Filmde ise bu dinamiklere net bir biçimde yöneltilen eleştirilere yer verilmediği söylenebilir. Batılı yönetmenlerin Doğu’ya ilişkin kurgusunda öne çıkan kaotik, kötümser ve karamsar şehir manzaralarının Kefernahum’da da izini sürmek mümkündür. Çünkü film neredeyse toplumdaki öteki’yi (göçmenler ve çocuklar) bir başka öteki mekân kurgusu (Lübnan’ın kenar mahalleleri) ile seyirciye göstermekte, bu tablo ise pek de hoşnut olunmayan, güven aşılamayan, ferahlık ve selamet vermeyen bir atmosfer doğurmaktadır.
Dipnotlar:
[1] https://www.thefreedictionary.com/Capernaum
https://www.collinsdictionary.com/dictionary/english/capernaum
[2] Yönetmenin kendisiyle yapılan bir röportajdan alıntı. https://seventh-row.com/2019/01/10/nadine-labaki-making-of-capernaum/
Yazar
1981 yılında Van’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Van’da tamamladı. 2003 yılında Fırat Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü’nü kazandı; 2009 yılında aynı bölüme araştırma görevlisi olarak atandı. Hâlen aynı bölümde doktor öğretim üyesi olarak görev yapmakta ve Sinema Anabilim Dalı Başkanlığı’nı yürütmektedir.
2014 ve 2015 yıllarında yönetmenliğini üstlendiği Senin Seçimin ve Masumiyetin Düşüşü adlı kısa filmleriyle Türkiye birinciliği ödülü aldı. Çalışmalarını kısa film, senaryo yazımı, film yapımı, film eleştirisi, politik sinema ve Afrika sineması alanlarında sürdürmektedir. Birçok kısa film festivalinde yürütme kurulu üyeliği ve koordinatörlük görevlerinde bulundu. 2015 yılından bu yana Nida Dergisi’nde sinema üzerine yazılar kaleme almaktadır.
On iki kısa filmi bulunan yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.
Yazarın yayımlanmış kitapları arasında; Sinematik Söylemler (Mümbit Yayınları) ile Afrika Sineması / Ousmane Sembene Filmografisine Giriş (Afrika Yayınları) yer almaktadır.
Başlıca çalışmaları şunlardır:
İlgili Yazılar
Yol Olsun
Ben içimdeki herhangi bir düşü
İyi yetiştirenim
Büyütenim
Ben belki de arşın gölgesinde yetişmiş
Bir nergis demetiyim
Kutlu olan yeryüzü
Senin sevincin değil de
Belki içimdeki
Kelimelerin kalbimden elleriyle tutuşu.
Çocuklarımız Bizim mi?
Ellerindeki telefonlarla gezdikleri dünyalardan haberdar değiliz. Birden, bize benzemeyen, bizimle ilgisi olmayan bir dünyada yaşayan bir gençle karşılaşabiliyoruz. Çareler aramaya başlıyoruz. Birilerini, yetkin birilerini bulup çocuğumuzla ilgilensin, o saçma fikir ve davranışlarından vazgeçsin istiyoruz. Biz bu durumu fark ettiğimizde ise, çoktan iş işten geçmiş oluyor.
Mektup-X
Yine yeni bir mektup… Okuman ümidi kelimelerin sığınağı gibi… Yazma gayreti benim işim. İyi olman ümidim ve duamla. Nasıl da hızlı geçiyor zaman, gözden kaçırdıklarımız, farkına varamadıklarımız için bazen telaşlanır yüreğim. Her saniye biricik, bir daha asla yaşanmayacak, bunu düşününce zamanı ve zamanda ikram edilen her nimeti görememekten insan endişe ediyor, en azından ben endişeliyim. Öyle ya çözebileceğim bir sorunu, mutlu edebileceğim bir çocuğu, ümit ekebileceğim bir yüreği farkında olmadan kaçırmak onun için de benim için de büyük ziyan.
Neo-Liberal Zincirler: Gig Ekonomisinin Görünmez Prangaları ve Kurye Hayatları
Ken Loach’un “Sorry We Mıssed You” filmi, modern kapitalist dünyanın en güncel ve en görünmez yüzü olan güvencesiz çalışma biçimlerini ve bunun bir ailenin dokusuna nasıl sirayet ettiğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Sinemada Öteki ve Oryantalizm Üzerine Okumalar
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …