Bu defa tarih üzerine kısa bir hasbihâl edelim. Biraz alınganlıklarımızdan uzaklaşma cesareti göstererek ve biraz da kendimizi Kaf dağında derebeyi görme alışkanlığımızı bir yana bırakarak kendi şahsiyet değerlendirmemizi yapalım istiyorum. Yani sadece tarih değil elbette ama yine de en azından bugünkü halimizi belirleyen bazı vak’aları küçük bir seyir defteri gibi açıp kendi hakkımızda severek, iftihar ederek ve gururla verdiğimiz hükümlerimizde hangi ölçüde isabetli olduğumuzu görelim. Bunu yapabilmek cidden bir moral ve cesaret işidir. Zira bir insanın zaman zaman kendi kritiğini yapabiliyor olması, onun henüz en sağlam taraflarını kaybetmemiş olması demektir. Ancak kişisel karakterlerin etkilediği, grup telakkilerinin çok yaygın olduğu toplumumuzda, bu birliklerin birbirlerine karşı duydukları gerginlikleri aşabilmek yine de kolay olmayacaktır. Zira kendisinden farklı düşünenlere karşı tehlikeli paranoyalar beslemenin adet olduğu bu toplumda; niyeti ne kadar samimi, bilgisi de ne kadar sahih olursa olsun, bir mücadele adamının önemsizliği ortadadır. Bunun sonucu olarak hayranlık duyduğumuz ve yalnızca kendimize has kılarak mühimsediğimiz dünya, başkaları için hayal ve hatır kırıcı olmaktadır.
Eğer kısa süre için de olsa, içimizi rahatlatan, bize emniyet duygusu veren ve kendisiyle teselli bulduğumuz bazı kişisel zevkleri (egoları) bırakmayı başarabilirsek… Ve eğer mü’mince tabiatımıza ait olmayan ve bizlere sonradan musallat olup mağrur ve kibirli edalarla birbirimize karşı kötü rekabet duygularını besleyen içimizdeki taşkınlıkları da fark edebilirsek… Eminim işte o zaman normal bulduğumuz, normal gördüğümüz ve hayatımıza katıldığı için de enikonu alıştığımız vak’aların tarihsel sorgulaması yapıldığında, gerçekte bunların bizleri rencide eden nasıl birer şeytan oyunu olduğunu anlayacak ve en güvendiğimiz kimselerin aldanışlarını teessürle görüp insan dehasının bu yenilgisinden ıstırap duyacaksınız. Eğer yaşanmaya ve anılmaya değer bir geleceğimiz olmasını murad ediyorsak bize bunu sağlayacak en temel dinamiğin çok sağlam bir tarih bilinci olduğunu unutmamak zorundayız. Bu bilinci yeterince elde edememişseniz, ayaklarınızın emniyet içinde yere basmasını sağlayacak ve kendinizi de çok yakından tanıyacak hafızanız oluşmamıştır ve muradınız dışındaki bir geleceğin her türlü taşkınlığına açıksınız demektir. “Peygambere ait haberlerden, kalbini yumuşatacak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, mü’minlere de bir öğüt ve bir ibret gelmiştir.” (Hud/120) Gelecek adına ciddi ümit besleyenler bunu hak etmek zorundadırlar. Özellikle Müslümanlar ezile ezile yaşamaya alıştırıldıkları bir dünyada gelecekten bahsediyorlarsa heyecana denk düşecek bir tarihî birikimi ortaya koyabilmelidirler. Bu yoksa mutlu bir gelecek de yok…
Bilirsiniz, istikbal kitlelere istedikleri ve arzu duydukları için sunulan gündelik bir armağan değildir. O bütün bir insanlığın onur öyküsüdür ve şerefini ancak kendi haysiyetine denk düşecek bir mücadeleyi ortaya koyanlara sunar.
Asr-ı saadet dönemi insanları Allah Resulü’nün terbiyesinde bu en yüksek hakikate yürürlerken, aynı zamanda dünya var oldukça yaşayacak medeniyetlerini de inşa ediyorlardı. Ve bizler hem bu değişmez tarihsel gerçeği, hem de zaaflarımızla içinde değersiz külçeler haline geldiğimiz aldatıcı, kaypak ve yuvan bir dünyada bizi adam kılacak ve bizleri o parlak yüzyıllara yeniden taşıyabilecek en temel duygularımızı, bütün bahanelerden sıyrılarak hatırlayabilmeliyiz. Bu sebeple bazı tezahürleri kavrayabilmek için tarihsel planda biraz teçhizatlanmamız gerekecektir. Bu durum özellikle sorumluluk hisseden bireylerin çoktandır aşina olduğumuz o uyuşuk ve pintilik kalıplarını ve kendilerini durağanlaştıran duygusallıklarını aşarak yeni iklimlere yol almasını sağlamalıdır. İçinde beslediği saadetle geleceğin ülküsüne yol almak, tarihe karışacak ruhsuz kötü bedenler olmaktan elbette daha zor değildir. Acı olan ise, mü’mince bir liyâkatten uzak, sanki başımızda bir zaferin tacı varmış gibi hâlâ sahip olduğumuzu zannettiklerimizle yetinme durağanlığımız ve tarihin realitesi karşısında çürümeyi sürdürme alışkanlıklarımızdır. Evet, şeytanca imanların maharetle kullanıldığı dünyamızda eğer yenilenemiyor, tazelenemiyor ve şevk duyamıyorsanız, yazgınız çürütmek olacaktır. Pascal, yazdığı bir eserini şöyle bitirir. “Sen ey sonsuz rahmet ve sen ey sonsuz merhamet! Bu kusurlarımı affet; seni övmekten kendisini alamayan bir dilin mırıldandığı sözleri, sırf senin vasıflarını takdir için yarattığın bir ruhun gösterdiği zaafları affet!” Çok çetin bir arayışla, Rabbini bulma mücadelesinde nice ağır buhranları yaşayan Pascal’ın uzun süre yaşadığı şiddetli bir heyecanın ve içindeki ürpermenin yankısıdır bu sözler. Eğer siz de aynı heyecanla Rabbinizi seviyor ve O’na güvenebiliyorsanız sizi kim durdurabilir? Ama birbirimizi iteklemek ve aldatmak üzere sürekli yeni hileler arıyorsak, mihrabımıza giden yolu nasıl bulacağız? Ünlü İspanyol matador El Cordobes’in, kendisini kaybetme korkusu içinde gözyaşı döken yoksul ve çaresiz ablasına söylediği bir sözü hatırlıyorum. Kendisini o akşam yapacağı çok zorlu bir gösteride arenada kaybetmek telaşını yaşayan ablasına Cordobes şöyle diyordu: “Ağlama Angelita, bu akşam sana bir ev satın alacağım ya da yasımı tutacaksın.” Bir boğa güreşçisinin, uğruna bütün hayatını gözden çıkarabildiği inancındaki o derinliğe imrenmemek mümkün müdür? Bu inancın duruluğu El Cordobes’i bir efsane yaptı. Bizim ise bedenlerimiz çürüyor… Çünkü izzetimizin kaynağını unutup tutkunu olduğumuz sıradan nimetlerin altında eziliyoruz ve bu manzara içinde efendi olabilmemiz de gittikçe zorlaşıyor. Evet, geleceği adına müdrik bir mü’minin biraz gayretli oluvermesi, biraz yoruluvermesi, asırları aşan derin rehavetine isyanla, içini saran bütün şeytani kâbuslarını yıkıvermesi o kadar zormu? Evet, evet zordur… Eğer aşksız ve emelsizseniz, Yüce Nebi’ye rağmen hayretler uyandıran iç çelişmeleriniz sürüyor ve adımlarınız çarpık gidiyorsa, Hz. Muhammed’in ve arkadaşlarının yaşadığı hayatın lezzetine aşina olamamışsanız hâlâ ve Muhammedî tâcı başınızdan düşürmüşseniz eğer, gerçekten çok zordur… Onun varlığını bir bütün olarak kendi hayatımıza katmadan, yaşadığımızı vehmettiğimiz hayatın gerginliğine daha fazla katlanamayız. Onun, hayatımıza sadece bir simge olarak izin verdiğimiz ama gölgelerin düştüğü içimizdeki kıvrımlara bir ışık olarak doğmasına izin vermediğimiz için, içsel karmaşamızın zehri artarak devam etmektedir.
Çocuksu duyguların iç rahatlatıcı masumiyetiyle hayata tutunamayız. Artık anlamalıyız ki mü’minin gelecekte kurmayı ümit ettiği ve hak sahibi olduğunu zannettiği o görkemli saray, bugün yaşanan cehaletin ağır gölgesinde inşa edilemez. İşte bu sebeple geçmişte yaşanmış dönemleri, geleceğe ait çok canlı tembih ve tecrübeler olarak görmek gerekir. Zira insanların hayatı zaman ve mekân ne ölçüde değişirse değişsin daima fıtratlarının ahlâk ve ihtiras alanı içinde cereyan etmektedir. Bu mânâda bakılınca Âd Kavmi’nin, Medyen Halkı’nın, Lût Kavmi’nin, eski Mısır’ın, Roma halkının ya da modern çağın insanlarının ahlâkî kaygılarında ve toplumsal anlayışlarında yabancılıklar bulamayız.
O zamanlarda da sahte tanrılar ve ahmak müridler vardı şimdi de var. O tarihsel fonda da köleler ve efendiler vardı şimdi de var. O devirde de Kabil’in kardeşine hıncı vardı şimdi de mü’minin kardeşine nefreti var. Ancak bu öykünün en mühim tarafı, yaşadığımız şu konjonktür içinde bütün bu olayları, kişileri, kitleleri bütün yansımaları içinde hayatımıza nizam verecek bir üslupta ve duygu katmadan nasıl değerlendirdiğimiz meselesidir. Bu konuda verilecek örnekler hayret uyandıracak kadar çoktur ama ben basit bir örnekle yetineyim. Allah Rahmet eylesin, Mehmed Âkif, Osmanlı’nın parçalanmaya başladığı ve içeriden de tahammülü zor ihanetlere uğradığı yıllarda, en kritik dönemde ne yazık ki, II. Abdülhamid’ in mecburiyetlerden doğan iç siyasetine karşı bedeli sonradan ağır ödenecek yanlış değerlendirmeler yapmış,[1] temsil ettiği değerlerin kendi şahsiyet kalıbına çok zıt düştüğü kişilerle birlikte en keskin sözlerini II. Abdülhamid’e karşı ve Jön Türklerin lehine olacak şekilde kullanmıştı.
Bu hatalı anlayış, M. Âkif’i, çok ayrı dünyaların insanları olmalarına rağmen Devlet-i Âliye’nin karşısında İngiliz yanlısı Reşid Paşa’nın yanında mücadele eden Şinasi[2] ve avanesi ile II. Abdülhamid’e muhalefette aynı çizgiye getirir. O Şinasi ki, Tanzimat döneminin ünlü Reşid Paşa’sına övgü olsun diyerek; “Bildirir padişaha haddini senin fermanın” diyordu. Âkif’in söylediği ise bu sözle kıyaslanmayacak kadar ağır kaçan bir sözdür. Bazı hissî gaflet anları küçücük zamanlara sığsa da, sebep oldukları ve getirdikleri zararlar bakımından çok uzun yıllarca sürecek acılara mâl olmaktadırlar.
Peki sonrası? Sonra ki ağır pişmanlıklarını Rıza Tevfik de itiraf ediyor, Süleyman Nazif de. Âkif’e gelince, özgürlük kulesinde oturan şımarık bir şair Şukufe Nihal tarafından alay edilir ve “hurafelere takılı bir adam” diyerek hafife alınır ve daha pek çok fikir züppesi tarafından hakarete uğrar, gücendirilir. Emine Abbas Halim’e gönderdiği bir fotoğrafın arkasına şu notu düşer:
Hepsi göçmüş hani yoldaşlarım hiçbirisi yok
Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse yola muradın yola serdirmezler
Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Benim için yüksek bir ülkünün sahibi olan Âkif’e (Allah rahmet etsin) “haydi sen kumda biraz oyna” diyerek taciz eden, birikmiş öfkelerinin korlarını yüreklerinde taşıyan ve bir insanın en narin yanlarına ölçüsüz bir hınçla saldıranların boğuk sesleri bugün bile yankılandığı yürekleri harap etmektedir.
Peki, soruyorum; ‘Alın yazımız bu mu?’ Hiç kimse doğuştan bazı imtiyazlarla hayata katılmaz. Dolayısıyla nereden, hangi yollardan, hangi nutukları dinleyerek, kimlere biat ederek ve nerelerde sürekli aldanarak geldiğimizi derin bir tefekkür içinde çözmeye çalışmak artık mü’minin gündemindeki yerini enikonu almalıdır. Ancak gelenekçiliğin ve siyasallaşmanın beslediği temayüllerle ayrışarak birbirimize karşı rekabetçi duygularla bunu başarabilmemiz çok zor. Eğer birbirimize karşı en riyasız duygularla yaklaşmada gecikmeler yaşıyorsak ve hiciv diliyle konuşmalarımızı sürdürüyorsak, hepimizin müşterek hülyası olan o büyük gelecek rüyalarımızda kalacak demektir. Artık azmış öfkelerin karşısında daha çok poz vermemek, şu an duyduğumuzdan daha fazla üzüntüler yaşamamak ve daha derin bozulmalara karışmamak istiyorsak, kanaatlerimizden kurtulup hatırı sayılır bilgilere ermek zorundayız.
Eğer hakikaten yalnız bizim renklerimizi, ahengimizi ve yüksek bereketleri taşıyan bir geleceğimiz olmalıdır diyorsak hayatımızı açıktan açığa belirleyen tarihi cereyanları bilmemiz gerekiyor. Mesela, Meşrutiyet’ten bahsedildiğinde acaba anlatılmak istenen nasıl bir dönemdir? Bugün içinde bulunduğumuz toplumsal hâlin ve bireysel figürlerin çok net ve en keskin belirleyici temellerinin atıldığı o dönemlerdeki çalımlı kişileri yeterince bilmek zorundayız. Onlar bilinmezse varislerinin hangi kültür kodlarını devraldıklarını nasıl bilebiliriz? Kimdir bunlar? Mütercim Rüşdi Paşa, Şeyhülislam Hayrullah efendi, Hüseyin Avni Paşa kimdir? Ziraat Bankası’na girdiğinizde size tepenizden küçümseyen o mağrur edasıyla bakan Midhat Paşa nasıl birisidir? Düyun-u Umumiye’de görevlendirilen ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ın benim imanıma duyduğu nefreti, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin damadı Cemil Topuzlu’nun nasıl bir Jön Türk olduğunu bilmeliyim. Frenk İbrahim Paşa’nın[3] benim dünyamdaki yeri nedir? Koskoca bir toplumun geleceğini mahvetmede sapkın heyecanlar duyan bir fetva emini Kara Halil Efendileri, Hacı Nuri Efendileri ve benim hayatım üzerindeki emellerini iyi tanımalıyım. Bunların benim dünyamdaki müdahale alanları nelerdir bilmek zorundayım. Çünkü bugünün insanının içindeki o en asil hatları silerek küçük düşürülmüş bireyler halindeki manzarayı onlar oluşturdular. General De Gaulle: “Meseleler halledilmezler, onlarla beraber yaşanılır.” diyor. İşte bu yüzden onları tanımak ve benim üzerimdeki hak iddialarını neye dayandırdıklarını anlamak zorundayım. Geçmişten bugüne gelirken geçtiğimiz yolları, heveslerimizi, işlenen cürümleri, çok büyük ve çok mühim işler yaptıklarını zannettiğimiz kimseleri, toplumsal kaderimizi belirleyen vak’aları, bunlar hakkında yeterince bilgi sahibi olup olmadığımızı, Müslüman bir toplumun bireyleri olarak her yeni tecelliyi nasıl değerlendirdiğimizi ve mü’min bireyler olarak bunlara karşı nasıl hassasiyetler gösterdiğimizi gözden geçirelim istiyorum. Bütün bu tezahürlerin iç çizgilerinden habersiz olarak herhangi bir bireyin gelecekteki sevenlerine huzurla yol alabilmesi mümkün değildir. Yani temellendirilmemiş kanaatlerle yaşayamazsınız. Kendinize ve varislerinizin geleceğine daha lütufkâr olmak istiyorsanız hafızanızı mutlaka gözden geçirmelisiniz. Eğer vak’aların dili bilinmiyorsa siz kendinizden ne kadar emin olursanız olun, gündelik hayatınızda sürekli olarak başkalarının hayatlarına ait yansımaları bulacaksınız. Bizim şimdiye kadar hep kendi cevherimizin dışında kalışımızın ne yazık ki başlıca sebeplerinden birisi de budur. Zaman zaman kendimize ait çok büyük heyecanlar yaşamışsak da, bizi boğan yabancı armonilerin ritminden hiçbir zaman kurtulamadık. Birkaç asır öncesinde artık çok belirgin olarak gözlenen halkın ve devlet ricalinin İslam’ın dışına doğru süratle taşmaları, muvaffak olacağımız bütün gayretlerden uzakta kalmamızı sağlamıştır. Bu nedenle de maalesef Ordu, Medrese, Bâb-ı Âli ve halk hiç bir zaman aynı iman bütünlüğü bakımından bir arada olamamışlardır. Mabed olarak hep aynı yer gösteriliyordu ama o mabedlerin dimağlarda saklanan tasavvuru birbirine uymuyordu. Yani kısaca yüreklerde aynı sevinci besleyen bir iman duruluğu değil; ama liyakat ehliyetinin lehine olan ve halkın da kolaylıkla rencide edileceği farklılıklar tutuluyordu. Bilindiği gibi ünlü reformist Martin Luther kendi insanı için: “Tanrı, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar halk yığınlarının ayaklanmasına izin vermektense, ne kadar haksız olurlarsa olsunlar hükümetin tarafını tutmayı tercih edecektir.”[4] demesinden çok uzun yıllar sonra demokrasi adına ve halk adına özgürlük getirmek iddiasıyla ihtilal yapan bir MBK Üyesi bir gezi sırasında hitap ettiği halka şöyle diyordu: “Oturduğunuz yerde oturun. 27 Mayıs hareketine karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız.”[5] Evet, kalabalıkları terbiye etmeyi iş edinenler kendi ihtiraslarını asla ertelemediler. Onlar toplumu hep kendi elleriyle biçimlendirmek istediler. Kalabalıklara ise yalnızca bir sembol olarak değer verdiler ama ruhunu hiç tanımadılar. Çünkü özellikle 19. yüzyıldan bu yana Müslümanların mutluluktan anladıkları şeyler, hep hayal mahsulü maceraların içinde şekillendi. Bu yüzden İnsanlar gerçekten art düşüncesiz, erdemli ve besleyici bir hayatın dışında tutuldular.
İşte bu nedenle kendimize ait geleceğimiz yalnızca soyut ve kaba dileklerden ibaret kalmıştır. Evet, bizim asıl hüviyetimiz nedir? Biz gerçekte kimiz? Gerçekten bizler hayal edip kendimize yakıştırdığımız kimseler miyiz? Yoksa Ali Paşa’nın ifadesiyle: “basit dertlerin peşine düşüp olup bitenle ilgilenmeye fırsat bulamasınlar” diye tanımladığı, küçücük hareketleri büyük mücadeleler olarak gören savruk ve derbeder mizaçlar mıyız? Bütün bunların cevabı o kadar zor değil. Kendinize ait bir meselede siz kaçıncı derecede kalıyorsanız sizin varlık realiteniz işte yalnızca odur ve mahiyetinizi başka yerlerde boş avuntularla aramamalısınız. Yok, bu durum kalbinizde bir sancı, vicdanınıza ve izzetinize dokunan bir azap gibi geliyorsa o takdirde sizi bütün unsurlarınızla saracak ve hayatınızın gerçek kasidesini sunacak seslere açık olmanız gerekecektir. “Bu (Kur’an) insanların kalp gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidayet ve rahmettir. (Casiye, 20) İşte o zaman, yani vahyin dilini anladığımız zaman, vak’aların karmaşası içindeki bizim hazin maceramız, en sağlam tarafıyla kayda değer bir insanlık macerası olmaya başlayacaktır.
Kur’an’ın yol göstericiliğinde terbiyesini almış, ayakları yere basan ve aldatıcı hayallerden sıyrılabilmiş bir ruh buna hazır demektir.
Sağlam bireysel kişilikler ve onların oluşturacağı birlik noktaları ancak böyle sağlıklı temalar üzerinde inşa edilebilir. Yoksa hayali ve zanna dayanan bir geçmiş üzerine kurulmaya çalışılan gelecek, gerçeklerin dünyasında yalnızca sıkıntılara elverişli bir inşa hareketi olacaktır. Bu sebeple Müslümanların, bütün geçmiş tecrübeleri ve zihinlerinde oluşmuş bütün kanaatleri soğukkanlılık içinde Allah Resulü’nün ahlâkî öğretisiyle çelişmeyecek bir nezaket ölçüsü ve tarihsel tembihlere dayalı sağlıklı bir akıl örgüsüyle değerlendirmeleri gerekecektir. Aksi halde bütün yeni tecrübeler, her türlü güzelliği öldürücü katkılar olarak varlığını sürdürecektir. “Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir, üstünüze titrer, mü’minlere gayet merhametli ve şefkatlidir.” (Tevbe, 128) Bu düstur, Rabbi önünde kulluk bilinci terbiyesine ermiş ve bütün eylemlerinde Onun Resulü’nün izzet ve şerefine özenç duyan mü’mini Nebîsine karşı uyarırken, “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resulullah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.” (Ahzab, 21) uyarısı ile de, Allah’a yine O’nun istediği gibi sahih bir imanla yaklaşmış olanlar için, istisnasız bütün şartlarda ve bütün mekânlarda, bütün histerilerinden ve enaniyetlerinden sıyrılarak kime uymaları gerektiği hususu çok açık bir hüküm olarak ifade edilmiştir. Ne var ki, geçmiş zamanın öykülerine baktığımızda, Resulullah’ın örnekliğini kolay unuttuğumuzu, toplumu mutsuz kılacak olguların çoğunu acı bir alışkanlık olarak bugüne taşıdığımızı ve nesilden nesile intikal ettirdiğimiz vazgeçilmez siyasal ve kültürel emanetler halinde sahiplendiğimizi görürüz. Bu durum, Âhi Evren Hoca Nasuriddin’in[6] öldürülmesinden Menderes’in idamına, Düyun-u Umumiye’den IMF’ye, Bekirağa Bölüğünden Ziverbey Köşkü’ne ve hatta sonrasına kadar aynı emellerle sürdürülüp getirilirken, Müslüman bireylerin kendi aralarındaki münasebetlerin yavanlığı da yine birlik duygusuna engel olan alınganlıklarla, kırgınlıklarla, Kur’an’a değil ama kendi bilgilerine(!) ters düşen anlayışlara konulan tavırlarla ve türlü enaniyetlerle devam etmektedir. Bu ayrıştırıcı algılama biçimi Müslüman bireye Allah Resulü’nun bir emaneti değildir, peki o zaman kimin hediyesidir? Ve olaylar öylesine aynıdır ki zamanları farklı olsa bile kullandıkları dil hiç değişmemektedir. Bu sebeple üzerinde herhangi bir şerefin izini taşımayan bütün olguları nedenleri ile birlikte kavramak zorundayız. Bütün bu anlattıklarım yalnızca bizim toplumumuzun tarihi ile ilgili değildir. Tarihin İslam olarak kaydettiği bütün toplumları da içinde alan, tarihsel tahlillerini bırakmış çok büyük bir medeniyetler platosuna dair sorgulama alanıdır. Bunlar yeterince cevaplandırılabildiğinde nerelerde hangi aldatıcı argümanlarla aldatıldığımızı, bu aldanışlarımızın neden bir türlü son bulmadığını ve süreklilik kazandığını da sanırım daha iyi anlamış olacağız. Aslında bunu yapabilmeliyiz, çünkü bizim ya da daha geniş mânâda insanlığın bundan başka sorunu yoktur. Eğer bu temel argüman, yani ne olduğun ve ne kadar olduğun hadisesi ciddi bir fikir durgunluğu içinde bireyde bilinç haline gelebilseydi ne Irak’ta Amerikan sapkınlıklarının ne Filistin’deki Siyonizm’in saldırgan saltanatına rağmen kendi aralarında şerefi olmayan bir kavgaya girerler miydi? Elbette hayır!
Bugün İsrail’in ördüğü sekiz metrelik duvarlardan çok daha büyük olmasaydı eğer Filistinlilerin kendi aralarında ördükleri duvar, yüreklerindeki yangın da bu kadar yakıcı olmayacaktı elbette. Bu durum basite alınmamalıdır, çünkü gönül rahatlığıyla işlenen bütün cinayetler ve her türlüsünden cürümler onların umut ettikleri özgürlüklerini biraz daha ellerinden almaktadır. Tabii bizler de bu tablonun karşısında sahip olduğumuz bilinç ile bizi daha farklı kılan bir asaleti taşıdığımız hayaline kendimizi kaptırmamalıyız. Çünkü tarihe baktığımız zaman toplumsal geleceğin kaderini hep kalburüstü kimselerin tayin ettiğini ama halkın da sınırlandırılmış böyle bir geleceğe yatkın oluğunu görüyoruz. Epicure: “Tuzaklarını bozdum, ey yazgı, bana ulaşmanı sağlayacak bütün yolları kapattım. Ne sana yenileceğiz, ne başka bir kötü güce.” diyor. Güzel söylüyor… İyi ama kendinizi tanımıyor ve bir türlü kendiniz olamıyorsanız bu söz size neyi anlatabilir ki? Başkalarının size sunduğu sütunlar üzerinde yükselemezsiniz. Kur’an’dan aldığınız ve O’na ters düşmeyen bir terbiye ile ancak kendinizin, insanın ve dünyanın en güzel taraflarını görebilirsiniz.
Eğer bir gün iblisin yolumuzu perdelediği bencillikleri aşabilirsek, işte o zaman içimize dolacak o büyük sevdanın narin ürperişleri…
Dipnotlar:
[1] O dönemde hatırı sayılır pek çok aydın, apayrı dünyaları temsil etseler de II. Abdülhamid’e karşı cephe almada adeta birleşmişlerdi. II. Abdülhamid’in (Allah rahmet etsin) Sultan Abdülaziz’in yaşadıklarına bizzat şahit olması ve aynı kötülüklerin tekrarlanmaması hususunda aldığı zaman zaman bunaltıcı tedbirlerin bunda payı vardır. Ancak Hüseyin Avni Paşa gibi dünya tarihinde emsaline az rastlanır alçakların himayesinde yetişmiş birçok devlet adamının cirit attığı bir imparatorluk coğrafyasında Sultan Abdülhamid’in bunda payının çok olması gerekir.
[2] Şinasi’nin yaşadığı dönem II. Abdülhamid’in saltanatından evveldir. Fakat bu devirlerde Reşid Paşa’nın açtığı siyasi çığır üzerine Şinasi’nin katıksız Batıcı anlayışını yansıtan eserlerinin etkisi Bâb-ı Âli üzerinde etkili olmuştur.
[3] Saltanatın nimetlerinden azami faydalanmak isteyen bu zat hakkında tarihçiler; “Sultanın tırnaklarını kesip pây-i şeriflerini guslettiği suyu nûş edecek kadar zillet içinde” dedikleri sadrazam. Tarihte o kadar çirkin ve hayretler uyandıracak olaylar yaşanmıştır ki; bazı tarihçiler insan havsalasını aşan bu gibi hallerde olayı naklettikten sonra (Allah en doğrusunu bilir) notunu düşmek ihtiyacını hissetmişlerdir.
[5] Er, Ahmet, 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e Hatıralarım, s, 46
[6] Kısaca not düşmek gerekirse, çok kimse, Azerbaycan’ın Hoy beldesinde doğmuş Hoca Nasuriddin’in Moğol hükümdarı Timur ile aynı dönemde yaşadığını söyler. Oysa tarihi bir vakıa olarak Hoca ile Timur arasında yaklaşık yüz yıllık bir zaman vardır. Hoca Selçuklular döneminde yaşamıştır ama Timur, Yıldırım Bayezid ile aynı dönemdedir. Uluslararası Nasreddin Hoca Sempozyumu’nda Almanya’dan Japonya’ya kadar birçok ülkenin bilim adamlarının sunduğu bilimsel makaleler de bunu doğruluyor. Bizim insanımızın zihnindeki Nasreddin Hoca ve Timur malumatı yalnızca onların bir araya getirdikleri fıkralara dayanır. Geçmişimizde Moğollara karşı yenik yaşadığımız için Türk insanının dehası Moğollardan öç alabilmek üzere Timur’un karşısına Hoca gibi bir dehayı çıkarmış ve Moğol Sultanını böylece kendi muhayyilesinde küçültmüştür. Yoksa tarihsel gerçekler bakımından Osmanlı’nın ilk yıllarında bile Moğollara bağlılığımız sürüyordu. Orhan Gazi’nin ilk bastırdığı paranın bir yüzünde kendi adı diğer yüzünde de İlhanlı hükümdarına atfen “Sultanul-âzâm” mührü vardır.
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Son dönemlerde üzerinde araştırmaların ve yeni kitapların yoğunlaştığı konulardan birisi de çağdaş İslâm düşüncesidir. Düşünce hayatımız açısından da önem taşıyan ve gerek üniversite gerekse üniversite dışında sürdürülen çalışmalar, İslam düşüncesinin var olup olmadığından başlayarak, adı ve içeriği konusunda çeşitli tartışmaların sürüp gittiğinin de göstergesidir. (Uyanık, 2005:454–459, Stepaniants, 2005:459–464, Karadaş, 2008) Hemen belirteyim ki, ben burada …
Ağlama Angelita!
Bu defa tarih üzerine kısa bir hasbihâl edelim. Biraz alınganlıklarımızdan uzaklaşma cesareti göstererek ve biraz da kendimizi Kaf dağında derebeyi görme alışkanlığımızı bir yana bırakarak kendi şahsiyet değerlendirmemizi yapalım istiyorum. Yani sadece tarih değil elbette ama yine de en azından bugünkü halimizi belirleyen bazı vak’aları küçük bir seyir defteri gibi açıp kendi hakkımızda severek, iftihar ederek ve gururla verdiğimiz hükümlerimizde hangi ölçüde isabetli olduğumuzu görelim. Bunu yapabilmek cidden bir moral ve cesaret işidir. Zira bir insanın zaman zaman kendi kritiğini yapabiliyor olması, onun henüz en sağlam taraflarını kaybetmemiş olması demektir. Ancak kişisel karakterlerin etkilediği, grup telakkilerinin çok yaygın olduğu toplumumuzda, bu birliklerin birbirlerine karşı duydukları gerginlikleri aşabilmek yine de kolay olmayacaktır. Zira kendisinden farklı düşünenlere karşı tehlikeli paranoyalar beslemenin adet olduğu bu toplumda; niyeti ne kadar samimi, bilgisi de ne kadar sahih olursa olsun, bir mücadele adamının önemsizliği ortadadır. Bunun sonucu olarak hayranlık duyduğumuz ve yalnızca kendimize has kılarak mühimsediğimiz dünya, başkaları için hayal ve hatır kırıcı olmaktadır.
Eğer kısa süre için de olsa, içimizi rahatlatan, bize emniyet duygusu veren ve kendisiyle teselli bulduğumuz bazı kişisel zevkleri (egoları) bırakmayı başarabilirsek… Ve eğer mü’mince tabiatımıza ait olmayan ve bizlere sonradan musallat olup mağrur ve kibirli edalarla birbirimize karşı kötü rekabet duygularını besleyen içimizdeki taşkınlıkları da fark edebilirsek… Eminim işte o zaman normal bulduğumuz, normal gördüğümüz ve hayatımıza katıldığı için de enikonu alıştığımız vak’aların tarihsel sorgulaması yapıldığında, gerçekte bunların bizleri rencide eden nasıl birer şeytan oyunu olduğunu anlayacak ve en güvendiğimiz kimselerin aldanışlarını teessürle görüp insan dehasının bu yenilgisinden ıstırap duyacaksınız. Eğer yaşanmaya ve anılmaya değer bir geleceğimiz olmasını murad ediyorsak bize bunu sağlayacak en temel dinamiğin çok sağlam bir tarih bilinci olduğunu unutmamak zorundayız. Bu bilinci yeterince elde edememişseniz, ayaklarınızın emniyet içinde yere basmasını sağlayacak ve kendinizi de çok yakından tanıyacak hafızanız oluşmamıştır ve muradınız dışındaki bir geleceğin her türlü taşkınlığına açıksınız demektir. “Peygambere ait haberlerden, kalbini yumuşatacak olanlardan her türlüsünü sana kıssa olarak anlatıyoruz. Bunda da sana bir hakikat, mü’minlere de bir öğüt ve bir ibret gelmiştir.” (Hud/120) Gelecek adına ciddi ümit besleyenler bunu hak etmek zorundadırlar. Özellikle Müslümanlar ezile ezile yaşamaya alıştırıldıkları bir dünyada gelecekten bahsediyorlarsa heyecana denk düşecek bir tarihî birikimi ortaya koyabilmelidirler. Bu yoksa mutlu bir gelecek de yok…
Asr-ı saadet dönemi insanları Allah Resulü’nün terbiyesinde bu en yüksek hakikate yürürlerken, aynı zamanda dünya var oldukça yaşayacak medeniyetlerini de inşa ediyorlardı. Ve bizler hem bu değişmez tarihsel gerçeği, hem de zaaflarımızla içinde değersiz külçeler haline geldiğimiz aldatıcı, kaypak ve yuvan bir dünyada bizi adam kılacak ve bizleri o parlak yüzyıllara yeniden taşıyabilecek en temel duygularımızı, bütün bahanelerden sıyrılarak hatırlayabilmeliyiz. Bu sebeple bazı tezahürleri kavrayabilmek için tarihsel planda biraz teçhizatlanmamız gerekecektir. Bu durum özellikle sorumluluk hisseden bireylerin çoktandır aşina olduğumuz o uyuşuk ve pintilik kalıplarını ve kendilerini durağanlaştıran duygusallıklarını aşarak yeni iklimlere yol almasını sağlamalıdır. İçinde beslediği saadetle geleceğin ülküsüne yol almak, tarihe karışacak ruhsuz kötü bedenler olmaktan elbette daha zor değildir. Acı olan ise, mü’mince bir liyâkatten uzak, sanki başımızda bir zaferin tacı varmış gibi hâlâ sahip olduğumuzu zannettiklerimizle yetinme durağanlığımız ve tarihin realitesi karşısında çürümeyi sürdürme alışkanlıklarımızdır. Evet, şeytanca imanların maharetle kullanıldığı dünyamızda eğer yenilenemiyor, tazelenemiyor ve şevk duyamıyorsanız, yazgınız çürütmek olacaktır. Pascal, yazdığı bir eserini şöyle bitirir. “Sen ey sonsuz rahmet ve sen ey sonsuz merhamet! Bu kusurlarımı affet; seni övmekten kendisini alamayan bir dilin mırıldandığı sözleri, sırf senin vasıflarını takdir için yarattığın bir ruhun gösterdiği zaafları affet!” Çok çetin bir arayışla, Rabbini bulma mücadelesinde nice ağır buhranları yaşayan Pascal’ın uzun süre yaşadığı şiddetli bir heyecanın ve içindeki ürpermenin yankısıdır bu sözler. Eğer siz de aynı heyecanla Rabbinizi seviyor ve O’na güvenebiliyorsanız sizi kim durdurabilir? Ama birbirimizi iteklemek ve aldatmak üzere sürekli yeni hileler arıyorsak, mihrabımıza giden yolu nasıl bulacağız? Ünlü İspanyol matador El Cordobes’in, kendisini kaybetme korkusu içinde gözyaşı döken yoksul ve çaresiz ablasına söylediği bir sözü hatırlıyorum. Kendisini o akşam yapacağı çok zorlu bir gösteride arenada kaybetmek telaşını yaşayan ablasına Cordobes şöyle diyordu: “Ağlama Angelita, bu akşam sana bir ev satın alacağım ya da yasımı tutacaksın.” Bir boğa güreşçisinin, uğruna bütün hayatını gözden çıkarabildiği inancındaki o derinliğe imrenmemek mümkün müdür? Bu inancın duruluğu El Cordobes’i bir efsane yaptı. Bizim ise bedenlerimiz çürüyor… Çünkü izzetimizin kaynağını unutup tutkunu olduğumuz sıradan nimetlerin altında eziliyoruz ve bu manzara içinde efendi olabilmemiz de gittikçe zorlaşıyor. Evet, geleceği adına müdrik bir mü’minin biraz gayretli oluvermesi, biraz yoruluvermesi, asırları aşan derin rehavetine isyanla, içini saran bütün şeytani kâbuslarını yıkıvermesi o kadar zormu? Evet, evet zordur… Eğer aşksız ve emelsizseniz, Yüce Nebi’ye rağmen hayretler uyandıran iç çelişmeleriniz sürüyor ve adımlarınız çarpık gidiyorsa, Hz. Muhammed’in ve arkadaşlarının yaşadığı hayatın lezzetine aşina olamamışsanız hâlâ ve Muhammedî tâcı başınızdan düşürmüşseniz eğer, gerçekten çok zordur… Onun varlığını bir bütün olarak kendi hayatımıza katmadan, yaşadığımızı vehmettiğimiz hayatın gerginliğine daha fazla katlanamayız. Onun, hayatımıza sadece bir simge olarak izin verdiğimiz ama gölgelerin düştüğü içimizdeki kıvrımlara bir ışık olarak doğmasına izin vermediğimiz için, içsel karmaşamızın zehri artarak devam etmektedir.
Çocuksu duyguların iç rahatlatıcı masumiyetiyle hayata tutunamayız. Artık anlamalıyız ki mü’minin gelecekte kurmayı ümit ettiği ve hak sahibi olduğunu zannettiği o görkemli saray, bugün yaşanan cehaletin ağır gölgesinde inşa edilemez. İşte bu sebeple geçmişte yaşanmış dönemleri, geleceğe ait çok canlı tembih ve tecrübeler olarak görmek gerekir. Zira insanların hayatı zaman ve mekân ne ölçüde değişirse değişsin daima fıtratlarının ahlâk ve ihtiras alanı içinde cereyan etmektedir. Bu mânâda bakılınca Âd Kavmi’nin, Medyen Halkı’nın, Lût Kavmi’nin, eski Mısır’ın, Roma halkının ya da modern çağın insanlarının ahlâkî kaygılarında ve toplumsal anlayışlarında yabancılıklar bulamayız.
O zamanlarda da sahte tanrılar ve ahmak müridler vardı şimdi de var. O tarihsel fonda da köleler ve efendiler vardı şimdi de var. O devirde de Kabil’in kardeşine hıncı vardı şimdi de mü’minin kardeşine nefreti var. Ancak bu öykünün en mühim tarafı, yaşadığımız şu konjonktür içinde bütün bu olayları, kişileri, kitleleri bütün yansımaları içinde hayatımıza nizam verecek bir üslupta ve duygu katmadan nasıl değerlendirdiğimiz meselesidir. Bu konuda verilecek örnekler hayret uyandıracak kadar çoktur ama ben basit bir örnekle yetineyim. Allah Rahmet eylesin, Mehmed Âkif, Osmanlı’nın parçalanmaya başladığı ve içeriden de tahammülü zor ihanetlere uğradığı yıllarda, en kritik dönemde ne yazık ki, II. Abdülhamid’ in mecburiyetlerden doğan iç siyasetine karşı bedeli sonradan ağır ödenecek yanlış değerlendirmeler yapmış,[1] temsil ettiği değerlerin kendi şahsiyet kalıbına çok zıt düştüğü kişilerle birlikte en keskin sözlerini II. Abdülhamid’e karşı ve Jön Türklerin lehine olacak şekilde kullanmıştı.
Bu hatalı anlayış, M. Âkif’i, çok ayrı dünyaların insanları olmalarına rağmen Devlet-i Âliye’nin karşısında İngiliz yanlısı Reşid Paşa’nın yanında mücadele eden Şinasi[2] ve avanesi ile II. Abdülhamid’e muhalefette aynı çizgiye getirir. O Şinasi ki, Tanzimat döneminin ünlü Reşid Paşa’sına övgü olsun diyerek; “Bildirir padişaha haddini senin fermanın” diyordu. Âkif’in söylediği ise bu sözle kıyaslanmayacak kadar ağır kaçan bir sözdür. Bazı hissî gaflet anları küçücük zamanlara sığsa da, sebep oldukları ve getirdikleri zararlar bakımından çok uzun yıllarca sürecek acılara mâl olmaktadırlar.
Peki sonrası? Sonra ki ağır pişmanlıklarını Rıza Tevfik de itiraf ediyor, Süleyman Nazif de. Âkif’e gelince, özgürlük kulesinde oturan şımarık bir şair Şukufe Nihal tarafından alay edilir ve “hurafelere takılı bir adam” diyerek hafife alınır ve daha pek çok fikir züppesi tarafından hakarete uğrar, gücendirilir. Emine Abbas Halim’e gönderdiği bir fotoğrafın arkasına şu notu düşer:
Hepsi göçmüş hani yoldaşlarım hiçbirisi yok
Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?
Postu sermekse yola muradın yola serdirmezler
Hadi gölgenle beraber silinip gitmene bak.
Benim için yüksek bir ülkünün sahibi olan Âkif’e (Allah rahmet etsin) “haydi sen kumda biraz oyna” diyerek taciz eden, birikmiş öfkelerinin korlarını yüreklerinde taşıyan ve bir insanın en narin yanlarına ölçüsüz bir hınçla saldıranların boğuk sesleri bugün bile yankılandığı yürekleri harap etmektedir.
Peki, soruyorum; ‘Alın yazımız bu mu?’ Hiç kimse doğuştan bazı imtiyazlarla hayata katılmaz. Dolayısıyla nereden, hangi yollardan, hangi nutukları dinleyerek, kimlere biat ederek ve nerelerde sürekli aldanarak geldiğimizi derin bir tefekkür içinde çözmeye çalışmak artık mü’minin gündemindeki yerini enikonu almalıdır. Ancak gelenekçiliğin ve siyasallaşmanın beslediği temayüllerle ayrışarak birbirimize karşı rekabetçi duygularla bunu başarabilmemiz çok zor. Eğer birbirimize karşı en riyasız duygularla yaklaşmada gecikmeler yaşıyorsak ve hiciv diliyle konuşmalarımızı sürdürüyorsak, hepimizin müşterek hülyası olan o büyük gelecek rüyalarımızda kalacak demektir. Artık azmış öfkelerin karşısında daha çok poz vermemek, şu an duyduğumuzdan daha fazla üzüntüler yaşamamak ve daha derin bozulmalara karışmamak istiyorsak, kanaatlerimizden kurtulup hatırı sayılır bilgilere ermek zorundayız.
Eğer hakikaten yalnız bizim renklerimizi, ahengimizi ve yüksek bereketleri taşıyan bir geleceğimiz olmalıdır diyorsak hayatımızı açıktan açığa belirleyen tarihi cereyanları bilmemiz gerekiyor. Mesela, Meşrutiyet’ten bahsedildiğinde acaba anlatılmak istenen nasıl bir dönemdir? Bugün içinde bulunduğumuz toplumsal hâlin ve bireysel figürlerin çok net ve en keskin belirleyici temellerinin atıldığı o dönemlerdeki çalımlı kişileri yeterince bilmek zorundayız. Onlar bilinmezse varislerinin hangi kültür kodlarını devraldıklarını nasıl bilebiliriz? Kimdir bunlar? Mütercim Rüşdi Paşa, Şeyhülislam Hayrullah efendi, Hüseyin Avni Paşa kimdir? Ziraat Bankası’na girdiğinizde size tepenizden küçümseyen o mağrur edasıyla bakan Midhat Paşa nasıl birisidir? Düyun-u Umumiye’de görevlendirilen ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın’ın benim imanıma duyduğu nefreti, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi’nin damadı Cemil Topuzlu’nun nasıl bir Jön Türk olduğunu bilmeliyim. Frenk İbrahim Paşa’nın[3] benim dünyamdaki yeri nedir? Koskoca bir toplumun geleceğini mahvetmede sapkın heyecanlar duyan bir fetva emini Kara Halil Efendileri, Hacı Nuri Efendileri ve benim hayatım üzerindeki emellerini iyi tanımalıyım. Bunların benim dünyamdaki müdahale alanları nelerdir bilmek zorundayım. Çünkü bugünün insanının içindeki o en asil hatları silerek küçük düşürülmüş bireyler halindeki manzarayı onlar oluşturdular. General De Gaulle: “Meseleler halledilmezler, onlarla beraber yaşanılır.” diyor. İşte bu yüzden onları tanımak ve benim üzerimdeki hak iddialarını neye dayandırdıklarını anlamak zorundayım. Geçmişten bugüne gelirken geçtiğimiz yolları, heveslerimizi, işlenen cürümleri, çok büyük ve çok mühim işler yaptıklarını zannettiğimiz kimseleri, toplumsal kaderimizi belirleyen vak’aları, bunlar hakkında yeterince bilgi sahibi olup olmadığımızı, Müslüman bir toplumun bireyleri olarak her yeni tecelliyi nasıl değerlendirdiğimizi ve mü’min bireyler olarak bunlara karşı nasıl hassasiyetler gösterdiğimizi gözden geçirelim istiyorum. Bütün bu tezahürlerin iç çizgilerinden habersiz olarak herhangi bir bireyin gelecekteki sevenlerine huzurla yol alabilmesi mümkün değildir. Yani temellendirilmemiş kanaatlerle yaşayamazsınız. Kendinize ve varislerinizin geleceğine daha lütufkâr olmak istiyorsanız hafızanızı mutlaka gözden geçirmelisiniz. Eğer vak’aların dili bilinmiyorsa siz kendinizden ne kadar emin olursanız olun, gündelik hayatınızda sürekli olarak başkalarının hayatlarına ait yansımaları bulacaksınız. Bizim şimdiye kadar hep kendi cevherimizin dışında kalışımızın ne yazık ki başlıca sebeplerinden birisi de budur. Zaman zaman kendimize ait çok büyük heyecanlar yaşamışsak da, bizi boğan yabancı armonilerin ritminden hiçbir zaman kurtulamadık. Birkaç asır öncesinde artık çok belirgin olarak gözlenen halkın ve devlet ricalinin İslam’ın dışına doğru süratle taşmaları, muvaffak olacağımız bütün gayretlerden uzakta kalmamızı sağlamıştır. Bu nedenle de maalesef Ordu, Medrese, Bâb-ı Âli ve halk hiç bir zaman aynı iman bütünlüğü bakımından bir arada olamamışlardır. Mabed olarak hep aynı yer gösteriliyordu ama o mabedlerin dimağlarda saklanan tasavvuru birbirine uymuyordu. Yani kısaca yüreklerde aynı sevinci besleyen bir iman duruluğu değil; ama liyakat ehliyetinin lehine olan ve halkın da kolaylıkla rencide edileceği farklılıklar tutuluyordu. Bilindiği gibi ünlü reformist Martin Luther kendi insanı için: “Tanrı, ne kadar haklı olurlarsa olsunlar halk yığınlarının ayaklanmasına izin vermektense, ne kadar haksız olurlarsa olsunlar hükümetin tarafını tutmayı tercih edecektir.”[4] demesinden çok uzun yıllar sonra demokrasi adına ve halk adına özgürlük getirmek iddiasıyla ihtilal yapan bir MBK Üyesi bir gezi sırasında hitap ettiği halka şöyle diyordu: “Oturduğunuz yerde oturun. 27 Mayıs hareketine karşı kıpırdamayın. İki tayyare uçurursak fare gibi kaçacak delik ararsınız.”[5] Evet, kalabalıkları terbiye etmeyi iş edinenler kendi ihtiraslarını asla ertelemediler. Onlar toplumu hep kendi elleriyle biçimlendirmek istediler. Kalabalıklara ise yalnızca bir sembol olarak değer verdiler ama ruhunu hiç tanımadılar. Çünkü özellikle 19. yüzyıldan bu yana Müslümanların mutluluktan anladıkları şeyler, hep hayal mahsulü maceraların içinde şekillendi. Bu yüzden İnsanlar gerçekten art düşüncesiz, erdemli ve besleyici bir hayatın dışında tutuldular.
İşte bu nedenle kendimize ait geleceğimiz yalnızca soyut ve kaba dileklerden ibaret kalmıştır. Evet, bizim asıl hüviyetimiz nedir? Biz gerçekte kimiz? Gerçekten bizler hayal edip kendimize yakıştırdığımız kimseler miyiz? Yoksa Ali Paşa’nın ifadesiyle: “basit dertlerin peşine düşüp olup bitenle ilgilenmeye fırsat bulamasınlar” diye tanımladığı, küçücük hareketleri büyük mücadeleler olarak gören savruk ve derbeder mizaçlar mıyız? Bütün bunların cevabı o kadar zor değil. Kendinize ait bir meselede siz kaçıncı derecede kalıyorsanız sizin varlık realiteniz işte yalnızca odur ve mahiyetinizi başka yerlerde boş avuntularla aramamalısınız. Yok, bu durum kalbinizde bir sancı, vicdanınıza ve izzetinize dokunan bir azap gibi geliyorsa o takdirde sizi bütün unsurlarınızla saracak ve hayatınızın gerçek kasidesini sunacak seslere açık olmanız gerekecektir. “Bu (Kur’an) insanların kalp gözünü açan bir nur, kesin bilgi edinmek isteyen bir toplum için de hidayet ve rahmettir. (Casiye, 20) İşte o zaman, yani vahyin dilini anladığımız zaman, vak’aların karmaşası içindeki bizim hazin maceramız, en sağlam tarafıyla kayda değer bir insanlık macerası olmaya başlayacaktır.
Sağlam bireysel kişilikler ve onların oluşturacağı birlik noktaları ancak böyle sağlıklı temalar üzerinde inşa edilebilir. Yoksa hayali ve zanna dayanan bir geçmiş üzerine kurulmaya çalışılan gelecek, gerçeklerin dünyasında yalnızca sıkıntılara elverişli bir inşa hareketi olacaktır. Bu sebeple Müslümanların, bütün geçmiş tecrübeleri ve zihinlerinde oluşmuş bütün kanaatleri soğukkanlılık içinde Allah Resulü’nün ahlâkî öğretisiyle çelişmeyecek bir nezaket ölçüsü ve tarihsel tembihlere dayalı sağlıklı bir akıl örgüsüyle değerlendirmeleri gerekecektir. Aksi halde bütün yeni tecrübeler, her türlü güzelliği öldürücü katkılar olarak varlığını sürdürecektir. “Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir, üstünüze titrer, mü’minlere gayet merhametli ve şefkatlidir.” (Tevbe, 128) Bu düstur, Rabbi önünde kulluk bilinci terbiyesine ermiş ve bütün eylemlerinde Onun Resulü’nün izzet ve şerefine özenç duyan mü’mini Nebîsine karşı uyarırken, “Şanım hakkı için muhakkak ki size Resulullah’da pek güzel bir örnek vardır. Allah’a ve son güne ümit besler olup da Allah’ı çok zikreden kimseler için.” (Ahzab, 21) uyarısı ile de, Allah’a yine O’nun istediği gibi sahih bir imanla yaklaşmış olanlar için, istisnasız bütün şartlarda ve bütün mekânlarda, bütün histerilerinden ve enaniyetlerinden sıyrılarak kime uymaları gerektiği hususu çok açık bir hüküm olarak ifade edilmiştir. Ne var ki, geçmiş zamanın öykülerine baktığımızda, Resulullah’ın örnekliğini kolay unuttuğumuzu, toplumu mutsuz kılacak olguların çoğunu acı bir alışkanlık olarak bugüne taşıdığımızı ve nesilden nesile intikal ettirdiğimiz vazgeçilmez siyasal ve kültürel emanetler halinde sahiplendiğimizi görürüz. Bu durum, Âhi Evren Hoca Nasuriddin’in[6] öldürülmesinden Menderes’in idamına, Düyun-u Umumiye’den IMF’ye, Bekirağa Bölüğünden Ziverbey Köşkü’ne ve hatta sonrasına kadar aynı emellerle sürdürülüp getirilirken, Müslüman bireylerin kendi aralarındaki münasebetlerin yavanlığı da yine birlik duygusuna engel olan alınganlıklarla, kırgınlıklarla, Kur’an’a değil ama kendi bilgilerine(!) ters düşen anlayışlara konulan tavırlarla ve türlü enaniyetlerle devam etmektedir. Bu ayrıştırıcı algılama biçimi Müslüman bireye Allah Resulü’nun bir emaneti değildir, peki o zaman kimin hediyesidir? Ve olaylar öylesine aynıdır ki zamanları farklı olsa bile kullandıkları dil hiç değişmemektedir. Bu sebeple üzerinde herhangi bir şerefin izini taşımayan bütün olguları nedenleri ile birlikte kavramak zorundayız. Bütün bu anlattıklarım yalnızca bizim toplumumuzun tarihi ile ilgili değildir. Tarihin İslam olarak kaydettiği bütün toplumları da içinde alan, tarihsel tahlillerini bırakmış çok büyük bir medeniyetler platosuna dair sorgulama alanıdır. Bunlar yeterince cevaplandırılabildiğinde nerelerde hangi aldatıcı argümanlarla aldatıldığımızı, bu aldanışlarımızın neden bir türlü son bulmadığını ve süreklilik kazandığını da sanırım daha iyi anlamış olacağız. Aslında bunu yapabilmeliyiz, çünkü bizim ya da daha geniş mânâda insanlığın bundan başka sorunu yoktur. Eğer bu temel argüman, yani ne olduğun ve ne kadar olduğun hadisesi ciddi bir fikir durgunluğu içinde bireyde bilinç haline gelebilseydi ne Irak’ta Amerikan sapkınlıklarının ne Filistin’deki Siyonizm’in saldırgan saltanatına rağmen kendi aralarında şerefi olmayan bir kavgaya girerler miydi? Elbette hayır!
Bugün İsrail’in ördüğü sekiz metrelik duvarlardan çok daha büyük olmasaydı eğer Filistinlilerin kendi aralarında ördükleri duvar, yüreklerindeki yangın da bu kadar yakıcı olmayacaktı elbette. Bu durum basite alınmamalıdır, çünkü gönül rahatlığıyla işlenen bütün cinayetler ve her türlüsünden cürümler onların umut ettikleri özgürlüklerini biraz daha ellerinden almaktadır. Tabii bizler de bu tablonun karşısında sahip olduğumuz bilinç ile bizi daha farklı kılan bir asaleti taşıdığımız hayaline kendimizi kaptırmamalıyız. Çünkü tarihe baktığımız zaman toplumsal geleceğin kaderini hep kalburüstü kimselerin tayin ettiğini ama halkın da sınırlandırılmış böyle bir geleceğe yatkın oluğunu görüyoruz. Epicure: “Tuzaklarını bozdum, ey yazgı, bana ulaşmanı sağlayacak bütün yolları kapattım. Ne sana yenileceğiz, ne başka bir kötü güce.” diyor. Güzel söylüyor… İyi ama kendinizi tanımıyor ve bir türlü kendiniz olamıyorsanız bu söz size neyi anlatabilir ki? Başkalarının size sunduğu sütunlar üzerinde yükselemezsiniz. Kur’an’dan aldığınız ve O’na ters düşmeyen bir terbiye ile ancak kendinizin, insanın ve dünyanın en güzel taraflarını görebilirsiniz.
Eğer bir gün iblisin yolumuzu perdelediği bencillikleri aşabilirsek, işte o zaman içimize dolacak o büyük sevdanın narin ürperişleri…
Dipnotlar:
[1] O dönemde hatırı sayılır pek çok aydın, apayrı dünyaları temsil etseler de II. Abdülhamid’e karşı cephe almada adeta birleşmişlerdi. II. Abdülhamid’in (Allah rahmet etsin) Sultan Abdülaziz’in yaşadıklarına bizzat şahit olması ve aynı kötülüklerin tekrarlanmaması hususunda aldığı zaman zaman bunaltıcı tedbirlerin bunda payı vardır. Ancak Hüseyin Avni Paşa gibi dünya tarihinde emsaline az rastlanır alçakların himayesinde yetişmiş birçok devlet adamının cirit attığı bir imparatorluk coğrafyasında Sultan Abdülhamid’in bunda payının çok olması gerekir.
[2] Şinasi’nin yaşadığı dönem II. Abdülhamid’in saltanatından evveldir. Fakat bu devirlerde Reşid Paşa’nın açtığı siyasi çığır üzerine Şinasi’nin katıksız Batıcı anlayışını yansıtan eserlerinin etkisi Bâb-ı Âli üzerinde etkili olmuştur.
[3] Saltanatın nimetlerinden azami faydalanmak isteyen bu zat hakkında tarihçiler; “Sultanın tırnaklarını kesip pây-i şeriflerini guslettiği suyu nûş edecek kadar zillet içinde” dedikleri sadrazam. Tarihte o kadar çirkin ve hayretler uyandıracak olaylar yaşanmıştır ki; bazı tarihçiler insan havsalasını aşan bu gibi hallerde olayı naklettikten sonra (Allah en doğrusunu bilir) notunu düşmek ihtiyacını hissetmişlerdir.
[4] Hoffer, Eric, Kesin İnançlılar, s. 155
[5] Er, Ahmet, 27 Mayıs’tan 12 Eylül’e Hatıralarım, s, 46
[6] Kısaca not düşmek gerekirse, çok kimse, Azerbaycan’ın Hoy beldesinde doğmuş Hoca Nasuriddin’in Moğol hükümdarı Timur ile aynı dönemde yaşadığını söyler. Oysa tarihi bir vakıa olarak Hoca ile Timur arasında yaklaşık yüz yıllık bir zaman vardır. Hoca Selçuklular döneminde yaşamıştır ama Timur, Yıldırım Bayezid ile aynı dönemdedir. Uluslararası Nasreddin Hoca Sempozyumu’nda Almanya’dan Japonya’ya kadar birçok ülkenin bilim adamlarının sunduğu bilimsel makaleler de bunu doğruluyor. Bizim insanımızın zihnindeki Nasreddin Hoca ve Timur malumatı yalnızca onların bir araya getirdikleri fıkralara dayanır. Geçmişimizde Moğollara karşı yenik yaşadığımız için Türk insanının dehası Moğollardan öç alabilmek üzere Timur’un karşısına Hoca gibi bir dehayı çıkarmış ve Moğol Sultanını böylece kendi muhayyilesinde küçültmüştür. Yoksa tarihsel gerçekler bakımından Osmanlı’nın ilk yıllarında bile Moğollara bağlılığımız sürüyordu. Orhan Gazi’nin ilk bastırdığı paranın bir yüzünde kendi adı diğer yüzünde de İlhanlı hükümdarına atfen “Sultanul-âzâm” mührü vardır.
Yazar
İlgili Yazılar
Müslüman Doğu’nun Eleştirel Düşünce Eksikliği
“Biz düşünemeyiz; büyüklerimizin dediklerini sorgulayamayız. Onlar böyle karar verdilerse vardır bir bildikleri. Bize düşen mukallit olarak bize denileni yapmamızdır” gibi örneklerini arttırabileceğimiz cümleleri ifade eden zihniyeti en çok korkutan şeylerden birisi eleştirel düşüncedir. Dikkat edilirse bu zihniyetin de kendi içinde bir mantığa ve dolayısıyla akıl yürütmeye sahip olduğu görülebilir. Ancak bu akıl yürütme, kendi içinde mutlak öncüllerden yine kendisini doğrulayan bir işleyişe sahiptir.
İslâm’ın İnsanlığa Vâdettikleri III / Medeniyetler Karşılaşması ve Müslümanlar
Tarih boyunca toplumların hikâyesi “Nasıl?” ve “Niçin?” soruları ekseninde ilerlemiştir. Değişik dönemlerde farklı isim ve iddialarla ortaya çıkan ideolojiler, hakîkatin inkârı için tahrif kuluçkası olmuştur. Mutlak hakîkat ile bağların kopması keyfîliği beslemiş ve bundan en fazla teolojik söylemler zarar görmüştür. İslâm açısından ise yara alan Müslüman kimlik olmuştur. Keyfîliğin kendisi anlamsızlık iken, aynı zamanda anlamsızlıktan beslenmekle de mâlûldür. Bu yönüyle keyfîlik, hevâ-hevesi ilâh edinmenin sebebidir. Yani keyfîlik, her durumda hakîkatten uzaklaştıran bir illettir. Tarih okumalarının bu eksende ilerlemesinin nasıl bir sonuç doğuracağı ise izahtan varestedir.
Çocuk Yazınında Nitelikli Kitap Sorunu
Çocuk edebiyatı alanındaki nitelikli ürünlerden söz edebilmek için eserler, bütüncül bir bakışla ele alınmalıdır. Kitabın biçimsel yapısından, içeriğine doğru bir değerlendirme yapılması gerekmektedir. Bu alanda üretilen metinlerin çocuğun yazıyla, yazın dünyasıyla ilk karşılaşması ve yaşamı boyunca onun kitaba bakışını, yaklaşımını şekillendiren ilk örnekler olduğu unutulmamalıdır. Bu bağlamda, kitabın hikâyesinden önce kapak kalitesi, kullanılan hamur, kapak tasarımı, içerik tasarımı, çizimler, renk tercihleri… gibi her bir ayrıntı çok daha önemli bir hale gelmektedir.
Ahlâkın Neliği Üzerine
Ahlâk; bireysel hayattan toplum hayatına, cinsel hayattan aile hayatına, ilimden sanata, devlet yönetiminden uluslararası ilişkilere, savaş hukukuna kadar hayatın her alanını kapsayıp bu alanlara yön veren, erdem ve fazilet olarak kabul edilebilecek her türlü düşünce ve davranışın genel adıdır.
Bir Düşünür Olarak Seyyid Kutup’a İsmet Özel’in Yaklaşımları
Son dönemlerde üzerinde araştırmaların ve yeni kitapların yoğunlaştığı konulardan birisi de çağdaş İslâm düşüncesidir. Düşünce hayatımız açısından da önem taşıyan ve gerek üniversite gerekse üniversite dışında sürdürülen çalışmalar, İslam düşüncesinin var olup olmadığından başlayarak, adı ve içeriği konusunda çeşitli tartışmaların sürüp gittiğinin de göstergesidir. (Uyanık, 2005:454–459, Stepaniants, 2005:459–464, Karadaş, 2008) Hemen belirteyim ki, ben burada …