Devran dönüyor. Günler, aylar, yıllar… Ve Müslümanlar, sosyal demokratlar, Kemalistler, muhafazakârlar, menfaat için yol arayanlar, solcular, sağcılar, ilericiler, gericiler, lâikler, demokratlar, modernistler, çevreciler, feministler, bir o yanda bir bu yanda olanlar… Evet, bunlar büyük bir tiyatronun aşağı yukarı yüz elli yıllık değişmeyen oyunundaki bir türlü vazgeçilemeyen oyuncu kadroları. Senaryo yalan, oyuncular habersiz, seyirciler zavallı, ama sahne daima yeni… Manzara böyle olunca gözümün önüne Orson Welles’in “Körler Ülkesi” geliyor ister istemez. Hatta biraz daha gerçekçi bir benzetme yaparsak; oyunun sahnelendiği mekân Eflâtun’un mağarasıdır. Hani şu her şeyin gölgelerden ibaret olduğu Eflâtunun o meşhur mağarası. Bu mekân; sahtelerin hakikatleri gizlediği, yalanın doğruya üstün geldiği, kitlelerin sürekli zehirlendiği, boş ve küskün hayatların yaşandığı bir illüzyon alanıdır. İşte bizim on yıllardır içinde bir türlü tatmin bulamadığımız, ihtiraslarımızı gizlediğimiz, zihnimizi düşünmeye hiç zorlamadığımız, belki ciddi bir emel bile ortaya koyamadığımız ve sonunda boğulmak üzere olduğumuz ölümcül girdap burasıdır. Bizleri, bu toplumu bütün ana unsurlarıyla bu dar alanda sıkışıp kalmaktan ve boğulmaktan kurtarıp taze hisler kazandırarak yeniden hayata döndürebilecek bir tek gerçekçi umut var önümüzde; entelektüel muhtevaları alabildiğine derin ve hayatın her alanına tesir edebilecek gözü pek aydınlar… Ancak sahnede boy gösteren, her biri farklı hayâl ve düşünce seviyesindeki aydınlara baktığımızda, onların ölçülü ve mantıklı bir düzen içinde yer bulamadıklarını, hayatı yönetecek bir disiplinin gerisinde kaldıklarını, hissiyata kaçan belâlı bir hükmetme duygusunun içinde tanınmaz hâle geldiklerini görüyoruz. Unutmayalım, zaman, gerçekçi bir düşünce adamını dâima haklı çıkarır, rencide etmez. Peki, bu dağınık ve alacakaranlık dünyaları içinde halkın dilini maharetle konuşan fakat ortaya dinamik bir liyâkat koyamayan zümre, toplumun hangi ihtiyacına cevap verebilecek ve bezgin yüreklere nasıl bir maharetle su serpecektir? Henüz kendisini ayakları yere basan bir analizle tanımlayamamış, siyâsi ve zayıf kimlik kodları içinde savrulan, düşünce ve fikir berraklığı olmayan böyle bir zümre için umutlar beslemek safça bir avuntu olmaz mı? Yıllardır hasreti çekilen toplumsal kurtuluşun sınırlarına, dağınık muhayyilelerle, anlamsız hayranlık duygularıyla ve çepeçevre içler acısı bir manzarayla gidemeyiz. Bu durum, hangi duygunun sesine kulak vereceğini bilemeyen ve karmakarışık bir atlasın içinde bocalayan toplum için âcil bir durumdur. Beylik nutuklarla, dâima göz ardı edilen cılız ahlâki öğelerle ve kendini beğenmiş bir akademizmle de asla çözümler üretemeyiz, üretilemiyor da… İçinde yaşadığımız an maalesef ileri seviyede trajik bir anlam kazanmıştır ve bu darmadağın olmuş, savrulmuş ve gelecekteki acıları tam olarak sezemeyen hâlimizle tükenip sonra da göz alıcı bir dünyanın içinde yaşadığımızı söyleyemeyiz. Üstelik uçsuz bucaksız bir labirentin en derin noktasında insanlar ruhsal ıstırapları içinde kıvranıp dururken… Yâni hiçbir hissîliğe kapılmadan ve herhangi bir mensubiyete de bakmadan, gerçekten kirlerinden, aşırılıklarından, yersiz tutkularından arınmış siyasi ve kültürel ideallere dayalı bir inşayı düşünüyorsak eğer, önümüzdeki manzarayı çok iyi görmeli ve sahip olduğumuzu zannettiğimiz doyurucu hayâlî kimlik yanılgılarını da tekrar tekrar ama samimi niyetlerle gözden geçirmeliyiz. İşte o zaman toplumun bütün zümreleri, İslâmî alanda ahkâm kesenler de dâhil olmak üzere herkes, sahip oldukları keskin kimliklerinin ne kadar da gerçeklerden uzak düştüğünü tatsız şaşkınlıklarla fark edecektir.
Bizim kuvvetli ve zayıf taraflarımızı, zaaflarımızı, şu anki düşkünlüklerimizi ve biraz çaba gösterdiğimizde neleri daha iyi görebileceğimizi kültürel birikimimiz tayin edecektir. Bu durum son derece önemlidir
zira İslâm’a mesafeli olanlar ve hatta onu bir mücadele alanı olarak görenlerin, dahası, İslamî hassasiyetleri hiçbir utanç hissine kapılmadan istismar eden kitlelerin karşısında mü’minler bir âciliyet olarak kendi kimlik birikimlerini sorgulayarak ortak yorumlara yaklaşabilmelidirler. Böyle cesurca bir yaklaşım, hayatımızda ender rastlanan bir güzellik olsa da ümit verici olması bakımından oldukça önemli olacaktır. Bunlarla başa çıkabilir miyiz bilmiyorum ama bu konuda bütün yeteneklerimizi ortaya koymaya mecburuz. Şunu hiç hatırdan çıkarmamalıyız. İslam’ı ve Müslümanları her vesile ile terbiye etmek isteyen ve hükmetme kabiliyetini yalnızca kendilerine mahsus bir imtiyaz olarak gören hastalıklı marazî zihniyet, zaman zaman mü’minlerin gönül verdikleri sahte büyüklükleri de kullanarak ve dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden yol almaya hâlâ devam etmektedir. Bunları tam olarak dile getirmek elbette ki zor bir iştir ama şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, kültürel ve siyasal alanda toplumu aldatabilmek için ne türlü cambazlıkların yapıldığını ve kitlelerin nasıl da hissî alanlarda zaptedildiğini görebiliriz. Bir Fransız düşünürü şöyle söyler; “Eğer sizi bütün unsurlarınızla kuşatma altına almak ve yönetmek isterlerse, o zaman sizin içinizden bir Colbert çıkartırlar. O noktadan sonra siz onun bütün eylemlerini meşrû görmeye başlarsınız.” Evet, toplumun kimlik kodlarını esas alarak ve büyük hesaplarla ortaya konulan bu projeksiyonun her dönemde başarı kazanmış bir tarafı olmuştur. Bizim siyasi tarihimiz, toplumun unutkanlığı, hâdiselerden ders çıkarmadaki yeteneksizliği ve hayatı ciddiye almadaki alelâdeliği sebebiyle sürekli işletilen bu plânların âdeta bir seyir alanı gibidir. Bir ara şöyle bir senaryo hazırlanmıştı; 1950 seçimlerinde CHP’nin yeni rakibi DP’ye (İsmet Paşa’dan icazetli) karşı ezici bir zafer kazanabilmesi için toplumun özlem duyduğu konulara el atması gerekiyordu. Mamafih CHP ilk dönemlerinden itibaren halkın bütün değerlerinin karşısında olan ve onu sadece bir nüfus çokluğu olarak gören bir düzenin temsilcisiydi. Fakat şimdi moderniteden uzak kalmış bu köylü yığınlarının karşısında kendi seçkin ve soylulara(!) özgü iktidarını sürdürebilmek için bu kitlelerin içinden maharetle bir Colbert çıkartmaya mecburdu. Bunun için uygun düşecek en münasip kişi, medrese kökenli olan ve konuşmalarında sürekli olarak İslâm’a ve îmanî duygulara dâir vurgular yapan Şemseddin Günaltay’dı. Üstelik Günaltay, Sebîlürreşâd gibi, M. Âkif’ten Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Tâhir’ül-Mevlevi ve Ferit Kam’a kadar birçok üstad’ı kadrosunda tutan müstesna bir derginin önde gelen yazarlarından birisiydi ve yalıtılmış halk kitlelerinin bu zihinsel temsillerle ikna edilmesi elbette mümkün olabilirdi. Günaltay, zekîce davranıp kitlelerin hislerine uygun düşecek en anlamlı mesajlar verecektir. “Memleketin yükselmesinin yalnız maddî değil, manevî temellere dayandığını, ahlâk sahibi, Allah’ına inanan vatandaşların birbirine yardımı ile yükselmesinin mümkün olduğunu” bildiriyordu. Ayrıca, yine Günaltay’a göre, “Bugüne kadar ne yapılmışsa, Allah’ın lütfû ile yapılmıştı.” Hiçbir zaman dinamik bir tabanın oluşmasının istenmediği bu toplumda, gelecekteki acıların neler olabileceğini sezemeyen insanımızın tarihsel unutkanlığını tekrar kullanıyorlardı. Elbette fırtına daha sonra kopacaktır. Evet, Günaltay, birçok defa karşılaştığımız şemaya uygun düşerek, Müslümanların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi duracak meşhur 163. Madde’yi daha ezici ve daha da keskin hâle getirebilmek için öncelikle türbelerin ziyarete açılmasını sağlayarak toplumun vicdanını rahatlatır. Cemil Koçak bu noktada, CHP’nin en sert kalemlerinden Nihat Erim ile alâkalı bazı notlar düşer. Nihat Erim, 31 Aralık 1949 tarihli günlük notunda şöyle yazmıştı:
“Günaltay’ın din adamı olarak tanınması da bizim için istifadeli oldu. Çünkü, esasında Günaltay inkılâpçılığı benimsemiştir.İçyüzü bu olunca, dıştan dindar gösterilmesi, memleketin dindar ve muhafazakâr zümresi -ki hâlâ kütleyi teşkil ediyor- üzerinde lehimize tesir yaratıyor. Bilhassa muhalefet gazeteleri Günaltay’ı böyle gösteriyorlar, karikatürlerini elinde tespihle yapıyorlar. Laiklik bahsinde hiçbir şey feda etmedik. Bilakis, laiklik mefhumunu tam ölçüsünde tatbike geçtik. Meselâ, bugün aynı zamanda kandil; Diyanet İşleri Başkanı’nın kandil için gazetelerde çıkan tebriğini akşam radyo gazetesinde söyleyeceğim. Ortodoks Patriği Athenagoras’ın yeni yıl tebriğini (…) radyo ajans haberlerinde söylettim. Yavaş yavaş tam ölçüye alışacağız. İngiltere’de, Fransa’da pazar günleri kiliselerden radyolar âyinleri naklediyorlar. Din, her zaman anlatmaya çalışıyorum ki, bugün dahi ihmal edilemeyecek bir sosyal vak’adır. Şahsen dindar değilim. Ama böyle bir sosyal vak’ayı ihmal edemeyiz. Hatta daha ileride halk kitlelerini medeniyette geliştirmek için dinden de faydalanacağız. İnönü’ye bunları anlattım ‘tamamen aynı fikirdeyiz’ dedi.”
Bu zümrenin İslam’a karşı duyduğu zaptedilmez öfkenin tutkulu bir hayat tarzı hâlinde nasıl bir ısrarla aynı tazeliğini sürdürdüğünü görebiliriz. İşte sadece bu gözle görülür çepeçevre kuşatılmışlık yüzünden bile kendi benliğimizi, bütün hâletimizi saran insanî ıstıraplarımızı, korkularımızı, çekingenliklerimizi, zaman zaman dikkat çekecek kadar belirginleşen suskunluklarımızı ve anlaşılamaz biçimdeki o kendinden emin olma duygularımızı sınamalıyız. Eğer gerçekten bu topluma karşı bir mesuliyet duygusu hissediyorsak bunu yapmalıyız. Bizim, birbiriyle kavgalı ve muhataplarına karşı üstünlük dâvâsına düşmüş aydınlara değil; yalanlar, sahtelikler, ikiyüzlülükler, kışkırtmalar, ayartmalar ve her türlü alçaltıcı benlik duygularından sıyrılarak çıkabilecek güçlü zekâlara ve huzur verici üslûplara ihtiyacımız var. Her gün ibretlerle seyrettiğimiz manzarada gördüğümüz tek değişmeyen sahne, bir daha asla düzeltilemez sözlerle birbirlerinin en hassas taraflarını yıkmaya çalışan ve onun yerine kendi maharetine dayalı üstünlükleri kurmaya çalışan kalem erbabının çabalarıdır. Özellikle ekranlarda seyirci kitlesi karşısındaki bu gösterişli ve fiyakalı öfkeleri besleyen duygular, içyüzü bulanık olan arzulardan kaynaklanıyor ki, bu durum sonuçları bakımından özellikle Müslümanları verimsiz neticelere taşımaktadır. Unutmayalım, sürekli olarak gururu okşanan kimseler olmak ihtiyacı bir hastalık hâlidir. Ekranlarda boy göstererek kalabalıklara hitabeden kişilerin birbirlerine karşı kurmak istedikleri ve gurura dayalı bu su götürmez üstünlük duygusu ve alınganlık zafiyeti ne hazindir ki, mutsuzlukların ve içe dönük kırgınlıkların yolunu açmaktadır.
Mü’minin hayatı ele alışı ve diğer bireylerle olan her türlü münasebeti gönül çekici bir saflık ve durulukta olur. Çünkü yolumuzu aydınlatan ışığın kaynağı da öyle idi.
Televizyon seyretmem ama bir internet videosunda tanınmış, İslâmî alanda ciddi isimler yapmış iki profesörün münakaşasına şahit oldum. İlmî ve son derece hayâtî, İslam’a dâir bir konuda iki profesör, üstün gelme duyguları ve ağır yaralar açan tahkir edici üslûplarıyla gündelik yavan bir seyirci kitlesinin önünde poz verdiler. Birbirlerini itham ederken nasıl da heyecanlanıyorlardı?! Allah Resûlü’nün getirdiği o gıpta edilecek ahlâki ögelere yaraşan ve onlarla ortak olan hiçbir yönü bulunmayan öfke ve enaniyet dolu kavgayı bir mü’min olarak acı çekerek seyrettim. Zira programı hazırlayan ve sunan kişi, bu iki seçkin şahsın gizli kalmış taraflarını açığa çıkararak âdeta İslam’dan öç almanın şeytanca sevincini saklayamıyordu. Bir mü’min diğer bir mü’mine karşı bu kadar hınç ve öfke yüklü olamaz, buna asla hak sahibi değildir. Müslüman birey, muhatabı olan diğer bireyleri küçük düşürücü nefs oyunları içinde kendisini kaybedecek kadar allak bullak olamaz. Böyle bir sahne, kadîm bir irfanın can çekişme hâlidir. Çağın bir hastalığı mıdır bu; bozuldukça kendini değerli hissetme hâli?! Bizler enikonu fark etmesek de, kendimize ait olan o muazzam insanlık inşasını ihya eden kültürel kimliğimizi kaybederek çok ağır yaralar aldık. Evet evet, bugünkü tanımlanamaz halimiz, vahyin ruhuna karşı enikonu kapanmamızın getirdiği sonuçlardır. Bazı konularda doğru olanı itiraf etmek, çıkacak sonuçları kendimize yakışır bulmayacağımız için belki bir hayli zor olacaktır. Ama yine de bir türlü kurtulamadığımız bu eksiklikleri îtiraf etmenin, içimizde geçici huzursuzluklar yaratsa bile netîcede bir bilinç işi olduğunu bilelim. Ve ancak böyle bir cür’etle dar kafalar içindeki küçük düşürücü işleri yapmaya zorlayan sıra sıra dizilmiş putları kırabileceğiz. Birbirimize karşı bu köy derebeyliklerinden ve gelecek adına belirsizlik hatlarından başka türlü kurtulamayız. Evet, toplumsal direncin ve yükselmenin temsilcileri, zaptedilmez egoların ve anlık hazların sadece çürütülmüş ruhlar yaratacağını göz ardı etmemelidirler. Bu toplumun kültürüne uzun yıllardır musallat olan, yalnızca hazlarını besleyen ütopyaları içinde, azgın bir özgürlük ve zincirlerinden boşalmış saldırganlıklarıyla bildik bir zümre var. Bu zümre zihinsel egemenliği altına aldığı büyük kalabalıkları kendi nevrotik mekânları içinde sabitlemek istemektedir. Bu marazî çabalarının karşısında gördüğü tek gerçek engel Müslüman entelektüellerdir. Yıllar evvel İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanını ziyarete gittiğinde cebinden çıkardığı not defterine eski Türkçe bir şeyler yazarak Milli Eğitim Bakanına okusun diye uzatır. Bakan biraz da sıkılarak; “Paşam, ben bu yazıyı okuyamam!” deyince İnönü, fark edilir bir şekilde güler ve: “Nihayet ülkeyi bu hâle getirebildik.” diyerek bu hâlden duyduğu muazzam sevinci saklayamaz. Bunlar bizim hayat bulmaya çalıştığımız fon üzerinde keskin kabartmalar gibi durmaktadırlar. Bu zümre sadece kültürel geçmişe değil, ilâhi kaynağa ve resûl öğretisine değil, onları hatırlatan bütün çağrışımlara düşmandırlar. İşte her hakkın sahibinin yalnızca kendileri olduğuna inanan bu baronlar, kendilerine mahsus inançlarını da, öfkelerini de, emellerini de, sahip oldukları tecrübenin parçalarını da kendi varislerine devrederler. Aradan yıllar geçer. Emekli Büyükelçi Oğuz Gökmen bir hatırasını şöyle anlatır:
“Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı, İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı ile Bağdat seyahatindeyiz. Ziyaretimize Irak Türkmenlerini temsilen gelenler olduğu haber verildi. Cumhurbaşkanı kabul edilmelerini söyledi. Biraz sonra sefaretteki odamıza babayiğit yapılı üç Türkmen girdi. Ellerinde Arap harfleriyle yazılı bir levha vardı. Cumhurbaşkanımıza hediye olarak getirmişlerdi. Levhayı uzaktan gören Korutürk heyecanlandı; “Aman âyet falandır, biz lâikiz, kabul edemem!” Yerimde duramayıp ayakta bekleyen adamların yanına gittim ve ellerinde tuttukları levhayı okudum. Türkçe bir hoyrattı ve şöyle yazıyordu; “Hoş geldü safa geldü – hoş geldü/ Ne ben öldüm kurtuldum- Ne sen îmana geldü” Cumhurbaşkanımıza; “Efendim Türkçe bir şiir, bir Kerkük hoyratı, âyet veya hadis değil.” dedim. Bunun üzerine Dışişleri Bakanına levhayı almasını söyledi fakat kendisi kabul etmedi.”
İşte, belki de en basit denilebilecek örneklerini vermeye çalıştığım bu mücadele alanında Müslümanların mutlaka hayatın gerçekliğine, nasıl bir algılama dünyasında yaşadığımıza ve toplumsal geleceğimize dâir ciddi öngörüleri olmalıdır. Ne var ki, yukarıda ifade etmeye çalıştığım kalem erbabının birbirleriyle iştahla sürdürdükleri nizâları, aslında sonsuz bir kazanç kaynağı olabilecek birçok şeyden bizi yoksun bırakmaktadır. Mü’minin tabiata ve insanlara karşı gösterisi olamayacağı gibi, Bastil’de mahkûm olduğumuz halde kendimizi zafer kazanmış armadalar gibi görmeye de hakkımız yoktur. Lâf olsun diye değil, ağız alışkanlığı olduğundan değil, kendimizi ne zannettiğimizden de değil, gerçekten içimiz titreyerek, her an hatırlanmaya değer ve fikir sermayemizin en sağlam tarafı olan kadîm değerlerimize yaklaşmak zorundayız. Alnımızda ve derûnumuzda Muhammedî ahlâkın asaletini taşımadan, kaba tekâmül duygularıyla güçlü ve güvenli alanlar oluşturamayız, oluşturamıyoruz da… Bunu başarabilir miyiz? Şu andaki mevcut tablonun verilerine göre mümkün görülmüyor ama elimizdeki o kadîm kültürün envanterine baktığımızda kolay olmasa da başarabilme şansına sahibiz. Zira asırlar önce insanlık medeniyetinin tâcını bizler taşıyorduk. Bugün karşımızda dikilen engellerin aslında iskambil kâğıdındaki kral kadar güçsüz olduğunu fark etmeye başladığımızda ve kendi egolarımıza kur yapmayı bıraktığımızda, bizleri boş ve küskün hâle getiren zehirlerden de kurtulacağız inşallah…
Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz.
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
Öz: Türkiye’de 1960’lı yılların sonundan itibaren geniş bir muhalif toplumsal harekete dönüşen İslami gruplar, 1980’li yılların ardından toplumsal tabanını genişletmiş; fakat 1990’lı yıllardan itibaren kamusal alanda sunulan yeni fırsatları değerlendirerek hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu dönüşüm, özellikle 28 Şubat’ın ardından, niteliği ve kimliği öncekinden farklı bir biçim almış; yenilik söylemleriyle ortaya çıkan AK Parti …
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir
Vakit Muhasebe Vaktidir
Düşmanlara ahbâbını zemm oldu zerafet
Dildardan ağyâra şikâyet yeni çıktı
Sâdıkları tahkîr ile red kaide oldu
Hırsızlara ikram ü inayet yeni çıktı
Hak söyleyen evvel dahi menfûr idi gerçi
Hainlere amma ki riayet yeni çıktı
Ziya Paşa
Devran dönüyor. Günler, aylar, yıllar… Ve Müslümanlar, sosyal demokratlar, Kemalistler, muhafazakârlar, menfaat için yol arayanlar, solcular, sağcılar, ilericiler, gericiler, lâikler, demokratlar, modernistler, çevreciler, feministler, bir o yanda bir bu yanda olanlar… Evet, bunlar büyük bir tiyatronun aşağı yukarı yüz elli yıllık değişmeyen oyunundaki bir türlü vazgeçilemeyen oyuncu kadroları. Senaryo yalan, oyuncular habersiz, seyirciler zavallı, ama sahne daima yeni… Manzara böyle olunca gözümün önüne Orson Welles’in “Körler Ülkesi” geliyor ister istemez. Hatta biraz daha gerçekçi bir benzetme yaparsak; oyunun sahnelendiği mekân Eflâtun’un mağarasıdır. Hani şu her şeyin gölgelerden ibaret olduğu Eflâtunun o meşhur mağarası. Bu mekân; sahtelerin hakikatleri gizlediği, yalanın doğruya üstün geldiği, kitlelerin sürekli zehirlendiği, boş ve küskün hayatların yaşandığı bir illüzyon alanıdır. İşte bizim on yıllardır içinde bir türlü tatmin bulamadığımız, ihtiraslarımızı gizlediğimiz, zihnimizi düşünmeye hiç zorlamadığımız, belki ciddi bir emel bile ortaya koyamadığımız ve sonunda boğulmak üzere olduğumuz ölümcül girdap burasıdır. Bizleri, bu toplumu bütün ana unsurlarıyla bu dar alanda sıkışıp kalmaktan ve boğulmaktan kurtarıp taze hisler kazandırarak yeniden hayata döndürebilecek bir tek gerçekçi umut var önümüzde; entelektüel muhtevaları alabildiğine derin ve hayatın her alanına tesir edebilecek gözü pek aydınlar… Ancak sahnede boy gösteren, her biri farklı hayâl ve düşünce seviyesindeki aydınlara baktığımızda, onların ölçülü ve mantıklı bir düzen içinde yer bulamadıklarını, hayatı yönetecek bir disiplinin gerisinde kaldıklarını, hissiyata kaçan belâlı bir hükmetme duygusunun içinde tanınmaz hâle geldiklerini görüyoruz. Unutmayalım, zaman, gerçekçi bir düşünce adamını dâima haklı çıkarır, rencide etmez. Peki, bu dağınık ve alacakaranlık dünyaları içinde halkın dilini maharetle konuşan fakat ortaya dinamik bir liyâkat koyamayan zümre, toplumun hangi ihtiyacına cevap verebilecek ve bezgin yüreklere nasıl bir maharetle su serpecektir? Henüz kendisini ayakları yere basan bir analizle tanımlayamamış, siyâsi ve zayıf kimlik kodları içinde savrulan, düşünce ve fikir berraklığı olmayan böyle bir zümre için umutlar beslemek safça bir avuntu olmaz mı? Yıllardır hasreti çekilen toplumsal kurtuluşun sınırlarına, dağınık muhayyilelerle, anlamsız hayranlık duygularıyla ve çepeçevre içler acısı bir manzarayla gidemeyiz. Bu durum, hangi duygunun sesine kulak vereceğini bilemeyen ve karmakarışık bir atlasın içinde bocalayan toplum için âcil bir durumdur. Beylik nutuklarla, dâima göz ardı edilen cılız ahlâki öğelerle ve kendini beğenmiş bir akademizmle de asla çözümler üretemeyiz, üretilemiyor da… İçinde yaşadığımız an maalesef ileri seviyede trajik bir anlam kazanmıştır ve bu darmadağın olmuş, savrulmuş ve gelecekteki acıları tam olarak sezemeyen hâlimizle tükenip sonra da göz alıcı bir dünyanın içinde yaşadığımızı söyleyemeyiz. Üstelik uçsuz bucaksız bir labirentin en derin noktasında insanlar ruhsal ıstırapları içinde kıvranıp dururken… Yâni hiçbir hissîliğe kapılmadan ve herhangi bir mensubiyete de bakmadan, gerçekten kirlerinden, aşırılıklarından, yersiz tutkularından arınmış siyasi ve kültürel ideallere dayalı bir inşayı düşünüyorsak eğer, önümüzdeki manzarayı çok iyi görmeli ve sahip olduğumuzu zannettiğimiz doyurucu hayâlî kimlik yanılgılarını da tekrar tekrar ama samimi niyetlerle gözden geçirmeliyiz. İşte o zaman toplumun bütün zümreleri, İslâmî alanda ahkâm kesenler de dâhil olmak üzere herkes, sahip oldukları keskin kimliklerinin ne kadar da gerçeklerden uzak düştüğünü tatsız şaşkınlıklarla fark edecektir.
zira İslâm’a mesafeli olanlar ve hatta onu bir mücadele alanı olarak görenlerin, dahası, İslamî hassasiyetleri hiçbir utanç hissine kapılmadan istismar eden kitlelerin karşısında mü’minler bir âciliyet olarak kendi kimlik birikimlerini sorgulayarak ortak yorumlara yaklaşabilmelidirler. Böyle cesurca bir yaklaşım, hayatımızda ender rastlanan bir güzellik olsa da ümit verici olması bakımından oldukça önemli olacaktır. Bunlarla başa çıkabilir miyiz bilmiyorum ama bu konuda bütün yeteneklerimizi ortaya koymaya mecburuz. Şunu hiç hatırdan çıkarmamalıyız. İslam’ı ve Müslümanları her vesile ile terbiye etmek isteyen ve hükmetme kabiliyetini yalnızca kendilerine mahsus bir imtiyaz olarak gören hastalıklı marazî zihniyet, zaman zaman mü’minlerin gönül verdikleri sahte büyüklükleri de kullanarak ve dinamizminden hiçbir şey kaybetmeden yol almaya hâlâ devam etmektedir. Bunları tam olarak dile getirmek elbette ki zor bir iştir ama şöyle bir geriye dönüp baktığımızda, kültürel ve siyasal alanda toplumu aldatabilmek için ne türlü cambazlıkların yapıldığını ve kitlelerin nasıl da hissî alanlarda zaptedildiğini görebiliriz. Bir Fransız düşünürü şöyle söyler; “Eğer sizi bütün unsurlarınızla kuşatma altına almak ve yönetmek isterlerse, o zaman sizin içinizden bir Colbert çıkartırlar. O noktadan sonra siz onun bütün eylemlerini meşrû görmeye başlarsınız.” Evet, toplumun kimlik kodlarını esas alarak ve büyük hesaplarla ortaya konulan bu projeksiyonun her dönemde başarı kazanmış bir tarafı olmuştur. Bizim siyasi tarihimiz, toplumun unutkanlığı, hâdiselerden ders çıkarmadaki yeteneksizliği ve hayatı ciddiye almadaki alelâdeliği sebebiyle sürekli işletilen bu plânların âdeta bir seyir alanı gibidir. Bir ara şöyle bir senaryo hazırlanmıştı; 1950 seçimlerinde CHP’nin yeni rakibi DP’ye (İsmet Paşa’dan icazetli) karşı ezici bir zafer kazanabilmesi için toplumun özlem duyduğu konulara el atması gerekiyordu. Mamafih CHP ilk dönemlerinden itibaren halkın bütün değerlerinin karşısında olan ve onu sadece bir nüfus çokluğu olarak gören bir düzenin temsilcisiydi. Fakat şimdi moderniteden uzak kalmış bu köylü yığınlarının karşısında kendi seçkin ve soylulara(!) özgü iktidarını sürdürebilmek için bu kitlelerin içinden maharetle bir Colbert çıkartmaya mecburdu. Bunun için uygun düşecek en münasip kişi, medrese kökenli olan ve konuşmalarında sürekli olarak İslâm’a ve îmanî duygulara dâir vurgular yapan Şemseddin Günaltay’dı. Üstelik Günaltay, Sebîlürreşâd gibi, M. Âkif’ten Ahmet Ağaoğlu, Yusuf Akçura, Tâhir’ül-Mevlevi ve Ferit Kam’a kadar birçok üstad’ı kadrosunda tutan müstesna bir derginin önde gelen yazarlarından birisiydi ve yalıtılmış halk kitlelerinin bu zihinsel temsillerle ikna edilmesi elbette mümkün olabilirdi. Günaltay, zekîce davranıp kitlelerin hislerine uygun düşecek en anlamlı mesajlar verecektir. “Memleketin yükselmesinin yalnız maddî değil, manevî temellere dayandığını, ahlâk sahibi, Allah’ına inanan vatandaşların birbirine yardımı ile yükselmesinin mümkün olduğunu” bildiriyordu. Ayrıca, yine Günaltay’a göre, “Bugüne kadar ne yapılmışsa, Allah’ın lütfû ile yapılmıştı.” Hiçbir zaman dinamik bir tabanın oluşmasının istenmediği bu toplumda, gelecekteki acıların neler olabileceğini sezemeyen insanımızın tarihsel unutkanlığını tekrar kullanıyorlardı. Elbette fırtına daha sonra kopacaktır. Evet, Günaltay, birçok defa karşılaştığımız şemaya uygun düşerek, Müslümanların tepesinde Demokles’in kılıcı gibi duracak meşhur 163. Madde’yi daha ezici ve daha da keskin hâle getirebilmek için öncelikle türbelerin ziyarete açılmasını sağlayarak toplumun vicdanını rahatlatır. Cemil Koçak bu noktada, CHP’nin en sert kalemlerinden Nihat Erim ile alâkalı bazı notlar düşer. Nihat Erim, 31 Aralık 1949 tarihli günlük notunda şöyle yazmıştı:
“Günaltay’ın din adamı olarak tanınması da bizim için istifadeli oldu. Çünkü, esasında Günaltay inkılâpçılığı benimsemiştir. İçyüzü bu olunca, dıştan dindar gösterilmesi, memleketin dindar ve muhafazakâr zümresi -ki hâlâ kütleyi teşkil ediyor- üzerinde lehimize tesir yaratıyor. Bilhassa muhalefet gazeteleri Günaltay’ı böyle gösteriyorlar, karikatürlerini elinde tespihle yapıyorlar. Laiklik bahsinde hiçbir şey feda etmedik. Bilakis, laiklik mefhumunu tam ölçüsünde tatbike geçtik. Meselâ, bugün aynı zamanda kandil; Diyanet İşleri Başkanı’nın kandil için gazetelerde çıkan tebriğini akşam radyo gazetesinde söyleyeceğim. Ortodoks Patriği Athenagoras’ın yeni yıl tebriğini (…) radyo ajans haberlerinde söylettim. Yavaş yavaş tam ölçüye alışacağız. İngiltere’de, Fransa’da pazar günleri kiliselerden radyolar âyinleri naklediyorlar. Din, her zaman anlatmaya çalışıyorum ki, bugün dahi ihmal edilemeyecek bir sosyal vak’adır. Şahsen dindar değilim. Ama böyle bir sosyal vak’ayı ihmal edemeyiz. Hatta daha ileride halk kitlelerini medeniyette geliştirmek için dinden de faydalanacağız. İnönü’ye bunları anlattım ‘tamamen aynı fikirdeyiz’ dedi.”
Bu zümrenin İslam’a karşı duyduğu zaptedilmez öfkenin tutkulu bir hayat tarzı hâlinde nasıl bir ısrarla aynı tazeliğini sürdürdüğünü görebiliriz. İşte sadece bu gözle görülür çepeçevre kuşatılmışlık yüzünden bile kendi benliğimizi, bütün hâletimizi saran insanî ıstıraplarımızı, korkularımızı, çekingenliklerimizi, zaman zaman dikkat çekecek kadar belirginleşen suskunluklarımızı ve anlaşılamaz biçimdeki o kendinden emin olma duygularımızı sınamalıyız. Eğer gerçekten bu topluma karşı bir mesuliyet duygusu hissediyorsak bunu yapmalıyız. Bizim, birbiriyle kavgalı ve muhataplarına karşı üstünlük dâvâsına düşmüş aydınlara değil; yalanlar, sahtelikler, ikiyüzlülükler, kışkırtmalar, ayartmalar ve her türlü alçaltıcı benlik duygularından sıyrılarak çıkabilecek güçlü zekâlara ve huzur verici üslûplara ihtiyacımız var. Her gün ibretlerle seyrettiğimiz manzarada gördüğümüz tek değişmeyen sahne, bir daha asla düzeltilemez sözlerle birbirlerinin en hassas taraflarını yıkmaya çalışan ve onun yerine kendi maharetine dayalı üstünlükleri kurmaya çalışan kalem erbabının çabalarıdır. Özellikle ekranlarda seyirci kitlesi karşısındaki bu gösterişli ve fiyakalı öfkeleri besleyen duygular, içyüzü bulanık olan arzulardan kaynaklanıyor ki, bu durum sonuçları bakımından özellikle Müslümanları verimsiz neticelere taşımaktadır. Unutmayalım, sürekli olarak gururu okşanan kimseler olmak ihtiyacı bir hastalık hâlidir. Ekranlarda boy göstererek kalabalıklara hitabeden kişilerin birbirlerine karşı kurmak istedikleri ve gurura dayalı bu su götürmez üstünlük duygusu ve alınganlık zafiyeti ne hazindir ki, mutsuzlukların ve içe dönük kırgınlıkların yolunu açmaktadır.
Televizyon seyretmem ama bir internet videosunda tanınmış, İslâmî alanda ciddi isimler yapmış iki profesörün münakaşasına şahit oldum. İlmî ve son derece hayâtî, İslam’a dâir bir konuda iki profesör, üstün gelme duyguları ve ağır yaralar açan tahkir edici üslûplarıyla gündelik yavan bir seyirci kitlesinin önünde poz verdiler. Birbirlerini itham ederken nasıl da heyecanlanıyorlardı?! Allah Resûlü’nün getirdiği o gıpta edilecek ahlâki ögelere yaraşan ve onlarla ortak olan hiçbir yönü bulunmayan öfke ve enaniyet dolu kavgayı bir mü’min olarak acı çekerek seyrettim. Zira programı hazırlayan ve sunan kişi, bu iki seçkin şahsın gizli kalmış taraflarını açığa çıkararak âdeta İslam’dan öç almanın şeytanca sevincini saklayamıyordu. Bir mü’min diğer bir mü’mine karşı bu kadar hınç ve öfke yüklü olamaz, buna asla hak sahibi değildir. Müslüman birey, muhatabı olan diğer bireyleri küçük düşürücü nefs oyunları içinde kendisini kaybedecek kadar allak bullak olamaz. Böyle bir sahne, kadîm bir irfanın can çekişme hâlidir. Çağın bir hastalığı mıdır bu; bozuldukça kendini değerli hissetme hâli?! Bizler enikonu fark etmesek de, kendimize ait olan o muazzam insanlık inşasını ihya eden kültürel kimliğimizi kaybederek çok ağır yaralar aldık. Evet evet, bugünkü tanımlanamaz halimiz, vahyin ruhuna karşı enikonu kapanmamızın getirdiği sonuçlardır. Bazı konularda doğru olanı itiraf etmek, çıkacak sonuçları kendimize yakışır bulmayacağımız için belki bir hayli zor olacaktır. Ama yine de bir türlü kurtulamadığımız bu eksiklikleri îtiraf etmenin, içimizde geçici huzursuzluklar yaratsa bile netîcede bir bilinç işi olduğunu bilelim. Ve ancak böyle bir cür’etle dar kafalar içindeki küçük düşürücü işleri yapmaya zorlayan sıra sıra dizilmiş putları kırabileceğiz. Birbirimize karşı bu köy derebeyliklerinden ve gelecek adına belirsizlik hatlarından başka türlü kurtulamayız. Evet, toplumsal direncin ve yükselmenin temsilcileri, zaptedilmez egoların ve anlık hazların sadece çürütülmüş ruhlar yaratacağını göz ardı etmemelidirler. Bu toplumun kültürüne uzun yıllardır musallat olan, yalnızca hazlarını besleyen ütopyaları içinde, azgın bir özgürlük ve zincirlerinden boşalmış saldırganlıklarıyla bildik bir zümre var. Bu zümre zihinsel egemenliği altına aldığı büyük kalabalıkları kendi nevrotik mekânları içinde sabitlemek istemektedir. Bu marazî çabalarının karşısında gördüğü tek gerçek engel Müslüman entelektüellerdir. Yıllar evvel İsmet İnönü, Milli Eğitim Bakanını ziyarete gittiğinde cebinden çıkardığı not defterine eski Türkçe bir şeyler yazarak Milli Eğitim Bakanına okusun diye uzatır. Bakan biraz da sıkılarak; “Paşam, ben bu yazıyı okuyamam!” deyince İnönü, fark edilir bir şekilde güler ve: “Nihayet ülkeyi bu hâle getirebildik.” diyerek bu hâlden duyduğu muazzam sevinci saklayamaz. Bunlar bizim hayat bulmaya çalıştığımız fon üzerinde keskin kabartmalar gibi durmaktadırlar. Bu zümre sadece kültürel geçmişe değil, ilâhi kaynağa ve resûl öğretisine değil, onları hatırlatan bütün çağrışımlara düşmandırlar. İşte her hakkın sahibinin yalnızca kendileri olduğuna inanan bu baronlar, kendilerine mahsus inançlarını da, öfkelerini de, emellerini de, sahip oldukları tecrübenin parçalarını da kendi varislerine devrederler. Aradan yıllar geçer. Emekli Büyükelçi Oğuz Gökmen bir hatırasını şöyle anlatır:
“Fahri Korutürk Cumhurbaşkanı, İhsan Sabri Çağlayangil Dışişleri Bakanı ile Bağdat seyahatindeyiz. Ziyaretimize Irak Türkmenlerini temsilen gelenler olduğu haber verildi. Cumhurbaşkanı kabul edilmelerini söyledi. Biraz sonra sefaretteki odamıza babayiğit yapılı üç Türkmen girdi. Ellerinde Arap harfleriyle yazılı bir levha vardı. Cumhurbaşkanımıza hediye olarak getirmişlerdi. Levhayı uzaktan gören Korutürk heyecanlandı; “Aman âyet falandır, biz lâikiz, kabul edemem!” Yerimde duramayıp ayakta bekleyen adamların yanına gittim ve ellerinde tuttukları levhayı okudum. Türkçe bir hoyrattı ve şöyle yazıyordu; “Hoş geldü safa geldü – hoş geldü/ Ne ben öldüm kurtuldum- Ne sen îmana geldü” Cumhurbaşkanımıza; “Efendim Türkçe bir şiir, bir Kerkük hoyratı, âyet veya hadis değil.” dedim. Bunun üzerine Dışişleri Bakanına levhayı almasını söyledi fakat kendisi kabul etmedi.”
İşte, belki de en basit denilebilecek örneklerini vermeye çalıştığım bu mücadele alanında Müslümanların mutlaka hayatın gerçekliğine, nasıl bir algılama dünyasında yaşadığımıza ve toplumsal geleceğimize dâir ciddi öngörüleri olmalıdır. Ne var ki, yukarıda ifade etmeye çalıştığım kalem erbabının birbirleriyle iştahla sürdürdükleri nizâları, aslında sonsuz bir kazanç kaynağı olabilecek birçok şeyden bizi yoksun bırakmaktadır. Mü’minin tabiata ve insanlara karşı gösterisi olamayacağı gibi, Bastil’de mahkûm olduğumuz halde kendimizi zafer kazanmış armadalar gibi görmeye de hakkımız yoktur. Lâf olsun diye değil, ağız alışkanlığı olduğundan değil, kendimizi ne zannettiğimizden de değil, gerçekten içimiz titreyerek, her an hatırlanmaya değer ve fikir sermayemizin en sağlam tarafı olan kadîm değerlerimize yaklaşmak zorundayız. Alnımızda ve derûnumuzda Muhammedî ahlâkın asaletini taşımadan, kaba tekâmül duygularıyla güçlü ve güvenli alanlar oluşturamayız, oluşturamıyoruz da… Bunu başarabilir miyiz? Şu andaki mevcut tablonun verilerine göre mümkün görülmüyor ama elimizdeki o kadîm kültürün envanterine baktığımızda kolay olmasa da başarabilme şansına sahibiz. Zira asırlar önce insanlık medeniyetinin tâcını bizler taşıyorduk. Bugün karşımızda dikilen engellerin aslında iskambil kâğıdındaki kral kadar güçsüz olduğunu fark etmeye başladığımızda ve kendi egolarımıza kur yapmayı bıraktığımızda, bizleri boş ve küskün hâle getiren zehirlerden de kurtulacağız inşallah…
Yazar
İlgili Yazılar
Eleştiri Kültürümüzün Eleştirisi: Yok Edilmesi Gereken “Öteki”lere Karşı Kahraman “Biz”ler
Cümle ümmet-i İslam’ın gözü aydın, farklı düşündüğü için bir insanı daha, teolojik bir farklı yorumu daha linç ederek istifa etmesine vesile olduk. Linçin şehvet düzeyi, kışkırtma kat sayısı o kadar yüksekti ki sosyal medyada küfrün, hakaretin, tehdidin binlercesi, onlarca saat sürdü. Herhangi bir ibadetinde erişemediği iştiyakı bir insanı linç etmek için kullanan “biz”ler, “insanlıktan çıkma başarımıza” bir yenisini daha eklemiş bulunuyoruz.
İnsanın Bireysel ve Toplumsal Kirlenme Sorunu
(1-İnsanın İsim Alma Süreçleri) Yegâne İlah ve Yaratıcı olan Allah tarafından insana önerilen bireysel veya toplumsal sorumlukların, kabul edilebilir geçerli bir mazeret olmaksızın terk edilmesi “Kirlenme”dir. Günümüzde ister kalbî melekeleri açısından isterse akletmemeye bağlı olarak bir şekilde kirlenmiş olan insan isimli varlığın Yaratıcısının buyruklarıyla yaşadığı sorunlar, hayatın her alanında belirgin bir şekilde göze çarpmaktadır. Bu …
Kimlikten Sınıfa: İslami Hareketlerin Dönüşümü ve Anti-Kapitalist Müslümanlar
Öz: Türkiye’de 1960’lı yılların sonundan itibaren geniş bir muhalif toplumsal harekete dönüşen İslami gruplar, 1980’li yılların ardından toplumsal tabanını genişletmiş; fakat 1990’lı yıllardan itibaren kamusal alanda sunulan yeni fırsatları değerlendirerek hızlı bir dönüşüm sürecine girmiştir. Bu dönüşüm, özellikle 28 Şubat’ın ardından, niteliği ve kimliği öncekinden farklı bir biçim almış; yenilik söylemleriyle ortaya çıkan AK Parti …
Islam and Islamophobia in the post-liberal world of late democracy. Neo-real-political foundations of racism
Introduction The reflections presented below are part of a broader research project (both theoretical and “interventionist”) devoted to the reconstruction and reaffirmation of the positive social and political philosophy of liberalism, with social development (human development) as its guiding principle. The most well-known, effective, and recognized variant of this broad intellectual family, which has achieved …
Ahlâkın Sosyolojisi Sosyolojinin Ahlâkı
Ahlâkın toplumda bir geçerlilik ve gerçeklik kazanabilmesi için bireyin kendisinde bulunanlardan daha üstün bir değere sahip ahlâki güçler olduğu ve bu güçlere boyun eğecek şekilde yetiştirilmiş olması gerektiği kabul edilmelidir. Bunu sağlamanın yolu da otoritenin varlığını kabul etmekten geçmektedir zira hiçbir duygu otorite duygusunun içine sızamamakta ve onu etkileyememektedir