Allah’a adamak… Tüm fani olanları O’na adamak… O’nun verdiklerini O’na adamak… Düşüncede, sözde, özde, eylemde adamak… Hep bir adım öne atılarak… Sabır, sebat, istikamet üzere yürüyerek… En değerlileri feda ederek… Kalplerde Allah’ın dışında bir şey bırakmayarak… Yalnızca O’na yönelerek… O’nun için…
“Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe kıyamet gününde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz: Hayatını nerede tükettiğinden, gençliğini nerede harcadığından, ilmiyle ne amel ettiğinden, malını nerede kazanıp nereye harcadığından, bedenini nerede yıprattığından.” (Tirmizî) hadisinde belirtilen hayatından, gençliğinden, ilminden, malından ve bedeninden fedakârlıkta bulunarak… Sahip olunan varlığın bilincinde olarak… Adamak, adanmak, dâvâsı olanların derdidir. O dert ise en büyük dermanıdır onların.
İki yol vardır insanların önünde: Ya kendilerini Allah’a adar ve kurtulurlar ya da Allah’tan başkasına adanır ve aldananlardan olurlar.
“De ki: Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)
Kur’an-ı Kerim’de adama, adanma konusundaki örneklerden birisi, İmran’ın karısı Hanne’nin, kızı Meryem’i adayışıdır. Allah yolunda hizmet etmesi için yapılan bir adayış… Yıllardır annelik özlemi çeken bir kadın, çocuğuna doymadan “Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et!” (Âl-i ʿİmran, 35) diyerek bir fedakârlıkta bulunuyordu. Bir anne, bir süreliğine değil; bir daha dönmemek üzere evladını adıyordu.
Uzun yıllar beklediği çocuğunu Rabb’ine adıyordu Hanne. En değerli varlığını adıyordu, onu kendisine bahşedene. Hem de bir tevazu içerisinde. “Benden kabul et!” diyerek. Bilerek, isteyerek…
Allah’a adak adamış olan Hanne, Meryem doğduğu zaman sözünden dönmedi. Bir adayış örneği… Yıllarca beklenen tek çocuğu adak olarak vermek… Çocuğu Beyt-i Makdis’in görevlilerine teslim etmek… Göbek bağını bir türlü kesemeyip de bağımlı bir anne-çocuk ilişkisinin yaşandığı anlam dünyasından çıkıp daha hamile iken evladını Allah’a adayabilmek… Eşyanın hakikatinde de, “Benim değil, senin Ya Rabbi!” diyebilmek… Hz. Musa şeriatının tahrif edildiği, kadının aşağılandığı, dışlandığı ve onun yalnızca kocasının ve çocuklarının hizmetçisi gibi görüldüğü toplumsal geleneğe meydan okuyabilmek…
Zor günler bekliyordu Meryem’i. Allah onu seçmişti. “Meryem, kuşkusuz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” (Âl-i ʿİmran, 42) Önemli bir görev üstlenecekti Meryem. İslam davasına kendilerini ve çocuklarını adayanlar gerekti. O zaman ancak yeni bir neslin inşası mümkün olacaktı. O zaman ancak Hz. Meryem’i örnek alan kadınlar yetişecekti. Çocukluğundan itibaren bir muvahhid olarak yetiştirilen ve teslimiyetiyle dünyadaki kadınlara üstün kılınan Hz. Meryem, tevhid mücadelesinde önde gelenlerden olacaktı.
Meryem kendini Allah’a adamayı seçti. O, Allah için adanmanın örneğiydi. İffetli olmanın örneğiydi… Büyük ve zor görevleri üstlenmenin örneğiydi. Sabretmenin, direnmenin, mücadelenin… Takvanın…
Kur’an-ı Kerim’de adama, adanma konusundaki örneklerden birisi de ihtiyarlık çağına gelinceye kadar evlat özlemi çeken Hz. İbrahim’in, kendisine bahşedilen İsmail’i adayışıdır. Allah’a adanıyordu İsmail… O’na adanan hiçbir şey ziyan olmaz ki… Allah’a adananlar en güvenilir yere teslim ediliyor çünkü. Canlar, mallar, çocuklar…
Hz. İbrahim için hayatta en değerli varlık oğluydu. O yüzden Rabbi onu en değerli varlığıyla sınava tâbi tutuyordu. İsmail ondan isteniyordu, hem de kurban olarak.
Hz. İbrahim’in gözünü kırpmadan en değerli varlığını adayışı… İsmail’in teslimiyeti ve adanışı… İbrahimî duruş, İsmailî teslimiyet… Zulmün egemen olduğu bir dünyada tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim… Özgür iradesiyle başını bıçakların altına koyan İsmail…
Birbirine tamamen zıt örnekler de vardır Kur’an’da. Hz. Âdem’in iki oğlundan adağı kabul edilmeyen Kâbil’in, adağı kabul edilen kardeşi Hâbil’i haksız yere öldürmesi gibi… Kin ve kıskançlık nedeniyle…
Kendilerini Allah’a adayanlar seçilmişlerdir aslında. Allah’ın seçtikleri, zor zamanlarda dâvâlarını terk etmezler. Korkak, uyuşuk, tembel değillerdir onlar. O’na adanmak bir liyakat işidir, bir hak ediştir. O’nun temiz yoluna ancak temizler adanır. Onları hiçbir şey O’na adanmaktan uzaklaştıramaz.
“Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoyabilir; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur, 37)
Kendilerini Allah’a adayanlar bir gün yok olacaklarını düşünerek “Var Eden”e göre planlarlar tüm işlerini. Rablerine tevekkül eder, yalnızca O’ndan yardım umarlar. Her işlerinde önceliği Allah’ın hoşnutluğuna bırakırlar. Onların hayatları cihatla süslenmiştir. Cihat yolundaki her eziyeti, zorluğu Allah katında yükselmenin bir vesilesi olarak görür, geçici ömürlerini vererek karşılığında Allah’ın hoşnutluğunu ve firdevs cennetlerini talep ederler. Çünkü sonsuz bir mutluluğun ve esenliğin ahirette olduğuna inançları tamdır onların.
Kendilerini Allah’a adayanlar heva ve heveslerine göre hareket etmezler. Onların en büyük arzuları Allah yolunda şehid olmaktır. Zalimlerin zulmü karşısında sessizliği değil; zulmü onların yüzüne haykırmayı tercih ederler. Onlar ilim aşkıyla yanar, öğrendiklerini tüm imkânlarıyla tebliğ ederler. Enerjilerini, maharetlerini İslam için harcarlar. Zorluklara, yokluklara, imkânsızlıklara meydan okurlar duruşlarıyla, sözleriyle, ahlâklarıyla. Asla geri adım atmazlar gayelerine ulaşmak için. Bir avuç askeriyle Endülüs topraklarına çıkan Tarık bin Ziyad, geriye dönüş ihtimalini ortadan kaldırmak için geldikleri gemileri yakmasaydı, İspanya fethedilebilir miydi? Gemileri yakana kim ne yapabilir ki? Yeter ki insan bir dâvâyı bütün varlığıyla sahiplenebilsin… O, tüm imkânlarını dâvâsını yüceltmek için kullanacaktır artık.
Çözüm üretir, çözümü eyleme dönüştürürler kendilerini Allah’a adayanlar. Onların hayatının her anında bir ölçü vardır. Haddi aşmazlar. “İşittik ve itaat ettik.” teslimiyeti üzeredir onlar. Dünya nimetlerini İslam dâvâları uğruna feda eder; gereksiz işlerden, zamanı boşa harcamaktan uzak dururlar. Büyük hayallerin, büyük hedeflerin insanıdır onlar. Büyük hayaller, büyük hedefler, idealleri olmayanların işi değildir. Zillet içerisinde yaşamaktansa izzet üzere ölmeyi gözlerini kırpmadan tercih ederler onlar. Vahiyle her daim diri kalmanın arayışındadırlar. Yaşadıkları çağda iz bırakan, dâvâları uğruna bedel ödeyebilenlerdir onlar.
Onlar çabalarının karşılığını başkalarından değil, yalnızca Allah’tan beklerler. İnsanların şu veya bu şekildeki tepkileri onları farklı yönlere yönlendirmeye yetmez. İnsanların ekseninde değil, Kur’an’ın buyrukları doğrultusunda kalmanın mücadelesini verirler. Bilgiyi, enerjiyi, umudu israf etmezler.
Onlar yalnızca kendilerinin değil tüm insanların kurtuluşu için çaba gösterirler. Dâvâlarının karşılığı olarak dünyayı verseler, onu az bir bedel olarak görür, dâvâlarını satmazlar. “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, yine de bu dâvâdan vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda ölürüm.” kararlılığıyla hareket ederler. Gerektiğinde yerin altını üstüne tercih ederler. Çünkü ölmeye değer gayeleri vardır onların.
İdealleri için mücadele ederler onlar. İdeal sözler, ideal davranışlar… İdealleri olduğu için her zaman söyleyecekleri sözleri de vardır onların. Bunu, kendilerini Allah’tan başkasına adayanların anlaması kolay değildir.
Kendilerini Allah’a adamayanlar başka şeylere adanmak zorunda kalırlar. Ya bir makama ya arzularına ya mala-mülke… Heva ve hevesleri nereye adanmalarını istiyorsa… Kutlama partileri, moda takipçiliği, eğlence adı altında yapılan taşkınlıklar, içki, kumar, uyuşturucu… İslami değerlerin önemsenmediği bir zamanda nelere adanılmıyor ki?
Kendilerini sözde Allah’a adayanlar da var. Hayatın sıkıntılarını, dertlerini, işini-gücünü bitirdikten sonra geriye zaman kalırsa eğer, bir şeyler yapmak isteyenler… Fedakârlıklarının hesabını yapanlar… Küçük işlerde bile Müslümanların başına kakanlar. Zor işlerde, zor günlerde ortada pek görünmeyip nimetlerin paylaşımına koşarak gelenler… Az bir uğraşı karşılığında herkesten teşekkür, saygı, ödül bekleyenler… Hiçbir şeyi feda etmeden… Her şey, Allah’a teslim olmaya bağlıdır aslında. Allah’a teslim olmayanlar Allah’tan başka nelere teslim olmaz ki?
Herkesin kendine göre değerli varlığı vardır ve o değerli varlık onun İsmail’idir. Müslümanlar en değerli varlıklarını Allah’a adama bilincinde olabilseydi, kuşkusuz dünya bugünkünden çok farklı bir durumda olacaktı.
Yeryüzündeki fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya bırakacaktı. Hayat, Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur. O vakit ancak iyi bir babadan, iyi bir evlattan, hayırlı maldan söz edilebilecekti.
Önemli olan, “Ne olursa olsun anne-baba olmak” değil, salih bir evladın anne-babası olabilmektir. Derece bakımından anne-babasını geçecek evlada sahip olabilmektir. Kızlarını Allah’a adayabilecek Hanne misali anneler… Kendilerini Allah’a adayabilecek Meryem misali kız evlatlar… Oğullarını hiç tereddüt etmeden Allah’a adayabilecek İbrahim misali babalar… Özgür iradeleriyle gerektiğinde bıçakların altına yatıp adanabilecek İsmail misali erkek evlatlar…
Adamak… Kâbil kompleksiyle değil; Hâbil samimiyetiyle adamak… İbrahim ve Hanne gibi adamak… İsmail ve Meryem gibi adanmak… Hacer’ce teslim olmak… Yaklaşmak… Yakınlaşmak…
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
Zayıf, güçlüye; aciz, kuvvetliye; eksik, mükemmele; çirkin, güzele; küçük, büyüğe özenir, benzemek ister. İnsanlar da böyledir, toplumlar da… Edebiyatta da çoğunlukla benzetme (teşbih) sanatının kuralı budur. Güçlü zayıfa benzetilmez; zayıf güçlüye benzetilir. Sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta da bunu görmek mümkündür. Ancak bazen de bir hastalık olarak, güçlü olduğu halde kendini zayıf görenler; mükemmel olduğu …
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.
Adayış ve Adanış
Allah’a adamak… Tüm fani olanları O’na adamak… O’nun verdiklerini O’na adamak… Düşüncede, sözde, özde, eylemde adamak… Hep bir adım öne atılarak… Sabır, sebat, istikamet üzere yürüyerek… En değerlileri feda ederek… Kalplerde Allah’ın dışında bir şey bırakmayarak… Yalnızca O’na yönelerek… O’nun için…
“Kul şu beş şeyden sorguya çekilmedikçe kıyamet gününde ayakları olduğu yerden kıpırdamaz: Hayatını nerede tükettiğinden, gençliğini nerede harcadığından, ilmiyle ne amel ettiğinden, malını nerede kazanıp nereye harcadığından, bedenini nerede yıprattığından.” (Tirmizî) hadisinde belirtilen hayatından, gençliğinden, ilminden, malından ve bedeninden fedakârlıkta bulunarak… Sahip olunan varlığın bilincinde olarak… Adamak, adanmak, dâvâsı olanların derdidir. O dert ise en büyük dermanıdır onların.
İki yol vardır insanların önünde: Ya kendilerini Allah’a adar ve kurtulurlar ya da Allah’tan başkasına adanır ve aldananlardan olurlar.
“De ki: Namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am, 162)
Kur’an-ı Kerim’de adama, adanma konusundaki örneklerden birisi, İmran’ın karısı Hanne’nin, kızı Meryem’i adayışıdır. Allah yolunda hizmet etmesi için yapılan bir adayış… Yıllardır annelik özlemi çeken bir kadın, çocuğuna doymadan “Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et!” (Âl-i ʿİmran, 35) diyerek bir fedakârlıkta bulunuyordu. Bir anne, bir süreliğine değil; bir daha dönmemek üzere evladını adıyordu.
Uzun yıllar beklediği çocuğunu Rabb’ine adıyordu Hanne. En değerli varlığını adıyordu, onu kendisine bahşedene. Hem de bir tevazu içerisinde. “Benden kabul et!” diyerek. Bilerek, isteyerek…
Allah’a adak adamış olan Hanne, Meryem doğduğu zaman sözünden dönmedi. Bir adayış örneği… Yıllarca beklenen tek çocuğu adak olarak vermek… Çocuğu Beyt-i Makdis’in görevlilerine teslim etmek… Göbek bağını bir türlü kesemeyip de bağımlı bir anne-çocuk ilişkisinin yaşandığı anlam dünyasından çıkıp daha hamile iken evladını Allah’a adayabilmek… Eşyanın hakikatinde de, “Benim değil, senin Ya Rabbi!” diyebilmek… Hz. Musa şeriatının tahrif edildiği, kadının aşağılandığı, dışlandığı ve onun yalnızca kocasının ve çocuklarının hizmetçisi gibi görüldüğü toplumsal geleneğe meydan okuyabilmek…
Zor günler bekliyordu Meryem’i. Allah onu seçmişti. “Meryem, kuşkusuz Allah seni seçti, seni arındırdı ve âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.” (Âl-i ʿİmran, 42) Önemli bir görev üstlenecekti Meryem. İslam davasına kendilerini ve çocuklarını adayanlar gerekti. O zaman ancak yeni bir neslin inşası mümkün olacaktı. O zaman ancak Hz. Meryem’i örnek alan kadınlar yetişecekti. Çocukluğundan itibaren bir muvahhid olarak yetiştirilen ve teslimiyetiyle dünyadaki kadınlara üstün kılınan Hz. Meryem, tevhid mücadelesinde önde gelenlerden olacaktı.
Meryem kendini Allah’a adamayı seçti. O, Allah için adanmanın örneğiydi. İffetli olmanın örneğiydi… Büyük ve zor görevleri üstlenmenin örneğiydi. Sabretmenin, direnmenin, mücadelenin… Takvanın…
Kur’an-ı Kerim’de adama, adanma konusundaki örneklerden birisi de ihtiyarlık çağına gelinceye kadar evlat özlemi çeken Hz. İbrahim’in, kendisine bahşedilen İsmail’i adayışıdır. Allah’a adanıyordu İsmail… O’na adanan hiçbir şey ziyan olmaz ki… Allah’a adananlar en güvenilir yere teslim ediliyor çünkü. Canlar, mallar, çocuklar…
Hz. İbrahim için hayatta en değerli varlık oğluydu. O yüzden Rabbi onu en değerli varlığıyla sınava tâbi tutuyordu. İsmail ondan isteniyordu, hem de kurban olarak.
Hz. İbrahim’in gözünü kırpmadan en değerli varlığını adayışı… İsmail’in teslimiyeti ve adanışı… İbrahimî duruş, İsmailî teslimiyet… Zulmün egemen olduğu bir dünyada tek başına bir ümmet olan Hz. İbrahim… Özgür iradesiyle başını bıçakların altına koyan İsmail…
Birbirine tamamen zıt örnekler de vardır Kur’an’da. Hz. Âdem’in iki oğlundan adağı kabul edilmeyen Kâbil’in, adağı kabul edilen kardeşi Hâbil’i haksız yere öldürmesi gibi… Kin ve kıskançlık nedeniyle…
Kendilerini Allah’a adayanlar seçilmişlerdir aslında. Allah’ın seçtikleri, zor zamanlarda dâvâlarını terk etmezler. Korkak, uyuşuk, tembel değillerdir onlar. O’na adanmak bir liyakat işidir, bir hak ediştir. O’nun temiz yoluna ancak temizler adanır. Onları hiçbir şey O’na adanmaktan uzaklaştıramaz.
“Öyle adamlar ki, ne ticaret, ne alışveriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekâtı vermekten tutkuya kaptırıp alıkoyabilir; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılâba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” (Nur, 37)
Kendilerini Allah’a adayanlar bir gün yok olacaklarını düşünerek “Var Eden”e göre planlarlar tüm işlerini. Rablerine tevekkül eder, yalnızca O’ndan yardım umarlar. Her işlerinde önceliği Allah’ın hoşnutluğuna bırakırlar. Onların hayatları cihatla süslenmiştir. Cihat yolundaki her eziyeti, zorluğu Allah katında yükselmenin bir vesilesi olarak görür, geçici ömürlerini vererek karşılığında Allah’ın hoşnutluğunu ve firdevs cennetlerini talep ederler. Çünkü sonsuz bir mutluluğun ve esenliğin ahirette olduğuna inançları tamdır onların.
Kendilerini Allah’a adayanlar heva ve heveslerine göre hareket etmezler. Onların en büyük arzuları Allah yolunda şehid olmaktır. Zalimlerin zulmü karşısında sessizliği değil; zulmü onların yüzüne haykırmayı tercih ederler. Onlar ilim aşkıyla yanar, öğrendiklerini tüm imkânlarıyla tebliğ ederler. Enerjilerini, maharetlerini İslam için harcarlar. Zorluklara, yokluklara, imkânsızlıklara meydan okurlar duruşlarıyla, sözleriyle, ahlâklarıyla. Asla geri adım atmazlar gayelerine ulaşmak için. Bir avuç askeriyle Endülüs topraklarına çıkan Tarık bin Ziyad, geriye dönüş ihtimalini ortadan kaldırmak için geldikleri gemileri yakmasaydı, İspanya fethedilebilir miydi? Gemileri yakana kim ne yapabilir ki? Yeter ki insan bir dâvâyı bütün varlığıyla sahiplenebilsin… O, tüm imkânlarını dâvâsını yüceltmek için kullanacaktır artık.
Çözüm üretir, çözümü eyleme dönüştürürler kendilerini Allah’a adayanlar. Onların hayatının her anında bir ölçü vardır. Haddi aşmazlar. “İşittik ve itaat ettik.” teslimiyeti üzeredir onlar. Dünya nimetlerini İslam dâvâları uğruna feda eder; gereksiz işlerden, zamanı boşa harcamaktan uzak dururlar. Büyük hayallerin, büyük hedeflerin insanıdır onlar. Büyük hayaller, büyük hedefler, idealleri olmayanların işi değildir. Zillet içerisinde yaşamaktansa izzet üzere ölmeyi gözlerini kırpmadan tercih ederler onlar. Vahiyle her daim diri kalmanın arayışındadırlar. Yaşadıkları çağda iz bırakan, dâvâları uğruna bedel ödeyebilenlerdir onlar.
Onlar çabalarının karşılığını başkalarından değil, yalnızca Allah’tan beklerler. İnsanların şu veya bu şekildeki tepkileri onları farklı yönlere yönlendirmeye yetmez. İnsanların ekseninde değil, Kur’an’ın buyrukları doğrultusunda kalmanın mücadelesini verirler. Bilgiyi, enerjiyi, umudu israf etmezler.
Onlar yalnızca kendilerinin değil tüm insanların kurtuluşu için çaba gösterirler. Dâvâlarının karşılığı olarak dünyayı verseler, onu az bir bedel olarak görür, dâvâlarını satmazlar. “Güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler, yine de bu dâvâdan vazgeçmem. Ya Allah bu dini hâkim kılar ya da ben bu yolda ölürüm.” kararlılığıyla hareket ederler. Gerektiğinde yerin altını üstüne tercih ederler. Çünkü ölmeye değer gayeleri vardır onların.
İdealleri için mücadele ederler onlar. İdeal sözler, ideal davranışlar… İdealleri olduğu için her zaman söyleyecekleri sözleri de vardır onların. Bunu, kendilerini Allah’tan başkasına adayanların anlaması kolay değildir.
Kendilerini Allah’a adamayanlar başka şeylere adanmak zorunda kalırlar. Ya bir makama ya arzularına ya mala-mülke… Heva ve hevesleri nereye adanmalarını istiyorsa… Kutlama partileri, moda takipçiliği, eğlence adı altında yapılan taşkınlıklar, içki, kumar, uyuşturucu… İslami değerlerin önemsenmediği bir zamanda nelere adanılmıyor ki?
Kendilerini Allah’a adamayanlar aldanmışlardır. Dünyalıklar uğruna tükenip kendilerine yazık edenlerdir onlar. Hakikati bırakıp sahtelerin peşine düşmek… Doğrulara yönelmeyip yalanlara sarılmak… Yakutu verip çakıl taşı almak…
Kendilerini sözde Allah’a adayanlar da var. Hayatın sıkıntılarını, dertlerini, işini-gücünü bitirdikten sonra geriye zaman kalırsa eğer, bir şeyler yapmak isteyenler… Fedakârlıklarının hesabını yapanlar… Küçük işlerde bile Müslümanların başına kakanlar. Zor işlerde, zor günlerde ortada pek görünmeyip nimetlerin paylaşımına koşarak gelenler… Az bir uğraşı karşılığında herkesten teşekkür, saygı, ödül bekleyenler… Hiçbir şeyi feda etmeden… Her şey, Allah’a teslim olmaya bağlıdır aslında. Allah’a teslim olmayanlar Allah’tan başka nelere teslim olmaz ki?
Yeryüzündeki fesat ve zulüm, yerini hayırlarda yarışmaya bırakacaktı. Hayat, Allah’a adanmakla gerçek anlamına kavuşur. O vakit ancak iyi bir babadan, iyi bir evlattan, hayırlı maldan söz edilebilecekti.
Önemli olan, “Ne olursa olsun anne-baba olmak” değil, salih bir evladın anne-babası olabilmektir. Derece bakımından anne-babasını geçecek evlada sahip olabilmektir. Kızlarını Allah’a adayabilecek Hanne misali anneler… Kendilerini Allah’a adayabilecek Meryem misali kız evlatlar… Oğullarını hiç tereddüt etmeden Allah’a adayabilecek İbrahim misali babalar… Özgür iradeleriyle gerektiğinde bıçakların altına yatıp adanabilecek İsmail misali erkek evlatlar…
Adamak… Kâbil kompleksiyle değil; Hâbil samimiyetiyle adamak… İbrahim ve Hanne gibi adamak… İsmail ve Meryem gibi adanmak… Hacer’ce teslim olmak… Yaklaşmak… Yakınlaşmak…
Yazar
1964 yılında Malatya’da doğdu. İlkokul ve ortaokul öğrenimini Doğanşehir’de tamamladı. Lise öğreniminin ilk iki yılını Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi’nde, son yılını ise Doğanşehir Lisesi’nde okudu.
Bir süre Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde öğrenim gördü. Daha sonra Dicle Üniversitesi Siirt Eğitim Yüksekokulu ile İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun oldu.
Farklı şehirlerde bir süre öğretmenlik yaptıktan sonra serbest avukat olarak çalıştı ve bu görevden emekli oldu. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazıları yayımlandı. Yazı çalışmalarını Nida Dergisi bünyesinde sürdürmektedir.
Evli ve iki çocuk babasıdır.
Yayımlanmış eserleri arasında; Yansımalar, Yöneliş, Kimlik Dönüşümü, Görebildiklerim, Çağın İzleri, Bulanmadan Akmak ve şiir kitabı Süheyl Yıldızı bulunmaktadır.
İlgili Yazılar
Kâfirûn Suresi Örneğinde İslam’ın Nebevî Te’vili ve Sonrası
Te’vil kelimesi; tefsir etmek, yorumlamak, uzak ve gizli mânâlarını açığa çıkarmak, rüyayı tabir etmek;, sözü iyice inceleyip varacağı mânâya vardırmak, bir şeyi, amaçlanan son noktaya ulaştırmak gibi anlamları içermektedir. Rağıb el-İsfahânî te’vilin, “asla dönüş” anlamına gelen “evl” kökünden türediğini belirtmekte ve te’vili, “bir şeyi ilmen veya fiilen kendisinden kastedilen mânâya çevirmek” olarak tanımlamaktadır. İsfahânî evl’den türeyen evvel’e de açıklık getirmektedir: Temel evveldir, sonra bina gelir. Allah evveldir, hiçbir varlık Allah’a sebkat etmez. “Ben Müslimlerin/mü’minlerin ilkiyim.” sözü şu anlama gelir: İslam ve iman konusunda ben, kendisine uyulacak kişiyim. “Onu küfredenlerin ilki siz olmayın.” sözü de, kâfirlikte kendisine uyulan kişi siz olmayın, anlamında bir uyarıdır.
İslam Neyin Nesi
Zayıf, güçlüye; aciz, kuvvetliye; eksik, mükemmele; çirkin, güzele; küçük, büyüğe özenir, benzemek ister. İnsanlar da böyledir, toplumlar da… Edebiyatta da çoğunlukla benzetme (teşbih) sanatının kuralı budur. Güçlü zayıfa benzetilmez; zayıf güçlüye benzetilir. Sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta da bunu görmek mümkündür. Ancak bazen de bir hastalık olarak, güçlü olduğu halde kendini zayıf görenler; mükemmel olduğu …
Vahiy Kılavuzluğunda Manipülasyona Dair
Manipülatörler, kişinin zihnini ikna edemezlerse davranışlarını, davranışlarını kontrol edemezlerse çevresini manipüle etmeye çalışırlar. Pes etmez manipülatörler çünkü kendilerini manipülasyonlara karşı korudukları gibi hakikate karşı da kör ve sağır kesilmişlerdir.
“Kitap ehlinden bir grup, ‘Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar (size bakarak) dönerler.’ dedi.” (Âl-i ʿİmran 72)
Vusûlsüzlüğümüz Samimiyet Yoksunluğundan(mı)dır?
“Üzerinde hiçbir şüpheye yer olmayan bu ilâhî kelâm Allah’a karşı sorumluluklarının bilincinde olanlara bir rehber (olarak indirilmiş)tir.” (Bakara Sûresi, 2. âyet) “Kur’ân fayda vermez, samimiyet olmadıkça; Samimiyet fayda vermez, Kur’ân’ı fıkhedip ona uymadıkça.” (Semra Kürün ÇEKMEGİL) “Vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; yolsuz, hedefsiz amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…” (Halil CİBRAN) Hata nerede? Nerede …
Beklemenin Ontolojik Derinliği
Beklemek, insan varoluşunun en temel fakat çoğu zaman en az fark edilen tecrübelerinden biridir. İnsan, yaşamı boyunca bir dizi bekleme ânının kıyısında durur: doğumu bekleyen bir anne, haber bekleyen bir âşık, kurtuluşu bekleyen bir toplum… Beklemek, görünürde zamanın akışına boyun eğmek gibi dururken, aslında insanın gelecekle, umutla ve zamanla kurduğu derin bir ilişki biçimidir.