Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi. Yoksa onca kıssayı ya da masalı sadece eğlence olsun diye anlatmıyorlardı herhalde.
Masalların içinde korkunç kötüler vardı, birde iyiler… İyilik yapanlar hep mutlu sona ulaşırdı. Sevinirdik… Korkunç kötüler de zalimlikleriyle bize rüyalarımızda bile uğrarlardı…
Mesleği ticaret olan kardeşim anlatıyor; “Borç verdiğim birkaç kişi, ödeme vakti geçtiği halde borçlarını ödemiyorlar, istemeye de gönlüm razı değil. Ben de çok sıkışık durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum.”
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır.
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen
Değişmek, dönüşmek veya dönüştürmek… İnsan yaşamının vazgeçilmez kavramları. Bunlar olmadan ‘ben yaşıyorum’ ve ‘ben de varım’ diyebilmek gerçekten çok zor. Çünkü insan hayatı sürekli biyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir değişim
Övdüklerimizden Ne Kaldı?
Biz eskiden…
Eskiden…
Masal dinlerdik, dededen, büyükanneden, kıssadan hisse çıkarmaya; “bir varmış bir yokmuş” sevdasına aşılanırdık fark etmeden. Şimdilerde subliminal mesajlarla nitelendirilen, akla ayar verme kavramını gayri ihtiyari büyüklerimiz de tecrübe etmişlerdi. Yoksa onca kıssayı ya da masalı sadece eğlence olsun diye anlatmıyorlardı herhalde.
Masalların içinde korkunç kötüler vardı, birde iyiler… İyilik yapanlar hep mutlu sona ulaşırdı. Sevinirdik… Korkunç kötüler de zalimlikleriyle bize rüyalarımızda bile uğrarlardı…
Mesleği ticaret olan kardeşim anlatıyor; “Borç verdiğim birkaç kişi, ödeme vakti geçtiği halde borçlarını ödemiyorlar, istemeye de gönlüm razı değil. Ben de çok sıkışık durumdayım, ne yapacağımı bilmiyorum.”
Bu yazının devamı 185. sayıda.
Devamını okumak için satın alın
Bu sayıyı satın aldığınızda tüm yazılar açılır.
185. Sayıyı Satın AlGiriş yap
İlgili Yazılar
1 Uzun 1 Kısa İle Sinema Okuryazarlığı: Robot Ron Bir Sorun Var & Yumurtalar
Akademi cenahında muteber bir deyim olan “filmi okumak”, filmin anlaşılması için muayyen bir sinema kültürüne ve birikimini haiz olmak gerekliliğine işaret eder. İnsanlar özel bir eğitim almadan da bir filmin içeriğini elbette az ya da çok anlayabilirler, ancak medya, gerçekliği aslına çok uygun biçimde taklit ettiği için bizler onu kavramaktan ziyade, kolayca kabulleniriz. Bu mânâda Monaco’un çalışması, medya aygıtlarından aktarılanları nasıl anlamak gerektiğine dair detaylı bir sorgulamayı hedefler.
Nils Holgersson Dedemin Nesi Olur? Bayburt-İsveç Hattında Bir Çocuk Edebiyatı Kanonunun Öyküsü
On dokuzuncu yüzyıl İsveç kırsalına uzanmadan önce otuz beş yıl öncesinin Bayburt’una uzanmalıyız. İsveç’le Bayburt arasındaki göbek bağını hemen herkes bilir. Selma Lagerlöf ile dedemin tanış olduğunu da söylersem ve Nils Holgersson’un, kıymalı pideyle tatlandırılmış dede-nine-torun pazar sabahı resitalinin gizli kahramanı olduğunu da eklersem beni kovalamayın, olmayan arabamın egzozuna gazoz kutuları bağlamayın lütfen.
Geçimsiz Çöl Sessizliği
Geçimsizlik… İlk bakışta akla olumsuz şeyler getiren bu kelime, saklı kalmış bir mücevherdir aslında. Ama bu mücevherin de tıpkı diğer mücevherat gibi ağırlık ve değer bakımından ucuzu vardır, pahalısı vardır. Buna rağmen bizim aklımıza ucuz olanı gelir çoğu zaman. Tıpkı yalnızlık gibi… Yalnızlık da tıpkı geçimsizlik gibi iki türlüdür ve akla hep ucuz olanı gelir. Bu iki yalnızlıktan birinde yalnız kalmak kişinin kendi seçimi değildir, kişi bunu istemese de yalnız kalmıştır. Buna “yalnız kalmak” denir ve cebrî bir tarafı vardır.
Ahmet Örs’ten “Halkada Duranlara”: Poetik Bir Yoklama
Edebiyatın onarıcı ve özelde şiirin diriltici nefesinin yaşadığımız ağır insanlık tablosu önünde nasıl bir karşılığa ve etkiye sahip olacağının düşünülmesi gerekiyor evvela. Şiire bu anlamda kişiye bilinç aşılama ve karşı koyma azmi yükleyen
Hayat Yansıttıklarımızdan mı İbaret
Değişmek, dönüşmek veya dönüştürmek… İnsan yaşamının vazgeçilmez kavramları. Bunlar olmadan ‘ben yaşıyorum’ ve ‘ben de varım’ diyebilmek gerçekten çok zor. Çünkü insan hayatı sürekli biyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir değişim
Alışverişe devam et