Çocuk edebiyatı hızlı bir şekilde güçleniyor çeşitleniyor. Gündemi, zamanın ruhunu yakalayıp bünyesine katıyor. Çetrefilli konuları tartışmaktan kaçınmıyor. Sosyal rolleri, siyasal atmosferi, ölümü, göçü ayrılığı, aile içi şiddeti… Çocuğun yüksek huzuruna çıkartıyor.
Yaklaşık seksen senelik özerklik döneminde büyük oranda Avrupa, ABD merkezli yayıncılık faaliyeti belli çerçeveler çizdi. Çocuğa ulaşmada yeni rotalar belirledi. Ona öğretmek, onu eğitmek, onu A noktasından B noktasına götürmeye heveslenmekten çoktan vazgeçti. Yetişkin dünyasının kirini pasını ima eden estetik eksende dünyayı çevirdikçe çevirdi.
Bugünün edebiyatını takip ederken ve belli oranda bugüne gömülürken insanı ve edebiyatı daha hakim noktadan görmek adına dönemin klasiklerine dönüp değirmenimiz için oralardan da su kanalları açmak anlamlı geliyor bana ve bazı kitapları yazıldıktan elli, altmış sene sonra okumanın güzel yanlarını fark ediyorum.
İnternet kesilince ne olur, tüketimden kaçınmak için neler yapılır, çocuğun bireyselliği nasıl korunur, doğadan kopmamak adına çocuk hangi toprağa dikilir sorularını tartışan zamane romanlarının, öykülerinin neredeyse tam karşısında duruyor Amerikan taşrasını konu alan erken çocuk edebiyatı eserleri.
Bugün babaya önlük giydirip mutfağa sokmak, anneyi işe uğurlamak toplumsal cinsiyet hanesine olumlu bir çentik atılması ve kitabın sorumluluk alması diye değerlendiriliyorken, erkek kere erkek olan, toprak merkezli dört-beş çocuklu kalabalık aileden bahis açan, on üç yaşında işlerin çoğuna koşturan çocuğu sıradanlaştıran Amerikan taşrası rayihalı kitaplar oldukça tuhaf kaçabilir. Morpurgo kitabında da çiftliği, inekleri, ağır ve bitmek bilmeyen işleri, karakterli insan dostu köpekleri, güçlü olma mecburiyetini, gene de her şeye rağmen doğanın öngörülemezliği karşısındaki acizliği temanın içinde karşımıza çıkabiliyor ama yazarın odaklandığı şey özne konumundaki çocuğun kendi içindeki mücadele oluyor. Çocuğun gücünü ya da kırılganlığını takip ediyoruz ilerleyen sayfalarda. Gelgelelim, birazdan içine iyice dalacağım Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer vb. kitaplarda doğanın içindeki debelenme, savrulma ya da doğayla birlikte oyun oynama öylesine detaylı anlatılıyor ki, ana karakter kabul edebileceğimiz iki güzel av tazısı ve insan dostları çocuk Billy bile ikincil konuma geriliyor.
Sert koşullardaki aile sıcaklığı ıskalanmaksızın vahşi doğayı anlatan kitap, ortalığı velveleye veren it dalaşına tanık olan adamın, ihtiyar av köpeğiyle paylaştığı kısa ve anlamlı anla açılıyor.
Etrafında gördüğü iki kupa ve köpeğin ateşlediği hatıralar fitili sayesinde çocukluğuna ve iki muhteşem tazısıyla yaşadıklarına dalıyoruz. Tek bir zaman sıçramasıyla düz bir kurgu tercih ediliyor. Anne, baba, üç kızkardeş, büyükbaba, büyükanne ve sonlara doğru tatlı bir detayla bildirilen yoldaki bebeyle birlikte kalabalık, mutlu, dindar bir aileye dikiyoruz gözlerimizi.
Dünden bugüne değişen şeyler ve önemli paradigma farkı derken bunun gibi şeyleri kastediyorum işte. Binlerce farklı grup, cemaat ve mezhebin oluşturduğu ABD toplumsal koalisyonu bugün bize yansıtılan metropol merkezli anlamsız ve tüketen koşturmacadan oldukça farklı. Geniş araziler, hayvanlar, erkeğin fiziki ve zihinsel gücüne yaslanan ve kadını ev civarında bırakan aile hayatı, civardaki haşin, bakir doğa ve tüm tebdirlerin, sebeplerin ötesinde kutsalla kurulan güçlü bağ.
Amerikan dindarlığı, azizlerin halelerinde yükselen Hispanik ve Anglosakson katolikliğini bir kenara koyarsak, kutsal kitap ve onun hikayeleriyle güçlü bir şekilde lehimlenmiş durumda. Kitapta anne, baba, büyükbaba ve kızkardeşlerin yanı sıra, çoğunlukla gözümüzün önünde olan Billy’nin de sürekli dua ettiğine, olayların tanrı iradesiyle bağlantısını sık sık hatırladığına, inanma ile anlamayı biribirinden ayırmadığına çekiliyor dikkatimiz. Modernite sonrasında anlama, bilme, inanma üçlüsü çok sert bir şekilde biribirinden kopartıldığı için bugün hâlâ bocalayıp duruyoruz anlıyor muyum, biliyor muyum, yoksa inanıyor muyum soruları arasında. Oysa önemli antropologlardan Bronislaw Malinowski’nin belirttiği gibi avcı toplayıcılar, doğa olaylarının sebeplerini takip edip onların yıkıcı yanlarına önlem almaktan kaçınmazken, eylemlerinin kutsalla bağlanması, mühürlenmesi kaygısıyla dualarını, ayinlerini, ritüellerini savsaklamıyorlardı. Ya o ya diğeri kumarını oynamaktansa, hem o hem diğeri basiretli kararını veriyorlardı.
Billy adeta kara sevdaya tutulmuşçasına istiyor av tazılarını, iki tane güzel mi güzel tazı! Kabaca yetmiş beş dolarlık maliyet babasının belini bükecek ağırlıkta. Hem baba tüm taşralı çiftçiler gibi aileye doğrudan katkı sağlayacak katır almak için seferber etme derdinde birikimini. Bugünkü pedagojiyle dünkü pedagojinin ortak yanı çocuğun, aileye uygun gelmeyen isteğinde çocuğu yalnız bırakmak ama yalnız bırakırken de iradesini destekleyip harekete geçirmek. Aklıma hemen şu an ikisi de telif; bir resimli kitap ve bir romanda çocuğun isteğine kavuşması için ailelerinin onlardan rüştünü ispat etmesini bekledikleri geliyor. Biz yapamayız ama çok istiyorsan sen yap!
Kurduğu porsuk kapanları işe yarasa da gerekli parayı biriktirmek için iki sene geçmesi ve onlarca porsuk derisini okutması gerekiyordu. Zaman geçer, yeter ki irade yerinde kalsın, inanç ve hayaller de… Dergide bulup okuduğu ilan, hayatını değiştirecek iki güzel tazıya kavuşma günü, erkeklik ve dişilikleri başta birçok açıdan birbirinin zıttı gözüken iki tazının muhteşem uyumu, zamanla bölgenin en iyi rakun avcısı olması ve gelsin baht dönüşü! Çehov’un duvarda duran tüfeği yerine Billy’nin elinde duran baltası çağırıyor belayı. Yazar, gene bugünün kırılgan ahlak ve hukuk nosyonlarına yüz vermeyerek, doğal ahlakı ve bu ahlaka uyan esnek hukuku yansıtıyor. Oklahoma’da, Cherokee vadisinin Ozark dağları civarındaki sevilmez ve belalı aile Pritchardların çocuklarıyla girdikleri hayalet rakunu avlama iddiası sonrası tutuştukları kavgada yerdeki balta üzerine düşen Rubin’in durumu okuru ürkütüp tedirgin ediyor. Zincirleme belaların ortasına düşeceğini ve vahşi doğanın görece uysallığı ve dengesinin karşısında, insan doğasının iflah olmaz vahşeti ve gözügörmezliğiyle kuracağı zıtlıkla yazarın önemli bir eleştiriyi dile getireceğini düşünüyor. İnsanî trajedinin diğer her şeyi önemsizleştirmesini bekliyor. Ama öyle olmuyor. Pritchardların da bilgelik rezervine, birlikte yaşama duyarlığına sahip olduklarını anlıyoruz. Dövünmeden, yolunmadan, sevinirken cozutmadan, kutlarken abartmadan ölüm ve yaşam arasındaki her birime uygun insani tepki vermenin güzel tonları gözümüze, güzel sesleri kulağımıza doluyor.
Kitabın kendisine yaraşır finalinde, birçok büyük duyguyu iç içe yaşıyoruz. Bölgenin en önemli rakun avlama yarışmasına katılan Billy, kısa sürede yarışmacıların takdirini kazanıyor erkek tazı İhtiyar Dan ile dişi tazı Küçük Ann, tüm gönülleri fethediyor. Hakemin ve kimi yarışmacıların ağzıyla onların şimdiye dek görülmemiş, duyulmamış hünerleri taçlandırılıyor.
Yoğun fırtınadan hem sağ çıkmaya, hem de yarışmayı kazanmaya çalıştıkları bölümde verilen detaylarıyla sizi doğanın içine çekiyor. Yüzünüzün hareketsiz kalmaya, ayaklarınızın donmaya başladığını hissediyor, çaresizliği kabul etmemenin ne zor iş olduğunu anlıyorsunuz. Müsabaka hırsını, kazanma bencilliğini neredeyse hiç görmüyoruz. Rekabetin güzelliği ve mücadele ahlakını soluyoruz onların yerine. Ölümlerden her dönme anında bu kez olmayacak bu kez başaramayacak heyecanıyla hayatı savunma hattında alıyoruz yerimizi.
Dualar ve dualar! Kabul edilenler, edilmeyenler, duyulup duyulmadığı merak edilenler, duanın niteliği, Tanrı’nın duaya icabeti gibi esaslı ilahiyat soruları arasında, İncil’deki Eyüp Kitabı’nın ruhunu yansıtan isyan bölümü çıkıyor karşımıza. Olanları kabul etmekte zorlanan Billy’nin isyanını kabul etmesek bile onu anlıyor ayıplamakta zorlanıyoruz.
Kaybettiklerimize odaklanmamak, elde kalanları görebilmek ne zor! Billy gibi yaşından büyük işler başaran dev çocuk bile büyük duygusal bağını, başka bir şeyle dengeleyemiyor, ta ki tepede tüm asaletiyle açıp, efsaneyi dile getirip mucizeyi ispatlayan Kırmızı Eğrelti Otunu görene kadar!
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz. Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat …
Amerikan Taşrasından Bugüne Uymayan Haller Manzumesi
Çocuk edebiyatı hızlı bir şekilde güçleniyor çeşitleniyor. Gündemi, zamanın ruhunu yakalayıp bünyesine katıyor. Çetrefilli konuları tartışmaktan kaçınmıyor. Sosyal rolleri, siyasal atmosferi, ölümü, göçü ayrılığı, aile içi şiddeti… Çocuğun yüksek huzuruna çıkartıyor.
Yaklaşık seksen senelik özerklik döneminde büyük oranda Avrupa, ABD merkezli yayıncılık faaliyeti belli çerçeveler çizdi. Çocuğa ulaşmada yeni rotalar belirledi. Ona öğretmek, onu eğitmek, onu A noktasından B noktasına götürmeye heveslenmekten çoktan vazgeçti. Yetişkin dünyasının kirini pasını ima eden estetik eksende dünyayı çevirdikçe çevirdi.
Bugünün edebiyatını takip ederken ve belli oranda bugüne gömülürken insanı ve edebiyatı daha hakim noktadan görmek adına dönemin klasiklerine dönüp değirmenimiz için oralardan da su kanalları açmak anlamlı geliyor bana ve bazı kitapları yazıldıktan elli, altmış sene sonra okumanın güzel yanlarını fark ediyorum.
İnternet kesilince ne olur, tüketimden kaçınmak için neler yapılır, çocuğun bireyselliği nasıl korunur, doğadan kopmamak adına çocuk hangi toprağa dikilir sorularını tartışan zamane romanlarının, öykülerinin neredeyse tam karşısında duruyor Amerikan taşrasını konu alan erken çocuk edebiyatı eserleri.
Bugün babaya önlük giydirip mutfağa sokmak, anneyi işe uğurlamak toplumsal cinsiyet hanesine olumlu bir çentik atılması ve kitabın sorumluluk alması diye değerlendiriliyorken, erkek kere erkek olan, toprak merkezli dört-beş çocuklu kalabalık aileden bahis açan, on üç yaşında işlerin çoğuna koşturan çocuğu sıradanlaştıran Amerikan taşrası rayihalı kitaplar oldukça tuhaf kaçabilir. Morpurgo kitabında da çiftliği, inekleri, ağır ve bitmek bilmeyen işleri, karakterli insan dostu köpekleri, güçlü olma mecburiyetini, gene de her şeye rağmen doğanın öngörülemezliği karşısındaki acizliği temanın içinde karşımıza çıkabiliyor ama yazarın odaklandığı şey özne konumundaki çocuğun kendi içindeki mücadele oluyor. Çocuğun gücünü ya da kırılganlığını takip ediyoruz ilerleyen sayfalarda. Gelgelelim, birazdan içine iyice dalacağım Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer vb. kitaplarda doğanın içindeki debelenme, savrulma ya da doğayla birlikte oyun oynama öylesine detaylı anlatılıyor ki, ana karakter kabul edebileceğimiz iki güzel av tazısı ve insan dostları çocuk Billy bile ikincil konuma geriliyor.
Etrafında gördüğü iki kupa ve köpeğin ateşlediği hatıralar fitili sayesinde çocukluğuna ve iki muhteşem tazısıyla yaşadıklarına dalıyoruz. Tek bir zaman sıçramasıyla düz bir kurgu tercih ediliyor. Anne, baba, üç kızkardeş, büyükbaba, büyükanne ve sonlara doğru tatlı bir detayla bildirilen yoldaki bebeyle birlikte kalabalık, mutlu, dindar bir aileye dikiyoruz gözlerimizi.
Dünden bugüne değişen şeyler ve önemli paradigma farkı derken bunun gibi şeyleri kastediyorum işte. Binlerce farklı grup, cemaat ve mezhebin oluşturduğu ABD toplumsal koalisyonu bugün bize yansıtılan metropol merkezli anlamsız ve tüketen koşturmacadan oldukça farklı. Geniş araziler, hayvanlar, erkeğin fiziki ve zihinsel gücüne yaslanan ve kadını ev civarında bırakan aile hayatı, civardaki haşin, bakir doğa ve tüm tebdirlerin, sebeplerin ötesinde kutsalla kurulan güçlü bağ.
Amerikan dindarlığı, azizlerin halelerinde yükselen Hispanik ve Anglosakson katolikliğini bir kenara koyarsak, kutsal kitap ve onun hikayeleriyle güçlü bir şekilde lehimlenmiş durumda. Kitapta anne, baba, büyükbaba ve kızkardeşlerin yanı sıra, çoğunlukla gözümüzün önünde olan Billy’nin de sürekli dua ettiğine, olayların tanrı iradesiyle bağlantısını sık sık hatırladığına, inanma ile anlamayı biribirinden ayırmadığına çekiliyor dikkatimiz. Modernite sonrasında anlama, bilme, inanma üçlüsü çok sert bir şekilde biribirinden kopartıldığı için bugün hâlâ bocalayıp duruyoruz anlıyor muyum, biliyor muyum, yoksa inanıyor muyum soruları arasında. Oysa önemli antropologlardan Bronislaw Malinowski’nin belirttiği gibi avcı toplayıcılar, doğa olaylarının sebeplerini takip edip onların yıkıcı yanlarına önlem almaktan kaçınmazken, eylemlerinin kutsalla bağlanması, mühürlenmesi kaygısıyla dualarını, ayinlerini, ritüellerini savsaklamıyorlardı. Ya o ya diğeri kumarını oynamaktansa, hem o hem diğeri basiretli kararını veriyorlardı.
Billy adeta kara sevdaya tutulmuşçasına istiyor av tazılarını, iki tane güzel mi güzel tazı! Kabaca yetmiş beş dolarlık maliyet babasının belini bükecek ağırlıkta. Hem baba tüm taşralı çiftçiler gibi aileye doğrudan katkı sağlayacak katır almak için seferber etme derdinde birikimini. Bugünkü pedagojiyle dünkü pedagojinin ortak yanı çocuğun, aileye uygun gelmeyen isteğinde çocuğu yalnız bırakmak ama yalnız bırakırken de iradesini destekleyip harekete geçirmek. Aklıma hemen şu an ikisi de telif; bir resimli kitap ve bir romanda çocuğun isteğine kavuşması için ailelerinin onlardan rüştünü ispat etmesini bekledikleri geliyor. Biz yapamayız ama çok istiyorsan sen yap!
Kurduğu porsuk kapanları işe yarasa da gerekli parayı biriktirmek için iki sene geçmesi ve onlarca porsuk derisini okutması gerekiyordu. Zaman geçer, yeter ki irade yerinde kalsın, inanç ve hayaller de… Dergide bulup okuduğu ilan, hayatını değiştirecek iki güzel tazıya kavuşma günü, erkeklik ve dişilikleri başta birçok açıdan birbirinin zıttı gözüken iki tazının muhteşem uyumu, zamanla bölgenin en iyi rakun avcısı olması ve gelsin baht dönüşü! Çehov’un duvarda duran tüfeği yerine Billy’nin elinde duran baltası çağırıyor belayı. Yazar, gene bugünün kırılgan ahlak ve hukuk nosyonlarına yüz vermeyerek, doğal ahlakı ve bu ahlaka uyan esnek hukuku yansıtıyor. Oklahoma’da, Cherokee vadisinin Ozark dağları civarındaki sevilmez ve belalı aile Pritchardların çocuklarıyla girdikleri hayalet rakunu avlama iddiası sonrası tutuştukları kavgada yerdeki balta üzerine düşen Rubin’in durumu okuru ürkütüp tedirgin ediyor. Zincirleme belaların ortasına düşeceğini ve vahşi doğanın görece uysallığı ve dengesinin karşısında, insan doğasının iflah olmaz vahşeti ve gözügörmezliğiyle kuracağı zıtlıkla yazarın önemli bir eleştiriyi dile getireceğini düşünüyor. İnsanî trajedinin diğer her şeyi önemsizleştirmesini bekliyor. Ama öyle olmuyor. Pritchardların da bilgelik rezervine, birlikte yaşama duyarlığına sahip olduklarını anlıyoruz. Dövünmeden, yolunmadan, sevinirken cozutmadan, kutlarken abartmadan ölüm ve yaşam arasındaki her birime uygun insani tepki vermenin güzel tonları gözümüze, güzel sesleri kulağımıza doluyor.
Kitabın kendisine yaraşır finalinde, birçok büyük duyguyu iç içe yaşıyoruz. Bölgenin en önemli rakun avlama yarışmasına katılan Billy, kısa sürede yarışmacıların takdirini kazanıyor erkek tazı İhtiyar Dan ile dişi tazı Küçük Ann, tüm gönülleri fethediyor. Hakemin ve kimi yarışmacıların ağzıyla onların şimdiye dek görülmemiş, duyulmamış hünerleri taçlandırılıyor.
Yoğun fırtınadan hem sağ çıkmaya, hem de yarışmayı kazanmaya çalıştıkları bölümde verilen detaylarıyla sizi doğanın içine çekiyor. Yüzünüzün hareketsiz kalmaya, ayaklarınızın donmaya başladığını hissediyor, çaresizliği kabul etmemenin ne zor iş olduğunu anlıyorsunuz. Müsabaka hırsını, kazanma bencilliğini neredeyse hiç görmüyoruz. Rekabetin güzelliği ve mücadele ahlakını soluyoruz onların yerine. Ölümlerden her dönme anında bu kez olmayacak bu kez başaramayacak heyecanıyla hayatı savunma hattında alıyoruz yerimizi.
Dualar ve dualar! Kabul edilenler, edilmeyenler, duyulup duyulmadığı merak edilenler, duanın niteliği, Tanrı’nın duaya icabeti gibi esaslı ilahiyat soruları arasında, İncil’deki Eyüp Kitabı’nın ruhunu yansıtan isyan bölümü çıkıyor karşımıza. Olanları kabul etmekte zorlanan Billy’nin isyanını kabul etmesek bile onu anlıyor ayıplamakta zorlanıyoruz.
Kaybettiklerimize odaklanmamak, elde kalanları görebilmek ne zor! Billy gibi yaşından büyük işler başaran dev çocuk bile büyük duygusal bağını, başka bir şeyle dengeleyemiyor, ta ki tepede tüm asaletiyle açıp, efsaneyi dile getirip mucizeyi ispatlayan Kırmızı Eğrelti Otunu görene kadar!
Yazar
1979 yılında Bayburt’ta doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Akademik çalışmalar yürüten çeşitli dernek ve vakıflarda koordinatörlük görevlerinde bulundu. Birçok dil öğrendi; bir kısmını zamanla unuttu. Bir dönem Latinceye Giriş dersleri verdi.
Oğlunun doğumunun ardından çalışmalarını büyük ölçüde çocuk edebiyatı ve okuma kültürü üzerine yoğunlaştırdı. Son on yıldır; Arka Kapak, Agos Kirk, İyi Kitap, Ebeveynus, İthaf Sanat ve Nida dergilerinin yanı sıra Kitapeki, Gazete Duvar ve Bilmek Vaktidir gibi platformlarda kitap eleştirileri ve tanıtım yazıları kaleme almaktadır. Aynı zamanda editörleri arasında yer aldığı Kipatistan sosyal medya grubunda yayın faaliyetlerini sürdürmektedir.
Kütüphanelerde çocuklar ve okuma kültürü üzerine çeşitli çalışmalar yürütmektedir. Hep yaşlıdır; ya da hiç yaşlanmamaktadır.
İlgili Yazılar
Günlerden Bir Gün
‘Kelimelerin kalbi neresidir?’ diye soracak olduğumda; soruma karşı bir soruyu duyuveriyorum: ‘Kelimelerin bir kalbi var mıdır?’ Sorular çoğalıyor… ’Peki kalbin bir raf ömrü var mıdır?’ ‘Bedenin ve kalbin ölümü hep eş zamanlı mıdır?’ ‘Hem çürümenin hem de onarımın merkezi orası mı oluyor?’ ‘Ne emek ne ekmek önce kalbimiz bozuluyor, diyen haklı mı?’
Hikâye Değirmeninde Öğütülen İnsan
Coğrafyanın, kaderin, insanların ve hikâyelerin sürekli akıp durduğunu, dönüştüğünü, iyi ve kötü anlamda birbirini beslediğini mükemmele yakın anlatan Değirmenler Vadisi kitabını ilk kez okuduğum günkü heyecanımı hâlâ hatırlıyorum. Doksan küsur sayfada bunca çok şey, bunca yalınlıkta, bunca ustalıkla nasıl anlatılır diye ağzı açık ayran budalası gibi bakakalmıştım sayfalara, cümlelere sözcüklere. Kadim anlatıların, masalların çeşnisi vardı ama modern bir hikâyeydi anlatılan.
Bir Film Nasıl İzlenir?‘Kısa’dan ‘Uzun’a Çocuklar ve Aileler için Film Rehberine Giriş
Günümüzde film izleme eylemi ya da video izleme hayatımızın her anını kuşatmış durumda. Hâl böyle olunca da anne ve babalar, çocukları için uygun içerikleri bulma noktasında sorun yaşayabiliyor. Nereye bakılacağı, neyin izlenebileceği, hangi mecraların çocuklar için daha elverişli olduğu önemli bir sorunsal ama bu sorunları aşabilmek adına 2025’te Nida dergisinde çocukları ve ebeveynleri ilgilendirecek film izleme alışkanlıklarını, bir filmi okumanın önemini ve en önemlisi Sinema Okuryazarlığı mefhumunu masaya yatırmanın zamanı geldi de geçti.
Kara Tahta’dan Öğretmenliğe Dair Notlar
Sinemada eğitimcileri, muallimleri konu alan filmlerin mühim bir bölümünde onların yaşadıkları zorluklardan bahsedilir. Bu zorluk, kimi zaman eğitim sistemindeki aksaklıklardan, disiplin ve ceza mekanizmasını işleten yönetici kadrolardan kaynaklandığı gibi talebelerin, öğrencilerin terbiye edilmeleri, eğitim-öğretim hayatları içerisinde karşılaşılan durumlardan ibaret olabilmektedir.
Oyun
Sosyal medyada can bulmuş parçalı gerçekler sayesinde artık nefes alıyoruz. Hayran olduğumuz kişileri takip etmek, içimizde kontrolsüz hisler uyandırıyor…Daha çok sıkılıyoruz. Daha fazla özeniyoruz. Gereksiz iltifatlar ediyoruz, bir kere bile aynı sofraya oturmadığımız, göz göze bakmadığımız insanlara. Gelişmek, iyileşmek yerine kendimizi dondurarak sadece takip ve taklit ediyor, kendi sesimizi tanıyamıyoruz. Sosyal medyada gezinirken, bir iltifat …