Atalar sözü olan ‘Kör ölür, badem gözlü olur’ tümcesi de bizi hemen hemen aynı kapıya götürür. Bu kapının üzerinde sitem, şikayet, vefasızlık vardır. İnsanın değeri bazen hayatteyken bilinir, çoğu zamansa dünyasını değiştirdikten sonra.
***
Bir lügatin sayfalarını çevirdiğimizde; karşımıza çıkan onca kelime, insanın eşyayı adlandırma kabiliyetinin de yansımasıdır. Bunca ‘şey’i adlandıran\tanımlayan insan, üzerinde taşıdığı kimliği de tanımlamaya meylederek, insana dair sayısız tarif yapmıştır. Filozofların uzlaştığı şey malumunuz: insanın bir hayvan olduğud. Ancak bu tanımların hemen hepsinde insanın tek vasfı öne çıkartılmıştır. Artık insan, körün tarifindeki filden pek de farklı değildir. Buna rağmen, İbn-i Haldun’un insan tarifini konuyla da ilgili olduğundan burada anmak istiyorum. Kendisi, ‘’alışkanlıklarının çocuğu olan varlık’’ nitelemesini yapar, insanı anarken.
Alışkanlıklar zincirini oluşturan halkaların boyutu ve niteliği ise; özneldir, şahsidir. Şeriati’nin, ‘Senin İsmail’in dediğidir. İnsan, kendisi için yerleştirilen levhalara\işaretlere zamanla yabancılaşabilir. Yabancı kalışın buradaki adı alışmaktır. Askerde nöbet tutan erlere komutanlar; sen uyursan hepimiz ölürüz, diyerek yaptığı vazifenin önemini hatırlatır. Alışmak az daha ölmektir. Hergün biraz daha fazla. Tam karşıtı olan alış(a)mamanın insana konfor sağladığını iddia etmiyorum hatta körler çarşısında ayna satmak gibi bir ızdırap da var işin ucunda. Fakat, bu dilden kurtulmanın yolu alışkanlık perdesini aralamaktan geçiyor. Bunu gerçekleştirmeye azmedenler, Sezai Karakoç’un Küçük Naat’ında bulacaklar kendini:
‘Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi
Herkesin konuştuğu dilden mahrum
Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci
Bu yepyeni dile doğru yürümek hatta koşmak gerekiyor. Uçabilirsiniz de…
Bir yerde yangın ve ölçüsüzlük varsa, yangını bırakıp ölçüsüzlüğü söndürün der, Pratogras. Bu ölçüsüzlük yazın dünyasında, iki şekilde tezahür eder: Seyrani’yi haklı çıkarırcasına ya takdir edip kıymet bilmede geç kalırız; yahut bir başka uca savrularak, sevdiğimizi aşırı yüceltir, yere göğe sığdıramayız. Her iki alışkanlık da pek hayra alamet değil.
***
Gelelim, Bir Yazarın Notları’na. Dolayısıyla eserin müellifine, Hüseyin Su’nun tabiriyle, Entelektüel Öfke: Nuri Pakdil’e.
Yazarı, bir kitapla anlamak da anlatmak da elbette bir yere kadar mümkün. Buna karşın Bir Yazar’ın Notları, Pakdil’in dünyasını yakından tanımak için oldukça veri sunuyor. Üç ayrı kitaptan oluşan serinin son iki kitabı, ilk kitaptan hayli zaman sonra yayınlandı. Benim burada ele aldığım serinin ilk kitabı: Bir Yazarın Notları (1), 1976 ile 1980 arasındaki yazılardan oluşuyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı eseri için, bir tür kısıtlaması yapmak ne kadar zorsa, Bir Yazarın Notları için de aynısı geçerli. Kimi yerde günlük, kimi yerde deneme, kimi yerde de bir tiyatro metni havası alırız.
Pakdil’in yazı serüvenindeki duraklarını, gözlemlerini, çağdaş yazarlara dair kanaatlerini, yaşadığı yerler ve tanıştığı insanların üzerindeki etkisini bu notlarda buluruz.
‘Yazmak: uzun bir yürüyüşe başlamaktır.’ diyen Pakdil, sanat ve edebiyatın işlevini de tüm sömürülere karşı koymak olarak adlandırır. Kelimeler ve onların meydana getirdiği cümleler hiç de önemsiz değildir; çünkü:
‘Cehenneme de sözcüklerle varılır. Çıkış da onlarla.’
İnsan O’nu [ Yaratıcısını ] algılamaya çalıştıkca zihinsel yetkinliğinin ürününü alacaktır. Ve Kitap’ta övülen İbrahim(as)’in kuşları dört bir koldan çağırdığında kendine doğru koşmasına tanık olduğu gibi, hem çağına hem de kendine tanık olacaktır. Böyle algılandığında hakikat, metni dokuyan İbrahim’den bir işaret taşır alnında. Aradaki bağ da şöyle oluşur:
– Kurşun tozlarını sıkıştırarak, gizli bir tutkalla yapıştırıp sürerim yazı makineme: serçeleri bırakırım yeryüzüne + bir araya gelirler = bunlar: cümleler!
2.Dünya Savaşı’na başta olmak üzere dünyanın seyrini etkileyen pek çok olaya tanıklık eden Pakdil, çağın insanda açtığı yarayı da görenlerdendir. Bu yaranın diğer adı bunalımdır. Tarifi de şöyledir:
– Eti, kemiği, dışkısı, ahlakı, başkaldırısı, inancı, reddi, kabülü, özlemi, ruhu bir havanda ezilerek bulamaç olup çıkmıştır: insanın konumu.
Bu bunalım, yazarları da oldukça etkilemiştir. Hatta Pakdil de, Fethi Gemuhluoğlu’na yazdığı bir mektubunda bu bunalımdan nasibine düşeni aldığını, şu sıralar Sarte’nin bunalımı var üzerimde; diyerek anlatılır. Ancak, Pakdil’i bu bunalımdan kurtaran ya da diğerlerini o kör kuyuda bırakan önemli bir nokta vardır. Yazarın Notları’ndan takip edelim:
‘Aslında, yaşamak, tanıklık yapmaktır: O Büyük Sorguda… Yeterince, daha bunu anlayamadık sanıyorum. Bunalımlarımızın kökeninde, bunalımlarımızın evrensel boyutunda da, o Büyük Sorguya inanmamanın olumsuzluğu vardır.
O Büyük Sorguya inanmadan kurtulamayacağız olumsuzluklarımızdan.’
Notları okurken, Pakdil’in ‘yazma ritüelleri’ni de öğreniriz. Bunlardan en dikat çekici olanlardan birisi, masaya ev giysisiyle oturmamasıdır:
‘Çalışamıyorum böyle yapmadım mı; denedim. Tıraş da olurum.’ Arkasından neden böyle yaptığını daha detaylı anlatır:
– Kendinize bir çeki düzen verdiniz mi, büyüyor yazı yazmanın sorumluluğu; bir bakıma, daha ciddi bulmaya başlıyorsunuz işinizi.
Yazarların farklı farklı çalışma prensibleri\tutumları vardır. Mesela Attila İlhan’ın, misafiri olduğunda dahi, yazma vakti geldiğinde müsaade istediğini duymuştum. Zamanı verimli kullanma teknikleri de, yazardan yazara değişir. Pakdil, sabahları erken kalkıp yol alanlardan olmaktan yanadır: ‘Erkenden, kalkıldı mı, önünde yürünüyor gün’ün. Zaman size egemen olacağı yerde, siz egemen oluyorsunuz ona. Bir duygu da olsa bu, en azından güzel değil midir bu da? (…) Bir de öğle sonu uykucuğu var; önemli mi önemli. Olanak bulunabilirse elbette. Kuşluk uykusunun küçük kardeşidir bu uykucuk.
İkisi de olumludur.
İkisi de edebiyat dostudur.’
Yazar notlarında, kalbe ayrı bir önem verir. Kalbe ve onun donanımına. Yüreğin işlevini, tüm boyutlarıyla insan ve insanlık tarihi için bir kere daha hatırlatır, hatırlatalım:
‘İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır.
Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda. Anlatmaya, yorumlamaya gücümüzün yetmediği bir giz birikimi bu. İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün nasıl kayıp gidecek elinizden!
(…)
Ne emek, ne ekmek; önce kalbimiz bozuluyor çünkü.’
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Sen ürkek bakışlarınla, titreyen dilinle, dudaklarının ucuna gelip gelip kaybolan titrek sesinle bir türlü adını koyamadın. Neye dönüştü bu, aslolanı bulmaya mı yoksa paslanmaya mı? Sığıntı gibi durdun saklandığın cümlelerin ardı sıra… Önce gözyaşların seni terk etti, sonra melekler…
Yanakların ıslaklığı unutunca, kalbinin o ince zarı yavaştan kalınlaşmaya başladı… Belki hissetin bunu belki de hissetmedin… Kaçtın sanki kendinden kaçmak kolaymış gibi, kaçtın sanki İNSAN KENDİNE YAKALANMAZMIŞ gibi…
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.
Bir Yazarın Notları
Kayserili halk ozanı Seyrani, gözlerini bu dünyaya kapatmadan evvel, şöyle demiş:
‘Sağlığımda beni teperler \ Ölünce mezarım öperler’
Atalar sözü olan ‘Kör ölür, badem gözlü olur’ tümcesi de bizi hemen hemen aynı kapıya götürür. Bu kapının üzerinde sitem, şikayet, vefasızlık vardır. İnsanın değeri bazen hayatteyken bilinir, çoğu zamansa dünyasını değiştirdikten sonra.
***
Bir lügatin sayfalarını çevirdiğimizde; karşımıza çıkan onca kelime, insanın eşyayı adlandırma kabiliyetinin de yansımasıdır. Bunca ‘şey’i adlandıran\tanımlayan insan, üzerinde taşıdığı kimliği de tanımlamaya meylederek, insana dair sayısız tarif yapmıştır. Filozofların uzlaştığı şey malumunuz: insanın bir hayvan olduğud. Ancak bu tanımların hemen hepsinde insanın tek vasfı öne çıkartılmıştır. Artık insan, körün tarifindeki filden pek de farklı değildir. Buna rağmen, İbn-i Haldun’un insan tarifini konuyla da ilgili olduğundan burada anmak istiyorum. Kendisi, ‘’alışkanlıklarının çocuğu olan varlık’’ nitelemesini yapar, insanı anarken.
Alışkanlıklar zincirini oluşturan halkaların boyutu ve niteliği ise; özneldir, şahsidir. Şeriati’nin, ‘Senin İsmail’in dediğidir. İnsan, kendisi için yerleştirilen levhalara\işaretlere zamanla yabancılaşabilir. Yabancı kalışın buradaki adı alışmaktır. Askerde nöbet tutan erlere komutanlar; sen uyursan hepimiz ölürüz, diyerek yaptığı vazifenin önemini hatırlatır. Alışmak az daha ölmektir. Hergün biraz daha fazla. Tam karşıtı olan alış(a)mamanın insana konfor sağladığını iddia etmiyorum hatta körler çarşısında ayna satmak gibi bir ızdırap da var işin ucunda. Fakat, bu dilden kurtulmanın yolu alışkanlık perdesini aralamaktan geçiyor. Bunu gerçekleştirmeye azmedenler, Sezai Karakoç’un Küçük Naat’ında bulacaklar kendini:
‘Ben yeni doğmuş bir çocuk gibi
Herkesin konuştuğu dilden mahrum
Ama yepyeni bir dil konuşmanın sevinci
Bu yepyeni dile doğru yürümek hatta koşmak gerekiyor. Uçabilirsiniz de…
Bir yerde yangın ve ölçüsüzlük varsa, yangını bırakıp ölçüsüzlüğü söndürün der, Pratogras. Bu ölçüsüzlük yazın dünyasında, iki şekilde tezahür eder: Seyrani’yi haklı çıkarırcasına ya takdir edip kıymet bilmede geç kalırız; yahut bir başka uca savrularak, sevdiğimizi aşırı yüceltir, yere göğe sığdıramayız. Her iki alışkanlık da pek hayra alamet değil.
***
Gelelim, Bir Yazarın Notları’na. Dolayısıyla eserin müellifine, Hüseyin Su’nun tabiriyle, Entelektüel Öfke: Nuri Pakdil’e.
Yazarı, bir kitapla anlamak da anlatmak da elbette bir yere kadar mümkün. Buna karşın Bir Yazar’ın Notları, Pakdil’in dünyasını yakından tanımak için oldukça veri sunuyor. Üç ayrı kitaptan oluşan serinin son iki kitabı, ilk kitaptan hayli zaman sonra yayınlandı. Benim burada ele aldığım serinin ilk kitabı: Bir Yazarın Notları (1), 1976 ile 1980 arasındaki yazılardan oluşuyor. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı eseri için, bir tür kısıtlaması yapmak ne kadar zorsa, Bir Yazarın Notları için de aynısı geçerli. Kimi yerde günlük, kimi yerde deneme, kimi yerde de bir tiyatro metni havası alırız.
Pakdil’in yazı serüvenindeki duraklarını, gözlemlerini, çağdaş yazarlara dair kanaatlerini, yaşadığı yerler ve tanıştığı insanların üzerindeki etkisini bu notlarda buluruz.
‘Yazmak: uzun bir yürüyüşe başlamaktır.’ diyen Pakdil, sanat ve edebiyatın işlevini de tüm sömürülere karşı koymak olarak adlandırır. Kelimeler ve onların meydana getirdiği cümleler hiç de önemsiz değildir; çünkü:
‘Cehenneme de sözcüklerle varılır. Çıkış da onlarla.’
İnsan O’nu [ Yaratıcısını ] algılamaya çalıştıkca zihinsel yetkinliğinin ürününü alacaktır. Ve Kitap’ta övülen İbrahim(as)’in kuşları dört bir koldan çağırdığında kendine doğru koşmasına tanık olduğu gibi, hem çağına hem de kendine tanık olacaktır. Böyle algılandığında hakikat, metni dokuyan İbrahim’den bir işaret taşır alnında. Aradaki bağ da şöyle oluşur:
– Kurşun tozlarını sıkıştırarak, gizli bir tutkalla yapıştırıp sürerim yazı makineme: serçeleri bırakırım yeryüzüne + bir araya gelirler = bunlar: cümleler!
2.Dünya Savaşı’na başta olmak üzere dünyanın seyrini etkileyen pek çok olaya tanıklık eden Pakdil, çağın insanda açtığı yarayı da görenlerdendir. Bu yaranın diğer adı bunalımdır. Tarifi de şöyledir:
– Eti, kemiği, dışkısı, ahlakı, başkaldırısı, inancı, reddi, kabülü, özlemi, ruhu bir havanda ezilerek bulamaç olup çıkmıştır: insanın konumu.
Bu bunalım, yazarları da oldukça etkilemiştir. Hatta Pakdil de, Fethi Gemuhluoğlu’na yazdığı bir mektubunda bu bunalımdan nasibine düşeni aldığını, şu sıralar Sarte’nin bunalımı var üzerimde; diyerek anlatılır. Ancak, Pakdil’i bu bunalımdan kurtaran ya da diğerlerini o kör kuyuda bırakan önemli bir nokta vardır. Yazarın Notları’ndan takip edelim:
‘Aslında, yaşamak, tanıklık yapmaktır: O Büyük Sorguda… Yeterince, daha bunu anlayamadık sanıyorum. Bunalımlarımızın kökeninde, bunalımlarımızın evrensel boyutunda da, o Büyük Sorguya inanmamanın olumsuzluğu vardır.
O Büyük Sorguya inanmadan kurtulamayacağız olumsuzluklarımızdan.’
Notları okurken, Pakdil’in ‘yazma ritüelleri’ni de öğreniriz. Bunlardan en dikat çekici olanlardan birisi, masaya ev giysisiyle oturmamasıdır:
‘Çalışamıyorum böyle yapmadım mı; denedim. Tıraş da olurum.’ Arkasından neden böyle yaptığını daha detaylı anlatır:
– Kendinize bir çeki düzen verdiniz mi, büyüyor yazı yazmanın sorumluluğu; bir bakıma, daha ciddi bulmaya başlıyorsunuz işinizi.
Yazarların farklı farklı çalışma prensibleri\tutumları vardır. Mesela Attila İlhan’ın, misafiri olduğunda dahi, yazma vakti geldiğinde müsaade istediğini duymuştum. Zamanı verimli kullanma teknikleri de, yazardan yazara değişir. Pakdil, sabahları erken kalkıp yol alanlardan olmaktan yanadır: ‘Erkenden, kalkıldı mı, önünde yürünüyor gün’ün. Zaman size egemen olacağı yerde, siz egemen oluyorsunuz ona. Bir duygu da olsa bu, en azından güzel değil midir bu da? (…) Bir de öğle sonu uykucuğu var; önemli mi önemli. Olanak bulunabilirse elbette. Kuşluk uykusunun küçük kardeşidir bu uykucuk.
İkisi de olumludur.
İkisi de edebiyat dostudur.’
Yazar notlarında, kalbe ayrı bir önem verir. Kalbe ve onun donanımına. Yüreğin işlevini, tüm boyutlarıyla insan ve insanlık tarihi için bir kere daha hatırlatır, hatırlatalım:
‘İnsanın en çok kalbi temiz olmalıdır.
Tüm organlarımıza buyuran bir güç var onda. Anlatmaya, yorumlamaya gücümüzün yetmediği bir giz birikimi bu. İnsanı kalbinden tutamadınız mı, görün nasıl kayıp gidecek elinizden!
(…)
Ne emek, ne ekmek; önce kalbimiz bozuluyor çünkü.’
Yazar
Tilkilere kazaklarını, zürafalara ise montlarını giydirecek kadar soğuk bir kış gününde doğduğu rivayet edilir. Yıllar sonra sınıf öğretmeni olması ve her sabaha onlarca çocukla başlaması, bu soğuğu giderme çabası olarak yorumlanabilir.
Hâlen, memleketin en geniş katılımlı okuma hareketlerinden biri olan Endülüs Okuma Hareketi’nin koordinatörlüğünü yürütmektedir. Çocuk edebiyatı alanında yayımlanmış üç kitabı bulunmaktadır.
Yazı ve çalışmaları; Nida Dergisi, Karatahta, Hece Öykü, Yitiksöz, Hayal Bilgisi, Temmuz, Kuşluk ve Kardelendergilerinde yayımlandı. Hâlen Ankara’da yaşamakta ve yazı çalışmalarını sürdürmektedir.
İlgili Yazılar
Sinemada Öteki ve Oryantalizm Üzerine Okumalar
Lumiere Kardeşlerin ilk çektiği videolardan Griffith’in Bir Ulusun Doğuşu filmine, 1920’lerin Arap Şeyhleri temalı filmlerinden 11 Eylül olaylarına, oradan da günümüze kadar uzanan pek çok tarihi filmde ‘öteki’ temsilinin beyazperdede farklı biçimlerde yer edindiği söylenebilir. Hollywood sinemasında öne çıkan “öteki” temsili tarihsel süreçte farklı toplumlar ve ırklar bağlamında sahnelenir. Sinemada öteki sunumunda “kötü adamlar” kategorisine …
Afganistan’a Yolculuk ve Sabır Taşı’nın Çatlaması
11 Eylül sonrası dünya sinemalarında öne çıkan önemli bir mesele de Müslüman kadınların toplumdaki konumu, değeri üzerindedir. Bu meselenin can alıcı tarafını ikiye ayırdığımızda kadınların gerek İslam toplumunda gerekse Batı toplumlarında yaşadıkları sorunlar karşımıza çıkar. Müslüman kadınların Batıda yaşadığı sorunları bir tarafa bırakıp Doğu’da, daha doğru kendi toplumunda yaşadıklarını bu yazıda ele alacağız.
Adını Sen Koy…
Sen ürkek bakışlarınla, titreyen dilinle, dudaklarının ucuna gelip gelip kaybolan titrek sesinle bir türlü adını koyamadın. Neye dönüştü bu, aslolanı bulmaya mı yoksa paslanmaya mı? Sığıntı gibi durdun saklandığın cümlelerin ardı sıra… Önce gözyaşların seni terk etti, sonra melekler…
Yanakların ıslaklığı unutunca, kalbinin o ince zarı yavaştan kalınlaşmaya başladı… Belki hissetin bunu belki de hissetmedin… Kaçtın sanki kendinden kaçmak kolaymış gibi, kaçtın sanki İNSAN KENDİNE YAKALANMAZMIŞ gibi…
Zeyniler Köyü ve Çalıkuşu’nun İzinde Bir Yolculuk
Bu noktadan hareketle de salt mekân seçimi bağlamında bile olsa, bazen bir roman, bir mekânı öylesine sahiplenir ki, o yer artık yalnızca coğrafi bir nokta olmaktan çıkar, edebiyatın bir parçasına dönüşür ve biz o romanı okurken işlenen tema bir yana, öte yandan da bu temanın ve konunun geçmiş olduğu seçilen mekânı da okumuş ve bu okuma süreci içerisinde de o mekânda olmanın gerçekliğini hissederiz ki, salt mekân seçimi bağlamında da olsa işte orada olma başarısını sağlamış oluşu ile de okuduğumuz romanın içinde buluruz kendimizi.
Şiir Hukuku
“Şair ilhamının kaynağı nedir?” sorusu kökleri eskiçağlara kadar uzanan hukuki bir meseleydi. Sorun, cahiliye dönemi Araplarının bir tür edebi eğlencesi olan kaside şairlerine yönelik bakışlarından daha köklüydü. Zira Müslümanlar şiir konusunda iki taraftan Yunan-Roma ve Sasani ahlâkıyla yüzleştiler. Yunan-Roma düşüncesinde şiir etika, Sasani düşüncesinde ise edeb denilen köklü siyasi-hukuki yapıları yeniden diriltebilirdi.