Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
Bu çölde asırlarca dolaştım. Kelimelerin ardından yetişemeyeceğimi, mesafeyi hiç kapatamayacağımı anladım. Kabullendim. Ama onlarla aramı açtıkça kendimle de mesafemin açıldığını gördüm. Gözüme kaç defa kumlar doldu. Nice kervancı başıyla oturup sohbet ettim. Çocuklara kumdan kaleler yaptım. Yıkıldı, bir daha yaptım. Bir daha ve bir daha… Bana düşen, bir ömür boyunca yetişemeyeceğim bir gölgeyi kovalamak mı? Yoksa bu yorucu koşuyu bırakıp içime kapanmak mı? Peki, ya sen bilge, bu kadar sabırlı mısın? Sözümü hiç bölmeden dinlediğine göre evet. Evet daha sabırlısın. Susmak bir sanatsa sen bu işin pirisin. Konuşunca da kelimeleri tespihe ustalıkla dizersin. Bazen ‘tufan’ dersin bazen ‘kuyu’. Bazen Tur Dağı’ndan gelirsin elinde âsa ile. Dilim düğümlendiğinde ne yapmam gerektiğini sen öğretmiştin. Çocuktum. Yıldızları seyre dalmıştım. Bu defa hepsini saymadan uyumayacaktım. Yarışı yine kaybederek uyandım. Ama yıldızlar da kaybetmişti yarışı, hepsi sönmüştü. Ramazan gecelerinde, küçük bir sehpa önünde bağdaş kuran babamın okuduğu kitaptan çıkmıştın karşıma. Yoksa bu ilk karşılaşmamız mıydı? “Batıp gidenleri sevmem ben!” dediğin dün gibi aklımda. Öğrendim ki gece gökyüzüne kondurulan bu sayısız lambalar bir işaretti. Çölde yolumu aydınlatan bir işaret.
Dünya ile tanıştım sonra. İlkokul 4’te o kocaman küreyi ilk defa görmüştüm. Parmaklarımla döndürdüm, döndürdüm… Onu alttan ve üstten oval bir çubuğa bağlayan kısımlarından sökmeyi düşündüm. Şimdi tam bir futbol topu görünümü kazanmıştı. Herkesin topundan daha fiyakalı olacaktı. Dünyalar kadar bir topum var diyecektim. Topumu patlatan Arif bile hayran kalacaktı. Bir daha: “Topunu çıkmaz ayın son çarşambası alacağım.” diyemeyecekti. Kulağımın sabah okulda akşamsa evde çekileceğini düşünerek çekindim. Dünyanın kaç bucak olduğunu anlayana dek elime cetvelin art arda inmesi de kaçınılmazdı. Düğünlerde Neşet Ertaş’a öykünen mahallî sanatçılardan da çok duyardım adını: “Ah yalan dünya da…”
Sahi, neydi bu dünya? Kaçta kaçı suydu? Bu sulara gözyaşlarımız dâhil miydi? Ne kadar yalandı, ne kadar gerçek? Yine imdadıma yetiştin. “Tarla” dedin. Dünya bir “tarla”. “Bu çölde bir garip gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol!” diye de ekledin. Dualar okuyup elindeki kum tanelerini boşluğa savurdun. Birden çeşit çeşit ağaçlar sardı etrafımı. Kaç defa yumdum, kaç defa açtım gözlerimi. Biri beni dürtsün dedim. Hayır, serap değildi bu. Altımdan ırmaklar aktığını bile gördüm. Sevinçle bir o yana bir bu yana koştum. Bir daha tayin mayin istemem. Ömrümde böyle bir yer görmemiştim ki! Sonra uyandım. Uyandırıldım. Bir ağaca sırtımı yaslayıp dalmıştım. Ama hayır, bunlar asla bir serap değildi. Belki tecellisini henüz tam mahiyetiyle keşfedemeğim hakikatin yansımalarıydı. Acıkmıştım. Hem de çok acıkmıştım. Bu çöl koşturmacası beni bitap düşürmüştü. Kelimeler başımı döndürmüştü. Yoksa bunlar benim fantezilerim miydi? Psikanalistlerin dediği gibi bunlar bilinçaltımın dışı vurumu muydu? Hem bizde İmam Nablusî’nin bir ‘Rüya Tabirleri’ vardı. Her rüyamızdan sonra ona başvurulurdu. Eğer rüya bir kâbusun izlerini taşıyorsa, rüyayla amel olmaz denilerek konu kapatılırdı. Neler diyorum ben? Evet, acıkmıştım. İçim geçince bir rüyaya dalmıştım. Serap değil dedim ama… Yine sen göründün karşımda. “Zincirin ilk halkasıyım” dedin. Başta tam anlamadım. Çünkü çok, dedim ya, çok açtım. Kafamın üzerinde sarkan meyveleri yemek dışında ne düşünebilirdim? Evet, bunun dışında ne yapabilirdim… Sabredebilirdim. Sabrın meyvesini devşiren bilge gibi. Ama daha ne kadar? Beni bu ikilimden yine sen çıkardın. “Neyi yersen ye ama sakın yasak meyveye yaklaşma!” diyerek. Seni şimdi tanıdım. Nasıl tanımam! Peki, ya günün birinde kendimi tutamayıp o meyveyi yemeye kalkarsam? O zaman halim nice olur? Her şey gerçek bir seraba dönmez mi? Kelimeler kifayetsiz kalmaz mı? Çöl beni boğmaz mı? Bu kez yol arkadaşın yolumu aydınlattı. Hatırla, dedi. Âdem’in yüzüne bak ve hatırla! Afallamıştım ki devam etti:
-“Rabbi’nden birtakım kelimeler” almıştı hani… Ve sonra… Sonrasını biliyordum. Tüm kelimeler de biliyordu. Develer her ayak vuruşunda biraz da o kelimeleri savuruyordu etrafa. Kervanlar o kelimelerle buluyordu yolunu. Bebeklerin kulağına o kelime değiyordu. Melekler kanatlarında o kelimeleri taşıyordu. Hatalar o kelime ile yamanıyordu. Her nefis o kelimeyi tadıyordu. Evet, kelimeler bir anahtardı bu çölde. Her yolcunun kendince anahtar kelimeleri vardı. Kapıyı açan da kilitleyen de kelimelerdi burada. Köprünün ötesine geçmeyi başaran kelimelerin kulağına “başka bir kelime” değiyordu…
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.
Anahtar Kelimeler
Sana durlanmış kelimeler getireceğim
pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir
seni çünkü dik tutacak bilirim
kabzenin, çekicin ve divitin
tutulduğu yerden parlayan şiir.
Yolum, ömrüm boyunca hiç ayak basmadığım; kıssalarda, hikâyelerde, belgesellerde dinleyip gördüğüm çöllerden bir çöle düştü. Yalnız bu çöl diğer çöllerden biraz farklı. Kum taneleri, kelimelerden oluşan bir çöl. Her ayak basışımda kelimeler de yer değiştiriyor. Bir kum fırtınası, tüm izleri silebiliyor. Böyle bir yerdeyim. Yürümeye devam edersem, yolun beni terbiye edeceğini söylüyor bilge. Ben ise o kadar sabırlı değilim. Bu yolun nereden geldiğini ve nereye uzandığını bilmek istiyorum. Seraplarla aldanmayı değil; hakikatin ışığıyla teselli olmayı istiyorum.
Bu çölde asırlarca dolaştım. Kelimelerin ardından yetişemeyeceğimi, mesafeyi hiç kapatamayacağımı anladım. Kabullendim. Ama onlarla aramı açtıkça kendimle de mesafemin açıldığını gördüm. Gözüme kaç defa kumlar doldu. Nice kervancı başıyla oturup sohbet ettim. Çocuklara kumdan kaleler yaptım. Yıkıldı, bir daha yaptım. Bir daha ve bir daha… Bana düşen, bir ömür boyunca yetişemeyeceğim bir gölgeyi kovalamak mı? Yoksa bu yorucu koşuyu bırakıp içime kapanmak mı? Peki, ya sen bilge, bu kadar sabırlı mısın? Sözümü hiç bölmeden dinlediğine göre evet. Evet daha sabırlısın. Susmak bir sanatsa sen bu işin pirisin. Konuşunca da kelimeleri tespihe ustalıkla dizersin. Bazen ‘tufan’ dersin bazen ‘kuyu’. Bazen Tur Dağı’ndan gelirsin elinde âsa ile. Dilim düğümlendiğinde ne yapmam gerektiğini sen öğretmiştin. Çocuktum. Yıldızları seyre dalmıştım. Bu defa hepsini saymadan uyumayacaktım. Yarışı yine kaybederek uyandım. Ama yıldızlar da kaybetmişti yarışı, hepsi sönmüştü. Ramazan gecelerinde, küçük bir sehpa önünde bağdaş kuran babamın okuduğu kitaptan çıkmıştın karşıma. Yoksa bu ilk karşılaşmamız mıydı? “Batıp gidenleri sevmem ben!” dediğin dün gibi aklımda. Öğrendim ki gece gökyüzüne kondurulan bu sayısız lambalar bir işaretti. Çölde yolumu aydınlatan bir işaret.
Dünya ile tanıştım sonra. İlkokul 4’te o kocaman küreyi ilk defa görmüştüm. Parmaklarımla döndürdüm, döndürdüm… Onu alttan ve üstten oval bir çubuğa bağlayan kısımlarından sökmeyi düşündüm. Şimdi tam bir futbol topu görünümü kazanmıştı. Herkesin topundan daha fiyakalı olacaktı. Dünyalar kadar bir topum var diyecektim. Topumu patlatan Arif bile hayran kalacaktı. Bir daha: “Topunu çıkmaz ayın son çarşambası alacağım.” diyemeyecekti. Kulağımın sabah okulda akşamsa evde çekileceğini düşünerek çekindim. Dünyanın kaç bucak olduğunu anlayana dek elime cetvelin art arda inmesi de kaçınılmazdı. Düğünlerde Neşet Ertaş’a öykünen mahallî sanatçılardan da çok duyardım adını: “Ah yalan dünya da…”
Sahi, neydi bu dünya? Kaçta kaçı suydu? Bu sulara gözyaşlarımız dâhil miydi? Ne kadar yalandı, ne kadar gerçek? Yine imdadıma yetiştin. “Tarla” dedin. Dünya bir “tarla”. “Bu çölde bir garip gibi yaşa veya bir yolcu gibi ol!” diye de ekledin. Dualar okuyup elindeki kum tanelerini boşluğa savurdun. Birden çeşit çeşit ağaçlar sardı etrafımı. Kaç defa yumdum, kaç defa açtım gözlerimi. Biri beni dürtsün dedim. Hayır, serap değildi bu. Altımdan ırmaklar aktığını bile gördüm. Sevinçle bir o yana bir bu yana koştum. Bir daha tayin mayin istemem. Ömrümde böyle bir yer görmemiştim ki! Sonra uyandım. Uyandırıldım. Bir ağaca sırtımı yaslayıp dalmıştım. Ama hayır, bunlar asla bir serap değildi. Belki tecellisini henüz tam mahiyetiyle keşfedemeğim hakikatin yansımalarıydı. Acıkmıştım. Hem de çok acıkmıştım. Bu çöl koşturmacası beni bitap düşürmüştü. Kelimeler başımı döndürmüştü. Yoksa bunlar benim fantezilerim miydi? Psikanalistlerin dediği gibi bunlar bilinçaltımın dışı vurumu muydu? Hem bizde İmam Nablusî’nin bir ‘Rüya Tabirleri’ vardı. Her rüyamızdan sonra ona başvurulurdu. Eğer rüya bir kâbusun izlerini taşıyorsa, rüyayla amel olmaz denilerek konu kapatılırdı. Neler diyorum ben? Evet, acıkmıştım. İçim geçince bir rüyaya dalmıştım. Serap değil dedim ama… Yine sen göründün karşımda. “Zincirin ilk halkasıyım” dedin. Başta tam anlamadım. Çünkü çok, dedim ya, çok açtım. Kafamın üzerinde sarkan meyveleri yemek dışında ne düşünebilirdim? Evet, bunun dışında ne yapabilirdim… Sabredebilirdim. Sabrın meyvesini devşiren bilge gibi. Ama daha ne kadar? Beni bu ikilimden yine sen çıkardın. “Neyi yersen ye ama sakın yasak meyveye yaklaşma!” diyerek. Seni şimdi tanıdım. Nasıl tanımam! Peki, ya günün birinde kendimi tutamayıp o meyveyi yemeye kalkarsam? O zaman halim nice olur? Her şey gerçek bir seraba dönmez mi? Kelimeler kifayetsiz kalmaz mı? Çöl beni boğmaz mı? Bu kez yol arkadaşın yolumu aydınlattı. Hatırla, dedi. Âdem’in yüzüne bak ve hatırla! Afallamıştım ki devam etti:
-“Rabbi’nden birtakım kelimeler” almıştı hani… Ve sonra… Sonrasını biliyordum. Tüm kelimeler de biliyordu. Develer her ayak vuruşunda biraz da o kelimeleri savuruyordu etrafa. Kervanlar o kelimelerle buluyordu yolunu. Bebeklerin kulağına o kelime değiyordu. Melekler kanatlarında o kelimeleri taşıyordu. Hatalar o kelime ile yamanıyordu. Her nefis o kelimeyi tadıyordu. Evet, kelimeler bir anahtardı bu çölde. Her yolcunun kendince anahtar kelimeleri vardı. Kapıyı açan da kilitleyen de kelimelerdi burada. Köprünün ötesine geçmeyi başaran kelimelerin kulağına “başka bir kelime” değiyordu…
İlgili Yazılar
Jip ile Janneke: Arkadaşlık ve Oyunla Güzelleşen Dünyanın Belgesi
Oynamanın önünde engel var mı peki? Oyunu durduran, imha ya da iptal eden şartlar hangileri? Çatık kaşlı modern tıbbı kaale almayan Patch Adams, hastalığın son safhasına kadar oyundan faydanılabileceğini cümle aleme göstermişti.1945 doğumlu Patch Adams’ın Jip ile Janneke okuduğunu farz etmek hoşuma gidiyor. Grip olan Janneke ile oynamaması gereken Jip, pencere kenarına gelip Janneke ile iletişime geçiyor, cama burunları yaslayıp selamlaşmak bile oyun, hem de oyunun dikalası!
Mektup IV
Yazmak insanlık tarihi kadar eski midir diye düşünenler için cevap olsun burada, ilk insana her şeyi öğreten Rabbim yazıyı da öğretmiştir muhakkak. Yazıya yemin eden Rabbim’e hamdolsun ki yazabilme imkânına sahibiz, okuma imkânına da. Yazı mektubun can damarıdır ya, ondan böyle başladım bu mektuba… Ne kadar açıklama yapma ihtiyacı hissediyorum, bu da anlaşılmama yorgunluğumun göstergesi sayılıversin, öyle ya anlaşılma sancım olmasa niye yazayım ki…
Seyyah – III – Masalda üzerinde durulan duygu: Korku
Seyyah gözünü çimenlerin üzerinde açmış olmanın şaşkınlığıyla doğrulmuş. Etrafını incelerken buraya nasıl ve ne zaman geldiğini hatırlamaya çalışsa da başaramamış. Bu hiç bir tepenin görülmediği dümdüz araziyi adımlamış, kocaman ovanın her hangi bir yere varmadığını görmüş. Uzay boşluğunda öylece duran koca bir bahçe mi? Rüya mı, hayal mi, masal mı bilememiş seyyah… Yemyeşil kocaman bu arazinin ortasında iki büyük kapı varmış. Kapılar dik bir şekilde arazinin orta yerinde birbirlerine dönük ve hiçbir yerle bağlantısı olmadan duruyormuş. Seyyah merakla kapılardan birini açmış, içeri adım atmış. Farklı bir dünyaya açılmış kapı; yüzyıllar önceymiş sanki…
Beşinci Olma Helak Olursun…
Her ne olursa olsun bize bahşedilen bir hayatı her zaman akışına bırakmak doğru değildir. İrade ve akıl sahibi varlıklar olarak doğru ve istikamet üzere bir yaşamı arzulayıp o minvalde de hareket edebilmeliyiz.
Kimi zaman yürüyerek, kimi zaman koşarak; kimi zaman durup stratejiler geliştirerek ama hiçbir zaman ‘boş vermişlik’ içinde olmayarak.
“Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Ama beşinci olma helak olursun”. Hz. Muhammed. As.
Beşinci olmak, seyirci kalmaktır. Beşinci olmak, işe yaramayacağını peşinen kabullenmektir. Değerlilik duygusunu yitirip, çıktığı yolda kendini kaybetmektir.
Beşinci olmak, ideallerinden, hayallerinden, dualarından vazgeçmektir. Kabul olmayan duası zannedip, kendi istikrarsızlığının farkında olmamaktır.
Beşinci olmak, uçurumun kenarında iman etmek gibidir. Her an değişebilir ve önemsediği değerleri değersizleştirebilir. Beşinci olmak bir kıyımdır kendi içinde. Kıyama kalkmayanlar, yıkıma yakın olanlardır.
Diasporaki “Canım Öğretmenim” Dertlere Deva Olabilir Mi?
Çocukların olduğu yerde umutlar, meraklı bakışlar vardır. Kahkahaların ve gülümsemelerin bulaşıcılığı söz konusudur çocukların olduğu yerlerde. Eğitimci Mösyö Lazhar, çocukların masumiyetinin mükemmel bir tasvirinin olduğu yerde çalışan, değişim talebini maskeleyen bir sığınak olarak okullarda “insan olmayı öğrenme” sürecine kafa yormaktadır.