İmtihan denildiğinde genellikle akla ilk olarak; sel, yangın, heyelan gibi doğal afetler, salgın hastalıklar, halk arasında amansız olarak tabir edilen rahatsızlıklar tarzında olumsuz nev’inden nitelendirilen konular gelmektedir. Fakat imtihanı bu kadar dar bir çerçevede ele almak, imtihanın kendisine yabancılaşmaya ve hemen yanı başımızda tüm ciddiyetiyle yer alan konulara duyarsız kalmaya sebebiyet vermektedir.
Maddelerini alanında uzman akademisyen ve yazarların kaleme aldıkları ve hazırlanışı uzun yıllar süren oldukça nitelikli olarak tabir edebileceğimiz bir sözlüğün “İmtihan” maddesinde yer alan üst tanımda: “Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve mânevî sıkıntı, dert, külfet” tanımlaması da halk arasında yer alan (musibetin şer olarak karşımıza çıkması) anlayışın ne kadar yaygın olduğuna işaret etmektedir.
Peki, imtihan yalnızca olumsuz vakıalar üzerinden gerçekleşmiyorsa imtihan nedir? Ve imtihanın olumlu olarak adlandırılabilecek durumları da kapsadığı ne ile delillendirilebilir?
Bir Müslümanın zihin dünyasını ve pratiklerini şekillendiren temel kaynak Kur’ân olmak durumundadır. Zira Kur’ân, kâinattaki en ufak zerreciklerden uzay boşluğunun derinliğinde yer alan adını, sanını bilmediğimiz galaksi ve gezegenleri yaratan Allah’ın insanla konuşmasıdır. Fakat bu konuşmaya zahiri olarak bakıldığında diyalog değil monolog özelliği taşıyor gibi görünmektedir. Bu şekilde düşünülmesinin temel sebeplerinden biri; Kur’ân’a bir hitap olarak değil, bir defa yazılıp bitmiş, cansız ve ruhsuz bir kitap muamelesi yapılmasından kaynaklanmaktadır. Allah’ın insanlarla monolog olarak bağ kurduğu yanılgısından kurtulmanın ve bu monoloğu diyaloğa çevirmenin imkânı (olumlu/olumsuz) amellerle sağlanmaktadır. Vahye mukabil ortaya koyduğumuz tüm eylemlerimizin karşılığı ahirette yine Allah tarafından verilecektir. Bu durumda Allah’ın çağrısı olan vahye karşı verdiğimiz cevap amellerimiz ve amellerimize mukâbil Allah’ın vereceği cevap ise Kıyamet Günü karşı karşıya kalacağımız tablo olacaktır.
Öyleyse sorularımızın cevaplarını aramaya ilk olarak insanı muhatap alan ve onunla iletişime geçen Allah’ın kitabında arama önceliğimiz vardır. Allah kitabında:
“Her can ölümü tadacaktır; ne var ki, (hayatın) iyi ve kötü (tezahürleriyle) karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi ve sonunda hepiniz Bize döneceksiniz.”[1]
Ayetin orijinalinde “hayr” ve “şer” ifadeleri geçmektedir. Yani ‘hayr’ ve ‘şer’ ile imtihan olunduğumuzdan bahsetmektedir. Şer ile imtihan olmak, kanaatimizce her insanın zihninde yer eden ve izahtan vareste bir husustur fakat insanın hayr ile imtihanı nasıl gerçekleşmektedir? Bu konu ile ilgili birçoğumuzun duymuş olduğu ifade biçimlerinden biri “her şerde bir hayr; her hayrda bir şer vardır” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat şer başka, hayr başka bir şeydir. Şer’de hayr; hayr’da ise şer ol/a/maz. Bunun olması sünnetullaha aykırı olurdu.
Birçok hususta olduğu gibi bu hususta da zamanla tahrif olmuş fakat özünde yer alan bir hakikate işaret eden bir söz olup olmadığı üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir konudur. “Güzel bakmak sevaptır” ifadesi nasıl ki zamanla “güzele bakmak sevaptır” ifadesine dönüştü ise bu durumda da benzer bir tahrifat ya da bozulma ile karşı karşıya olup olmadığımıza dikkat kesildiğimizde Kur’ân’da şöyle bir âyet olduğunu görmekteyiz:
“Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi (hayr) olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü (şer) olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.”[2]
Âyetin nüzul sebebi olarak işaret edilen olay Bedir Savaşı olarak gözükmektedir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar kısa süreliğine de olsa huzur ve refah ortamında bulunmuş ve “istikrar”a işaret edebilecek bir ortama kavuşmuştur. Fakat gelen haberler Mekke’li müşrik putperestlerle karşı karşıya gelineceğine işaret etmektedir. Fakat inananlardan bir kısmı istikrarın sürmesi ve rahatlarının bozulmaması, belki rahatın vermiş olduğu tembellikten dolayı savaşma konusunda oldukça isteksiz davranmış ve bu durum hoşlarına gitmemiştir. Bu hâlet-i rûhiye Enfâl Sûresi’nde şu şekilde anlatılmaktadır:
“Nitekim Rabb’in, hak uğrunda seni evinden çıkardığı zaman da, mü’minlerden bir bölümü hiç hoşlanmamıştı. Hakîkat ortaya çıkmış olmasına rağmen, sanki göz göre göre ölüme gidiyorlarmış gibi, seninle tartışıyorlardı.”[3]
Evet, savaşmak hoşlarına gitmiyordu. Bu zor bir durumdu. Fakat Allah, nefret ettikleri, hoşlarına gitmeyen bu durumun onların hayrına olabileceğinden bahsetmektedir ayette. Ve en önemli olan kısmı ise: “Allah bilir, ama siz bilemezsiniz.”
İnsan, hata ile malûl olan bir varlıktır. Beşerdir, aynı zamanda şaşardır. Dün hoşuna giden bugün gitmez. Bugün hoşuna gitmeyen yarın hoşuna gidebilir. Bu kadar değişkenliğin içerisinde bize sabitelerimizi gösteren Allah durumu ifade ediyor: “Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.”
İyi/kötü ya da hayr/şer… Peki, hangi eylemlerim hayırlı hangi eylemlerim şerli? Karşılaştığım hangi olay benim için hayr ya da şer getirecek? Soruları artırmak mümkün olmakla birlikte cevabı aranması gereken husus hayr veya şerrin tespit edilip edilemeyeceği noktasında düğümlenmektedir.
“İşte (böyle:) İnsanın başına bir bela geldiğinde bize yardım için yalvarır; fakat ona katımızdan bir iyilikte bulunduğumuz zaman, (kendi kendine,) “(Bütün) bunlar bana (benim kendi) hikmetimden dolayı verilmiştir!” der. Hayır! Bu (rahmetin verilmesi) bir imtihandır, ama çoğu onu anlamaz.”[4]
Peki, bu kadar bil/in/mezliğe sahip bir varlık nasıl olur da hayr ve şerrin künhüne vakıf olmuşçasına büyük söylemlerde bulunabilir? Belki de haddini bilmemesindendir. Çünkü Allah haddini bilmeyenin azgınlaşacağından bahsetmektedir.[5]
Neyin hayr neyin şer olduğu bu kadar muğlak bir zeminde durmakta iken, imtihan söz konusu olduğunda yalnızca bize “şer” olarak gözüken hususların dile getirilmesi oldukça büyük bir yanılgıya sebebiyet verecektir.
Zorluk şartları mı yoksa refah şartları mı daha zor imtihandır? Bu sorunun cevabını ise yine şu âyetlerde görmekteyiz:
“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.
Ne var ki, Allah onları bu [felaketten] kurtarır kurtarmaz, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar! Ey insanlar! Yaptığınız bütün taşkınlıklar döne dolaşa yine kendinizi bulacaktır! [Yalnızca] bu dünya hayatının (geçici) doyumları[nı] gözetiyorsunuz: fakat [hatırlayın ki,] sonunda Bize döneceksiniz ve o zaman [hayatta] yapıp-ettiğiniz her şeyi size (eksiksiz) haber vereceğiz.”[6]
Yukarıdaki âyetlere bakıldığında, asıl zor imtihanın, gemilerle denizin ortasında fırtınaya yakalanıldığı vakit gerçekleşen durumdan ziyade, karada “güvende” olunan zaman diliminde gerçekleşen durum olduğunu görülecektir. En zor ve sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz durumlardan ziyade, istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz, her şeyin rayında gittiğini düşündüğümüz vakitler, imtihanın renksiz ve kokusuz, saydam bir şekilde karşımızda durduğu vakitlerdir diyebiliriz. Rehavet belki de insanın en zor imtihanlarından birinin adıdır. Maddi anlamda çok fazla bolluk yaşadığımız, beden sağlığı açısından şikâyetlerimizin olmadığı, sosyal hayatımızı idame ederken zorluklarla karşılaşmadığımız zaman dilimlerinin şükür imtihanımızın en zor geçtiği dönemler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insanın zorluk zamanlarında bir nevi fıtratı açığa çıkar. Yunus sûresinde denizin ortasında karşı karşıya kalınan zor durumu anlatan ayette önemli bir ifade geçmektedir: “Muhlisine lehu’d-dîn.” Yani “dini Allah’a has kılarak” yalvarıp yakarmaya başlarlar.
Peşinden koştukları paraları, makamları, mevkileri, güzellikleri, soy sopları… her şeyi göz ardı ederek sadece Allah’tan yardım talebinde bulunurlar. İnsan, psikolojik olarak zorluk zamanlarında, en güçlü olduğunu düşündüğü varlığın himayesine sığınma ihtiyacı hissetmektedir ve buradaki sığınma ihtiyacı irade ile ilgili olmaktan öte fıtrî bir durumdur. Buradan hareketle baktığımızda asıl imtihanımız; denizin ortasında fırtınaya yakalandığımızda değil; karaya çıktığımızda ne yaptığımızdır. Yani zorluk zamanlarında zaten yönelecek başka hiçbir şey kalmıyor ve elimizi Allah’a açıyoruz. Fakat karadayken, bolluk zamanındayken, sağlıklıyken, mesela Yusuf gibi güzelliğimizin en zirve noktasındayken, orada hatırlayabiliyor muyuz Allah’ın emir ve yasaklarını? Yaşlıyken, cildimizin kırıştığı vakit zaten çok fazla sakınacağımız bir durum söz konusu olmayacaktır. Hz. Davud ve Süleyman gibi zenginliğin ve iktidarın en zirve noktasında iken küstahlık, şımarıklık ve müsriflikten uzak durabiliyor muyuz? Yoksa paramızın olmadığı vakit zaten israf edecek maddi bir durum ile karşı karşıya olmayacağız. Önemli olan kısım biraz da bu kısım. O yüzden imtihan dediğimiz şeyin hayatın tümünü kuşatan; sadece olumsuz zamanlara has değil aslında olumlu olarak gördüğümüz zamanları da içinde barındıran bir sürecin adı olduğunu hatırlamak, belki hayatta adımlarımızı atarken daha sağlıklı atmamıza fayda sağlayacaktır.
Bu durumda unutmamak gerekir ki imtihanı kazanmanın en önemli yol ve yöntemi Allah’a şükretmektir. Şükür, Allah’ın verdiğine de vermediğine razı olmaktan geçmektedir. Allah’ın verdiklerine ve vermediklerine razı olmak demek ise içinde bulunduğumuz şartları değiştirmeye gayret etmeden kavlî dua ile yetindiğimiz bir durumun adı olmaktan öte; elimizden gelen her gayret ve çabayı göstermek, çaba sarf ettiğimiz süreç içerisinde de sonucunda da karşı karşıya bulunduğumuz durumdan şikâyet etmeden Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşadığımız hayatın bütün mutlulukların ötesinde olduğunu hatırda tutmaktır.
Her şart ve koşulda şikâyet edecek sebepleri bulmak ve görmekten öte şükredecek sebeplere odaklanmak, imtihanımızı en hayırlı biçimde kazanabilmenin yegâne imkânı gibi gözükmektedir. Şikâyet etme içgüdüsü bizi içinde bulunduğumuz ahvâlden daha iyi şartlara geçebilme imkânı tanırken, şikâyetimizin karşılık bulup bulmayacağını iyice düşünmek gerekmektedir. Gayr-ı âkil bir varlıktan ötürü şikâyette bulunmak, yalnızca içimizdeki olumsuz duyguları büyütmeye zemin hazırlayacaktır. Fakat şikâyetimizin müsebbibi değişime açık âkil bir varlık ise şikâyetimizi değişim gösterebilecek tarafa iletmeli ve ardından dua etmeliyiz Allah’a, içinde bulunduğumuz tüm ahvâlimiz için: “Allah’ım, içinde bulunduğum hâlden mustaribim, elimden gelen tüm çabayı gösterdim. Kendim ile alâkalı yapılabilecek tüm gayret ve çabayı gösterdim, şikâyetçi olduğum taraflara şikâyetimi tüm açıklığı ile dile getirdim fakat durumumda bir değişiklik olmadı. Bu durum senden değil, benden ya da senin emir ve yasaklarını ihlâl edenlerden kaynaklanmaktadır. Sana karşı bir isyan ve şikâyetim asla olamaz. Senin verdiğine de vermediğine de şükrediyor, emir ve yasakların çerçevesinde mücadeleme devam ediyorum. Dua ve niyazım yalnız sanadır. Ölüm gelinceye kadar vermiş olduğun hayatı, hayatın ve ölümün yegâne sahibi olan sana adıyorum. Sıkıntılarımı çözebilmemin yol ve yöntemini kavramama yardım et. Çözemeyeceğim veya altından kalkamayacağım imtihanlarımda yenik düşmeden direnebilmenin, isyan etmeden sabredebilmenin yollarını kolaylaştır ve görmemi sağla! Rehâvetin vermiş olduğu ataletten, dua ve şükür nimetine kayıtsız kalmaktan sana sığınırım.”
İnsan, şükür ile imtihanı kazanabileceği gibi bazen şükür ile imtihan olabileceğini de unutmamalıdır. Bu hususta bir ayette şeytanın diliyle şu ifadeler aktarılmaktadır:
“Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”[7]
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.
İmtihan’a Dair
İmtihan denildiğinde genellikle akla ilk olarak; sel, yangın, heyelan gibi doğal afetler, salgın hastalıklar, halk arasında amansız olarak tabir edilen rahatsızlıklar tarzında olumsuz nev’inden nitelendirilen konular gelmektedir. Fakat imtihanı bu kadar dar bir çerçevede ele almak, imtihanın kendisine yabancılaşmaya ve hemen yanı başımızda tüm ciddiyetiyle yer alan konulara duyarsız kalmaya sebebiyet vermektedir.
Maddelerini alanında uzman akademisyen ve yazarların kaleme aldıkları ve hazırlanışı uzun yıllar süren oldukça nitelikli olarak tabir edebileceğimiz bir sözlüğün “İmtihan” maddesinde yer alan üst tanımda: “Allah’ın insanları denemek için verdiği maddî ve mânevî sıkıntı, dert, külfet” tanımlaması da halk arasında yer alan (musibetin şer olarak karşımıza çıkması) anlayışın ne kadar yaygın olduğuna işaret etmektedir.
Peki, imtihan yalnızca olumsuz vakıalar üzerinden gerçekleşmiyorsa imtihan nedir? Ve imtihanın olumlu olarak adlandırılabilecek durumları da kapsadığı ne ile delillendirilebilir?
Bir Müslümanın zihin dünyasını ve pratiklerini şekillendiren temel kaynak Kur’ân olmak durumundadır. Zira Kur’ân, kâinattaki en ufak zerreciklerden uzay boşluğunun derinliğinde yer alan adını, sanını bilmediğimiz galaksi ve gezegenleri yaratan Allah’ın insanla konuşmasıdır. Fakat bu konuşmaya zahiri olarak bakıldığında diyalog değil monolog özelliği taşıyor gibi görünmektedir. Bu şekilde düşünülmesinin temel sebeplerinden biri; Kur’ân’a bir hitap olarak değil, bir defa yazılıp bitmiş, cansız ve ruhsuz bir kitap muamelesi yapılmasından kaynaklanmaktadır. Allah’ın insanlarla monolog olarak bağ kurduğu yanılgısından kurtulmanın ve bu monoloğu diyaloğa çevirmenin imkânı (olumlu/olumsuz) amellerle sağlanmaktadır. Vahye mukabil ortaya koyduğumuz tüm eylemlerimizin karşılığı ahirette yine Allah tarafından verilecektir. Bu durumda Allah’ın çağrısı olan vahye karşı verdiğimiz cevap amellerimiz ve amellerimize mukâbil Allah’ın vereceği cevap ise Kıyamet Günü karşı karşıya kalacağımız tablo olacaktır.
Öyleyse sorularımızın cevaplarını aramaya ilk olarak insanı muhatap alan ve onunla iletişime geçen Allah’ın kitabında arama önceliğimiz vardır. Allah kitabında:
“Her can ölümü tadacaktır; ne var ki, (hayatın) iyi ve kötü (tezahürleriyle) karşı karşıya getirerek sınıyoruz sizi ve sonunda hepiniz Bize döneceksiniz.”[1]
Ayetin orijinalinde “hayr” ve “şer” ifadeleri geçmektedir. Yani ‘hayr’ ve ‘şer’ ile imtihan olunduğumuzdan bahsetmektedir. Şer ile imtihan olmak, kanaatimizce her insanın zihninde yer eden ve izahtan vareste bir husustur fakat insanın hayr ile imtihanı nasıl gerçekleşmektedir? Bu konu ile ilgili birçoğumuzun duymuş olduğu ifade biçimlerinden biri “her şerde bir hayr; her hayrda bir şer vardır” şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Fakat şer başka, hayr başka bir şeydir. Şer’de hayr; hayr’da ise şer ol/a/maz. Bunun olması sünnetullaha aykırı olurdu.
Birçok hususta olduğu gibi bu hususta da zamanla tahrif olmuş fakat özünde yer alan bir hakikate işaret eden bir söz olup olmadığı üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir konudur. “Güzel bakmak sevaptır” ifadesi nasıl ki zamanla “güzele bakmak sevaptır” ifadesine dönüştü ise bu durumda da benzer bir tahrifat ya da bozulma ile karşı karşıya olup olmadığımıza dikkat kesildiğimizde Kur’ân’da şöyle bir âyet olduğunu görmekteyiz:
“Hoşunuza gitmese de savaşmak size farz kılındı; mümkündür ki nefret ettiğiniz bir şey sizin için iyi (hayr) olabilir ve yine mümkündür ki hoşlandığınız bir şey de sizin için kötü (şer) olabilir: Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.”[2]
Âyetin nüzul sebebi olarak işaret edilen olay Bedir Savaşı olarak gözükmektedir. Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar kısa süreliğine de olsa huzur ve refah ortamında bulunmuş ve “istikrar”a işaret edebilecek bir ortama kavuşmuştur. Fakat gelen haberler Mekke’li müşrik putperestlerle karşı karşıya gelineceğine işaret etmektedir. Fakat inananlardan bir kısmı istikrarın sürmesi ve rahatlarının bozulmaması, belki rahatın vermiş olduğu tembellikten dolayı savaşma konusunda oldukça isteksiz davranmış ve bu durum hoşlarına gitmemiştir. Bu hâlet-i rûhiye Enfâl Sûresi’nde şu şekilde anlatılmaktadır:
“Nitekim Rabb’in, hak uğrunda seni evinden çıkardığı zaman da, mü’minlerden bir bölümü hiç hoşlanmamıştı. Hakîkat ortaya çıkmış olmasına rağmen, sanki göz göre göre ölüme gidiyorlarmış gibi, seninle tartışıyorlardı.”[3]
Evet, savaşmak hoşlarına gitmiyordu. Bu zor bir durumdu. Fakat Allah, nefret ettikleri, hoşlarına gitmeyen bu durumun onların hayrına olabileceğinden bahsetmektedir ayette. Ve en önemli olan kısmı ise: “Allah bilir, ama siz bilemezsiniz.”
İnsan, hata ile malûl olan bir varlıktır. Beşerdir, aynı zamanda şaşardır. Dün hoşuna giden bugün gitmez. Bugün hoşuna gitmeyen yarın hoşuna gidebilir. Bu kadar değişkenliğin içerisinde bize sabitelerimizi gösteren Allah durumu ifade ediyor: “Allah bilir, ama siz bilmezsiniz.”
İyi/kötü ya da hayr/şer… Peki, hangi eylemlerim hayırlı hangi eylemlerim şerli? Karşılaştığım hangi olay benim için hayr ya da şer getirecek? Soruları artırmak mümkün olmakla birlikte cevabı aranması gereken husus hayr veya şerrin tespit edilip edilemeyeceği noktasında düğümlenmektedir.
“İşte (böyle:) İnsanın başına bir bela geldiğinde bize yardım için yalvarır; fakat ona katımızdan bir iyilikte bulunduğumuz zaman, (kendi kendine,) “(Bütün) bunlar bana (benim kendi) hikmetimden dolayı verilmiştir!” der. Hayır! Bu (rahmetin verilmesi) bir imtihandır, ama çoğu onu anlamaz.”[4]
Peki, bu kadar bil/in/mezliğe sahip bir varlık nasıl olur da hayr ve şerrin künhüne vakıf olmuşçasına büyük söylemlerde bulunabilir? Belki de haddini bilmemesindendir. Çünkü Allah haddini bilmeyenin azgınlaşacağından bahsetmektedir.[5]
Zorluk şartları mı yoksa refah şartları mı daha zor imtihandır? Bu sorunun cevabını ise yine şu âyetlerde görmekteyiz:
“Sizi karada ve denizde gezdiren O’dur. Öyle ki, gemilerle denize açıldığınızda, gemilerin elverişli bir rüzgârın önünde yolcuları alıp götürdüğü zaman (olanları düşünün,) gemidekiler sevinç ve güvenlik içinde hissederler kendilerini; derken bir fırtına yakalar gemiyi ve dalgalar her yandan kuşatır onları, öyle ki, (ölümün) kendilerini çepeçevre sardığını düşünürler de (o zaman) dinlerine sıkı sıkı sarılıp yalnızca Allah’a yönelerek: “Bizi bu (felaketten) kurtarırsan, andolsun ki şükreden kimselerden olacağız!” diye yalvarıp yakarırlar O’na.
Ne var ki, Allah onları bu [felaketten] kurtarır kurtarmaz, hemen yeryüzünde haksız yere azgınlık yapmaya koyulurlar! Ey insanlar! Yaptığınız bütün taşkınlıklar döne dolaşa yine kendinizi bulacaktır! [Yalnızca] bu dünya hayatının (geçici) doyumları[nı] gözetiyorsunuz: fakat [hatırlayın ki,] sonunda Bize döneceksiniz ve o zaman [hayatta] yapıp-ettiğiniz her şeyi size (eksiksiz) haber vereceğiz.”[6]
Yukarıdaki âyetlere bakıldığında, asıl zor imtihanın, gemilerle denizin ortasında fırtınaya yakalanıldığı vakit gerçekleşen durumdan ziyade, karada “güvende” olunan zaman diliminde gerçekleşen durum olduğunu görülecektir. En zor ve sıkıntılı olduğunu düşündüğümüz durumlardan ziyade, istediğimiz her şeyi yapabileceğimiz, her şeyin rayında gittiğini düşündüğümüz vakitler, imtihanın renksiz ve kokusuz, saydam bir şekilde karşımızda durduğu vakitlerdir diyebiliriz. Rehavet belki de insanın en zor imtihanlarından birinin adıdır. Maddi anlamda çok fazla bolluk yaşadığımız, beden sağlığı açısından şikâyetlerimizin olmadığı, sosyal hayatımızı idame ederken zorluklarla karşılaşmadığımız zaman dilimlerinin şükür imtihanımızın en zor geçtiği dönemler olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insanın zorluk zamanlarında bir nevi fıtratı açığa çıkar. Yunus sûresinde denizin ortasında karşı karşıya kalınan zor durumu anlatan ayette önemli bir ifade geçmektedir: “Muhlisine lehu’d-dîn.” Yani “dini Allah’a has kılarak” yalvarıp yakarmaya başlarlar.
Peşinden koştukları paraları, makamları, mevkileri, güzellikleri, soy sopları… her şeyi göz ardı ederek sadece Allah’tan yardım talebinde bulunurlar. İnsan, psikolojik olarak zorluk zamanlarında, en güçlü olduğunu düşündüğü varlığın himayesine sığınma ihtiyacı hissetmektedir ve buradaki sığınma ihtiyacı irade ile ilgili olmaktan öte fıtrî bir durumdur. Buradan hareketle baktığımızda asıl imtihanımız; denizin ortasında fırtınaya yakalandığımızda değil; karaya çıktığımızda ne yaptığımızdır. Yani zorluk zamanlarında zaten yönelecek başka hiçbir şey kalmıyor ve elimizi Allah’a açıyoruz. Fakat karadayken, bolluk zamanındayken, sağlıklıyken, mesela Yusuf gibi güzelliğimizin en zirve noktasındayken, orada hatırlayabiliyor muyuz Allah’ın emir ve yasaklarını? Yaşlıyken, cildimizin kırıştığı vakit zaten çok fazla sakınacağımız bir durum söz konusu olmayacaktır. Hz. Davud ve Süleyman gibi zenginliğin ve iktidarın en zirve noktasında iken küstahlık, şımarıklık ve müsriflikten uzak durabiliyor muyuz? Yoksa paramızın olmadığı vakit zaten israf edecek maddi bir durum ile karşı karşıya olmayacağız. Önemli olan kısım biraz da bu kısım. O yüzden imtihan dediğimiz şeyin hayatın tümünü kuşatan; sadece olumsuz zamanlara has değil aslında olumlu olarak gördüğümüz zamanları da içinde barındıran bir sürecin adı olduğunu hatırlamak, belki hayatta adımlarımızı atarken daha sağlıklı atmamıza fayda sağlayacaktır.
Bu durumda unutmamak gerekir ki imtihanı kazanmanın en önemli yol ve yöntemi Allah’a şükretmektir. Şükür, Allah’ın verdiğine de vermediğine razı olmaktan geçmektedir. Allah’ın verdiklerine ve vermediklerine razı olmak demek ise içinde bulunduğumuz şartları değiştirmeye gayret etmeden kavlî dua ile yetindiğimiz bir durumun adı olmaktan öte; elimizden gelen her gayret ve çabayı göstermek, çaba sarf ettiğimiz süreç içerisinde de sonucunda da karşı karşıya bulunduğumuz durumdan şikâyet etmeden Allah’ın emir ve yasakları doğrultusunda yaşadığımız hayatın bütün mutlulukların ötesinde olduğunu hatırda tutmaktır.
Her şart ve koşulda şikâyet edecek sebepleri bulmak ve görmekten öte şükredecek sebeplere odaklanmak, imtihanımızı en hayırlı biçimde kazanabilmenin yegâne imkânı gibi gözükmektedir. Şikâyet etme içgüdüsü bizi içinde bulunduğumuz ahvâlden daha iyi şartlara geçebilme imkânı tanırken, şikâyetimizin karşılık bulup bulmayacağını iyice düşünmek gerekmektedir. Gayr-ı âkil bir varlıktan ötürü şikâyette bulunmak, yalnızca içimizdeki olumsuz duyguları büyütmeye zemin hazırlayacaktır. Fakat şikâyetimizin müsebbibi değişime açık âkil bir varlık ise şikâyetimizi değişim gösterebilecek tarafa iletmeli ve ardından dua etmeliyiz Allah’a, içinde bulunduğumuz tüm ahvâlimiz için: “Allah’ım, içinde bulunduğum hâlden mustaribim, elimden gelen tüm çabayı gösterdim. Kendim ile alâkalı yapılabilecek tüm gayret ve çabayı gösterdim, şikâyetçi olduğum taraflara şikâyetimi tüm açıklığı ile dile getirdim fakat durumumda bir değişiklik olmadı. Bu durum senden değil, benden ya da senin emir ve yasaklarını ihlâl edenlerden kaynaklanmaktadır. Sana karşı bir isyan ve şikâyetim asla olamaz. Senin verdiğine de vermediğine de şükrediyor, emir ve yasakların çerçevesinde mücadeleme devam ediyorum. Dua ve niyazım yalnız sanadır. Ölüm gelinceye kadar vermiş olduğun hayatı, hayatın ve ölümün yegâne sahibi olan sana adıyorum. Sıkıntılarımı çözebilmemin yol ve yöntemini kavramama yardım et. Çözemeyeceğim veya altından kalkamayacağım imtihanlarımda yenik düşmeden direnebilmenin, isyan etmeden sabredebilmenin yollarını kolaylaştır ve görmemi sağla! Rehâvetin vermiş olduğu ataletten, dua ve şükür nimetine kayıtsız kalmaktan sana sığınırım.”
İnsan, şükür ile imtihanı kazanabileceği gibi bazen şükür ile imtihan olabileceğini de unutmamalıdır. Bu hususta bir ayette şeytanın diliyle şu ifadeler aktarılmaktadır:
“Sonra muhakkak önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.”[7]
Allah’u A’lem
Dipnotlar:
[1] Enbiya, 21: 35.
[2] Bakara, 2: 216.
[3] Enfâl, 8: 5-6.
[4] Zümer, 39: 49.
[5] Alaq, 96: 6-7.
[6] Yûnus, 10: 22-23.
[7] Aʿrâf, 17.
Yazar
İlgili Yazılar
Soruyu Sınayan Belirler
Mektup yazayım dedim, yazdım nedenlice, muhatabı ulaştığı herkes, anlaşılma ümidi eşliğinde. Niye mi mektup, yine mi mektup diyenlere; mektup iyidir her haliyle… Mektup meraklara su serper, ümitlere can suyu olur, telaşeleri sükûnete aday hale getirir içindekilerle… Tarihte tariflenmiştir mektup, birçok şair duygusunu ifadede tutunmuştur mektuba … Gurbetin resmi gibidir mektup, gurbettekinin tesellisine can suyu… Beklemenin nedenidir mektup, yola bakmanın, yarına ümit ekmenin…
Derin Uykular
“Sen neden, kimden kaçtın da bunca zaman derin uykulara daldın?” diye soruyorum kendime. Her günüm bir yıl gibi geçmişçesine derin izler bırakırken kalbimde, “Değdi mi bu kadar uykuya?” diye sormadan edemiyorum. Ashab-ı Kehf’in mücadelesini sen ne kadar yaşadın da kaçmayı hak ettin sorusu gelir ardından. Onlar kadar dinin için mücadele ettin mi? Peki, onlar kadar imanın var mı ki senin? Ama onlar tek değillerdi de senin gibi. Gerçi sen de tek sayılmazsın. Senden öte senden ziyade kaç benlik daha taşıyorsun bu topraktan olma bedende. Taşıdığın her sıfatla yeni bir sen oluyorsun.
Gaflet mi, Cehalet mi?
“Müşrikler zorda kaldıklarında Allah’a yönelirler, Müslümanlar zorda kaldıklarında Allah’a şirk koşarlar.”
“Hayat Kaynağı Kur’an Tefsiri”nde Prof. Dr. Said Şimşek bu ifadeyi kullanmış. İlk okuduğumda biraz ağır gelmişti bana. Ama üzerinde biraz düşünüp de örnekler gözümüzün önünden geçtiğinde hak vermemek mümkün değil. Aslında bildiğimiz bir gerçek, çok net ve açık bir biçimde dile getirilmişti.
Bulunduğumuz toplumda türbelerde yapılanlar, bir hastalık ve çaresizlikte gidilen “… babalar”, cinciler üzerinden iş yürütmeler, şirkin bazı örnekleridir. Allah’tan başkasından yardım istemeler, bizim Allah’ın yardımı olarak baktığımız olaylara “şeyhlerinin kerameti” olarak bakmalar…
Birlikte Yaşamak Neden Zor Olsun?
İnsan olma gerçeği siyah- beyaz, Kürt- Türk, zengin- fakir, güçlü- güçsüz, aristokrat- proleter diye sınıflara ayırılınca biri diğerini farklı görmeye başladı. Hâlbuki hepsi de etten kandan müteşekkil, ihtiyaçları aynı olan, acıkan, uyuyan, hasta olan ve bir diğerinin yardımına muhtaç olan varlıklardı. Çoğalma tutkusu, yok olma endişesi, gelecek kaygısı, geçmişin korkusu hepsinde vardı. Güçlü olma çabası güçsüzü ezmek içindi. Ötekine kene gibi yapışıp semirdikçe güçlenir, semirdiğini güçsüzleştirdikçe pazusu kuvvetlenir, bununla iftihar eder, semirmeye devam ederdi zavallı muhteris insan.
Geleneksel Masallar
Masallar mutlu sonla biter. Ejderhalar mağlup olur, ormanı kaplayan karanlık aydınlığa dönüşür, ‘iyiler’ yol boyu hep iyi olarak kalır ve daha büyük bir iyileşme ile yurtlarına varırlar. Üstelik yola çıkan kahramanımız acemidir. Olağanüstü olaylara karşı onu koruyan da bu hamlığıdır. Kahramanımız yolu yürürken gelişir ve bu gelişme bizim hayal gücümüzü geliştirir aynı zamanda. Ejderhaları yenebileceğimize dair umudumuzu masallara olan inancımızla hissederiz.